Bugün: 22.01.2018

Demokrasiye Evet Ama!…

Birbiri ile ters anlamları olmasına rağmen sıklıkla bir arada kullanılan kelimelerden iki tanesi de diktatörlük ve demokrasidir.
İnsanlık tarihine baktığımızda ise bu iki kelimeden diktatörlüğün, demokrasiden daha önce insanoğlunun yaşamına girdiğini görüyoruz. Yani insanoğlu demokrasiden önce diktatörlüğü tanımış. Adına krallık ya da imparatorluk dediğimiz devlet yönetim biçiminde belli bir aile kökenine dayanan ve genelde babadan oğula geçen bu sisteme totaliter yönetim sistemi ya da kısaca diktatörlük diyoruz. Yani ‘Ben ne dersem doğru odur’ diyen liderlerin yönetim sistemi.


Günümüzde de hâlâ varlığını bazı küçük ülkelerde aktif olarak, İngiltere gibi bazı büyük ülkelerde de sembolik olarak sürdüren diktatörlük sistemi; demokrasinin artık dünya çapında ülkelerin yönetim modeli olarak benimsenmesinden dolayı gücünü ve etkisini kaybetmekte olduğu izlenimi veriyor olsa da, Türkiye gibi bazı ülkelerde ise demokrasi ters etki yaparak diktatörlüğe zemin hazırlıyor.


Osmanlı İmparatorluğu döneminde ve daha öncesinde kurduğu devletlerdeki diktatörlüğe benzer yönetim sistemlerini yaşamış Türk toplumu, gerçek manada demokratik yönetim sistemine; kurduğu 17. Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti ile kavuştu. 23 Nisan 1920 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)  kısıtlı imkânlar dâhilinde bile kurulmuş olsa, o dönemin koşullarına baktığımızda Türk demokrasi tarihi açısından çok büyük bir adım olmuştur. 1950 yılına kadar ise tek parti yönetimi ile topallayarak gelen Türk demokrasisi, çok partili olarak yapılan ilk gerçek demokratik seçimde diktatörlüğün bir türevi olan tek parti yönetiminin aslında demokrasi olmadığını seçmenler yolu ile göstermiş ve yeni bir sürece girmiştir.


Ne acıdır ki, çok partili seçimlerin gerçek manada ilk defa yapıldığı 1950 yılından sadece 10 yıl sonra halkın seçtiği Başbakan’a askeri güç kullanarak darbe yapılmış ve maalesef demokrasi yolu ile seçilmiş Başbakan Adnan Menderes askeri diktatörlük yönetiminin emri ile idam edilmiştir. Daha sonrasında da yaklaşık her 10 yılda bir askeri darbelerin Türk demokrasi tarihinin bir alışkanlığı olarak 1980 yılına kadar geldiğini görüyoruz.


1980 yılından sonra fiili olarak askeri darbe yaşamamış olsak da Türk demokrasi tarihinin bir alışkanlığından olsa gerek, dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’a karşı basın yolu ile kamuoyu oluşturularak ve askerin de desteği ile Post-Modern bir darbe yapılmıştır. Benzer bir darbe girişimi ise mevcut Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a karşı yapılmış ancak o dönemdeki Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü olan günümüzün TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in Genelkurmay’ın gece yarısı yayınlanan E-Muhtıra’sına karşı sabahın erken saatlerinde yaptığı tarihi açıklama Türkiye’de bir ilk olmuş ve demokratik bir dik duruş olarak ben de dâhil toplumun çok büyük bir kesiminden destek görmüştür.


X X X


2001 yılından bu yana girdiği her seçimi kazanan ve arkasındaki halk desteği her geçen seçimde biraz daha artan AK Parti ve dolayısıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; demokrasi yolu ile kazandığı iktidarı kaybetmemek adına bazen diktatörlük benzeri uygulamalara imza atmaktan maalesef geri durmuyor. Başbakan Erdoğan’ın; “Ya bitaraf olursunuz, ya da bertaraf olursunuz” şeklindeki tehdit kokan açıklaması zaten konuyu kısaca özetlemek adına bize güzel bir referans oluyor.


Ben tabii ki Youtube ve Twitter’den kişilik haklarına saldırı mahiyeti olan içerikleri savunacak değilim. Hatta bu tür içerikleri yayınlayanların en ağır cezalara çarptırılması taraftarıyım. Ancak bazı kendini bilmezler AKP Hükümeti’ne ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hakaret içeren paylaşımlar yapıyor diye Youtube ve Twitter’ın tamamını yasaklamak en basit şekilde; ‘Pire için yorgan yakmak’ tabiri ile ifade edilebilir ve bu durum toplumun bilinçaltında diktatörlük şeklindeki yönetim biçimi olarak algılanır.


AKP Hükümeti’nin bu konuda yapması gereken şuydu. İlgili internet sayfalarının yetkililerine Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri’nin kararlarını hatırlatması, bu paylaşımları yapanların tespitini talep ederek yakalanmalarının sağlanması ve kişilik haklarına saldırı niteliği taşıyan bu içerikleri barındıran ilgili sayfaların silinmesi ya da erişiminin engellemesi şeklinde yaptırımlar talep edebilirdi. Youtube ve Twitter’ın tamamının yasaklanması değil…


AKP Hükümeti’nin bir hatası da Pennsylvania’dan yönetildiği iddia edilen ve ‘Paralel Devlet’ diye adlandırılan yasadışı dinleme yapanlarla giriştiği mücadeledeki tutumu ve tarzından dolayı olmuştur. Ben Youtube ve Twitter konusunda olduğu gibi yasadışı dinlemeleri de savunacak değilim. Devletin iç güvenliğini zaafa düşüren bu yasadışı dinlemelerin en ağır şekilde cezalandırılması Türkiye Cumhuriyeti’nin devamlılığı açısından çok önemlidir.


Ancak yasadışı dinlemelerle mücadele ederken Türkiye’de bir çeşit ‘Cadı Avı’ başlamıştır. Özellikle Emniyet Müdürlüğü bünyesinde çalışan çok sayıda emniyet mensubunun Pennsylvania’daki Hoca’nın yasadışı dinlemelerde görevlendirdiği kişiler olarak sorgulanması ülkede bir panik havası yaratmıştır. Ayrıca mevcut AKP Hükümeti’nin kısa bir süre önceye kadar samimi ve yakın dirsek teması halinde olmasından yüz bularak malum Hoca’ya yakınlığını ve sempatisini bu olaylar patlak vermeden önce belli eden birçok devlet memuru, 17 Aralık 2013’ten bu yana işini kaybetme korkusu ile endişeli bir bekleyiş içindeler.


Pennsylvania’daki Hoca tarafından organize edildiği iddia edilen yasadışı dinlemeler ile mücadele etme tarzı; Youtube ve Twitter’ın tamamının engellenmesine benzer bir biçimde devam etmekte olduğundan dolayı, demokratik seçimlerde aldığı yüksek oylar sebebi ile kendisinde aşırı bir güç hisseden AKP Hükümeti ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; bu olaydaki tutum ve davranışlarıyla da toplumun bilinçaltında bir kez daha diktatörlük çağrışımları oluşturmaktadır. En son gelişme ise oldukça dikkat çekicidir. Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile ABD’nin Pennsylvania eyaletinde yaşayan malum Hoca’nın, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni yıkmak ve görevini yapamaz hale getirmek için yasadışı örgüt kurmak suçlaması ile resmen ABD’den Türkiye’ye iadesinin istendiği şimdiden siyaset kulislerinde konuşulmaya başlandı.


Ne trajikomik bir durumdur ki; bu olaylar patlak vermeden bir süre önce Pennsylvania’daki Hoca’nın destekleri ile gerçekleşen Türkçe Olimpiyatları’nın açılış törenine şeref konuğu olarak davet edilen Başbakan Erdoğan, açılış konuşmasında hizmetlerinden dolayı Hoca’ya teşekkür etmiş ve Türkiye’ye davet etmiştir. Hoca, o günlerde bu davete icabet etseydi devlet töreni ile ve kırmızı halılar serilerek karşılanacaktı. İşin gerçeği son Bakanlar Kurulu kararlarından birinde ise resmi törenlerde kırmızı halı serme uygulamasına son verilmiş; buna karşılık dünya çapında Türk mavisi olarak da bilinen turkuaz renk halı kullanılmaya başlanmış olsa da Pennsylvania’daki Hoca o dönemde Türkiye’ye gelmiş olsaydı halıdaki bu renk değişikliğinden dolayı bir tepkisi olmazdı herhalde!... O’nun sonradan bir tepkisi oldu ama tabii ki bu tepki turkuaz renkli halıya değil! 17 Aralık operasyonundan sonra Hoca’nın, Başbakan Erdoğan’a verdiği tepkinin videosunu izleyen birçok kişinin kafasında; sinirlerine hâkim olamayan ve aleni olarak beddua eden bu kişinin Hocalığı konusunda şüpheler oluştu.


X X X


Bir otomobil tekerleği reklamında şöyle bir ifade kullanılıyor: “Kontrolsüz güç, güç değildir.” Ancak kullanmış olduğum bu ifadeden şu anlam çıkarılmasın: “Tekrar eskisi gibi atanmışlar, demokratik seçimlerle iktidar gücünü ele geçirenler üzerinde kontrol sahibi olsun.” Hatta bunu en sert şekilde eleştirenlerden biri de benim. Bunu eski yazılarıma bakarsanız görürsünüz.


Başbakan Erdoğan yasadışı dinlemeler konusundaki tepkilerini çok sık bir şekilde ifade ederken ve kendisinin de telefon dinleme konusunda güvende olmadığını dile getirirken; diğer taraftan da Türk toplumunun büyük bir kısmını; ‘Acaba benim telefonum da dinleniyor mu?’ şeklinde bir endişeye sürüklemiş oldu. Yani şu sıralar ülkede bireysel ve toplumsal güven bunalımı yaşanıyor. Sıradan bir Türk vatandaşı bile bir gün gözaltına alınma endişesi ile telefonda konuşurken kelimelerini seçerek konuşuyor. Herkes birbirinden ve devlet kurumlarından şüphe eder oldu. En yakın aile bireylerine bile şüphe dolu gözlerle bakar olduk… Kim bilir, yıllardır tanıdığımı en yakın akrabalarımızdan bazıları belki de uzun yıllardır MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) adına çalışıyordur!... Burası Türkiye… Neden olmasın?...


Yasadışı dinleme olaylarını sonuna kadar eleştirsek bile bu olayın ardından 4 AKP’li Bakan’ın istifa etmek zorunda kalması, haklarındaki ithamları güçlendirirken; ‘Ateş olmayan yerden, duman çıkmaz’ atasözünü bize bir kez daha hatırlatıyor. Bu istifaların neden verildiğini, Başbakan Erdoğan’ın bu istifaları hangi gerekçeyle kabul ettiğini ve Başbakan’ın bu bilgileri kamuoyu ile neden paylaşmadığını sizler gibi açıkçası ben de çok merak ediyorum!… Yoksa gömlek değişince bazı şeyler görmezden geliniyor, bazı suçlar ise tanıdık bazı kişiler tarafından yapılınca mubah mı sayılıyor ?... Ayrıca malum Hoca, dinleme olayındaki iddialar eğer gerçekse; AKP iktidarının yanlışlarını bugüne kadar neden açıklamamış ve gizlemiştir ve ayrıca ne olmuştur da 17 Aralık’ta düğmeye basma ihtiyacı hissetmiştir? Acaba Hoca’nın artık AKP iktidarına ihtiyacı kalmamış mıdır?...


X X X


Önümüzde bir de Cumhurbaşkanlığı seçimi var. 91 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk 7 Cumhurbaşkanı’nın asker kökenli olması, Türk demokrasisinin ilerleyişinin uzun bir süre boyunca diktatörlük rayları üzerinde devam ettiğini bizlere gösteriyor. 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal ile başlayan süreçte ilk sivil Cumhurbaşkanı’nı seçerek Çankaya Köşkü’ne gönderen TBMM, 12. Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu görevini; değişen kanunlar çerçevesinde Türk halkına devretmiştir.


Bugüne kadar Milletvekillerini, Belediye Başkanlarını, İl Genel Meclisi Üyelerini, Belediye Meclisi Üyelerini ve Muhtarları seçen Türk seçmeni ilk defa kendi Cumhurbaşkanı’nı kendi seçmek için sandık başına gidecek. Öyle görünüyor ki, bu Cumhurbaşkanlığı seçimi eski seçimlerden çok ama çok farklı olacak. Çünkü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın; “Halk, kendi Başkan’ını seçecek” diyerek TBMM, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı çerçevesinde yönetilen Türkiye’deki yönetim anlayışının bu Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından değişeceğinin ilk işaretini vermiş oldu. Yani Sayın Başbakan, Türk halkının bilinçaltını Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Devlet Başkanı tarzı bir yönetim sistemine hazırlamaya çalışıyor.


2013-2014 sezonunda Süper Lig şampiyonu olan Fenerbahçe’nin taraftarlarının dilinden düşmeyen; ‘Şampiyon belli, ikinci kim olacak?’ sözüne benzer ifadeler Başbakan ve AKP Milletvekilleri tarafından söylenmese de bu cümleyi çağrıştıracak imalar yapmaktan da geri durmuyorlar. Yani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Çankaya Köşkü’ne çıkmasına kesin gözüyle bakılıyor. CHP ve MHP liderlerinden bu açıklamalara karşı tepki niteliğinde açıklamalar gelse bile onlar da sanki sonucu şimdiden AKP ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan lehine gördüklerinden olsa gerek; açıklamalarındaki tepkinin dozu bir hayli cılız gözüküyor. İşin gerçeği Başbakan Erdoğan adaylığını açıklamadı ama eskilerin deyimiyle; ‘Görülen köy kılavuz istemez…’


11. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde özellikle CHP’nin takındığı tavrın aynısını 12. Cumhurbaşkanlığı seçiminin öncesinde de tekrar etmesine kesinlikle şaşırmadım. Abdullah Gül’ün aday olduğu o seçim öncesinde AKP’nin; “TBMM seçsin” önerisine “Hayır” diyen CHP, “O zaman halk seçsin” önerisine de “Hayır” demişti. Bugün de benzer söylemleri söyleyen CHP’ye ben de diyorum ki; “Eee o zaman kim seçsin Sayın CHP Başkanı? Kusura bakmayın… 1950 öncesi tek parti diktatörlüğü dönemi çok eskilerde kaldı. Gerçi şu anda çok partili demokratik sistemde diktatörlük benzeri sıkıntılar yaşadığımızı iddia ediyorsunuz ve ben de sizinle aynı fikirdeyim ama sizin Cumhurbaşkanlığı seçimindeki bu tutumunuz; kusura bakmayın ama, iktidarın diktatörlük izlenimi veren tavrından hiç de farklı değil.”


X X X


AKP Hükümeti demokratik seçimlerle gücüne güç katıyor. Bu doğru… Ancak çok güçlü bir iktidar ve çok aciz bir muhalefet, Türkiye’de demokrasiyi değil; diktatörlüğü güçlendiriyor. Nasıl ki 1950 öncesi tek parti dönemine doğal olarak bir çeşit diktatörlük yönetimi diyorsak; çok partili sistemlerde tek bir partinin çok yüksek oranda oy alması ve bundan dolayı kendisini sınırsız bir gücün sahibi hissetmesi de bir çeşit diktatörlük yönetimine zemin hazırlayabilir. Bu durumun Türkiye’de yaşandığına dair ise toplumun önemli bir kesiminde endişe hakim olmaya başladı!…


Netice itibariyle iktidarların çok güçlü değil, güçlü olması; muhalefetin de çok aciz değil, aynen iktidar gibi çok güçlü olması Türk demokrasisini güçlendirecektir. 1980 askeri darbesinin ardından siyasi yasakların kalkması ile kurulan partilerden biri olan Anavatan Partisi’nin Genel Başkanı Turgut Özal’ın partisinin katıldığı ilk seçim öncesi meydanlarda en çok kullandığı mesaj; koalisyon hükümetleri döneminin Türkiye’ye zarar verdiği ve askeri darbelere zemin hazırladığı yönündeydi. Gerçek manada koalisyon hükümetleri dönemlerinde oldukça sıkıntı çeken Türk halkı bu mesajı almış ve Anavatan Partisi’ni büyük çoğunlukla iktidara getirmişti. Günümüzde AKP’nin de büyük bir halk desteği kazanmasının sebebi Türk halkının koalisyon hükümetlerinden memnuniyetsizliğinin 1980’den bu yana devam ettiği şeklinde yorumlanabilir. Temenni ederim ki Türk seçmeni güçlü iktidarıyla ve daha çok sayıdaki güçlü muhalefetleriyle güçlü bir TBMM’yi ilk genel seçimde oluşturarak diktatörlüğün, demokrasi otobanındaki son sürat ilerlemesine ‘DUR’ diyecektir... Demokrasiye evet ama; demokrasi adı altında diktatörlüğe ‘HAYIR!...’
Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 933