Türkiye her zaman askeri vesayetin altında kalacak zannedenlerin son çırpınışları arasında Anayasa değişikliği referandumuna doğru ilerlerken, bir daha 12 Eylül 1980 öncesi günlere dönmemek adına tam olarak 30 yıl sonra 12 Eylül 2010 tarihinde sandık başına gideceğiz.
Anayasa Mahkemesi’nin resmi internet sitesinde Anayasa Mahkemesi’nin tarihçesinin anlatıldığı bölüm dün Kerasus Haber’de yayınlandıktan sonra birçok kesimden şaşkınlık belirten telefonlar aldık.
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkan lığı forsunda kaç tane yıldız olduğuna hiç dikkat ettiniz mi? Dikkat etmeyenler için söyleyeyim. Tam tamına 17 yıldız. Daha doğrusu 16 küçük yıldız ve ortasında büyük bir yıldız.
Bugün 27 Mayıs darbesinin 50. yıl dönümü. Bir başka deyişle Türkiye’nin ilk tam katılımlı demokrasi deneyimi olan 22 Mayıs 1950 seçiminin 60. yıldönümü.
Bilim, aydınlık, uygarlık ve Atatürkçü Düşünce’nin propagandaları ile göstermelik siyaset yapılıyorsa ve aynı zamanda kadınlarımızı erkekler için cinsel meta olarak kullanan düşünce akımı tabii ki kadınlarımızdan tepki alacaktır.
Mayıs’ta, baharın bu güzel ayında, senin de bir günün var: ‘Anneler Günü’. Bu günü, bütün dünya senin için kutluyor. Ne mutlu sana ve senin gibi anne olanlara.
Yaşadığımız şu küçücük dünyaya sığmayacak kadar çok namussuzun yaşadığını çok iyi biliyorum. Ama eğer bu dünya bugün dönüyorsa bunun sebeplerinden biri de namuslu insanların da var olduğudur.
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutladığımız bu günlerde, dünya kadınları ile Türkiye kadınları arasındaki özgür yaşam farkı kapanmak bir yana, bazı statükocular tarafından daha da açılmak isteniyor. Ayrıca bu kutlamanın ruhuna uygun gelişmelerin hâlâ uygulanmaması son derece üzücüdür.
28 Şubat Post-Modern darbesinin 13. yıldönümünü tekrar andığımız bugün, ülkemizin 13 yıldır aynı sorunlarla boğuşması ve bu konuda bir açılım yapma çalışmalarını engelleme gayretleri son derece üzücü ve Avrupa Birliği’ne adaylık sürecinde ülkemizi sekteye uğratıcı bir durum oluşturmaktadır.
Son günlerin ana gündem konusu hükümetin “Kürt açılımı”. AB süreci, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi; bu çerçevede yapılan millet tanımı, bağımsızlık tanımı, ikiz yasalar ile azınlıkların kabulü, kendi geleceklerini belirleme hakkı ve gizli açık yapılan anlaşmalara baktığımızda açılımın ne anlama geldiği çok net olarak görülmektedir.
İnsanlar yaşantıları boyunca hep iyiyi oynayamaz ya da bir başkası gibi davranamaz. Bu şekilde samimiyetsiz farklı yaşamaya çalışsa bile mutlaka bir gün bu durum kendisine zor gelip özüne dönecektir.
Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafaya… Bulduğu hiç bir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş…
Kişi, hak ve özgürlüklerine kendine özgü bir tavırla yaklaşır, kendi dünya görüşü istikametinden bakarak tanımlamalar ve kabuller getirmeye kalkışırsa; akıl ve bilimden uzaklaşmış olacağından; fanatizminin hakim olacağı bir görüş gerçekleşecektir.
Çözüm istemekle çözümü istermiş gibi görünmek arasında çok fark vardır. Çözüm istemek, gerçekten bıkıp usandığımız bu sorundan “kurtulmayı istemek”, risk almak demektir.
Çocuklarımız; sokak çocukları, dağılmış aile çocukları, ailelerini geçindirmek için çalışmak zorunda olan çocuklar, SBS-ÖSS kazanma yarışına giren çocuklar, üniversitedeki çocuklar, üniversite bitirip KPSS'de ecel teri döken çocuklar, diplomalı işsiz çocuklar...
Ülkemizde her türlü istismar yapılıyor maalesef. Çocuk istismarı, eğitim gören insanlara yapılan istismar, din istismarı, saçı açık olan ve olmayanlara uygulanan ayrımcı istismar, krizi bahane edenlerin uyguladığı ekonomik istismar, alkol kullananların kullanmayanlara uyguladığı istismar vs… Bunlara bir de Atatürk istismarı eklendi maalesef.
Ülkemiz son yıllarda pek de alışık olmadığı bir süreç yaşıyor. Darbe iddiaları havalarda uçuşurken, mevcut iktidarın tutumu da bazı çevrelerce şaşkınlıkla karşılanıyor.