Bugün: 19.10.2018

Çanakkale ve Anzaklar

ANZAK NE DEMEKTİR?
ANZAK (ANZAC) Çanakkale Savaşlarında, İngiliz sömürgesi olan Avustralya ile Yeni Zelanda’dan toplanarak getirilmiş askerlere verilen isimdir.



İngilizce Australian and New Zeland Army Corps kelimelerinin baş harflerinden oluşmuştur.

1.Dünya savaşı ve Çanakkale’de Osmanlı ile savaştırmak için getirilen orduların içinde İngiliz ve Fransız askerlerinin yanında, bu iki devletin sömürgeleri olan Müslüman ve Hıristiyan ülkelerinden getirilmiş askerler de mevcuttu. Mehmet Akif’in:

Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela!

Dediği bu askerler dünyanın hemen hemen bütün bölgelerinden derlenerek getirilmişti.

ANZAKLAR NASIL KANDIRILDI?

1.Dünya savaşında İngiliz ve Fransızlar; Avustralya, Yeni Zelanda, Hindistan, Nepal, Afganistan, Afrika, Kanada ve diğer bölgelerden gençleri toplayıp, eğitip savaş alanlarında kendi menfaatleri için kullanıyorlardı.

Ancak hemen belirtmemiz gerekirse, “Gönüllüler Orduları” adı altında topladıkları bu gençlere ve ailelerine karşı çeşitli hileler kullanarak, onlara doğruyu söylemiyor, yalan ve şantajlarla kandırıyorlardı.

Haberleşme tekniklerinin son derece ilkel olması, insanların kültür seviyelerinin de henüz çok gelişmemiş bulunması, bu tür hilelerin ve asılsız propagandaların kullanılmasını çok kolaylaştırıyordu.  ANZAK’lara şu yalanları söylüyorlardı:

“Barbar Türklere dersini vermeye gidiyoruz. Medeniyet nedir, insanlık nedir bilmeyen, Hırıstiyanlığın ve Hristiyanların can düşmanı, Türklere haddini bildireceğiz. Türkler son derece korkak insanlardır. Sizi daha, uzaktan gördüklerinde kaçacak delik arayacaklardır. Türklerle savaşmaya gidiyoruz, ama bunun bir tatilden farkı olmayacaktır… Efsane şehir İstanbul’a gidiyoruz.  Türk kızları ile tatlı maceralar yaşayacaksınız. Hayatınızda unutamayacağınız tatlı maceralar… Böylece hem Hıristiyanlığı kurtaracağız, hem de sizlere güzel ve macera dolu bir tatil yaşatmış olacağız.  Haydi gençler askere… Anavatanınızın sizlere şimdi ihtiyacı var.”

Bu tür yalanları, hem gençlere birebir, hem çeşitli afişler vasıtalarıyla, hem de basın yoluyla halka ulaştırıyorlardı.

Ayrıca gönüllü yazılanlara İngiltere’de basılmış paralardan tomar tomar  veriliyordu. Yalnız İngiliz hilesine bakın ki, bu paraların üstüne çok küçük harflerle “Bu para yalnız İstanbul’da geçerlidir” ifadesi de yazılıyordu. Böylece bu paraların başka yerde kullanılmasını engellemiş oluyorlardı. Yine kendilerine, açık çekler de kesiliyor, maddi olarak gözleri doyuruluyordu.

MISIR’DA EĞİTİM GÖRDÜLER

Avustralya ve Yeni Zelanda’dan alınan ANZAK’lar Mısır’a getirilip askeri eğitimden geçirildiler. Kafalarına yerleştirilen “Korkak Türk” imajı burada daha çok pekişti. Çünkü 15 Ocak 1915’de bir maceradan öte geçmeyen Cemal Paşa’nın Süveyş Kanalı saldırısı, Osmanlı açısından ağır zayiatlarla ve yenilgi ile sonuçlanmıştı.  Buna şahit olan ANZAK’lar askerlerimize “Korkak Abdül” ismini takmışlardı.

25 NİSAN 1915’DE ÇANAKKALE’YE GELDİLER

Korkak Türk imajına iyice inanmış olduklarından, çıkarmaya getirilirlerken tatile gittiklerini düşünüyorlardı.

Bu gençler İstanbul ve Türk kızları hedefi ile o kadar kandırılmıştı ki, cepheye getirildikleri gemilerin her tarafına “İstanbul’a ve haremlere hücum!” ve benzeri slogan cümleleri yazmışlardı.

Arıburnu civarında, bugün Anzak Koyu denilen yere çıktıklarında şaşkına uğradılar. Tatil hayalleri birden bire kanlı sahnelere yerini bıraktı. Sağ kalanlar arkadaşlarının öldürüldüğünü ya da yaralandıklarını gördükçe kahroluyorlardı. Savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu ve Osmanlının hiç de korkak olmadığını, yaman savaşçılar olduğunu düşünmeye başladılar. Ama vahşilik, yamyamlık medeniyetsizlik gibi kanaatleri daha bir müddet devam etmiştir.

MÜSLÜMANLARA YAPILAN HİLE VE ŞANTAJ

Müslüman askerlerin “Cihad Fetvası”na rağmen Çanakkale`de düşman saflarında savaşa katılmalarından dolayı, “Müslümanlar bizi arkadan hançerledi.” gibi incitici ifadeler kullanılmaktadır.
Elbette bazı Müslüman askerlerin paraya tamah ederek cepheye geldiği de bir gerçektir, ama bunu genel bir hüküm olarak ifade etmek doğru değildir. Bunlardan bir çoğunun değişik hile, yalan ve şiddet uygulamaları ile, hatta şantajlarla cepheye getirilmiş olduğunu görüyoruz.
Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy`un editörü olduğu “Sebilürreşad” mecmuasında, 1920 yılında yayınlanmış bulunan, kendisine ait bir yazıda, Almanya’da bulunduğu yıllarda Tunuslu bir esirin ifadelerini aktarıyor:

“Benimle beraber Almanya’da bulunsaydınız da İngilizlerle Fransızların; Hind, Cezair, Tunus, Fas diyarından, Rus Çarının da Sibirya ovalarından, Volga sahillerinden, Kafkasya dağlarından kırbaçlarla, süngülerle toplayıp sevk ettikleri din kardeşlerimizin halini görseydiniz!
Ben bu zavallıları gördüm. Kendileriyle konuştum, görüştüm. Doğrusu ya ömrümde o kadar acıklı manzaraya tesadüf etmemiştim.. Diyorlardı ki:

`Evvela bizi iğfal ettiler: Sizin Halifenizle müttefikiz, onun düşmanı olan Almanlarla harb ediyoruz. O halde sizin de halifenize yardım etmeniz dinen borcunuzdur, dediler… Sonra hakikat meydana çıkınca cebre, şiddete müracaat ettiler. Askere gitmek istemeyenlerin anasını babasını, hapisler ve işkenceler altında inlettiler. Evini barkını yaktılar. Bundan başka şayet muharebede kanımızın son damlasını dökmeyecek olursak, ailelerimizi perişan edeceklerini tekrar tekrar söylediler. Bizim memleketimizdeki analarımız, babalarımız, çocuklarımız bugün o kafirlerin elinde rehindir. Artık ne halde olduklarını Allah’tan başka kimse bilmez.

Bizi daima en ön saflara veriyorlar. Önümüzde Almanların cehennemler yağdıran topları, arkada İngilizlerin, Fransızların ateşleri bulunuyor. Ne ilerlemeye imkan var, ne de geri dönmeye takat! Hele bu cehenneme niçin girdiğimizi düşündükçe beynimiz tutuşuyordu.’

Biçare Tunuslunun ağlaya ağlaya söylediği bu sözler, aradan beş altı sene geçmişken hala yüreğimin en hassas, en rakik damarlarını inletip durmaktadır.”

İnsanın kanını donduran bu gerçekleri okudukça, Çanakkale Savaşı’nın nasıl bir hileler ve desiseler savaşı olduğunu, düşmanın, iki tarafı da kesen kılıçlarla nasıl Müslümanları yok etmiş olduklarını daha iyi anlıyoruz.

GERÇEĞİ ANLADIKLARINDA ARTIK ÇOK GEÇTİ

Anzaklar ve karşımıza getirilen Müslüman askerler cepheye gelip savaşmaya başlayınca nasıl kandırıldıklarını, İngiliz ve Fransızların kendilerini nasıl bir tuzağa düşürdüklerini anladılar. Anladılar ama artık savaşmak zorundaydılar. Çünkü can pazarına düşmüşlerdi. Ya ölecek, ya öldüreceklerdi.  Artık geri dönüş yoktu.

Onların kanı da Gelibolu toprağını sulayacaktı.

BUGÜN DE AYNI REZİL PROPAGANDALAR

Müslümanlar hakkında Anzaklara nasıl yalan söylemiş, onları aldatmış ve savaş için cepheye getirmişlerse, aynı Haçlı kafası bugün de dünyanın gözünün içine baka baka benzer yalan ve iftiralarla Müslümanlara karşı kanlı bir savaş yürütmektedirler. Hele hele düzmece 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler olayından sonra İslamı terör dini, Müslümanları da azılı birer terörist olarak niteleyip hedef göstermektedirler. Asıl maksatları sömürge emellerini tatmin etmek olan Haçlılar böyle yalan ve iftiralarla yeni Haçlı seferlerini başlatmışlar, kendileri gibi inanmayanları da düşman ilan etmişlerdir. Bu gayeye ulaşmak için bütün iletişim araçları ve ikna metodlarını kullanmaktadırlar.
Ne diyelim, bunlar hiç değişmediler, değişmeyecekler gibi görünüyor.

ŞAFAK AYİNLERİ



Anzak’lar her yıl dedelerinin çıkarma yaptığı yer olan Anzak Koyu’na gelirler, 25 Nisan şafak vakti anma törenleri düzenlerler. Buna “Şafak Ayini” adını verirler. Bunu milli bir gelenek haline getirmişlerdir.

Doğrusu ya, gerek konakladıkları şehirlerde, gerekse şehitlik kenarlarında Müslüman olan bizim milletimizin tasvip etmeyeceği şekilde içkili ve müstehçen eğlenceler düzenleyerek ülkelerindeki gelenekleri buraya da taşırlar. Yetkililerimizin turizm gelirleri adına bu tür rezilliklere müsaade etmemelri gerekir. Hele hele şehitliklerde bu işlerin yapılması son derece yanlıştır.  Çünkü Gelibolu Yarımadası’nın her yerinde şehitlerimizin kanları ve kemikleri bulunmaktadır. Ayrıca Şafak Ayinleri’ne devletçe protokol olarak katılmak ne derece doğrudur? Ülkemizi istila için gelmiş bulunan ve Mehmetçiklerimizi şehit etmiş olan bu yabancıların o yaptıklarının yerinde olduğunu kabul ettiğimiz anlamı çıkmaz mi? Geçtiğimiz yıllarda Başbakanlık ve Eşleri seviyesinde Şafak Ayini’nde temsil edilmiş olmamızı kabul etmekte zorlanıyoruz.

ANZAK MEZAR VE ABİDELERİ



İngiliz Fransız ve Anzak’lara mezar ve abide yapımı için Lozan anlaşması gereği tahsis ettiğimiz yerlerin bu gün idaresine de katılmak istemeleri yenilir yutulur bir talep değildir.
Bu tür taleplerin şahsiyetli bir dış polika gereği şiddetle redddilmesi gerekirken, bakalım, edelim, değerlendirelim, türünden cevaplar onları cesaretlendirmektedir. İleride bu yerlerin tapusunu bile istemek derecesine gelebileceklerini görmek gerekir.
Kendi vatan toprağımızda egemence tasarruf hakkımızı kesinlikle kimseyle paylaşmamalıyız.

ANZAK’LARIN HATIRA DEFTERİNDEN



KENDİNİ TÜRK ZANNEDEN ANZAK’LI
 
Medeniyet düşmanı, pis, bakımsız, korkak Türk imajı ile kafası doldurulmuş olarak cepheye getirilen Anzak’lı Bill Blankson’un başından geçen bir komik olay anlatılıyor: 

“Bill, gerçekten sert bir tipti. Şanslıydı ve tehlikeden de korkmazdı. İki hafta boyunca lağım ve tünel kazımında çalışan Bill’in sakalı, bu süre içinde gurur verecek kadar uzamış, gürleşmişti. Ancak kendisi tünel kazımı sırasında ayna taşımadığı için sakalını henüz görememişti. İki haftalık kazı işi biten Bill, ardından da hemen, ayna nöbeti tutmakla görevlendirilmişti.

Periskop kullananlar bilir; eğer aleti gözetleyeceğiniz noktaya göre tam ayarlayamazsanız, sadece alttan yansıyan kendi yüzünüzü görebilirsiniz. Bill de periskopu iyi ayarlayamaz, ve aynada yüzü kirli, sakal bürümüş birinin kendisine baktığını görür. Derhal periskopu bırakır ve tüfeğini kapıp siperinde doğrulur. Niyeti kendisini gözetlemek cesaretini gösteren Türk’ü haklamaktır!..”

SİPERDE KONSER VE EZAN

Anzak taburlarından birisinde bulunan, K.J.Sykes yazıyor:
“Savaşın en kanlı bir anında, taburumda bulunan Mac Mahon  isimli bir askerin çalgısından, (Un Peou D’amour) isimli şarkının sesleri duyulmaya başladı. Ateş etmekte olan Türkler ve bizler, derhal ateşi keserek dinlemeye başladık. Bir iki dakika içinde şarkı bitti. Her iki tarafın siperlerinden coşkulu bir alkış sesi yükseldi. Daha sonra öldürücü savaş tekrar başladı.”

“Bir seferinde de  akşam vakti, bir Türk askeri ‘Allahüekber’ diye seslenmeye başladı. Dini merasim yapıyorlarmış. Beyaz sarıklı olan bu askeri görebiliyordum. Vurabilirdim, fakat elim bir türlü tetiğe gitmedi. Sonuna kadar dinledim ve onu öldürmedim”

AĞIR YARALI ANZAK

Anzak’lı John Balfour isimli asker anlatıyor:
“Cephane taşıyan katırlarımızın birisi bir keresinde, yuvarlanarak infilak etti, parçalandı. Yanımızda bulunan bir erin yüzü kanlar içinde kalmıştı. Kanlarını büyük bir itina ile temizledik. Hiçbir yara bulamadık. Meğer parçalanan katırın kanları arkadaşımızın yüzüne sıçramış. Hepsi bu imiş. Kendisi dahil hepimiz, dakikalarca kahkaha ile güldük.”

SAVAŞ SAHNELERİ

Yine Anzak’lardan William Rolgard anlatıyor:
“Yemek pişirmekte olduğumuz mutfağın çukurunun içine, aniden bir el bombası düştü. Hepimiz panik halinde kaçıştık. Aşçımız atik davranarak, büyük bir boş kazanı hemen bombanın üzerine kapattı. Böylece mutlak bir ölümden kurtulduk. Çok az bir hasarla tehlikeyi atlattık.

Yine bir müddet sonra, az ilerimizde bulunan bir helaya da bir el bombası düştü. İçerde hacetini gören bir arkadaşımız, donunu dahi toplayamadan dışarı fırladı, hepimiz kendimizi yere attık. Öylece bir müddet bekledik. Bomba patlamadı. Bizi de bir gülme krizi tuttu. Dakikalarca güldük, güldük.”

GENEL VALİ LORD CASEY ANLATIYOR

Çanakkale savaşlarına Anzak askerlerinin bir subayı olarak katılmış,  yıllar sonra da Avustralya’ya Genel Vali tayin edilmiş bulunan Lord Casey, büyükelçimiz Baha Vefa Karatay’a hatıralarını anlatırken, bir yerinde şöyle diyor:

“Bir gün yaralılarımızı Türk siperlerine yakın ve açık bir araziden geçirerek taşımak durumunda kalmıştık. Beş altı kişilik bir müfreze, bu işe giriştikleri zaman, Türk siperlerinden hiçbir müdahale veya ateş görmedik. İsteseler hepimizi öldürebilirlerdi. Ancak onlar siperlerden başlarını çıkararak, insanlık ve mertlik örneği olarak bizleri izlemişlerdi.

Sonuç olarak, Türkler, kahraman oldukları kadar, insan ve medeni bir milletin evlatlarıdır.”

EL ÖPEN ANZAKLI

Büyükelçimiz Baha Vefa Karatay anlatıyor:
“Avustralya’da, halen hayatta olduğunu öğrendiğimiz bir Çanakkale gazisini ziyarete gitmiştim. Kendisiyle karşılaştığımız anda o yaşlı haliyle, ayağa fırlayıp, ne olduğunu anlamadan elimi öpüvermişti. Çok mahcup olduğumu görünce de açıklama yaptı: Hiç müteessir olmayınız. Beni büyük bir yükten kurtardınız. Çanakkale’de savaştığım  yıllarda Türklere hayran kalmıştım. Bunlardan birini bulup mutlaka elini öpeceğime dair, kendi kendime yemin etmiştim. Cephede buna fırsat bulamadım. Ülkeme yeminimi yerine getiremeden döndüm. Gittikçe yaşlanıyorum. Sonunda yeminimi yerine getirmek için Türkiye’ye gitmeye karar vermiştim. Tanrı sizi karşıma çıkardı da bu yaşımda, bu büyük zahmetten beni kurtardı. Ben aslında şu anda yeminimi yerine getirmiş oldum.”

ANZAK’LI ÖMER’İN HİKAYESİ

1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup, ihtisas yapmak üzere ABD ye giden doktor Ömer Musluoğlu, görev yaptığı hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika’ya gittiğim ilk yıllar (1957) lisanım pek o kadar iyi değil. Newyork’ta Medical Center Hospital adlı bir hastanede görev almıştım. Fakat vazifem, kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki, yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da labaratuarda çalışıyorum.

Bir hastaya gittim, yaşlıca bir adam. Tahminen 75 yaşlarında. Tabii kendisi ile ingilizce konuşuyorum.

-Kan vereceğim, kolunuzu açar mısınız?

Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde, üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki. Pazusunu açtım, baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim, kendisine sormadan edemedim:

-Siz Türk müsünüz?

Kaşlarını yukarı kaldırarak, hayır manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum.

-Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?

-Aldırma, işte öylesine bir şey dedi.

Ben yine ısrarla dedim ki;

-Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım.

Bu söz üzerine gözlerini açtı, derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

-Siz Türk müsünüz?

-Evet Türk’üm.

İhtiyar, gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:

-Yıl 1915. Sen hatırlar mısın o yılları? Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de. Orada savaşmak üzere bütün hırıstiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak’tım, Avustralya Anzak’larından... İngiliz’ler bizi toplayıp dediler ki; “Barbar Türk’ler hırıstiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.” Biz de inandık, sözlerine vaadlerine. Savaşmak isteyenler arasına katıldık.

Avustralyalı ihtiyar Anzak anlatmaya devam ediyordu:

-Bizim beynimizi yıkayan İngilizler, Türk’lere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler o zaman. Mısır’da şöyle böyle birkaç ay talim gördük, atış talimi. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale’ye götürdüler.

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki, denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman...

Her taarruzda, bizden de Türklerden de yüzlerce insan, hayatının baharında  can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok üstün olduğumuz gibi, sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk bakışta zannediyordum ki, İngilizlerin bize anlattığı gibi, Türkler barbarlıktan öyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim:

Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda, başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.

Meraktan ağzım açık, yaşlı Avustralya’lıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anlarını anlatırken, hastalığına rağmen tir tir titremeğe başlamıştı. Devam etti:

-Gözlerimi açtığımda, kendimi yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize, Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya...

Ama dikkat ettim, yaramı sarmışlar, bana da hiç öyle öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice. Bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden  ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki, onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip, bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime:

-Bu adamlar şimdi isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar. Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.
Bu duygularla “Yazıklar olsun bana” dedim. “Böyle asil insanlarla niye savaşıyorum ben. Niye savaşmaya gelmişim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış.” Diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm, durdum, günlerce...

Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için, koluma bu, dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

-Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken, yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde, yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk...

Ne garip değil mi? Avustralya’dan Amerika’ya gelirken,  bir Türk’le karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar. Buna bütün kalbimle inanıyorum.

Peşinden nemli gözlerle, “Bana adınızı söyler misiniz?” dedi. “Ömer” cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu:

-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?

-Babam, müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.

-Yahu senin adın müslüman adı mı?

-Evet müslüman adı,

Deyince , yüzüme baktı, baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti.

Ama niye Israr ediyordu?

İhtiyarın Israrına dayanamayıp, yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki;

-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr.Josef Miller idi. Şimdiden sonra Anzak’lı Ömer olsun.

-Olsun!

-Peki doktor, beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?

Şaşırdım. Nasıl da birden bire müslüman olmaya karar vermişti? Meğer o yaşa gelinceye kadar, içten içe hep düşünüyormuş da, kimseyle konuşamadığı için, soramadığı için söyleyemiyormuş.

-Tabii , müslüman olmak çok kolay,

Dedim. Sonra kendisine, imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelimei şahadet getiriyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.

Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan, bir de yıllardan beri, içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için, kavuşamadığı İslamiyet’e  olan hasretin sona ermesi bir yandan, bu yaşlı gönlü duygulandırmıştı. Mırıldandı:

-Siz müslümanlar tesbih çekersiniz. Bana da bir tesbih bulsan da, ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?

Bu sözden de anladım ki, dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım, hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim.

Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti:

-Beni yalnız bırakma olur mu?

-Ne gibi Ömer amca!

-Ara sıra gel de bana islamiyeti anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.

O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.

Fakat günden güne eriyip tükeniyordu.

Kaç gün geçti, tam hatırlamıyorum. Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum:

“-Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!”

Dedim ki içimden “Bizim Ömer amca galiba yolcu” Hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda  gördüğüm manzara aynen şöyleydi:

Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile, koskoca Anzak’lı Ömer, son anlarını yaşıyordu.

Hemen başucuna oturdum, kendisine kelimei şahadet söylettirdim. O şekilde kucağımda ruhunu teslim etti.

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.

Ne yalan söyliyeyim, ağladım...

ŞİŞKO DOBİŞ LAMBA

Avustralyalı bir subayın naklettiği, `Göbekli Dobiş Lamba` ismini verdiği yaşanmış bir öykü:
"Avustralyalı askerlerin Şişko Dobiş Lamba adını verdikleri Türk askerden bahsedeyim: Dobiş , Russel`s (Cesarettepe)de, karşı Türk siperlerinde idi. Kendisine ateş edildiğinde kafasını sipere sokar, sonra da ıskaladığımızı anlatmak için, tek parmağını çıkarıp işaret ederdi.

Bir sabah Avustralyalı yaralı iki asker, siperler arasında açıkta yatmaktaydı. Yardım için kimse kendilerine ulaşamadığından, kızgın güneşte öylesine yatıyorlardı. O sırada bizlerden birisi; hey! bakın! Şişko lamba göründü, dedi. Yaşlı adam siperden çıkardığı başıyla, tıpkı Kahire`li bir dükkan sahibi gibi eğilip, bizlere selam verdi. Hepimiz donakalmıştık. Sanki dilimiz tutulmuştu. Dobişko daha sonra, siperden çıktı (ki buna cesaret isterdi hani!) bizim yaralılara doğru ilerledi. O an, hani dedikleri gibi, yere iğne atsan duyulacak kadar sessizdi, çıt çıkmıyordu. Onun yaralı arkadaşlarımız üzerine eğilip su verişini seyrettik. Gözlerimiz hayretten açılmış, bu inanılmaz olayı seyrederken, o, yaralıları rahat ettirmeye çalıştı. Daha sonra da, umursamaz ve sakin bir şekilde siperine döndü. Hep birlikte bağırıp, coşkuyla kendisini alkışladık.

Hepsi bu kadar da değil:

Ortalık karışmadan (yani çatışma başlamadan) Dobiş Lamba tekrar göründü. İki yaralı askerimizi, küçük bir setin üzerinden aşırtana kadar iteledi. Böylece onları karanlıkta rahatça siperlerimize alabilecektik. İşte, barbar ve zalim olduğu söylenen Türk böyle..." 

MEKTUPLA NAKLEN SAVAŞ

Avustralyalı asker Mc Anulty, 8 Ağustos 1915 tarihinde, ölüm anından saniyeler önce, ailesine mektup yazarak, adeta kendi ölümünü kendi ailesine izlettirmiştir.
Okuyoruz:

"Cuma günü saldırıya geçeceğimiz bildirildi. Türk ateşi çok yoğundu ve etraf cehenneme dönüşmüştü. Ben ve 4 arkadaşım hızla ilerlemiş ve diğerlerinin soluna düşmüştük. Tepemizde Türk şarapnelleri uçuşuyordu. Orada daha fazla kalamazdık, hemen çıkmamız gerekiyordu. Arkadaşlarıma; bu bir intihar, ama deneme atlayışı yapacağım, dedim. Onların da aynı şeyi düşündüklerini ve beni izleyeceklerini biliyordum. Ayaklarımın üzerinde yaylanıp atladım..."
Avustralya Savaş Tarihi yetkilileri, burada biten mektubun altına bir açıklama koymuş. Notta şöyle deniliyordu:

"Asker Mc Anulty`in satırları burada, yarıda kesiliyor. Başka bir şey yazılmamış. Resmi kayıtlar kendisinin, Kanlısırt`ta  8 Ağustos’ta girişilen bir çatışmada yaralandığını ve daha sonra öldüğünü gösteriyor. Cecil Mc Anulty, büyük bir olasılıkla bu satırları yazarken, cümlesini tamamlayamadan ölmüştür. Hatıra defteri arşive, annesi tarafından verilmiştir."

ANZAK KOMUTANININ MEKTUBU

19 Aralık 1915’te gece karanlığında cepheyi boşaltıp kaçan Anzaklardan çok şey kalmıştır.
En ilginci belki de şudur:

Sökülmeden bırakılan komutanlık çadırında ise, özenle yazılmış ve bırakılmış bir mektup bulundu. Aynen şöyleydi:

“Ekselansları,
Birliklerimi, Osmanlı Ülkesinin bu kısmından çekerken, ordularımızın sekiz aydan beri süren mücadelesi süresince, her iki tarafın da, uygar bir savaşın kurallarına titizlik ve dikkatle uyduğunu hatırlamaktan memnunum. Bu nedenledir ki; Türk topraklarında gömülü İngiliz askerlerinin mezarlarına, saygı gösterileceğinden de eminim. Ancak Ekselansları, komuta sorumluluk alanındaki bu mezarlar için, özel önlemler alırsa minnettar kalırım.

Ülkelerinden uzakta ve gene ülke çıkarları için, kahramanca çarpışarak ölen düşmanlar oldukları için, aynı şekilde tanıdığımız Türk askerleri gibi, son istirahat yerlerinde, bu özel ilgiye layıktırlar diye düşünüyorum.

Peşin teşekkür ve saygılarımla.”
  Anzak Grup komutanı
                       General Godley”

ANZAKLARLA SAVAŞTAN KESİTLER

AKINTI İLE GELEN NUSRET

Arka tarafı ilerlemeye müsait olan Kabatepe civarına çıkarma yapmak için geldiler. 25 Nisan 1915 şafağında 2 km. kuzeye, bugün Anzak Koyu denilen yere çıktılar. Bu büyük bir hata idi. Çünkü duvar gibi tepelerin önüne çıkmışlardı.

Bu yanlışlık onlara yaklaşık  3 saat zaman kaybettirdi. Ayrıca savaş boyunca da dezavantaj olarak ayaklarına dolandı.

Bu onların kaybettiği 3 saat Mehmetçiğin kazandığı 3 saatti. İşte bu 3 saattir ki, 27.Alayımızın cepheye yürüyüp yetişmesi için gerekli zamandı.

Neden bu yanlışlığı yaptıklarının makul bir izahını yapamıyorlar. Kabatepe açıklarında bilmedikleri bir akıntıyı mazeret olarak gösterseler de, o civarda böyle bir akıntının olmadığı açıktır.
Onların bu yanlışlıkları Allah’ın ordumuza bir yardımı sayılmalıdır.

KARAYA ÇIKTIKLARINDA NELER OLDU?

Tepelerde bulunan 160 kişilik gözetleme birliğimiz, Anzak’ların buraya çıkarma yapmakta olduğunu komutanlıklarına bildirdikten sonra direnişe geçtiler. Fakat hava ışımaya başladığında kısa sürede tamamı şehit oldu.

Maydos (Eceabat) civarında bulunan 27.Alayımız, Yarbay Şefik Bey kumandasında çıkarma yerine yürüyüşe geçti. Bu Alayımızın güneş doğduğunda çıplak bir vadiden Allah’ın yardımı ile nasıl görülmeden geçtiklerini Şefik Bey yayınlanmış hatıralarında anlatır.

27 Alayımız, 25 Nisan 1915 günü saat 11’e kadar Anzakların ilerlemelerini tek başına durdurmuştur.
Bigalı Köyü’nde bulunan, Yarbay Mustafa Kemal Bey kumandasındaki ihtiyat 19. Tümen’e bağlı, Yarbay Hüseyin Avni Bey kumandasında bulunan 57. Alayımız saat 11’de Conkbayırı’na gelmiş, Anzakları kuzeyden kuşatmıştır. Tümen kumandanı Mustafa Kemal Bey kumandasındaki bu iki Alayımız Anzakları durdurmuşlardır.

27 Alayımızın büyük bir kısmı ile 57 Alayımızın hemen hemen tamamı şehit olmuş, ama arkadan yetişen birliklerimiz Anzak’ları 8 ay boyunca buradan ileriye geçirmemişlerdir. 19 Aralık 1915 tarihinde Anzaklar geceleyin kaçmışlardır, ama bu cephede yaklaşık 100 bin askerimiz şehit düşmüştür.

ŞEHİTLERİMİZ ARASINDA AYIRIM



Bugün 57. Alayımız ve Mustafa Kemal’in kahramanlıkları anlatılmakta, toplu bir şehitlikleri bulunmakta, Bigalı-Conkbayırı yürüyüşleri canlandırılmakta ve iftihar tabloları oluşturulmaktadır. Bunlardan göğsümüz kabarmaktadır.

Lakin 27. Alayımız ve kumandanı Şefik Bey onlardan önce gelip kahramanca direndikleri halde, bu kahramanlıkları dile getirilmemektedir. Ayrıca gece karanlığında başlayıp sabah ışığında biten, Allah’ın yardımı ile zamanında cepheye yetişen bu kahramanlarımızın yürüyüşleri canlandırılmak bir yana, toplu bir şehitlikleri olmadığı gibi isimleri bile bilinmemektedir. Bu ayırımı gidermemiz gerekmektedir.

19 MAYIS ADETA KATLİAM
 
Cepheyi teftiş eden Harbiye Bakanı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın emriye 19 Mayıs 1915 şafağında başlatılan ve sadece süngülerin kullanıldığı 42 bin askerimizin  hücum atağı, kumandanlarımızın tedbirsiz hareketleri yüzünden Anzak’larca önceden sezilmiş olduğundan, birkaç saat içinde 15 binden fazla zayiatla sonuçlanmıştır. General Liman Von Sanders, Esat Paşa ve Mustafa Kemal Bey tarafından kumanda edilen bu katliamı andıran hücum için, Liman Von Sanders anılarında milletimizden özür dilemektedir. Bu katliam ve sorumluları bizim kaynaklarımızda yeterince anlatılmamaktadır.

24 Mayıs’ta geçici bir ateşkesle bu şehitlerimiz topluca defnedilmiştir.
Anzak’larla Mehmetçiğin ilk yakın temasları bu defin sırasında olmuştur. Anzaklar, Mehmetçiğin hiç de medeniyet düşmanı, yamyam, insanlık bilmeyen, temizlik bilmeyen birileri olmadığını, boyu, kilosu normal insan ölçülerinde olduğunu bu karşılaşmada öğrendiler.

ŞEHİDİMİZİN KESİK BAŞI

 

1915 yılında Çanakkale’de savaşmış bulunan bir Avustralya’lı Anzak askeri, ülkesine dönerken, şehit etmiş olduğu bir Türk askerinin başını keserek, hatıra olarak ülkesine götürmüştür. 87 yıl sonra bu şehidimizin başı, Avustralya’lı muharip askerin ailesi tarafından, dernekleri vasıtasıyla Türk yetkililerine ulaştırılmıştı. Bu teslim anını görüntüleyen bir fotoğraflar da gazetelerde yer almıştı.
Bu kesik baş, 2003 yılında Şehitler Abidesi’nin kuzey tarafına defnedildi. Üzerine de “Meçhul Asker” tabelası mevcuttur.

GALLİPOLİ FİLMİ

İngilizler Peter Weir’in yönettiği, Mel Gibson’un başrol oynadığı ve bir Anzak saldırısını konu alan bir sinema filmi çevirmişlerdir. İlk kısmında hoş olmayan sahnelerin bulunduğu bu filmin, asıl saldırı kısmı seyredilirse, Allah’ın askerlerimize nasıl yardım etmiş olduğu görülecektir.

Önceden ayarlandığı halde, topçu kumandanının saati ile piyade kumandanının saatinin 7 dakika fark etmesinin, Anza’klar için nasıl bir felakete yol açtığı açıkça görülmektedir. Allah yardım etmeyi murad ederse, saatlerin ayarı bile kendiliğinden değişir.

EN KANLI ÇARPIŞMA

Anzaklarla 8 ay boyunca birçok çarpışma yaşandı. Ama bunların en kanlısı 10 Ağustos 1915 günü Conkbayırı’nda meydana geldi.

Anafartalar Kumandanı Albay Mustafa Kemal Bey’in kumandasındaki askerlerimiz, sadece süngü kullanarak şafak vakti hücuma kaldırıldı. Conkbayırı’nın bir kısmını işgal etmiş bulunan Anza’klar ilk şaşkınlığı attıktan sonra 12 adet makineli tüfeği kurmayı başardılar.

Yapılan hücum çok kanlı oldu. Birkaç saat süren hücumdan sonra Conkbayırı kurtarıldı. Ama bu hücum bize 18 bin şehide mal oldu. Anzak’lar da 12 bin ölü vermişlerdi. Çok sayıda general ve yüksek rütbeli subayları ölmüştü. Bugün Conkbayırı yazıtlarının bulunduğu o alana 30 bin insanın kanı birkaç saat içinde dökülmüştü.

AVUSTRALYA’DAKİ ŞEHİTLERİMİZ



GÜL MUHAMMED VE MOLLA ABDULLAH

İki Afganlı Müslüman, ekmek parası için Avustralya’ya Broken Hill’e yerleşmişlerdi. Gül Muhammed seyyar arabayla dondurmacılık yapıyor, Molla Abdullah ise kasaplık ve et ticareti ile uğraşıyordu.
Bu iki uyanık Müslüman dünayada olup bitenlere karşı da uyanık davranıyorlardı. Ağustos 1914 ayında birinci dünya savaşının çıktığını, kimin kiminle beraber kimlere karşı savaştığını da biliyorlardı.

Kasım 1914 ayında Osmanlı’nın da savaşa bulaştırıldığını, Padişah ve Halifei Müslimin’in bütün dünya Müslümanlarını cihada çağırdığını duymuşlardı. Aradan bir iki hafta geçtiğinde Avustralyalı gençlerin askere çağrıldığını, bunların Çanakkale’de Halife ordusuna karşı savaştırılmak üzere trenlerle ve sonrasında gemilerle yola çıkarıldığını ve sevkiyatın devam ettiğini biliyorlardı.

Akşam bir araya gelerek konuşmaya başladılar:

-Biliyorsun Halifemiz dünyadaki bütün Müslümanları cihada çağırıyor. İslam dininin kurallarına göre bizim de buna uymamız şart. Bu çağrıyı duyduğumuza göre artık burada ticaret yapmak için vakit geçirmemiz haramdır.

-Ne yapabiliriz kardeşim? Hilafet merkezi İstanbul buraya çok uzak. Gidip Halifemize teslim olmayı istesek bile aylar geçer. Halbuki bu günkü savaşlar korkunç silahlarla yapılıyor ve kısa sürede çok şey değişiyor. Arzuhal yazsak ve bizi askere alın desek yine yazışma çok uzar. Ne yapalım fikrin nedir?

-Bence fetva İstanbul’da  yayınlandı ama cihad bizim burada oluyor. Baksana buradan Halifeye karşı savaşmak için askerler gidiyor. Bence hemen burada cihada başlayalım.

İki şuurlu Müslüman tezgahlarını satıp paraya çevirdiler, tüfek ve cephane satın aldılar. Aldıkları silahlar; iki tüfek, biraz cephane, bir tabanca ve iki kasatura idi. Dondurma arabasının örtüsüne de ayyıldız dikerek Osmanlı Bayrağı haline getirdiler. Boyunlarına da küçük birer dua kitabı astılar. Silahlarını alıp, tren yolunun etrafında bir münasip yere siper kazıp asker götüren treni beklemeye başladılar.

 31 Aralık 1915 sabahı saat 10.00’da kalkan tren, kısa bir süre sonra ufukta belirdi. Savaş yolunda iğreti bir neşeyle şarkılar söyleyerek yol alan askerler, az ilerideki tepede dalgalanan Osmanlı sancağını görünce şaşırdılar ve birkaç dakika içinde kurşun yağmuruna tutulduklarında şaşkınlıkları iyice arttı. Avustralyalı askerler savaşa giderken, savaş, onlardan önce davranan iki Afganlı’nın yardımıyla Avustralya’ya gelmişti. Trendeki yolculardan dördü öldü, yedisi yaralandı.

İki savaşçı, bir süre sonra ortadan kayboldu. Avustralyalı kolluk kuvvetleri Afganlıların izini sürmeye başladılar ve kısa zamanda kasabanın batısındaki kayalıklarda etraflarını sardılar. Gül Muhammed ve Molla Abdullah büyük bir mukavemet gösterdi. Broken Hill Savaşı, sekiz saat sürdü. Molla Abdullah, bir köylünün tüfeğinden çıkan kurşunla; çatışmada ağır yaralanan Gül Muhammed ise kaldırıldığı hastanede arkadaşı gibi, şehitlik mertebesine  ulaştılar.

Broken Hill Savaşı’ndan sonra, Osmanlı ordusunu Avustralya’da temsil eden iki Afganlı’nın, olay yerinde bıraktıkları bir not bulundu. Notta şu sözlerin yer aldığını şaşkınlıkla okudular:                                                                                     

“Bu işe, sizin halkınız bizim Halifemize karşı savaştığı için kalkıştık.”
 Gül Muhammed ve Molla Abdullah, Osmanlı sancağı taşıdıkları için, ertesi günkü gazeteler: “İki Türk’ün Katliam Ateşi” türünden manşetler attılar. Broken Hill’li ilgililer cenazeleri rastgele bir yere gömüvermişlerdi.  Bu iki mücahid Çanakkale’nin ülke dışındaki ilk şehitleridir.
Bugün Melborn müzesini ziyaret edenler iki mücahidin sancağı ve silahlarını görebilirler. Mezarlarının yeri ise halen açıklanmamıştır.

BU İKİ ŞEHİDİMİZ NEDEN UNUTULDU?

Bu  iki şehidimiz cihad konusundaki şuurlarıyla milletimize örnektir. Bunları terörist diye adlandırmak büyük bir gaflettir.

Biz Çanakkale sonrası Gelibolu yarımadasında İngilizlere, Fransızlara, Anzaklara binlerce dönüm arazi tahsis ederek mezar ve abide yapmalarına müsaade ederken bu iki mücahidi hiç hatırlamamışız.

Kısa süre sonra Çanakkale savaşlarının 100. Yılı anma etkinlikleri yapılacak. Şehitlerimiz anılacak. Savaş hatıraları tazelenecek. Hiç olmazsa 100.yıla yetiştirilmek üzere bu iki şehidimizin mezarları bulunmalı, bir anıt yapılmalı ve hatıraları canlandırılmalıdır. Bir iki dönümlük bir yerin tahsis edilmesi Avustralya’dan resmen istenmelidir.

Bu güne kadar bir iki girişim oldu ise de, arkasında devlet olmadığı için bu istekler olumlu sonuçlanmamıştır.Hükümetimizden millet olarak bunu talep etmekteyiz.

Yüzlerce konferansımız sırasında bu konuyu da anlattığımızda izleyiciler arasında bulunan iş adamlarımızdan yoğun talepler alıyorum. Diyorlar ki:

“Hocam bu konuda siz girişim yapın, hükümetimiz adım atsın, tüm masraflarını biz karşılar, o iki şehide abide ve mezar yaparız. İsterlerse sponsor olur, devletimize masraf yaptırmayız.”

Değerli dostum araştırmacı, tarihe meraklı ve işadamı İsmet Erçal, Ordu,Kumru’da verdiğimiz bir konferans sonrası,olayı kendisinin de araştırdığını, hiç kimseye ihtiyaç kalmadan, şahsen projesini yetkililerin çizeceği abide ve mezar yapım  hizmeti için gönüllü olduğunu ifade etmişti.
Bu girişimi devlet yetkililerimizden bekliyoruz. Bu iki şehit mücahidi hiç olmazsa bundan sonra yad etme imkanına kavuşalım.
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 2920