Bugün: 22.04.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • Allah Yolunda; Ruhun, Nefsin ve Zikrin Önemi Nedir?

Allah Yolunda; Ruhun, Nefsin ve Zikrin Önemi Nedir?

İnsanı yaratan sonsuz kudret sahibi Allah, insanı şu unsurlardan yaratmıştır.
Hep kötülüğü isteyen nefis ve iyiliği isteyen ruh, su ve toprak maddelerinden oluşan bir fizik vücudun yanı sıra irade. Bunların hepsinin sahibi konumundaki Allah; insandan ruhunu, fizik vücudunu, nefsini ve iradesini Kendisi’ne teslim etmesini Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayette belirtildiği gibi istemektedir.

Bu dünya aleminde sınavda olan insanın Allah’ın katına yükselmesi; ruh, fizik vücut, nefis ve iradenin tesliminin gerçekleşmesi durumunda olmaktadır.  Ruh ve nefis insanın iç âleminin hizmetçileridir. Her ikisinin sevgi, nefretleri ve istekleri de birbirine zıttır. Bu sebepledir ki her ikisi de sürekli bir iç çatışma halindedir. Yokluk ve hiçlik mertebesinde olan insan ise, Allah’ın kendisine verdiği irade ile bunlardan hangisini destekler ve onu ibadet veya günahlarla beslerse, insan o yönde müspet (iyi) veya menfi (kötü) bir kimse oluverir.


RUHUN NEFİSLE MÜCADELESİ: 
Yücelik duygularına sahip olan ruh, insanı kendi alemi olan alemi ervaha çekmek ister.

Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile irade emanetinin sahibi olan adem (hiçlik), ruhun isteklerini yerine getirirse, insan süfli mertebedeki nefisle birlikte yücelik evine birlikte yükselirler. Ruhun asıl evi olan alem-i emre insanla birlikte yükselen süfli nefis, oradaki ilahi isimlerin mertebesinde bulunan nurlarıyla kaba necaset konumunda olan manevi kirlerinden temizlenir.

Bu sebeple, Allah’ın emaneti olan ruhu, Allah’a teslim etmek gerektir. Ruhun da, Allah’ın Zat`ından başka bir istikameti olmadığı gibi talebi de yoktur. Buna rağmen Allah’ın emrini yerine getirebilmesi ancak, Allah’ın emirlerinin, fizik vücutta tatbik edilmesine bağlıdır. Ancak bu yolla, yani nefsin tezkiyesine paralel olarak hedefine ulaşır. Allah’ın Zat’ına vasıl olur. Ruhun, Rabbine dönebilmesi için önce fizik vücut adı verilen bu hapishaneden kurtulması ve Allah’a ulaşması gerekir. Mürşide ulaşmayan bir kişinin ruhunun, fizik vücut adı verilen hapishaneden Allah’a ulaşabilecek hüviyette kurtulması mümkün değildir.

SECDE-9: 
“Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel efidete, kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).”

“Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.”

Bu ayette ruhun bir emanet olduğunu ve Allah’tan bize üfürüldüğünü görüyoruz. Rabbimizden bize üfürülen bu ruh, Allah’ın kendisine tevdi ettiği emrin ve hedefin bilincindedir. Ruh her zaman saftır. Ve hiçbir günaha katılmaz. İnsan ruhu öyle tertemiz bir özelliğe sahiptir ki, dilediği anda fizik vücuttan bir anda ayrılabilmek ve dilediği anda tekrar fizik vücudun içine yerleşebilmek yetkisine sahiptir. Böyle bir olaydan ise insan vücudunun haberi bile olmaz. Ruhun elektron devir sayısı fizik vücudunkine eşdeğer değildir. Ama dilediği anda fizik vücudumuzla kendi elektron sayısını dengeye getirmek yetkisine sahiptir. Bu denge sağlandığı her an ruh fizik vücuttan ayrılır veya dışarıda ise fizik vücudun içine girer. Böylece Allahû Tealâ’nın yetki verdiği insan ruhu, günah işlerken o vücuttan ayrılır.

NEFSİN RUHLA MÜCADELESİ: 
Aşağılık duyguların tecelli yeri olan kötülüğü isteyen nefis, yüce duyguların tecelligahı olan ruhu aşağıların aşağısı olan firavunluk derecesine düşürmeye çalışır. Emanetleri yüklenen insan bu nefsin kötü isteklerine eğilim gösterir de yerine getirirse, onun paralelinde iyiliği isteyen ruh da aşağıların aşağısına düşer.

Akıl, fizik vücudun kumandanıdır. Ruh ve nefs onun her an başvurduğu müşavirlerdir. Her olaydan önceki karar verme safhasında, içimizdeki iki sesin ayrı ayrı istikametlere bizi çekmek için çalıştıklarını duyarız. Bu seslerden nefse ait olanı şerre davet eder. Ruha ait olanı ise hayra davet eder. Aklı hangisi ikna ederse; akıl, fizik vücudu o yönde kullanır. Akıl hangi ortamda şuurlanmışsa o istikamette karar verir. Akıl Allahû Tealâ’nın Kur’ân’da vaaz ettiği emirleri yerine getiren ve yasak ettiği fiilleri hiç işlemeyen bir ortamda şuurlanmışsa akıl, ruhun talebi istikametinde karar verir; ama akıl Allahû Tealâ’nın emirlerinin yerine getirilmediği yasaklarının işlendiği bir ortamda şuurlanmışsa; akıl, nefsin talepleri istikametinde karar verir. Olaydan önceki bu kavgayı, nefs kazanmışsa şerr, yani günah işlenir. Ruh kazanmışsa hayır, yani sevap işlenir. Şerr işlenmesinden sonra iç dünyada, mutlaka ruh nefse azap eder.

Bu iniş nefsin karanlık çukuruna kadar indiğinde ise, bir daha asla iflah olmaz ve kalp mühürlenir ve onların durumları; “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve büyük azab onlaradır.” (Bakara Suresi- 7)  ve; “(Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.” (Bakara-18) ayetlerinin manasına uygun düşerek tam bir firavunluk çukuruna düşüverirler. O vakit ise, içerideki olumlu muhalefet biter. Artık o kimsenin içinde iman ışığı asla yanmaz. Böylece insan Rabbinin kendisine verdiği emanetlere ihanet etmiş olur.

Eğer ki insan ruhun istekleri olan Allah’ın rızasını gerektiren işleri yaparsa ruh güçlenir ve nefis cılızlaşır. Kul artık yaptığı ibadetlerden zevk almaya başlar ve ibadetleri yapmak zevk haline gelir. Daha önce var olan iç kargaşa yerini, iç barış denilen sonsuz huzura terk eder…

GÖREMEMEK

Balıklardan biri bir şeyler arar gibi suda yüzerken diğer balık sormuş:

– “Sen ne arıyorsun?”

Öbürü:

- “Su arıyorum. Ya sen ne arıyorsun?”

O da;

- “Su” demiş.

Ardından iki balık birden;

- “O halde tekrar su aramaya devam edelim” demişler ve ömürleri su aramakla bitmiş.

İnsanların birçoğu aradığı şeyin burnunun ucunda olduğunu bile göremez. Çünkü onun gözünde görmesini engelleyen manevi bir perde vardır.

İnsanların birçoğu da, çok şeylerin değerini onlardan uzak olduğunda anlayabilmektedir. Babanın ve annenin değeri öldüklerinde, dostlar kaybedildiğinde, servet elden gittiğinde ve ömür bittiğinde ancak onların değeri gereği gibi anlaşılmaktadır.

İnsanlarımızın yabancı hayranlığı en üst derecededir. Avrupalılaşma hastalığı da denebilir buna. Futbolcu olsun yabancı olsun, bilim adamı olsun yabancı olsun, alim olsun yabancı olsun.  Bunlar kendi değerlerine kör kalan hasta adamlardır. “Evde yetişen çiçeğin kokusu hissedilmez” sözü bu hasta düşünce yapısına sahip insanlar için de söylenmiştir.

Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) sahabesine sormuş; ‘Müflis kimdir?’ diye. Sahabeler şöyle buyurmuşlar: ‘Elindeki sermayesini kaybeden kimse.’

Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v) ise; ‘Hayır,’ demiş ‘Gerçek müflis, ahrete, mahşer meydanına dağlar büyüklüğünde sevapla gelip de günahları yüzünden bunları dağıtan kişidir. Çünkü o kimisinin gıybetini yapmış, kimisine iftira etmiş, kimisinin hakkını yemiş, kimisine sövmüş, kimisini dövmüştür. Hak sahiplerine sevapları verilince elinden bir şeyi kalmayıp da onların günahlarını yüklenmiştir. Bu yüzden cehennemlik olmuştur.’

Şimdi bu hadis-i şerifi kimse pek üzerine almak istemez. Nefsimize sorsak, ‘Üzerimde hiç kul hakkı var mı?’ diye. Nefis kendisini hemen temize çıkarır. Hâlbuki her gün nice kişinin günahını bilerek veya bilmeyerek yüklenmeyen kişi yoktur. Onun için bu hadis-i şerifi her insanın kendi nefsi hesabına alması, anlaması, sanki kendisi için söylenildiğini farz etmesi takvaya ve ihtiyata daha uygundur.

GERÇEKTE ZİKİR HER KİŞİ İÇİN LÜKS DEĞİL; 
EKMEK VE SU GİBİ AHİRETTE GEREKLİ BİR SERMAYEDİR


“Kim Rahman olan Allah’ın zikrinden yüz çevirirse biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostudur.” (ZUHRUF SURESİ, 36). ayetinde şeytanın musallat olduğu kişiler için umumi bir kanun verilmiştir. Yani kişi zikir nimetinden istifade etmiyor. İleri gideceğine nefsine uyuyor. Zikir yapmayı bırakıyor. Şeytanlar atağa kalkıp sofiyi zikirden bezdirmek ve bu yolu engellemek için musallat oluyorlar. Tıpkı ülkesinin savunmasında ihmalkâr olan bir devlete düşmanlarının savaş açması gibi. Hâlbuki savunmaya büyük bir kaynak ve güç ayıran devletlere kimse kolay kolay savaş açamaz.

Nedense pek çok kişi tefekkürün, zikirden üstün oluşunu düşünerek Allah’ı (c.c.) zikretmeyi küçük bir ibadet olarak değerlendirmektedir. Bazı dini bütün insanların zikre karşı olmaları, Kuran-ı Kerim’deki ve hadis-i şeriflerdeki zikir kelimelerini tevil etmeye çalışmaları gerçekten ilginçtir. Ben önceleri onların art niyetli olduklarını ve kalplerinde büyük bir hastalık bulunduğunu düşünürdüm. Onlara göre zikir Allah’ı (c.c.) düşünmektir. Arka arkaya aynı kelimeyi söylemek bir anlam ifade etmez. Sürekli zikirle kastedilen şey her yerde, karşılaşılan bütün varlıklarda Allah’ın (c.c.) kudretini görüp O’nu hatırlamaktır. Hâlbuki kendileri de namaz sonunda çekilen tespihleri “zikir” olarak adlandırırlar.

Gerçi Kuran-ı Kerim’de zikir kelimesi bildiğimiz anlam dışında ayrıca onların dediği gibi bazen namaz, bazen tefekkür, bazen de kutsal kitap anlamında da kullanılmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) tevile müsait olmayan bir açıklıkla pek çok sahabeye değişik zikirler öğretmiş ve onlardan bunların çeşitli sayılarda veya sayısız olarak çekilmesini istemiştir. Şimdi ise bu dini bütün insanların zikre karşı olmalarını daha iyi anlamaktayım. Aslında sorun bu insanların fıtratlarından, mizaçlarından ve meşreplerinden kaynaklanmaktadır. Çünkü bu yapıdaki insanlar sadece zikre değil akıl ve mantıklarını yitirdikleri başka şeylere karşı da aynı veya benzer bir tutuma sahiptirler. Bunlardan kaygı duyarlar. Örneğin bunlar müzikten hiç hoşlanmazlar, çünkü müzik akıl ve mantığı duygu ve coşku seli ile eritir. Yine bu insanlar haram olduğu için değil fıtratları gereği alkolden de adeta ürkerler. Bilindiği üzere alkol de akıl ve mantığı devre dışı bırakmaktadır.

Zikir de mahiyet olarak akıl ve mantığı etkisiz kılarak bir çeşit cezbe hali ile ilahi bir duygu ve coşku seline kendini bırakma olduğu için bu yapıdaki insanlar farkında olmadan kendi fıtri yapılarını savunmak için zikir aleyhine sözler söylemeye, bu konudaki açık olan ayet ve hadislerdeki zikir lafzını da kendi mizaç ve meşreplerine uygun olarak tevil etmeye yönelirler.

Bu tür insanları zikre yöneltmeye ve zikirden zevk almalarını sağlamaya çalışmak çok zordur. Tabii öyleleri belli sayıdaki zikri söylemede bir sorun yaşamazlar. Hatta virtlerini de düzenli olarak çekerler. Ama daimî zikir onlara çok ağır gelir.

İnsanlar birbirinden ayrı fıtratta, mizaç ve meşrepte oldukları için farklı tarikatlar ortaya çıkmıştır. Bu nedenle tarikatlar aynı amaca değişik yöntemlerle ulaşmaya çalışırlar. Tarikatların amacı Allah’a (c.c.) ulaşmaktır. Bu bakımdan tarikatlar iki genel guruba ayrılırlar. Bunlardan bir gurubu nefsi tezkiye etmeyi amaçlar. Bunun için erbaine (çileye) girme, hizmet etme, oruç tutma, riyazete uyma (az yeme, az uyuma ve az konuşma) gibi yollarla nefsin dünyaya dönük arzularını kırmaya, nefsi arındırmaya çalışırlar. Bu yolla çeşitli nefis makamları kat edilir. Sırasıyla nefis emmâre, levvâme, mülhime, mutmainne, raziyye, marziyye, kâmile makamlarına ulaştırılmaya çalışılır.

Diğer guruptaki tarikatlarda ise ruhu tasfiye etme amaçlanır; bunun için de virt ve zikre ağırlık verilir. Ruh Allah’tan (c.c.) gelen bir nefha (soluk) olduğu için O’na yükselmek ister. Zikir bu yükselmeyi sağlar. Ruhun ayırıcı vasfı aşktır. Güzel şeylere karşı bir çekim duyar. Faziletleri edinmek, bunlarla kendini güzelleştirmek ister. Zikir Allah’a (c.c.) duyulan bir çeşit aşktır. Daha doğrusu kişide Allah’a (c.c.) karşı bir çeşit aşk hali yaratır. Bu aşk haline cezbe denir. Cezbeyi Allah’a (c.c.) duyulan aşk halinin eseri olarak düşünebiliriz. Cezbe letaiflerde etkisi somut olarak hissedilen bir durumdur. Letaifler (kalp, ruh, sır, hafi, ahfa) adeta ruhun duyu organlarıdır. Göğüste çeşitli noktalarda bulunurlar. Ruh çekilen zikirle letaiflerde meydana gelen cezbe sonucu Hakk’a yükselmeye, çeşitli manevi halleri yaşamaya başlar. Manevi haller zamanla nefsi etkisi altına alıp nefis makamlarının da kat edilmesini sağlar.

Zikir büyük bir nimettir. Kâmil ve mükemmel (olgun ve olgunlaştırıcı) bir mürşitten böyle bir zikri alan gerçekten büyük bir nimete ermiştir. Gerçi insan kendi başına da zikir edinebilir. Kitaplardan faziletli zikirleri okuyup alabilir. Ama bununla ancak sevap kazanabilir. Bu yolla zikrin faziletine erip kalp tasfiyesi ve nefis tezkiyesi gerçekleşmez. Ehlinden alınan zikirle feyz kapıları açılır. Çünkü mürşidin eli silsile yolu ile ta Peygamber’e (s.a.v.) kadar uzanır. Peygamber (s.a.v.) ile Allah (c.c.) arasında ise doğrudan bir irtibat vardır. Ehlinden alınan bir zikir kişiyi önce mürşidinde (fenafi’ş-seyh), sonra Peygamber’de (fenafi’r-resul), en sonunda da Allah’ta (c.c.) fani (fenafi’l-lah) kılar. Tabii bu yolda ve bu mesafelerin kat edilmesinde zikrin yanında en büyük iş rabıtaya düşmektedir. Rabıtasız bu nimetlere ulaşmak mümkün değildir. Mürşid-i kamilsiz böyle bir yola yani zikir yoluna girenler, şeytanların çeşitli oyunlarına, hilelerine, komplolarına maruz kalabilirler. Zikreden kişi gerek Rahmani, gerekse şeytani çeşitli haller yaşayacağı için bunları ancak bir mürşid-i kamilin kılavuzluğu ile bilinebilir veya ayırt edilebilir. Gerekli tedbirlerini alabilir.

Bir insanın zikre iradesiyle sahip olduğunu düşünmesi doğru değildir. Zikir bir ilan-ı aşk olduğu için kişinin bunun kendisine Allah’ın (c.c.) bir lütfu olduğunu bilmesi gerekir. Allah (c.c.) güzel ismini veya güzel isimlerini sevdiği kimselerin zikretmesini ister. Bundan dolayı zikir erbabının öncelikle böyle bir davete sahip olduğu ve seçildiği için her zaman bunun şükrünü dile getirmesi, eda etmesi ve Allah’a (c.c.) daimî olarak hamd-u senada bulunması gerekir.

İnsan dışındaki bütün canlı ve cansız varlıklar, yaratılışları istikametinde kendi dilleri ile zikir halindedirler. Mikro âlemde maddenin en küçük parçası atomun çekirdeği etrafındaki elektronlar sınırsız bir hızla dönerek bu zikir halini gerçekleştirirken; makro âlemde dünya gerek kendi ekseni, gerekse güneşin etrafında yaptığı dönüşlerle ayrı ayrı zikirlerde bulunur. Güneş sisteminin belli bir yörüngede Vega Yıldızı’na doğru akışı da başka bir zikir halidir. Bitkiler ve hayvanlar da zikirden asla gafil değillerdir. Yalnız bu dünyada imtihana tabi tutulmakta olduğu için insanların büyük bir kısmı zikirden uzak bir hayat yaşamaktadır.

“7 kat gökler ve yeryüzü ve onlarda bulunanlar, O’nu (Allah’ı) tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen bir şey yoktur. Ve fakat onların tespihlerini siz fıkıh edemezsiniz (anlayamazsınız, idrak edemezsiniz). Muhakkak ki O; Halim’dir, Gafûr’dur (mağfiret edendir).” (İsrâ Suresi, 44)

“Zikrullah dil ile olur, sonra kalbe iner yerleşir, oradan da azalara yayılır. Vücud zikir olur, o zikredeni görenin aklına Allah gelir. Zikreden zikrin anahtarı olur. Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki "İnsanlar arasında zikir anahtarları vardır. Onlarda Allah`ın zikrini gördüklerinde hemen zikrederler."(Taberani)

Allah razı olsun. Sevgi ile kalın…

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 687