Bugün: 18.01.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • 100 Yıl Sonra Kut’ül Amare’ye Bakış

100 Yıl Sonra Kut’ül Amare’ye Bakış

1.DÜNYA SAVAŞINA GİRİŞ

1909 yılında 2.Abdülhamid Han’ın İttihat Terakkiciler tarafından devrilmesi ile başlayan ve Osmanlı Devleti’ni bitiren süreç.

1911 yılında Kuzey Afrika’nın elimizden çıkması.

1912-1913 Büyük Balkan bozgunu ile her şeyini kaybetmiş bir Osmanlı Ordusu. Artık bu ordu savaşamaz kanaatine varan Haçlı anlayışı.

1914 yılında patlayan 1. Dünya savaşında İttifak Devletleri blokunu oluşturan Almanya ve Avusturya’nın yanında savaşa girme kararı alan İttihat Terakki Partisi iktidarındaki Osmanlı Devleti.

İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu İtilaf devleri bloku, Osmanlı Devletinin karşı blokta savaşa girmesini fırsat sayarak tarihi emellerini gerçekleştirmek için ellerini ovuşturmaya başladılar.

Neydi bu emelleri:

1-Hilafeti kaldırarak tüm İslam devletlerini işgal edip sömürgeleştirmek.

2-Hasta adam dedikleri Osmanlı Devleti’ni yıkarak enkazını paylaşmak.

İLK SALDIRILAR

İngiltere öncülüğünde İtilaf Devletlerinin harekât planları kabaca şöyle idi:

Önce Osmanlı kalbinden vurulmalı. Yani İstanbul ele geçirilmeli. Böylece Hilafet kaldırıldığı gibi Osmanlı Devleti de tarihe intikal etmiş olur.

Kalbi ele geçirilen Osmanlı toprakları ise İtilaf devletleri arasında taksim edilir.

Osmanlı Devleti’nin enkazı içinde İngiltere’nin en çok ilgilendiği kısımlar şüphesiz petrol bölgeleridir.

İngiltere, Fransa ve Rusya önce denizden, bu başarılamayınca da karadan Çanakkale Boğazı’nın işgali ve İstanbul yolunun açılması için savaş başlatacaklardı. Rusların doğudan başlatacakları saldırı ile meşgul olacak olan Osmanlı güçlerinin Çanakkale Boğazı’nda fazla bir direniş gösteremeyecekleri ve İstanbul’un kısa sürede ele geçirilip Osmanlı’nın kalpsiz bırakılacağı hesaplanıyordu. Bu durumda İngiltere, en büyük petrol bölgesi olan Basra Körfezi, Musul ve Kerkük’ü ele geçirmek için derhal harekete geçti.

Osmanlı Devleti’nin savaşa dâhil olduğu ilk günlerde Basra Körfezi’ne asker çıkardı. Kısa sürede Basra, Bağdat yolu ile ilerleyip petrol bölgelerini ele geçirmeyi planlıyordu.

IRAK CEPHESİNDE OLANLAR

İngilizler Kasım 1914 ayında Basra Körfezine asker çıkardılar. Kısa sürede ilerlemeyi hedefleyen İngiliz ordusunda, sömürgeleri altındaki Hindistan’dan (Bu günkü Pakistan, Bangladeş ve Hindistan) getirdikleri birlikler çoğunluktaydı.

Civarda bulunan Müslüman Arap halkını da satın alıp, kendilerine kolayca hizmet ettireceklerini zanneden İngilizler yanıldıklarını anladılar.

Çünkü yerli Müslüman Araplar Halifeye, yani Osmanlı’ya sadakat içindeydiler. İsyan edip Halife-i Müslümin’e karşı savaşmaya yanaşmadıkları gibi, İngilizlere zararlar vererek onların ilerleyişini yavaşlatıyorlardı. Aylarca bölgede zaman kaybeden İngilizlerin bir problemi de orduları içinde bulunan Müslüman Hintli askerlerdi.

Hintli Müslüman askerler Halife-i Müslimin’in İstanbul’da Kasım 1914 ayında İngiliz, Fransız ve Ruslara karşı Cihadı Ekber ilan ettiğini duymuşlardı. Karşılarındaki Osmanlı askerlerine karşı savaşmak istemiyorlardı. Bu konuda İngiliz komutanlarına karşı sık sık problem çıkartıyorlardı.

Ordu disiplini içinde savaşmak zorunda kalanların birçoğu da, kendi silahları ile parmaklarından, ellerinden, ayaklarından kendilerini yaralayarak savaş dışında kalmak için hastanelere başvuruyorlardı.

Cephedeki Osmanlı Ordusu İngilizlere göre nispeten zayıftı. Üstün kuvvetlerle bir yıla yakın bir zaman içinde Bağdat yakınlarındaki Selmanı Pak (Meşhur Sahabi Selmanı Farisi’nin kabrinin bulunduğu yer) denilen yere kadar geldilerse de, burada yapılan savaşı kaybettiler ve geri püskürtüldüler. General Townshend kumandasındaki İngiliz ordusu Kut’ül Amare denilen ve Dicle Nehri’nin büyük bir kavis çizdiği mevkiye kadar çekildiler.

Osmanlı ordusunun kumandasını devralmış bulunan Halil (Kut) Paşa düşman birliklerini takip ederek Kut’ül Amare’de kuşattı.

KUŞATILAN İNGİLİZ TÜMENİ

Nisan 1916 tarihine kadar kuşatmayı yarmak için birçok teşebbüste bulunan İngilizler buna muvaffak olamadılar.

Yine bu kuşatılan İngiliz tümenine yardım için gelen başka İngiliz birlikleri başarıyla geri püskürtüldü. Havadan yardım teşebbüsleri ise Alman uçakları tarafından yenilgiye uğratıldı.

Dicle Nehri’nden gemilerle yapılan yardım teşebbüslerinden de sonuç alamadılar. Nisan ayı içinde geceleyin bir gemi dolusu erzak ve cephane ise tam hatlarımızı yarıp geçtiği sırada pervanesine sarılan bir telgraf teli dolayısıyla arıza yapıp yakalanınca bu ümitleri de suya düştü.

İngilizler gerek kuşatmayı yarma, gerek birliklerini kurtarma, gerekse ikmal ve yardım teşebbüsleri sırasında yaklaşık 40 bin zayiat verdiler.

RÜŞVET TEKLİFLERİ

Mağrur İngilizler!

Yenilmez orduları olduğu propagandası ile dünyayı kendilerine inandıran İngilizler!

Çanakkale’de aldıkları ağır yenilgiden sonra, bu cephede de bir yenilgi almaları halinde bütün dünyaya karşı itibarlarını yitirecekleri düşüncesi ile değişik teklifler yapıp bu mağlubiyetlerini gizleme çalışması başlattılar.

Halil Paşa’ya aracılar gönderen General Townshend, tümeninin serbest bırakılması halinde kendilerine 1 milyon İngiliz Paun’du vermeyi teklif etti. Reddedilince, yeni bir teklif ile para miktarını 2 milyon Paun’da çıkararak, bu tümenini Hindistan’a götürüp, bir daha da Osmanlı’ya karşı savaşa sokmayacakları sözünü veriyordu. Askerlikte bu işlerin para ile olamayacağı, kayıtsız şartsız teslim olmaları gerektiği kendisine iletildi. Bu sefer rüşvet miktarını 3 milyon Paun’da çıkardı, yine reddedildi.

Kendilerine son bir süre verilerek teslim olmaları, aksi takdirde yapılacak hücumla hepsinin öldürüleceği bildirildi.

BİR TÜMEN İNGİLİZ ASKERİ TESLİM OLDU

Osmanlı ordusu tarafından kendilerine verilen sürenin dolmasına az bir zaman kala, cephanelerini büyük patlamalarla havaya uçuran General Townshend 29 Nisan 1916’da teslim oldu.

İngilizlerden teslim alınan, başlarında Towshend olmak üzere 13 general, 481 subay, 13.800 askerdir. Ayrıca silah ve diğer eşyalar da teslim alındı.

Osmanlı Ordusu ise bu cephede o tarihe kadar yaklaşık 25 bin kayıp vermişti.

Bu büyük bir zaferdi. Çanakkale zaferinin arkasından büyük bir moral kaynağı oldu. Halil Paşa’ya bu zaferden dolayı sonradan Kut soyadı verildi.

Esir alınan generaller İstanbul’a getirildi. Towshend 1.Dünya savaşı sonuna kadar Marmara Denizi’nde Büyükada’da tutuldu.

Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasında Osmanlı ile İtilaf devletleri arasında arabuluculuk yaptı.

Esir General Towshend anılarını yazmış ve Osmanlı ordusu hakkında şu ilginç değerlendirmede bulunmuştur:

“Osmanlı askerleri dini değerlere çok önem vermektedir. Balkan Savaşları sırasında bu askerlerin dini duyguları zayıflatılmış, dini eğitimlerine önem verilmemişti. Aldıkları o büyük mağlubiyetin sebebi bundan kaynaklanıyordu.

Bizim karşımıza gelen Osmanlı Ordusu ise dini bakımdan mükemmel yetiştirilmişti. Bu bakımdan bizi mağlup ettiler. Dini duyguları sağlam olan Osmanlı Ordularına karşı savaş kazanmak mümkün değildir.”

İngiliz askerlerinin çoğu ise, Almanların büyük önem verdikleri İstanbul-Bağdat demiryolunun ikmal inşaatında çalıştılar. Açıktır ki, bu petrol bölgesi Almanlar açısından da çok önemliydi.

BAĞDAT CEPHESİNİN DEVAMI

Kazanılan bu zaferden sonra cephedeki üstünlük uzun müddet korunamadı. 30 Ekim 1918 de Mondros Mütarekesi’nin imzalanması anına kadar İngilizler, Bağdat’ı işgal ederek, Musul, Kerkük önlerine kadar gelmişlerdi. Bu geri çekilişin çeşitli sebepleri vardı. Bu sebepleri saymak bu yazının hacmi ile mütenasip değildir. Ancak kamuoyunda pek bilinmeyen bir sebebini zikretmemiz gerekir:

İttihat Terakkiciler’in Almanlara yaranma ve aferincilik uğruna işledikleri bir olay. Bugün mevcut iktidarın Amerika ve NATO’ya şirin gözükme taktiklerine benzer bir olay.

Çanakkale zaferinin kazanılmasında sonra boşta kalan ordumuzun süratle bu cepheye intikal ettirilmesi ve düşmanın temizlenmesi gerekirken, Harbiye Bakanı Enver Paşa’nın Almanlara şirin gözükme hevesi öne çıktı.

Askerlerimiz Edirne’ye sevk edildiler. Orada bizzat Enver Paşa’nın kontrolünde seçmeye tabi tutuldular. Güçlü, kuvvetli, gürbüz, uzun boylu ve sağlıklı olanlar ayırıldı ve Almanların emrinde Ruslara karşı savaşmak üzere Galiçya cephesine gönderildiler.

Kalan cılız, çelimsiz, rahatsız ve de güçsüz olanlar ise Suriye ve Irak cephesine gönderildiler.

Başka sebepler elbette var. Ama insan sırf bu sebebi öğrenince diğer sebepler önemsizmiş gibi geliyor, maalesef.

MÜTTEFİKİMİZ ALMANLAR’DI AMA!..

Almanlar elbette müttefikimiz idiler. Ancak onlarda da Haçlı ruhu vardı. Osmanlı gibi düşünme, sevincimizle sevinme, üzüntümüzle üzülme gibi bir durumları yoktu. Tıpkı bugünkü “dost, stratejik ortak veya koalisyon ortağı” diye adlandırılan Amerika ve NATO gibi... Bunların dostumuz gibi mi, düşmanımız gibi mi davrandığını kamuoyumuz yakından bilmektedir.

Konumuza dönersek, Almanların Haçlı ruhlarına örnekler vermemiz gerekir:

Kut’ül Amare zaferimizden takribi 16 ay sonra Filistin, Suriye ve Kudüs İngilizlerin eline geçti. Üzülmelerini beklerken, gerek Almanya’da, gerek müttefikimiz Avusturya’da halk sokaklara dökülerek çılgınlar gibi kutlamalar yaptılar. Bu kutlamalara devlet erkânının da katılması Haçlı ruhunun bir tezahürü idi.

Yine Mondros Mütarekesi öncesi Kafkas İslam Ordumuz destanlar yazıp Bakü’yü kurtardığı sırada müttefikimiz Almanların lehimize değil, aleyhimize çalıştıklarını tarihçiler bilirler.

Birçok örnek vermek mümkündür ama yazımız uzadı.

100 YIL SONRA YAŞADIĞIMIZ UTANÇ TABLOLARI

Kut’ül Amare zaferinde payı olanlara karşı vefa borcumuzu nasıl ödedik?

Komutan ve askerlerimize karşı vefasızlığımız ortada. Zaferimizi resmen ancak 100 yıl sonra hatırlıyoruz. Bu ayrı bir konu. Bunun üzerinde ne kadar dursak azdır.

Madalyonun öbür tarafı ise utanç vericidir.

100 yıl önce İngiliz ordusunun önünü keserek, vur kaçlarla onları 1 yıl oyalayan ve Halife-i Müslimin’e bağlılığını ispat eden Iraklı Müslümanlar bu gün ne haldeler?

O günün ve günümüzün düşmanı olan İngilizler ve bugünün Amerika’sı bir ve beraber olup, Iraklı Müslümanları katledip tecavüz ederken, bizim iktidar bırakın onların torunlarının yanında olmayı, düşmanlarına yardım ettiler. Havaalanlarını, limanlarını, hava koridorlarını, üslerini açarak zalim işgalcilere destek oldukları gibi, zalimlere dua da ettiler. Hem de aynı topraklarda! Bu utanç verici bir hal değil midir?

O günün İngiliz ordusunda zorla askerlik yaptırılan Pakistanlı ve Bangladeşli boyunduruk altındaki Müslümanlar, kendi kendilerini yaralama pahasına savaş dışı kalmaya çalışmışlardı. Bugün onların torunları NATO tarafından egemenlik hakları ihlal edilerek bombardımanlara tabi tutulurken, NATO’nun ortağı olan bizimkilerin gıkı çıkmıyor.

Kut’ül Amare zaferimizin 100. yılını kutlarken tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi minnet ve şükranla anıyoruz.

100 yıl sonraki kardeşlerimize karşı reva görülen bu utanç tablolarının bir daha tekrarlanmamasını da temenni ediyoruz.

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 388