Allah’a Yolculuk - 2

20.02.2021 01:55

Bismillâhirrahmânirrahîm



Kurân’ı Kerim’in açık beyanına göre tüm varlık âlemi Allah’a doğru yolculuk halindedir. Bu yolculukta insan yolculuğunu üstün ve meziyetli kılan tek bir şey vardır. O da emanet olan İnsandaki ruhdur. İnsan iradesiyle kendisini farklı yollara çeken dürtülerine karşı gelerek tercihini Allah’a yolculuktan yana kullanmalıdır. Kurân-ı Kerim’i dikkatlice okuduğumuzda bu yüce kitaptaki emir ve yasakların muhatabının insanlar ve cinler olduğunu görmekteyiz.

Allah’û Tealâ’nın, bizlerden istediği tek şey; bizim mutlu olmamızdır. Huzur içinde bir dünya hayatı yaşamamızı ve kıyâmetten sonra da mutlaka ama mutlaka cennete gitmemizi ister.. Bu mutluluğa insanları ulaştırabilmek için Allah’û Tealâ, şartlarını da söylemiş. O yolu takip edersek dünya saadetine ulaşabiliriz. Allah’û Tealâ'nın kâinatta en çok sevdiği mahlûk insandır ve bütün kâinatı insan için yaratmıştır.
.
51/ZARİYAT 56’da Allah’ü Teala, “Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya'budûni…Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım”

Allah, “İnsanları ve cinleri Allah'a kul olsunlar diye yarattım.” buyuruyor. Kul olmak "abd" kelimesiyle, ibadet etmek "abid" kelimesiyle ifade edilir. Zumer-17'de Allah, sahâbenin şeytana kul olmaktan kurtulup Allah'a kul olduğunu ifade ediyor. Sahâbe böylece bu âyetteki, ‘Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler)’ emri yerine getirerek Allah’a kul olmuşlar..

39/ZUMER-17: “Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!”

Allah’û Tealâ, insandan sadece onun mutlu olmasını istiyor. Dünyada saadeti yaşamak, ahirette de mutlaka cennette olmak; Allah’a kul olmak ve temel emirlerini yerine getirmekle mümkün. Bu emirlerden birincisi, Allah'a ulaşmayı dilemek yani ruhunu Allah'a ulaştırmayı hedef tayin etmek.. Böyle olunca bir insan Allah'a ulaşmayı diliyorsa onun kurtuluşu kesin. Kim Allah'a ulaşmayı diler; ruhunu ölmeden Allah'a ulaştırır ve Allah'a teslim ederse Allah’ın temel emrini yerini getirmiş olur. Bu İslâm'ın ilk hedef emridir. Biliyorsunuz ki 3 tane vücudumuz var; ruhumuz, fizik vücudumuz ve nefsimiz. Önce ruhumuzu, sonra fizik vücudumuzu ve en son olarak da nefsimizi Allah'a teslim etmek mecburiyetindeyiz.
.
1. teslim olan ruhumuzun Allah'a teslim olması demek, İslâm kelimesinin kökü olan “slm” kökünden türeyen ve Kur'ân'ı Kerim’de ki en önemli kelime teslim kelimesi. Teslim olmanın 1. amacına ulaşmak, İslâm olmanın da 1. amacına ulaşmak demektir.

İslâm kelimesi, teslim kelimesi, selâm kelimesi, müslüman k elimesi, selâmet kelimesi hepsi aynı kökten geliyor. Ve bunların arasındaki en önemli kelime teslimdir ki İslâm'a damgasını vuran da odur.
Allah’û Tealâ Kur'ân-ı Kerim'de buyuruyor ki: 3/ÂLİ İMRÂN 19: “inned dîne indâllâhil İslâm….: İslâm'dan başka bir dîn yoktur (hiç olmamıştır).

 Nasıl İslâm oluruz? Allah'a; ruhumuzu, fizik vücudumuzu ve nefsimizi Allah'a teslim ederek İSLAM oluruz.. İslâm olmak, Kur'ân'da Allah’a teslim olmak diye belirtilmiş. Hiç kimse ruhunu, fizik vücudunu ve nefsini Allah'a teslim etmedikçe Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'ine göre İslâm olamaz. Ama yüksek sesle, “lâ ilâhe illâllah Muhammeden Resûlullâh” derse, başkaları bunu duyduğu anda İslâm dairesine girer. Bu, İslâm olmak demek değildir. İslâm dairesine girmektir, sadece. Hepimiz için söz konusu olan şey; İslâm dairesine girmek değil, İslâm olmak. O da bedava bir olgu değildir. Hele hele İslâm'ın 5 tane şartıyla hiçbir şekilde gerçekleştirilemez.

 İslâm olmanın temelinde; ruhun Allah'a ulaştırılması ve Allah'a teslimi var. Bu, 1. teslim. Sizi evliya yapacak olan 1. husus. Bu teslimi gerçekleştirmedikçe fizik vücudunuzu Allah'a teslim edemezsiniz. Bu ikisini gerçekleştirmedikçe nefsinizi Allah’û Tealâ'ya teslim edemezsiniz. Dikkat edin, öldükten sonra değil.

Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) bir Cuma hutbesinde bunu söylüyor sahâbeye: “Ey sahâbe! Ölmeden evvel ölünüz ki; Allah size 700 kat versin.” diyor.

Ölmeden evvel ölmek, Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’in kullandığı bir tabir. Ve Kur’ân-ı Kerim ölmeden evvel ölmeyi üzerimize farz kılmış. Ölmeden evvel ölmek, ruhu hayattayken Allah’a ulaştırmak mânâsına geliyor. Ruhunuzun Allah'a teslim olması, ilk tesliminizdir. Mürşidine ulaşamazsa o kişi için kurtuluş asla söz konusu değildir.

"Dünya halkı, uyuyarak yolculuk eden kervan ehline benzer...! " (Hz. Ali (ra).

Tek dîn olan İslâm'a ermek yani teslime ulaşmaktır. Teslime ulaşabilmek içinde insanoğlunun mutlaka en güzel şeyleri yerine getirmesi lâzım, yolun gereklerini yapması gerekir.. İşte böylece Allah’û Tealâ ile ilişkilerinizi dizayn ettiğiniz zaman şunu görüyoruz; insanoğlu mürşide ulaşamazsa, onun kurtuluşu mümkün değildir. Mürşid, İslâm olmanızın vesilesidir; Allah'a ulaşmanızın vesilesidir. Bu sebeple İslâm olmanızın yani ruhunuzun Allah'a teslim olmasının vesilesidir. Bu sebep de İslâm olmanızın vesilesidir. Eğer Allah'a ulaşamazsanız, kurtuluşunuz hiçbir şekilde söz konusu değil.,,
.
MÜRŞİT, ALLAH’TAN İSTENİR

Kur'ân-ı Kerim'e ve Mürşid keyfiyetine dikkatle bakın. Mürşide ulaşmak farz mıdır? Farzdır. Allah’û Tealâ şöyle söylüyor, Mâide Suresi’nin 35. âyet-i kerimesinde: “vebtegû ileyhil vesîlete: O'na (Allah'a) kim sizi ulaştıracaksa, ulaştırmaya vesile olan o vesileye mutlaka ulaşmak için onu Allah'tan isteyin.”

Allah’û Tealâ, Bakara Suresi’nin 45. âyet-i kerimesinde Allah’û Tealâ'dan mürşidinizi istemenizi söylüyor. Kim Hacet Namazını kılarsa ve Allah’û Tealâ'dan mürşidini isterse onlar için o mürşide ulaşmanın zor olmadığını söylüyor. Gördüğümüz şey, bütün insanlar için söz konusu olan şey; o hedefe ulaşmak. Allah’û Tealâ madem ki böyle söylüyor; “Mürşide ulaşmak, Allah'tan mürşidi dilemek zor bir şeydir ama huşû sahibi olanlar için zor değildir.” diyor Bakara Suresi’nin 45. âyet-i kerimesinde.

Allah’û Tealâ'nın dizaynı bu ise o zaman Allah’û Tealâ'dan mürşidinizi istemeniz gerekli. Nasıl isteyeceksiniz? Hacet namazı kılarak isteyeceksiniz. Bu, huşûya ulaşmadan gerçekleşmeyen bir olgudur. Huşûya ulaşınca Allah'ın sözü var; “Huşû sahipleri için zor değildir.” diyor. Huşû sahibi olmanız gerek. Ne zaman huşû sahibi olursunuz? 12. basamakta. Ondan sonra mürşidinizi isteyeceksiniz. Ve O'na ulaşmanız söz konusu.


2/BAKARA 45: “(ALLAH’TAN) SABIRLA VE NAMAZLA İSTİANE (ÖZEL YARDIM) İSTEYİN. VE MUHAKKAK Kİ O (HACET NAMAZI İLE ALLAH’A ULAŞTIRACAK MÜRŞİDİNİ SORMAK), HUŞÛ SAHİBİ OLANLARDAN BAŞKASINA ELBETTE AĞIR GELİR.”


2/BAKARA 46: “ONLAR (O HUŞÛ SAHİPLERİ) Kİ, RAB’LERİNE (DÜNYA HAYATINDA) MUHAKKAK MÜLÂKİ OLACAKLARINA VE (SONUNDA ÖLÜMLE) O’NA DÖNECEKLERİNE YAKÎN DERECESİNDE İNANIRLAR.”
.
SIRATI MUSTAKÎM NEDİR?
.
Allah’a yolculuk, Sıratı Mustakîm adlı merdiven üzerinden, bir yol üzerinden yapılır. Sıratı Mustakîm, insanların ruhlarını Allah'a ulaştıran yolun adıdır. Allah’û Tealâ bunu, Kur'ân-ı Kerim'de net olarak veriyor. Allah’û Tealâ'nın indinde Sıratı Mustakim adlı bir yol var. İşte Allah’û Tealâ bu yoldan bahsediyor, Nisâ Suresi’nin 175. âyet-i kerimesinde; “Kim Allah'a sarılmayı; Allah'a ulaşmayı dilerse Allah, onları rahmetinin ve fazlının içine koyar (onlara rahmet ve fazl göndererek onları rahmetine ve fazlına gark eder). Ve onları Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm'e iletir (onların ruhlarını Allah'a ulaştıran Sıratı Mustakîm'e ulaştırır; vasıl eder, iletir).”
.
Sıratı Mustakîm, insanların ruhlarını Allah'a ulaştıran yolun adıdır. Ölmeden evvel de ölümden sonra da Sıratı Mustakîm, sizin ruhlarınızı mutlaka Allah'a ulaştıracaktır. Bunun için, ruhunuzun vücudunuzdan ayrılabilmesi için mutlaka mürşidinize ulaşmanız lâzım. Ulaşmazsanız, ruhunuzun vücudunuzdan ayrılması da mümkün değildir. Mürşidinize ulaşınca başınızın üzerine mürşidin ruhu gelir. Kimin başının üzerine bu mürşidin ruhu gelip ulaşırsa işte o kişilerin kalplerine, Allah’û Tealâ îmânı yazar. Kalbin mührünü açar, mühür hareketli hale gelir ve Allah’û Tealâ, kalbin içine îmânı yazar. Kişi, mü'min olur.

1. basamakta olayları yaşıyoruz. Bazılarını yanlış değerlendiriyoruz, bazılarını doğru değerlendiriyoruz. Ama olayları yaşıyoruz.
2. basamakta önemli kesime geliyoruz. Bu olayları değerlendirmemiz ve Allah'a ulaşmayı dilememiz lâzım. Allah'a ruhumuzu ölmeden evvel ulaştırmayı dilememiz lâzım. Allah'a ruhumuzu ölmeden evvel ulaştırmayı dilemeliyiz. Böyle bir dizaynı tahakkuk ettirebilmemiz buna bağlı. Ruhumuzu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmak. İşte bu konuda bir talepte bulunuyorsak Allah’û Tealâ, derhal kalbimizde bu talebi görür, işitir ve bilir.

Bunun üzerine 3. basamağa ulaşırız. Anlamı, âmenû olmuşuzdur. Allah’û Tealâ, Rahîm esmasıyla tecelli eder üzerimize. Bu tecelli, 4. basamakta kendisini gösterir. 5. Basamakta, irşad makamıyla aranızda bulunan hicab-ı mesture adlı bir perdeyi alır Allah’û Tealâ. 6. basamakta kulaklarımızdaki vakra isimli engeli alır. 7. basamakta kalbimizdeki ekinneti alıp yerine ihbat koyar. İrşada muteallik hususları da anlayabileceğiniz bir ortamı vücuda getirir. İlk 7 basamak böylece aşılmıştır ve âmenû olmuşuzdur. Bu, kurtuluşumuzun ilk adımıdır.
.
Eğer âmenû olmuş ve ölmüşsek mutlaka kurtuluruz. Ama yaşıyorsak, mutlaka mürşidimize ulaşmak mecburiyetindeyiz. Allah’û Tealâ, bizi mürşidimize ulaştıracak olan standartları gerçekleştirmek üzere harekete geçiyor. 8. basamakta kalbimize hidayet koyuyor. Kalbimize bir kompüter sistemi yerleştiriyor, kalbimizin nur kapısını Allah'a döndürmek üzere.
9. basamakta, kalbimizin nur kapısı Allah'a dönüyor.
10. basamakta, göğsümüzden kalbimize Allah bir nur yolu açıyor.
11. basamakta zikir yapmaya başlıyoruz. Kalbimizin nur kapısı, Allah kapısı mühürlü. Mühürlü olduğu için göğsümüze kadar gelen, zikrimizle göğsümüze kadar gelen rahmet ve fazl isimli 2 tane nur göğsümüze ulaşıyor. Oradan kalbimize ulaşıyor. Ama kalbimizden içeriye giremiyor. Rahmet ve fazldan fazl, ne sızabiliyor ne girebiliyor. Rahmet de birazcık sızmak imkânının sahibi. Böylece sızabilme olayı, %1 derken %2'ye ulaşıyor.


Kişi, böylece 12. basamakta huşû sahibi oluyor. Kim huşû sahibiyse o, bir imkânın sahibi artık. Çünkü Allah’û Tealâ'nın sözü var; kim huşû sahibi olursa; onun üzerine Allah’û Tealâ’nın Kendisinden mutlaka beklediği şey Allah'a ulaştığı için, o kişinin mürşidine ulaşmasını temin etmek üzere hacet namazı kılmasını istiyor. Eğer o kişi, huşûya ulaştıktan sonra hacet namazını kılmışsa mutlaka Allah’û Tealâ, o kişiyi mürşidine ulaştırmak için o gece rüyasında mürşidini gösteriyor.


Hacet namazı kılmak, Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan geceleri müstehap olan bir olgudur. Mutlaka boy abdesti alınarak başlanır hacet namazına.
1. rekâtta, Fâtiha'dan sonra 3 tane Âyet-el Kürsi okunur.
2., 3. ve 4. rekâtlarda Fâtiha'dan sonra İhlâs, Felâk, Nâs, İhlâs, Felâk, Nâs ve İhlâs, Felâk, Nâs okunur. Böylece bütün insanlar için söz konusu olan şey, İhlâs, Felâk ve Nâs ile ve 1. rekâtta kılınan Fâtiha, 3 Âyet-el Kürsi’yle hacet namazını kılmaktır.
Hacet namazını kıldıktan sonra Allah'tan talepte bulunuruz. Mürşidimizi Yüce Rabbimizden dileriz. Ve eğer huşûya ulaşmışsak; Allah’û Tealâ, mutlaka mürşidimizi bize gösterir. Mürşidimizi gösterdiği basamak, 13. basamaktır.


Mutlaka mürşidimize ulaşmamız lâzım. Mürşidimize ulaştığımız zaman onun önünde diz çöküp tövbe edeceğiz; Mumtehine Suresi’nin 12. âyet-i kerimesine göre. Fetih Suresi’nin 10. âyet-i kerimesine göre de el öpeceğiz.


60/MUMTEHİNE 12: “Ey nebî (peygamber)! Mü’min kadınlar; Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinada bulunmamak, evlâtlarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira uydurmamak, maruf bir iş konusunda sana asi olmamak üzere, sana tâbî olmak için geldikleri zaman, artık onların biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Muhakkak ki Allah; Gafur’dur (mağfiret edendir, günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli edendir).

48/FETİH 10: “Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).”

Tövbe, el öpmekle gerçekleşir. Tövbe edilecektir; arkasından da el öpülecektir. Arkasından “lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullâh” diye Kelime-İ Şahadet getirilecektir. İşte bu kelime-i şahadet, bir insanın kurtuluşu için asıldır. Çünkü kim mürşidine ulaşır da önünde diz çöküp tövbe ettikten sonra “lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullâh” derse Allah’û Tealâ, onun kalbinin içine mutlaka îmânı yazar. Yazarsa o kişi, mü'min olur. Mü’minse mutlaka Mu'min Suresi’nin 40. âyet-i kerimesine göre Allah'ın cennetine ehil olur.


40/MU'MİN 40: “Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.”


Sonra Allah’û Tealâ'nın indinde bir kararın verilmesi keyfiyeti var. Kim Allah'a ulaşmayı dilerse sadece onlar, ruhlarını Allah'a ulaştırabilirler. Daha başka bir ifadeyle Allah, mutlaka onların ruhlarını Kendisine ulaştırır. Bunun için 2. basamakta vereceğiniz karar, son derece önemli. Böyle insanların var olduğunu söylüyor Allah’û Tealâ.


Ra'd Suresi’nin 22. âyet-i kerimesine şöyle bir ifade koyarak ulaşmış, diyor ki: “vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: “Onlar, sabırla Allah'ın Zat'ına ulaşmayı dileyenlerdir. (Allah'ın Zat'ına ruhlarını ulaştırıp o ruhu, Allah'a teslim etmeyi dileyenlerdir. Allah'ın Zat'ını dileyenlerdir; Allah'ın Zat'ını görmeyi dileyenlerdir.)”


Demek ki birtakım insanlar var ki sabırla Allah'ın Zat'ına ulaşmayı diliyorlar. İşte bu dilek kimde oluşmuşsa Allah, o dileği o kişinin kalbinde derhal görür, işitir ve bilir. Her şey bunun üzerine başlar. Allah’û Tealâ'nın Rahîm esmasıyla tecellisi söz konusudur artık.


Yûsuf Suresi 53. âyet-i kerime; Hz. Yusuf, Allah’û Tealâ'ya diyor ki: “Yarabbi! Ben nefsimi beraat ettiremem; temize çıkartamam. Çünkü nefsim bana şerri emrediyor. Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği nefsler hariç.”


Rahîm esmasıyla tecelli, 4. basamakta başlar. Allah, kişinin kalbinde Allah'a ulaşma arzusunu; Allah'a ruhunu teslim etme talebini gördükten sonra. Bu husus bizi nereye ulaştırır? 3 tane işlem yapar Allah’û Tealâ. Kim Allah'a ulaşmayı diliyorsa Allah’û Tealâ'nın Rahîm esmasıyla tecellisi, 3 tane işlemi birden tahakkuk ettirir.
1- O kişinin irşad makamıyla arasında bulunan hicab-ı mesture adlı perdeyi alır.
2- O kişinin kulaklarında irşadı idrak etmesine mâni olan vakrayı alır.
3- O kişinin kalbinden, kalpteki idraki engelleyen ekinneti alır; yerine ihbat koyar. 3 işlem art arda gelir.

İsrâ-45 ve 46, Allah’û Tealâ onu söylüyor:
17/İSRÂ 45: “Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).”
.
17/İSRÂ 46: “O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.”

İşte bütün bunların alınması, kişiyi Allah'ın indinde işiten ve idrak eden hale getirir ki ancak işiten kişi, davete icabet eder. Bundan sonra 8. Basamakta, Tegâbun Suresi’nin 11. âyet-i kerimesi geçerli.

64/TEGÂBUN 11: “Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
.
50/KAF 33: “Onlar, gaypta Rahmân'a huşû duyarlar. Onlar, kalpleri Allah'a dönük olarak Allah'ın huzuruna girenlerdir.”

9. basamakta, o kişinin kalbine oturttuğu computer sistemiyle Allah, o kişilerin kalplerinin nur kapısını Allah'a çeviriyor.

10. basamakta Allah, o kişinin göğsünden kalbine bir nur yolu açıyor. En'âm Suresi’nin 125. âyet-i kerimesinde diyor ki:

6/EN'ÂM 125: “fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm: Allah, kimi Kendi Zat'ına ulaştırmayı dilerse (hidayete erdirmeyi dilerse) onların göğsünü açar.”

İslâm olmak, teslim olmak demektir. Böylece kişinin göğsünden kalbine bir yol açılır. Kişi, zikir yapmaya başlar. Allah'tan gelen rahmetle fazl kişinin göğsüne, oradan kalbine ulaşır. Ama kalp kapalı olduğu için kalpten içeriye giremez. Yalnız rahmet biraz sızabilir. O sızıntı, huşûya birikim oluşturacaktır. Bu zikir, o kişiyi huşû sahibi kılar. İşte huşûyla alâkalı olan âyet-i kerime, Hadîd Suresi’nin 16. âyet-i kerimesi. Allah’û Tealâ buyuruyor ki: “O kişinin kalbinde Allah'ın zikriyle ve bu zikrin Hakk'tan indirdiği nurla huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi?”

Demek ki kişi, zikredecek. Zikir, Allah'ın katından bir şey indirecek. İndirdiği şey bir nur; 2 tane nur. Bu nurlardan bir tanesi kalpte görev yapacak. Ve o kişinin kalbinde bir, %2 nur oluşması sağlanacak. O nur sağlandığı zaman o kişinin kalbinde huşû oluşmuştur. Allah, kişiyi görmüş, işitmiş ve bilmiştir. Ve böylece kişi, hacet namazı kılmaya hazır hale gelmiştir. Söylediğimiz standartlar içinde kişi, hacet namazını kılar; Allah'tan mürşidini diler. Allah, mutlaka 12. basamakta huşûya ulaşmış olan bu kişiye mürşidini gösterir.

Kişinin yapması lâzım gelen şey, Allah'ın kendisine gösterdiği mürşide ulaşıp onun önünde diz çöküp tövbe etmek. Allah’û Tealâ, Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e diyor ki Mumtehine Suresi 12. âyet-i kerimesinde: “Ey nebî (peygamber)! Mü’min kadınlar; Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zinada bulunmamak, evlâtlarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira uydurmamak, maruf bir iş konusunda sana asi olmamak üzere, sana tâbî olmak için geldikleri zaman, artık onların biatlerini kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Muhakkak ki Allah; Gafur’dur (mağfiret edendir, günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (Rahîm esması ile tecelli edendir).”

Fetih Suresi’nin 10. âyet-i kerimesindeyse Allah’û Tealâ diyor ki: “Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).”

“RESÛLE TÂBÎ OLMAK,
ALLAH'A TÂBÎ OLMAK DEMEKTİR.”

Burada Allah’û Tealâ, tâbî olmanın standardını da veriyor, diyor ki: “Sana orada (Akabe’de) tâbî oldukları zaman onların elleri üzerinde Allah'ın eli vardı; Senin elin yoktu.”

Yani el öpmek işlemi gerçekleşmiş. Dikkat edin, bütün toka edilme, el tutma işleminde 2 el aynı hizadadır. Ama eğer el öpme işlemi varsa ellerden birisi, mutlaka yukarıdadır. Yukarıda olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in eli ve el öpülüyor. Allah’û Tealâ, Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)'de tecelli ettiği için elinde de tecelli ediyor. Tabiatıyla bu tecelliyi, el şeklinde oluşturuyor. Allah’û Tealâ’nın; “Onların ellerinin üzerinde senin elin yoktu, Allah'ın eli vardı.” demekten muradı bu. Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e tecelli ettiği için elinde olan tecelli de elin şekliyle cereyan edecektir. Bu sebeple el şeklinde bir tecelli oluşuyor.

Allah’û Tealâ, mürşidin standartlarında o kişiyi mürşide ulaştırınca demek ki 1. Şart, mürşidin önünde tövbe etmek. 2. Şart, el öpmek. Bir 3. şart daha var; "lâ ilâhe illâllah Muhammeden Resûlullâh” deyip Kelime-İ Şahadeti getirmek.

Eğer bir insan kendi kendine bunu yaparsa bu, ona derecat kazandırır. Ama onu hiçbir zaman Allah'ın cennetine ulaştırmaz. Ama kim, hacet namazını kılarak Allah'tan mürşidini sormuşsa, mürşidin önünde diz çöküp tövbe etmişse işte o zaman bu kişi için söz konusu olan şey, mutlaka Allah'ın cennetine ulaşmaktır.
.
Allah’û Tealâ, böyle bir insanın kalbinin içine îmânı yazdığını söylüyor.
Mucâdele Suresi’nin 22. âyet-i kerimesi, Allah’û Tealâ diyor ki: “Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?
.
Allah’û Tealâ, böyle söylemekle ne demek istiyor? Mu'min Suresi’nin 15. âyet-i kerimesi bize açıklıyor. Allah’û Tealâ diyor ki:

40/MU'MİN 15: “Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların başlarının üzerine emrinden bir ruh ulaştırır (mürşidin ruhunu ulaştırır); o kişiye Allah'a ulaşma gününün geldiğini haber vermek için.”
Niçin “Dereceleri yükselten” diyor? Çünkü bir insan mürşide ulaşınca (Allah'tan sormak kaydıyla tabii veya zamanın halifesine ulaşmak kaydıyla, huzur namazının imamına ulaşmak kaydıyla tabii), böyle bir olay tahakkuk ettiği an o kişinin bütün günahlarını Allah’û Tealâ, sevaba çeviriyor. Yani onun derecesini, negatif dereceleri kadar daha arttırıyor. Negatif dereceleri siliyor, sıfıra indiriyor, sıfıra ulaştırıyor. Hiç yokmuş hüviyetine sokuyor. Bir de negatif dereceleri pozitiflerin arasına ilâve ediyor.

Allah’û Tealâ diyor ki Mu'minûn Suresi’nin 103. âyet-i kerimesinde: “Kimin günahları sevaplarından çoksa Biz, kıyâmet günü kurduğumuz mizanla tespit ederiz ve bu insanları (günahları sevaplarından fazla olan insanları) cehenneme atarız. Onlar, cehenneme girerler. Ebediyyen orada kalacaklardır. Onlar hüsranda olanlardır.”.
,
Bir insanın cehenneme girmesinin temelinde bir olgu var; günahların sevaplarından fazla olması. Allah’û Tealâ, mürşidin önüne ulaştığınız anda bütün günahlarınızı siliyor. Silmekle kalmıyor; onları sevaba çeviriyor. Yani bir insanın annesinden doğduğu an günahları sıfırdır; ama sevapları da sıfırdır. Oysaki mürşidin önünde tövbe yapan bir insanın günahları sıfırdır. Sevaplarıysa, zaten o güne kadar kazandığı sevapları var; o güne kadar işlediği bütün günahların sevaba çevrilmesi suretiyle bütün günahlarının derecesi de eklenir. Yani yeni doğan bir çocuktan çok daha üstün seviyede bir derecat sahibidir kişi. Bu noktada ölse gideceği yer, mutlaka ama mutlaka Allah'ın cennetidir. Çünkü günahları, sevaplarından çok aşağı düşmüştür; sıfıra düşmüştür. Sevapları ise günahlarının da sevap olarak eklenmesi sebebiyle bir kat daha artmıştır. Hiç günahı yoktur. Sevapları ise günahları kadar daha artmıştır. Bu kişi, mutlaka bu sebeple Allah'ın cennetine girer.
.
Furkân Suresi’nin 69. âyet-i kerimesinde Allah’û Tealâ, cehenneme gidecek olanlardan bahsediyor. “Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.” Furkan 70. âyet-i kerimesinde ise diyor ki: “Kim diz çöker de mürşidin önünde tövbe ederse ve bu sebeple mü'min olursa (kalbine îmân yazıldığı için mü'min olacaktır), onların bütün günahlarını Allah, sevaba çevirir. Onlar cehenneme gitmezler (onlar hariç).”

Furkan 71. âyet-i kerimesinde diyor ki: “Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a ulaşır (hayattayken ruhu Allah’a ulaşır).
.
Bir insan mürşidine ulaştığı zaman bütün günahları affediliyor, sevaba çevriliyor.

Nebe Suresi’nin 38. âyet-i kerimesine bakıyoruz. Allah’û Tealâ diyor ki: “O gün arşı tutan bütün melekler oradadırlar.” Sonra? “Zamanın halifesinin ruhu da oradadır.” diyor. Sonra? “Sadece kendilerine izin verilenler konuşurlar.”
.
“lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullâh.” derler. “Doğruyu söylerler.” diyor. Böyle bir işlem tövbe etme işlemidir.

Nitekim bir sonraki Nebe 39. âyet-i kerimede Allah’û Tealâ buyuruyor ki: “İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder. (Allah'a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.”


“İşte o gün Hakk günüdür.” Hakk'a ulaşmak üzere kişi, mürşidine ulaşmış; önünde diz çökmüş, tövbe etmiş, "lâ ilâhe illâllah Muhammeden Resûlullâh” demiş. Kendisine izin verilen 2 kişi konuşur sadece. Mürşid ne söylerse mürid tekrar etmiş. Ve sonunda da mutlaka doğruyu söylemiş; "lâ ilâhe illâllah Muhammeden Resûlullâh: Allah'tan başka ilâh yoktur. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Peygamber Efendimiz (S.A.V), O’nun Resûl’üdür.”
.
BİR İNSAN NE ZAMAN
MÜ'MİN OLUR ve MÜ'MİN KİMDİR?
.
1- Ruhu vücudundan ayrıldığı zaman mü'min olur. Yani 1. Sıratı Mustakîm'e ulaştığı an mü'min olur.
2- Kalbinin içine îmân yazıldığı için mü'min olur.
3- Ve nefs tezkiyesine başladığı zaman mü'min olur.
Üçü de mürşide ulaştığımız gün gerçekleşir. Mürşidinize ulaşamazsanız, bu gerçekleşmez.
.
Bizim dîn adamlarına sorarsanız, “mü'min Allah'a inanan kişidir” kişidir deyip işin içinden çıkıyorlar. Çünkü bilmiyorlar.. Yalnız Allah'a inanan değil; Allah'a, kitaplarına, meleklerine, Allah'ın Peygamberlerine inanan,yetmez, ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmaya inanan diye yeni bir merhale daha açılacak. Hayrın Allah’tan ve şerrin nefsimizden olduğuna inanmak, arkasından da bas-ü badel mevte; ölümden sonra tekrar hayata döndürüleceğinize inanmak. İmânın şartları, mü'min olmanın inanç şartları Allah'a inanmaktan nereye ulaştı. Yetmez, bu kişinin 3 tane şekil şartı oluşması lâzım. Birincisi, irşad makamıyla arasındaki hicab-ı mesture adlı perde alınmış olacak. 2.'si kulaklarındaki vakra alınmış olacak. 3.'sü, kalbinizdeki ekinnet alınmış olacak. Sadece bu kişiler, mü'minlerdir.

Mü'min olmanın standardına beraber bakalım. Kimdir mü'min? Allah’û Tealâ, açıklama yapıyor, Sebe Suresi 20. âyet-i kerime: “Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.”

Sahâbe soruyor: “Ey Allah'ın Resûl’ü kaç fırka?”
Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V): “73.” diyor.
73 fırkadan 72'si şeytana kul oluyorlar. Şeytana kul olmayanlar kim? Mü'minler. Bunlar kim? Sıratı Mustakîm'in üzerinde olanlar.
Allah’û Tealâ, bütün fırkaları anlatan başka bir âyet-i kerime daha koymuş Kur'ân-ı Kerim'e; En'âm Suresi’nin 153. âyet-i kerimesi. Allah’û Tealâ diyor ki: “Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.”

Mü'min olma kavramı kalbinizin içine îmânın yazılmasıyla gerçekleşir. Ne zaman Hacet Namazını kılmışsanız, mürşidinize ulaşmışsanız, onun önünde diz çöküp tövbe etmişseniz; o zaman kalbinizin içine Allah'ın ÎMÂNI yazması söz konusu.

Mu'min Suresi’nin 40. âyet-i kerimesi, Allah’û Tealâ diyor ki: “Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.”

Mürşid, Allah'a ulaşmanın bir vesilesidir. Allah’û Tealâ kesin şekilde, “vebtegû ileyhil vesîlete.” diyor, “Mürşidinize; sizi kim Allah'a ulaştıracaksa ona ulaşmayı Allah'tan dileyin. Ona ulaşmak Allah'tan talepte bulunun için. Vesileyi isteyin. Kim buna vesile olacaksa, mürşidinizi hacet namazıyla Allah'tan isteyin.”
.

Bir insan mürşidine ulaşmak mecburiyetinde midir? Bu farz mıdır? Evet, farzdır. İşte Allah’û Tealâ, “isteyin” emrini verdiğine göre mutlaka istememiz lâzım. Bu emirdir.

Allah’û Tealâ diyor ki Âli İmrân Suresi 112. âyet-i kerimede:
“Onların üzerlerine, nerede olurlarsa olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu. Ancak Allah'ın ipine (Sıratı Mustakîm'e) ve insanlardan bir ipe (Allah'a ulaştıracak olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç. (Onlar) Allah'tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu, onların (Allah'a) isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarındandır.”
.
ALLAH'IN İPİ, SIRATI MUSTAKÎM.
İNSANLARDAN ALLAH'A ULAŞTIRAN İP,
İŞTE O DA MÜRŞİDDİR.

Allah’û Tealâ, Âli İmrân Suresi 112. âyet-i kerimeyle bir defa daha üzerimize farz kılmış bunu.

Bu farzların ötesinde, bu farzları dikkate almazsak, “Bize ne, böyle bir farzı biz bilmiyoruz. Bunu tatbik etmeyiz” Dersek, dalâlette kalırız. Hidayete adım atamayız. Hidayete adım atmak demek, ruhunuzun vücudunuzdan ayrılıp Allah'a doğru yola çıkması demek. Bu da ancak mürşidinize ulaştığınız zaman gerçekleşir. Böyle bir şeyi yapmadınız; Kur'ân-ı Kerim açık ve kesin olarak tam 10 tane âyet-i kerimede dalâlette olduğunuzu söylüyor. Mürşid yoktur diyenlere ithaf olunur.

Diyorlar ki: “Mürşid yoktur. Sadece Kur'ân-ı Kerim vardır. Kur'ân-ı Kerim mürşiddir.” Kur'ân-ı Kerim var olduğu kesin; ona itaat etmek mecburiyetindeyiz. Kur'ân-ı Kerim'e itaat ettiğiniz zaman Kur'ân-ı Kerim'de Allah’û Tealâ, mürşide ulaşmayı farz kılıyor üzerimize. Mürşidinize ulaşmayı farz kılıyor.

Allah’û Tealâ, Secde Suresi’nin 24. âyet-i kerimesi: “Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

Kim bunlar? Cevap veriyor Allah’û Tealâ: “Sabrın sahibi olanlar.” diyor. Yani nefslerindeki bütün afetleri daimî zikirle yok edip, ruhlarının bütün hasletlerini nefslerinin kalbine yerleştirenler. Sonra diyor ki: “Âyetlerimize yakın hasıl ederler.” İlm’el yakînin sahipleridir mürşidler. Ayn’el yakînin sahipleridir mürşidler. Ve Hakk'ul yakînin sahipleridir mürşidler.

İnsanlar mürşide ulaşmazlarsa dalâlette kalırlar. Dalâlette kalırlarsa ne olur? Cehenneme giderler. 10 âyet-i kerime, mürşidine ulaşamayan kişinin dalâlette olduğunu söylüyor. 8 grup âyet-i kerimede mürşidlerine ulaşamayan bu zavallı insanların, dalâlette olanların gideceği yerin mutlaka cehennem olduğunu söylüyor.

Cehenneme gittiğinizde cehennemdeki bekçilerinin size şunu soracağından kesin olarak emin olmanızı istiyoruz. Mulk Suresi’nin 8, 9 ve 10. âyet-i kerimesinde Allah’û Tealâ şöyle söylüyor:
.
67/MULK 8: “(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.”

67/MULK 9: “Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67/MULK 10: “Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.”


Kıyamet günü cehennemin kapılarında toplananlar, oralardan burunları sürtünerek cehenneme girenler. Bunlar cehennemde kalacaklardır. Onlara cehennem bekçileri derler ki: “Size yaşadığınız devirde, siz hayattayken Allah'ın nezirleri gelip de (Allah'ın vazifelileri; ikaz edicileri gelip de), ‘Bakın size yanlış bilgiler öğretilmiş. Bu bilgilerle kurtulamazsınız. Gideceğiniz yer muhakkak cehennemdir’ demediler mi? Allah'ın nezirleri gelip size bunları söylemediler mi?” derler.

Onlar da cevap verirler: “Evet söylediler. Ama biz onlara inanmadık. Allah, hiçbir şey indirmemiştir dedik. Eğer biz onların söylediklerini işitmiş olsaydık ve idrak etmiş olsaydık (kulağımızdaki vakra alınmış, kalbimizdeki ekinnet alınmış olsaydı), burada cehennemde mi olurduk?” derler.
.
Aslında onları dalâlette bırakan şeytandır. Çünkü nefslerine tâbî olmuşlardır. Mürşidlerine tâbî olmamışlardır. Ne diyordu Allah’û Tealâ, Kasas-50'de? “Sadece mürşidlerine tâbî olanlar, hidayete adım atarlar. Tâbî olmazsa o kişi, daima dalâlettedir.

Câsiye Suresi’nin 23. âyet-i kerimesinde Allah’û Tealâ öyle söylüyor. “O nefslerini; hevalarını kendilerine ilâh edinenleri görmüyor musun?” Yani “Nefslerine tâbî olanları görmüyor musun?” diyor Allah’û Tealâ? Eğer mürşidinize tâbî olmazsanız, nefsinize tâbî oluyorsunuz demektir. Ebediyyen nefsinize tâbî olarak kalırsınız ve dalâlette olursunuz. İşte burada da Allah’û Tealâ, “Onları dalâlette bırakırız.” diyor. Sebep çok açık. Çünkü nefslerine tâbî olmuşlar, nefslerini kendilerine ilâh haline getirmişler. Eğer mürşidlerine tâbî olsalardı, nefsleri onlara asla egemen olamazdı. Mürşidlerine tâbî olacaklardı, kendi nefslerine tâbî olmayacaklardı, nefslerini asla ilâh edinmeyeceklerdi.
.
1- O kavimlerde yaşayan insanlara Allah'ın âyetlerini okusunlar, kıssa etsinler, tilâvet etsinler diye.
2- Onların nefslerini tezkiye etsinler diye.
3- Onlara kitap öğretsinler diye.
4- Onlara hikmeti öğretsinler diye.

Ancak mürşidinize ulaştığınız takdirde ruhunuz vücudunuzdan ayrılıp Allah'a doğru yola çıkar.. Mürşidine ulaşamayan kişi, dalâlettedir. Ulaştığınız takdirde hidayete adım atarsınız. Hidayete eremezsiniz daha, hidayete adım atarsınız. Sizi teslime; İslâm'a, kurtuluşa ve nefsinizdeki karanlıkları temizleyecek olan şey; mürşidinize ulaşmak. Ulaşamazsanız; sizin için sizi dalâletten kurtaracak olan bir evliya mürşid bulunmaz. Çünkü siz, onu aramadınız. Bulmak fiili, aramak fiilinin sonucudur. Mürşidini aramayan mürşide ulaşamaz. Allah'tan Hacet Namazı kılıp da mürşidini Allah'a sormayan kişi, mürşidine ulaşamaz. Mürşide, ulaşırsa dalâletten hidayete adım atar. Ulaşmazsa ebediyyen dalâlette kalır.
.

10 tane âyet-i kerime gereğince; eğer mürşidinize ulaşamazsanız dalâlette kalacağımıza dair açıklamalar var. 1. âyet-i kerime, Kasas-50, 2. Ayet Tâhâ Suresi’nin 123., 3. Ayet Kehf-17: 4. Ayet Câsiye-23:, 5. ve 6. âyetleri; Cuma-2 ile Âli İmrân-164., 7. âyet-i kerime, Ahkâf-32, 8. âyet-i kerime, Nahl-36, 9. Ayeti kerime Zümer Süresi 23 ve 10. âyet-i kerime, A'râf-186 kerimeler..

10 âyet-i kerime, eğer insanlar mürşidlerine ulaşamazlarsa, ulaşmayı dilemezlerse (ulaşmayı dilemeyen hiç kimse ulaşamaz) onların dalâlette olduğunu söylüyor. 10 tane âyet-i kerime. Dalâlette olursa ne olur diyeceksiniz şimdi? Ne olurun cevabını verelim, A'râf-179: “Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.”
.
“ALLAH, CEHENNEMİ İNSANLARIN
VE CİNLERİN ÇOĞU İÇİN YARATTI.”

Onlar, o cehenneme girecek olanlar kimlerdir? Cehenneme girecek olanlar o insanlardır ki onlar, Allah’û Tealâ'nın indinde bir yere ulaşamayanlardır. Allah’û Tealâ'nın uygun gördüğü statü içerisinde bu insanlara dikkatle bakın. İnsanoğlu ya hidayete erecektir veya eremeyecektir. Hidayete ermesi, mutlaka mürşidine ulaşmasına bağlıdır.
Allah’û Tealâ diyor ki: “Biz, cehennemi insanların çoğu için yarattık ve cinlerin çoğu için yarattık. Onlar, hayvanlardan daha çok dalâlette olanlardır.

A'râf-178. Allah’û Tealâ diyor ki: “Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir).”

Mu'minûn Suresi’nin 103. âyet-i kerimesi, hüsranda olanların standartlarını veriyor: “Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır”.
.
Demek ki hüsranda olanlar cehenneme giriyor.
.
Allah’û Tealâ, Nisâ Suresi’nin 167, 168, 169. âyetlerinde şunları söylüyor:
“Onlar ki küfür üzeredirler ve zalimdirler. Kendileri hidayet yoluna girmedikleri gibi başkalarını da hidayet yolundan saptırdıkları için onlara zulmetmişlerdir. Bu cihetle zalimdirler. Onlara Allah asla mağfiret etmeyecektir.” Yani onların günahlarını; mürşidlerine ulaşıp önünde diz çöken insanların günahlarını sevaba çevirdiği gibi asla onların günahlarını sevaba çevirmeyecektir. Arkasından diyor ki: “Onları asla Sıratı Mustakîm'e ulaştırmayacaktır.”

Yani onların ruhları mürşidlerine ulaşmadıkları için, Allah'ın yoluna girmedikleri için asla Sıratı Mustakîm'e ulaşmayacaktır. Zaten insanları Sıratı Mustakîm'den uzaklaştıran, saptıran insanlar kendileri Sıratı Mustakîm'in üzerinde olsalardı saptırırlar mıydı? Asla. Eğer Sıratı Mustakîm'in üzerinde olsalardı, Sıratı Mustakîm'in üzerinde olan sahâbe gibi onlar da Allah'ın yoluna çağıracaklardı. Sahâbe, Allah'ın yoluna mı çağırıyorlardı? İşte Yûsuf Suresi 108. âyet-i kerime, Allah’û Tealâ buyuruyor ki: “De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”

Hepsi Allah'a davet ediyorlardı. Hâlbuki burada Allah’û Tealâ, Allah'ın yoluna davet etmek yerine Allah'a ulaştıran yoldan insanları saptıranlardan bahsediyor. Davet edilenleri, o davetten saptıranlardan bahsediyor. Bu sebeple bu insanlar için sonuçta şöyle söylüyor Allah’û Tealâ:

4/NİSÂ 169: “Asla Sıratı Mustakîm'e ulaştırılmazlar. Ancak cehennem yoluna ulaştırılırlar.” diyor Allah’û Tealâ. Ve tabii, onların gidecekleri yerin cehennem olduğu kesinleşiyor.
.
Daha 5 grup âyet-i kerime irşad makamına ulaşamayan bütün insanların, dalâlette olan bütün insanların gidecekleri yerin cehennem olduğunu söylüyor. İşte mürşid var mıdır, yok mudur, mürşide ulaşmayanların durumu nedir; size bu sohbetimizde bunları anlatmaya çalıştık.

Kur'ân-ı Kerim'i bilmeyenler! Mürşidinize mutlaka ulaşın. Şartlar ne olursa olsun, ulaşmaya çalışın. Kurtuluşunuz oradadır. Dikkat edin, tasavvuf hiçbir zaman bağnazlığa, geçit vermez. Allah'ın tasavvuf adı verilen sistemi, Kur'ân'ı Kerim’deki İslâm'ı yaşamaktır. Onun adı tasavvuftur. Bundan 14 asır evvel Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)'le birlikte bütün SAHÂBE, İslâm'ı yaşadılar. İşte onların hayatının adı tasavvuftu. Ve hâlâ bu hayatı yaşayan insanlar var bu dünya üzerinde.
.
Hepinize; Sahâbenin ve Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)'in Kur'ân’ı Kerim’i yaşadığı İslâm'ı, Kur'ân'a göre yaşadığı İslâm'ı yani tasavvufu yaşamanızı diliyorum. Hepinizin böylece mürşidinize ulaşmanızı ve Allah’a doğru yolculuk yaparak, Allah'ın cennetine ulaşmanızı, yolunuza devam ederek, dünya saadetine ulaşmanızı, Yüce Rabbimizden diliyorum.