Bugün: 12.12.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • Yılbaşı ve İslami Düşüncede Erozyon

Yılbaşı ve İslami Düşüncede Erozyon

Kısa bir sonra Miladi takvimle 2015 yılına gireceğiz.

24 Ekim 2014 Cuma akşamını; 25 Ekim 2014 Cumartesi’ye bağlayan gece yaşanmış olan ve 1435. Hicri yıldan, 1436. Hicri yıla girdiğimiz Hicri Yılbaşı’nı Hristiyan âleminde ve Türkiye`de acaba kaç kişi kutladı?

Ya da 13 Ekim 2015 Salı akşamını; 14 Ekim 2015 Çarşamba`ya bağlayan gece yaşanacak olan ve 1436. Hicri yıldan, 1437. Hicri yıla gireceğimiz Hicri Yılbaşı’nı Hristiyan âleminde ve Türkiye`de acaba kaç kişi kutlayacak?

Türkiye’de birçok kimsenin kutlamaya hazırlandığı, Türk kültürü ile uzaktan yakından ilgisinin olmadığı ve Hristiyanların en önemli dini günlerinden biri olan Noel’e (yılbaşına) inat; Mekke’nin fethinin 1384. yıldönümü kutlu olsun. Bu vesile ile Anadolu Gençlik Dernekleri`nin Giresun`la birlikte Türkiye çapında düzenlediği ve her sene 31 Aralık akşamı kutlanan `Mekke`nin Fethi` programlarına katılım göstermenizi tavsiye ediyorum.

Kendisi ile yapılan anlaşmanın Mekkelilerce bozulması nedeniyle Mekke’yi fethetmeye hazırlanan Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (s.a.v.) ve ordusu, fetih esnasında bir damla kan bile dökmemiş, fetih gerçekleşince belde halkına güvence vererek her bir ferdinin can ve malını emniyet altına almıştır. Mekke`nin fethinin, Kâbe’nin bu şehirde bulunması nedeniyle de ayrı bir önem arz etmektedir. Bu fetihle birlikte Müslümanlar dünyada en önemli mekân olan Kâbe’yi putlardan temizlemiş ve batıl inanışları kültürlerinden kaldırmışlardır.

Kalp de vücudumuzda bir çeşit Kâbe’dir. Kalplerin fethedilmesi, Kâbe’nin fethi kadar önemlidir. Bu da ancak dinini, kültürünü ve tarihini benimsemiş çocuklar ve gençler yetiştirerek olur. Yani atalarımızın deyişiyle; “Ağaç yaşken eğilir.” Buradan anlamaktayız ki asıl fetih, kalplerin fethidir. Yoksa günümüzde birçok zalim devlet adamının topraklarını genişletmek uğruna yapmış oldukları kıyımlar fetih değil; zulümdür.

Osmanlı’nın yaklaşık 90 -100 yıl önce elini çektiği topraklarda zulüm gören Müslümanlar gözlerini, Osmanlı’nın tarihi mirasçısı olan ve İslam dünyasının liderliğini tartışmasız bir şekilde eline geçiren Türkiye’nin üzerine çevirmiştir.

Peki, ne oldu da 91 yaşındaki Türkiye Cumhuriyeti bugüne kadar görmezden geldiği ve sırtını döndüğü Osmanlı tarihine ve mirasına sahip çıkma ihtiyacı duydu? Ya da neden Osmanlıca dil eğitimini, eğitim sistemine alma çabası gösteriyor? Veya geçen yaklaşık 80 yıllık süreçte bu tarihi mirastan utanarak ve sırtını dönerek neyi amaçladı?

Bu soruların tek bir cevabı var. Batılılaşma ve çağdaşlaşma hayalleri üzerine kurulmuş içi boş politik anlayış, bizi tarihimizden ve köklerimizden koparmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Bu konuda Japonya bize çok güzel bir örnek olarak alınabilir. Atom bombası saldırısından sonra tarih sahnesinden silindiği düşünülen Japonlar, tarihsel ve dinsel geleneklerinden en küçük bir taviz vermeden ve içi boş ‘Batılılaşma’ hayalleri peşinde koşmadan bugün ekonomik ve teknolojik bakımdan Dünya’nın en güçlü ilk 3 ülkesinden biri durumuna gelmiştir. Baktığımızda üst düzey teknolojinin merkezi konumundaki Japonya’da okuma yazmayı yeni öğrenen bir çocuk, 5 bin yol önce yazılan bir mezar taşını kolaylıkla okuyabilir. Çünkü Japonlar tarih boyunca hep Japonca yazmışlar, Japonca okumuşlar ve Japonca konuşmuşlardır. Yani çok eski olan dilleri, onları geriye götürmek bir yana; dünyanın sayılı gelişmiş ülkelerinden biri yapmıştır. Bunun en önemli sebebi de binlerce yıl önce Japonca yazılan bilimsel bir eser, bugün dahi çok rahatlıkla okunabilmektedir.

Peki, biz Türkler; atalarımız olan Osmanlı’nın bilimsel eserlerini okuyabiliyor muyuz? Tabii ki hayır!... Peki, bu bilimsel kitapları kim okumuş. Çağdaş Batı dediğimiz Avrupa ülkelerindeki bilim adamları üşenmemişler ve hiç gocunmadan Osmanlıca’yı öğrenmişlerdir. Bu sayede Türk ve İslam dünyasının önde gelen bilim adamlarının kitapları yıllarca Avrupa üniversitelerinde kılavuz kaynak olarak okutulmuştur. Bugün dahi Avrupa’nın en önemli üniversitelerinde Arap Tıp Profesörü İbn-i Sina ve Osmanlı’nın gökbilimcisi Ali Kuşçu gibi Türk ve İslam dünyasının yetiştirmiş olduğu birçok bilim adamının eserleri okunmaktadır. Onlar bizim bilimsel gelişmelerimizi aynen alıp yükselirken; bizler de tam tersine bu değerlerimize sırtımızı dönmüşüz. Yani yüzümüzü Batı’ya dönmemiz hep zararımıza olmuş.

Aslında ‘Batı’ dediğimiz bugünkü Avrupa, 100 yıllar boyunca insanlık tarihi açısından utanç dolu yıllar yaşadıktan sonra ne zamanki Türk ve İslam dünyası ile bilgi alışverişine girdiler; işte ondan sonra Avrupa’da bilimsel gelişim dönemi başladı.

‘Türkiye Batı’ya sırtını döndü, Türkiye’nin ekseni kaydı’ diyerek eleştirilerini gündeme getirenlerin, aslında nasıl bir yanılgı içinde olduklarını anlamak zor değil. İlköğretim ve ortaöğretim okullarında öğretilen tarih dersleri, sözde ‘Aydın’ bu bilim adamlarının gerçek manada ‘Aydınlanmaları’ için yeter de artar bile !...

“Türkiye yüzünü Batı’ya döndü de Osmanlı’nın bu süreçte hiç mi suçu yok?” diye soranlara da hak vermemek olmaz. Osmanlı’nın son dönemlerini incelediğimizde aynen Türkiye’deki Batı hayranlarına benzer kişilerin Osmanlı Devleti’nin yönetiminin en kritik noktalarında söz sahibi olduğunu görüyoruz. İşte yaşanan bu süreç Osmanlı’nın yaşadığı İslam kültürünü erozyona uğratan ve yıkılması ile sonuçlanan acı bir dönemdir. Yani bazılarının ifade ettiği gibi İslam’a bağlı olduğu dönemde değil; İslami erozyonlar sonucu Osmanlı yıkılmıştır. Aynı sonun Türkiye’nin de başına gelmemesi için çok dikkatli olmamız, tarihimiz ve kültürümüzle barışık bir şekilde Türkiye’yi yeniden şekillendirmemiz gerekmektedir.

Türkiye’nin dünya üzerinde ayakta durabilmesinin yegâne çözümü Osmanlı’nın yaptığı hatayı yapmamak ve İslami geçmişine ne pahasına olursa olsun sıkı sıkıya bağlanmaktır. Zaten bu bağın zayıfladığı dönemlerde bu ülkede Başbakan asıldı. Bu da yetmedi, 3 tane de askeri darbe yapıldı. Bunun tek sebebi de İslam düşüncesinden koparılmış ve Batılılaşma masalları ile büyütülmüş inançsız gençlerin varlığıdır.

Bu sorunların çözümü için hepimiz birbirimize muhtacız. İslami köklerinden koparılarak yetiştirilen insanlardan oluşturulmaya çalışılan Türk milletinin kendi içinde çatışmalar yaşaması çok olağandır. Çözümü de o kadar basit ki aslında. Bakmamız gereken yer ise sadece Osmanlı’nın kuruluş ve yükseliş dönemindeki Tasavvuf ve Evliyalık inanç sistemidir. Bu inanışın kelime anlamını bile bilmeyenlerin, kendi aileleri içinde dahi sıkıntılar yaşaması bana şaşırtıcı gelmiyor.

Şöyle ki; istatistikler Türkiye için hiç de güzel olmayan rakamlar veriyor. Karısını döven erkeklerin oranı %70’lerin ötesinde. Gün geçmiyor ki, gazete sayfalarında ve TV ekranlarında bir aile dramına şahit olmayalım. Çocukları tarafından dövülen, gasp edilen ve hatta öldürülen anne baba haberleri içimizi burkuyor. Harçlık için babaannesinin ‘kefen parası’ olarak yastık altında sakladığı altınlarını çalarak işlenen suçları sık sık medyadan takip etmekteyiz. Hatta çoğunlukla gazetelerin 3. sayfalarında aile cinayetlerini sergilendiğini görüyoruz.

İnsanları öncelikle yaradılış gayesine uygun olarak, Yaradan’ın istediği şekilde eğitmeliyiz. Bunun için de kişi öncelikle Allah’ı ( c.c.) tanıyacak, Allah sevgisini bilecek. Müteakiben anne - baba hakkı, akraba hakkı, karşılıklı saygı, sevgi ve topluma karşı görevlerini bilmeli.  Eğer yeni yetişen nesillere bunları yeteri kadar verebilirsek, o zaman hiç bir evlat; bırakın cinayeti, anne babaya karşı ‘of’ bile demeyecektir. Hırsızlık, uyuşturucu ve şiddet gibi kötü davranışlar toplumda olmayacaktır. Dinimizin çok önem verdiği konulardan olan kul hakkının şuurlara yerleştirilmesi, toplumsal barışın ve hoşgörünün tesis edilmesinde büyük bir rol oynayacaktır. Aile içi şiddet ortadan kalkacaktır. İnsanların her birinin başına birer kolluk kuvveti dikmenin mümkün olmadığı gerçeğini düşünürsek, verilecek olan dini terbiye ve eğitimin ne kadar büyük bir görev ifa ettiği ortaya çıkacaktır. Gerçek İslam’ın yaşandığı bir toplumda bu sıkıntıların yaşanması mümkün değildir.

Çünkü Allah’ü Teâlâ, Tevbe Suresi’nin 71. Ayeti’nde; “Ve mü`min erkekler ve mü`min kadınlar, birbirlerinin dostlarıdır. Ma`ruf ile emreder ve münkerden nehyederler (yasaklarlar) ve namazı ikâme ederler ve zekâtı verirler. Allah ve O`nun Resûl`üne itaat ederler. İşte onlar, Allah, onlara rahmet edecek. Muhakkak ki Allah; Azîz`dir, Hakîm`dir.” diyor.

Osmanlı, hiçbir devlete, kabileye ya da topluma kötü bir davranış sergileyemezdi. Bu Osmanlı’nın yapısında vardı. Çünkü herkes Tasavvuf Âdabı üzerine terbiye edilirdi.

Toplumun bu şekilde bir bütün olarak terbiye edilmesi lâzım. Bu terbiye anaokulundan başlamalı. İlkokulu, ortaokulu, liseyi ve üniversiteyi kapsamalı.

Türkiye’nin ebedi olarak yaşaması için, inançlı bir toplum oluşturulması bir mecburiyettir. Devlet, insanlara tasavvuf eğitimi vermelidir. Osmanlı`yı Osmanlı yapan, ‘Tasavvuf’ inancından başka bir şey değildi. Ne zaman ki; ‘Tasavvuf’ rafa kaldırıldı; Batı da Osmanlı’yı rafa kaldırdı…

İnsanların birbirine sevgi duyduğu ve huzur içinde bir toplumda sizce polis ve jandarma teşkilatına ihtiyaç var mı? 6 yüzyılda sadece 6 idamın gerçekleştiği Osmanlı’daki insan profiline bir göz atalım isterseniz.

Osmanlı’da bir kişi kendi kendine bir karar vermiş. Diyor ki:  “Ben şimdi bir defter alacağım, bütün evliyaları ona yazmaya başlayacağım.” Kafasında bu düşünceyle bakkala gidiyor; “Defter almak istiyorum.” diyor. Bakkal gülümsüyor, defteri veriyor. Arkasından da diyor ki: “Beni de yaz.” Adam şaşırıyor. Hiçbir şey söylemediği halde o kişi o deftere evliyaların yazılacağını önceden biliyor. Kasabın önünden geçerken kasap içerden sesleniyor: “O defter var ya, beni de yaz oraya!” Manavın önünden geçerken manav sesleniyor: “Beni de beni de yaz!” diyor.

Bir devlet düşünün! Ordusu, Allah’ın ordusudur. Yeniçeri ocağına, acemi oğlan olarak dâhil olabilmek, mutlaka Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişinin mürşidine tâbî olmasıyla mümkündü. Yeniçeri ocağının piri, Hacı Bektaşi Velî idi. Öyleyse asker ocağı Allah’a ait bir asker ocağıydı.

İşte onlar Osmanlı’ydı. Onlar Tasavvufu yaşadılar. İslâm’ı yaşadılar, kâinatın tek dinini, Hz. İbrahim’in hanif dinini, Hz. Âdem’in dinini, bütün peygamberlerin yaşadığı yegâne Hanif dinini yani İslam’ı yaşadılar.

Osmanlı zamanında alışveriş yapanlar, ticaret yapanlar, ticaretlerine en ufak bir haram karıştırmazlardı. Böyle bir şey mümkün olamazdı. Herkes aldığı maldan %100 emindi. Her tarafta tam bir güven hâkimdi.

Herkesin birbirine sevgi gösterdiği, büyüklerin küçüklere sevgi gösterdiği, küçüklerin büyüklere hürmet ve saygı gösterdiği bir toplum dizaynı vardı. Çünkü hepsi İslam ahlakı olan Tasavvufla yetiştiriliyordu ve hepsi Evliya idi.

Tasavvufun kelime anlamı; kemale ermek için ruhu, ibadet, zikir ve fikir gibi şeylerle terbiye ettirip nefsin kalbindeki hastalıklarından kurtulma yolunu gösteren ilimdir.

Tasavvufta kalbin terbiyesi ve ihsan halini bulması için üç safhada gerçekleştirilmektedir.

Birinci safha; manevi kirlerden temizlik.

İkinci safha; yüksek ahlâklarla güzellik.

Üçüncü safha; ilâhî huzurda kabul ve Yüce Allah ile beraberliktir.  Allah’a dost olma yoludur. Bu yola girenlerin Allah rızasından başka bir hedefi olamaz.

Tasavvufu, hayatında uygulayan bir kişinin zaten ne yaşadığı devlete, ne de yaşadığı topluma zararı dokunmaz. Bilakis toplumun gelişimi ve birlikteliğine çok büyük katkıları olur.

Tasavvuf ile ilgili şu ayeti de örnek verebiliriz.

Al-i İmran Suresi 57. Ayet: “Lakin âmenû olan (ölmeden önce Allah`a ulaşmayı dileyen) ve amilus sâlihat (nefsi tezkiye edici amel) yapanlara ise ecirleri (mükâfatları) ödenir. Ve Allah, zâlimleri sevmez.”

Ve son peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’dan (s.a.v.) bugüne kadar geçen süre; 1400 küsur yıl. Bu süreç içerisinde Şeytan İslam toplumunun kültüründe pek çok şeyi yok etmeyi başarmış.

ŞEYTANIN, İSLÂM ÂLEMİNE UNUTTURDUĞU GERÇEKLER:

• Allah’a ulaşmayı dilemek,

• Mürşide ulaşıp, tâbiiyet,

• Ruhu Allah’a ulaştırıp Allah’a teslim etmek,

• Muhsinlerden biri olarak fizik vücudu Allah’a teslim etmek,

• Nefsi bütün afetlerden kurtararak Allah’a teslim etmek,

• İrşada ulaşmak

• Ve iradeyi Allah’a teslim etmekten oluşan 7 safhalı İslâm, artık İslâm’ı yaşadıklarını düşünen insanların %90’ından daha fazlası tarafından yaşanmıyor.

GÜNÜMÜZ TÜRKİYE’Sİ İÇİN İYİ BİR TANIMLAMA

Körebe oynarken; “Görüyor musun?” diye soranlara; “Yok valla” dediği halde aslında görenler. Futbol oynarken, elle gol atanlar. Başkasının sırasını aldığı için gurur duyanlar. Siyaset adı altında alenen halkı soyanlar ve rüşvet alanlar. Hakkını arayan insanları suçlu gösterenler... vs. Bu örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir.

İnsanları yasa ve ceza ile yönetirseniz, onlar hatayı yapmak istemeseler de yapacak, ancak şeref ve utanma duygularına da sahip olmayacaklardır. İnsanları İslam ahlakı ve Kuran-ı Kerim kuralları ile yönetirseniz, o zaman onlar hem utanma duygusuna sahip olacaklar, hem de doğruyu yapmaya çalışacaklardır.

Herkesin sulh ve sükûna ulaştığı bir dünya nizamı ve İslam ahlakının temel taşlarından olan Tasavvufun yaşanmasıyla beklenen İslam Birliği’nin en kısa sürede dünyaya hâkim olmasını dilerim. Zaten İslam Birliği dünyaya hâkim olduğunda, nasıl ki inançlı hiçbir Hristiyan Ramazan ve Kurban Bayramı’nı kutlamıyorsa; tüm İslam toplumu da kuvvetli bir inanç sistemi içinde yaşayacağı için Noel ve Yılbaşı kutlaması yapmayacaktır. Ayrıca, Allah’ın (c.c.) bir Peygamberi olarak her zaman sevgi ve saygı gösterdiğimiz Hz. İsa’nın (a.s.) doğum günü olan Miladi Yılbaşı’nı ve Mekke’nin Fethi’ni; bu mübarek günlere yakışır bir biçimde kutlamanızı temenni ederim.

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 949