Bugün: 20.06.2018

Bir Emeklinin Günlüğünden


''Yarın sabah için saat kurmayalım da biraz dinlen” diyen hanıma tamam diyerek söndürdüm lambayı, dün gece ilk evlendiğimizden beri hiç değiştirmediğimiz evimizde. Gözlerimi günün ilk ışığında açtım, güya saat kurmamıştım, bu gün diğerlerinden farklı olarak uyanacaktım. Gece bir o tarafa bir bu tarafa döndüm durdum yatakta merakımdan. Sanki sabaha başkalaşacaktım, işte insanoğlu ne kadar sıradan da olsa, daha önce yaşamadığı bir şeyi gözünde çok büyütüyordu. Ben de bilmiyorum ki hafta içi çalışmamanın, evde kalmanın neye benzediğini.

Gayri ihtiyarı uyanınca şöyle bir vücuduma baktım, Kafka' nın Değişim'ini hatırladım, bir an ürperdim ama ben aynıydım, her zamanki bendim. Halime şükrettim ve yanımda kıpırdamadan uyuyan Macide Hanım’ı da görünce içim rahatladı, sessizce kalktım ve onu uyandırmamak için parmaklarımın ucunda odadan çıktım ve yavaşça kapımızı örttüm. Sabah namazından sonra hemen uyumayan sevgili anacığım, koyu yeşil, Hacı dedemden kalma büyük boy Kuran-ı Kerim’ini kapatırken kalın çerçeveli gözlüğünün üstünden şaşkın şaşkın bana baktı karşı odadan. Sanırım, o da bugün öğlene kadar uyurum diye düşünmüştü, ama yatakta kalmak ayıp bir şeymiş gibi geldi bana nedense. Mutfağa girdim bir bardak su içmek için, geçen yaz hummalı bir çabayla balkonu kapattırarak mutfağa dahil etmiştik, dolapları da yeniledik bu yıla hazırlık olsun diye, sanki yemekleri ben yapacaktım. Salona geçtim, haylazı kafesinden çıkardım biraz odada uçsun diye, sonra da kahvaltısını hazırladım. Pek yüz vermedi bana, yıllardır sabahları işe gitme telaşesinden gözüm görmezdi ki bu sevimli yaramazı, acaba ilgisizliğime içerler miydi bilmem fakat artık boş vaktim çoktu, ona vakit ayırabilecektim.

Bu Nuri Efendi de nerde kaldıysa canım, gelmesi gerekirdi bu saate kadar. Banyoya gittim güzelce tıraşımı oldum, kahvaltı için çayın suyunu koydum, zil çaldı. Sonunda gelmişti Nuri Efendi, siparişleri getirdi. Nerde kaldığını sorduğumda, her zamanki vaktinde geldiğini söyledi, işe gitme telaşı olmayınca zaman çok ağır işliyordu demek. Ekmekleri mutfak masasının üzerine bıraktım ve gazetelerimi alıp salona geçtim. Bu magazin haberlerini de hiç seviyorum, dedikodunun meşrulaştırılmasından başka bir şey değil bence. İçerden önce hanımın sonra da anacığımın sesleri geldi, ''hayırlı sabahlar'' diye içeri girdiler, “size de” dedim. Hanım kahvaltıyı hazırlarken ben de üzerimi değiştirdim, hafta sonları da olsa huyum değildir zaten pijamalarla dolaşmak, hem rahat edemem, hem de anacığıma saygısızlık etmişim gibi gelir. Hanım bir kahvaltı hazırlamış özene benzene donatmış masayı. Yine bir kapı zili, küçük kızım Aysel ve torunum Ali’ydi gelen, beni dedemlere götürün diyerek, okula gitmemeye direnmiş bizim ufaklık. Annesi öğretmen o okuluna gitti biz de torunum Ali'yle birlikte kahvaltımızı ettik. Bir ara balkona çıktım, Ali yanıma geldi ve bana emekli olup olmadığımı sordu bacak kadar boyuyla ne anlarsa, hoşuma gitti gülerek “evet oldum” dedim. Ali bir sevinç çığlığı attı, yaşasın diye bağırarak. Neden bu kadar sevindiğini sorduğumda, annesinin ona verdiği sözü anlattı bana, Ali ne zaman balıklı parka gitmek istese kızım Aysel ona, ''deden emekli olunca, o seni götürecek'' dermiş. Karşımda masumca bana bakan torunuma gülümseyerek, götürürüm tabi'' diyerek içeri geçtim. Üstüme ceketimi alıp dışarı çıktım, biraz sinirim bozulmuştu. Arabaya binmek istemediğim için yürüyerek gitmeye karar verdim, ayaklarım beni nereye götürürse oraya gidecektim, yolda düşündüm; ''Yani bana artık bir işe yaramazsın, sen anca çocuk bakıcısı olursun mu demek istiyor, evlatlarım. Yoksa ben mi fazla alınganlık gösteriyorum öyle görülmekten korktuğum için. İtiraf ediyorum ki, korkuyorum. İşe yaramaz bir ihtiyar gibi algılanıp, eski saygınlığımı kaybetmekten korkuyorum, açıkçası. Belki çok fazla açık sözlü davrandım, ama belki de her emeklinin kendine itiraf edemediği acı gerçekler olabilir mi söylediklerim? Oysaki ilk günden yılların yorgunluğunu atmak ve bir kutlama yapmak istemiştim. Bugünü hiç böyle hayal etmemiştim, bugün benim bayramım olacaktı ya da mutlu, kutlu bir gün. Şu an önünde durduğum binaya bakıyorum da, ayaklarımın beni getirdiği yer hiç de yabancı değil, en son dün geldiğim valilik binası. Daha dün valinin en yakınında bu binada en etkili kişi ben değil miydim? Şimdi neden kendimde aynı gücü bulamadım, giriş kapısındaki güvenlik görevlisinin bana kibarca günaydın deyip de, ziyaretçi kartını uzatmasıyla afalladım. Çok değil daha dün saygıyla selamlayan aynı kişi, bu gün bana bir yabancıymışım gibi davranıyordu. Öyle garip bir duygu ki, kendi evinde misafir olmak gibi, bu yüzden içeceğim bir bardak çaydan da vazgeçerek, işim varmış gibi oradan uzaklaşıyordum ki her zamanki yerinde duran bizim arzuhalci Fırıldak Salih’in de küçümseyen bakışlarını sırtımda hissedince, omuzlarımın yavaşça çöküşüyle birlikte fark ettim ki,

Demek insan emekli olunca insanların ona olan saygısı da emekli oluyormuş…..

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ