Bugün: 21.08.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • Allah’ı Bilenlere Selam Olsun!

Allah’ı Bilenlere Selam Olsun!

.....

“Can ü gönülden seversen
Yalvar kul, Allah`a yalvar
Maksuda ermek dilersen
Yalvar kul, Allah`a yalvar” (Yunus EMRE)

Allahû Tealâ biz insanları bir fizik vücut, bir nefs ve bir de ruh ile dizayn etmiştir.

Nefsimiz ve ruhumuz birbirinden çok farklı iki yapıyı temsil ediyor. Nefsimizin kalbi %100 afetlerle doludur. Öfke, kin, kıskançlık, haset, isyan, iptilâlar, düşmanlık, zan, zulüm, hırs, kötü alışkanlıklar, iftira… 19 grup afet, nefsimizin afetleridir. Ruhumuz ise tekâmülün zirvesindedir.

Ruhumuz, tamamen hasletlerle donatılmıştır. İlim, cömertlik, ketumiyet, tevhit, adep, kanaat, itaat, faziletler…19 grup haslet, ruhumuzun hasletleridir. Nefsimizde düşmanlık var. Ruhumuzda dostluk var. Nefsimizde nefret var. Ruhumuzda sevgi var. Nefsimizde isyan var. Ruhumuzda itaat var. Sabırsızlığın yerine sabır, bütün negatif faktörlerin yerine pozitif faktörler ruhumuzun kalbindedir.

Biz insanlar eğer mutsuzsak bunun arkasında sadece nefsimizin afetleri var. Şeytan nefsimizin afetlerine tesir etmek için bütün gücüyle çalışır. Bir tek hedefi vardır: Hepimizi mutsuz etmek. Gayreti hep bu istikamettedir. Biz insanlar mutsuz oluruz. Çünkü nefsimizin afetleri bizi Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlemeye davet eder, gene nefsimizin afetleri Allah neyi emretmişse onları da yapmamamızı ister. Şeytan da nefsimizin afetlerini bir vasıta olarak kullanmak suretiyle bizleri huzursuz etmeye çalışır.

Bir günah işlersek, bir hata yaparsak o zaman mutlaka her olayın arkasından Allahû Tealâ bize azabı hissettirir. Ayrıca ruhumuz da nefsimizi huzursuz kılar. Her olayın arkasından bu, mutlaka cereyan eder. Eğer Allah’ın emrettiği istikamette bir güzel fiil işlersek, birinin mutlu olmasına sebebiyet verirsek, o zaman da Allah bize huzur verir, mutluluğu yaşatır.

Ruhumuz da nefsimizi ferahlatır.

Bir tarafta yanlışlıklar, huzursuzluk, sıkıntı, keder, bir tarafta güzel davranışlar, sevince müteallik hususlar vardır. Bir insan huzursuz olduğu zaman, nefsin afetlerine yenik düşüp de bir günah işledikten sonra huzursuzluğu mutlaka yaşar. Bir taraftan Allah’ın ona azabı söz konusudur. Her olaydan sonra mutlaka bu azap gerçekleşir. İnsanlar buna vicdan azabı derler.

Mutsuzluğumuzun veya mutluluğumuzun arkasında gene biz varız. Bizim nefsimize tabi olarak, nefsimizin afetlerine tâbî olarak yaptığımız yanlış davranışların arkasından yaşadığımız huzursuzluk veya ruhumuza tâbî olarak yaptığımız güzel davranışların, başkalarını mutlu edecek davranışların ve ibadetlerimizin arkasından Allahû Teâlâ bize huzur verir, mutluluk verir. Nefs, asla ibadet etmek istemez.

Ruh ise ibadetin mutlaka yapılmasını ister. Bu sebeple iç dünyamızda iki düşman kardeş vardır. Bir arada yaşamak mecburiyetindedirler. Bizleri huzurlu veya huzursuz yapacak davranışlar bizim karar mekanizmamıza bağlıdır. Ya doğruyu tercih ederiz ya da yanlışı tercih ederiz.

İşte biz insanlar için doğrunun tercihi mutluluğumuzu, yanlışın tercihi mutsuzluğumuzu ifade eder. Kesintisiz bir mutluluğu yaşamak, nefsimizdeki bütün afetleri yok ederek, sıfırlayarak; nefsimizi de hasletlerden değil ama faziletlerden oluşan bir dizayna oturtarak mümkündür. Faziletler nefsimizle alâkalı olan, nefsimizin afetlerini zikir vasıtasıyla yerini alacak olan güzelliklerdir. Hasletlerle faziletler aynı istikamette hedeflerin sahibidirler. Allah’ın bütün istediklerini mutlaka gerçekleştirmek isterler. Allah’ın yasak ettiği fiilleri de asla işlemek istemezler. Ruhumuzdaki hasletler de böyledir, nefsimize sonradan gelip yerleşecek olan fazıllar da böyledir ve kişiyi fazilet sahibi kılarlar...

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de ne kadar gece kelimesi kullanmışsa o kadar da gündüz kelimesi kullanıyor. Ne kadar nefs kullanmışsa o kadar ruh kullanıyor. Yüce Rabbimiz, herşeyi muhteşem bir denge içerisinde yaratmış. Dünyaya geldiğimiz zaman dengeli bir standartta dünyaya getiriliriz. Nefsimizin kapkaranlık dünyasıyla, ruhumuzun pırıl pırıl dünyası birbirine eş değer bir aydınlık ve karanlık dengesi oluştururlar. Kısaca nefsimizde ne kadar afet varsa ruhumuzda da o kadar haslet vardır.

Allahû Tealâ, biz insanlara mutluluğu yaşayabilelim diye nefsimizin tezkiye edilmesini ve tasfiye edilmesini emreder. Şeytan sürekli olarak insanları Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlemeye, emrettiği hususları da yapmamaya çağırır. Devamlı insanlara tesir etmeye çalışır. Bu dizayn içerisinde insanlar hataları işledikçe cezalandırılırlar, güzellikleri işledikçe mükâfatlandırılırlar.

ALLAH`A DÖNMEYENLER, MUTLULUĞU ASLA YAŞAYAMAYACAK OLANLARDIR

Allahû Tealâ insanları sever, onlara ruhundan üfürmüştür. Allah’ın üfürdüğü ruh, sevginin temel işaretini taşır. Ya Allah’ın tarafındasınız, sevgi dolu bir dünyada yaşarsınız, huzur içinde olursunuz, gerçek anlamda dostlarınız olur seversiniz ve sevilirsiniz. Ya da şeytanın hakîm olduğu bir dünyada yaşarsınız, sevmezsiniz, nefreti, öfkeyi, kızgınlığı had safhada yaşarsınız. Nefsinizin bütün afetleri ayaktadır. Şeytanlar, devamlı onları tesir altında tutmaya çalışır. Onlar birbirlerini sevemeyen insanlar olarak yaşarlar. Allah’ın tarafında olmak Allah’a ulaşmayı dilemekle başlayan bir daireye adım atmaktır.

Allah’a ulaşmayı gerçek anlamda dileyen bir kişinin bu noktadan itibaren mutlu olmaması mümkün değildir. Kişi kalben; “Yarabbi! Ben de ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum” derse, dil ile tarifi mümkün olan bir şey çıkar ortaya. Allah kalbinize bakar, o kalp var ya, Allah ile ilişkileri dizayn eden her şeyin bütününü ifade eder. Allah, sever ve Allahû Teâlâ’nın sevgisine paralel olarak sizlerde Allah’ı seversiniz. Allah’ı sevip sevmediğinizi nasıl mı kontrol edeceksiniz? Etrafınızdaki insanları seviyorsanız mutlaka Allah’ı da seviyorsunuzdur.

Her şey o zaman size de çok güzel görünür. Mutlu ve huzur içinde bir dünya hayatı yaşarsınız sevgili kardeşlerim. Allah için olursanız Allah için yaşarsınız. Allah için herkese kucağınızı açarsınız. Başkaları sizin düşmanınız olabilir, ama siz onlara düşman olamazsınız. Size en büyük kötülükleri edenleri de Allahû Tealâ’nın affetmesi için Allah’a duada bulunursunuz.

Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 asır evvel onun karşısında olan bütün zavallılara aynı şeyi söylemiştir, “Yarabbi onları bağışla çünkü onlar bilmiyorlar.”

Allah’ı bilmeyen bir insan, mutluluğu hiçbir zaman bilemez sevgili kardeşlerim. Onlar için mutluluk mümkün olmayan bir vetiredir. Mutluluğu yaşayabilenler ancak ve sadece Allah’ın dostlarıdır. Kalplerini Allah’a çevirmiş olanlardır. Kalplerini Allah’a döndürmeyen insanlar bir ömür boyunca bu güzelliği hiç yaşayamayacak olanlardır.

Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan hem cehennemden hem de dünyada kötülüklerden kurtulamaz.

Allahû Teâlâ diyor ki; “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu Kendime ulaştırırım.” Bunun manası o sadece Bana ulaşmayı diler, Ben onun içine mürşid sevgisi veririm, hacet namazını kıldığında mutlaka mürşidini gösteririm. Onun mutlaka mürşidine tâbîyetini sağlarım ve böylece onun ruhu vücudundan ayrılır ve Allah’a doğru yola çıkan kafileye katılır.

İşte Allah’ın güzelliklerini yaşayan bir kişi bunları düşünür ve her geçen gün Allah ile ilişkisi biraz daha artar. Allahû Teâlâ’nın muradı; bize üfürdüğü ruhu tekrar Kendisine ulaştırmamızdır. Bu sebeple manevî gelişmeyi vücuda getiririz. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bu tarafa gelen cereyan mürşidler kanalıyla bütün devrelerde birinden diğerine geçen, son insana kadar ulaşacak olan bir dizayndır. Daha önce Hz.İsa, ondan önce Hz. Musa tarafından bu gerçekleşmişti.

YUSUF 53; “Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).”

Doğuşlarından itibaren insanların nefislerinin kalpleri afetlerle doludur. Allahû Teâlâ’nın hedefi, bu afetleri yok etmektir. Ve kişi bunu kendi iradesini kullanarak yapmak mecburiyetindedir. Bunun için Allah`a ulaşmayı dilemek ve ardından Allah`tan alınacak 12 ihsanla O`nun gösterdiği irşad makamına ulaşmak ve zikir yapmak söz konusudur.

Bir insan, Allah`a ulaşmayı dilemedikçe, nefsinin tezkiye olması, temizlenebilmesi, kurtuluşu hiçbir zaman mümkün değildir. O insan dünya hayatını yaşadığı halde Allah`a göre ölüdür. Ne zaman bir insan Allah`a ulaşmayı dilerse, Allah onun kalbindeki Allah`a ulaşma talebini işitir, bilir ve görür. Gördüğü anda Allah Rahman esmasıyla o insana tecelliye başlar.

35/FÂTIR-18: “Ve yük taşıyan birisi (bir günahkâr) başka birinin yükünü (günahını) yüklenmez. Eğer ağır yüklü kimse, onu (günahlarını) yüklenmeye (başkasını) çağırsa bile ondan hiçbir şey yükletilmez, onun yakını olsa dahi. Sen ancak gaybte Rabbine huşû duyanları ve namazı ikame edenleri uyarırsın. Ve kim tezkiye olursa (nefsini tezkiye ederse), o taktirde bunu sadece kendi nefsi için yapar. Ve dönüş (varış) Allah’adır (Nefs tezkiyesi ile ruh Allah’a döner, ulaşır).”

NEFSİNİ TEMİZE ÇIKARANLAR KURTULACAK...

A`LÂ 14; "Kad efleha men tezekkâ.
Nefsini tezkiye eden kimse felâha (kurtuluşa) ermiştir."

Nefsini Allah`ı zikrederek tezkiye eden kişi, nefsinin kalbinde Allah`ın zikri ile %51 nur birikimini gerçekleştirebilen kişidir. Kim Allah`a ulaşmayı dilerse, Allah ona zikri ve ibadetleri sevdirerek onun nefsini tezkiye eder. Nefsini tezkiye eden kişinin ruhunu Allah Kendisine ulaştırır ve kişi böylece felâha erer.

“Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim. Aşkın ile avunurum; bana seni gerek seni.” (YUNUS EMRE)

Allah hepinizden razı olsun. Sevgi ile kalın…

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 443