Bugün: 22.01.2018

Zamanı Nasıl Kullanıyoruz?

“Zamanın olmadığı diyar acaba nasıl? Kesiksiz bir an mıdır, bundan sonraki fasıl?..” (Necip Fazıl)

Zaman, en çok ihtiyaç duyduğumuz ve en az sahip olduğumuz, Rabbimizin en güzel nimeti ve en değerli emanetidir. Bir servet kadar değerli olan zaman elimizden kayıp giden bir su gibi hızlıca akmakta ve arkasında yalnızca izini bırakmaktadır. Zamanın izlerini insan, hayatının her anında ve de tüm yaşamında görebilir. Zaman öyle harcanacak, düşünmeden adım atılacak bir yol değil, farkındalıkla en güzel şekilde kullanılması gereken bir sermayedir.

Zaman mı eskiyor yoksa insan mı? Bir hayvan veya bir bitki açısından zaman ne ifade eder?

Saniye, dakika, saat, gün, hafta, ay, yıl, asır ne ifade eder hayvan ve bitki için?

Peki, saati, takvimi, ay ve güneş hesaplamalarını bulan insan için zaman ne ifade ediyor? Saniyeler neyi anlatıyor bize? Nefes alıp verişimizi mi?

Bir nefes alıp-verme dediğimiz o kısacık zaman diliminde vücutta neler olup bitiyor farkında mı insan?

Her nefes alıp-verişimizde sona bir adım yaklaşıyor olduğumuzun acaba farkında mıyız?

Eski duvar saatlerinin saniyeleri sayarken çıkardığı tik-tak sesleri, ömrünün gitgide azaldığını haykırıyorken insanın yüzüne; peki insan nasıl cevap veriyor zamana?

“Dur” diye biliyor mu?

“Gitme” diye biliyor mu?

Gücü yetiyor mu onu durdurmaya?

Hatta ölüm denen çemberin gitgide daraldığının farkına bile varamıyor insan!

Kur’an bize insan ömrü açısından zamanın kısalığını haber veriyor, çok uzun bir zaman dilimi sanılan dünya hayatına karşı uyarıyor bizi ve buna karşılık bizlere sonsuzluğu vaat ediyor…

Sonsuzluğu düşündüğümüz zaman, ‘Son’ kelimesi ne büyük bir anlam kazanıyor değil mi?

Bu noktada ömür açısından sonu yani ölümü son zanneden insanları düşünüyorum da, ne kadar büyük bir boşluk içerisindedirler kim bilir?

Vakit öldüren meşgalelerle uğraşırken, yarınımızı neye teslim ediyoruz?

Pembe dizilerde seyrettiğimiz hayatların özentisine mi?

Başkalarının hayatlarını incelediğimiz ve onlara özendiğimiz kadar değeri yok mu kendi hayatımızın?

Beklenen nedir, gelecek olan ne?

Dün geçti, yarın hayal, bugün ne?

Bu soruların cevabı aslında gayet açık ve net. Elbette insan eskiyor ancak zaman eskimez. Çünkü zaman kavramı yalnızca bizler için var.

Öyle bir banka düşleyin ki, her gece yarısı 12’den sonra hesabınıza hiç karşılıksız 86 bin 400 Lira yatıyor olsun… Ancak tek bir şartla. Her akşam harcamayı başaramayıp hesapta bıraktığınız para, gece yarısı 12’den önce bir kalemde sorgusuz sualsiz siliniyor... Ertesi güne hesabınızdan 1 Kuruş aktarılmıyor...

Ne yaparsınız? Gün boyunca son Kuruş’una kadar çeker ve kullanırsınız tabii.

Hepimizin böyle bir bankası var aslında…

Bu bankanın adını merak ettiniz değil mi?

Zaman…

Her gece yarısı hesabınıza 86 bin 400 saniye yatırır. Her akşam iyi bir amaca yöneltmediğiniz harcamalarınızı kayıp hanenize yazar. Kalanı hesabınıza eklemez.

Her gün yeni bir hesap açar. Her gece, kullanılmayanı siler. Kayıp sadece size aittir.

Geriye dönüşü yoktur. Yarına mahsuben işlem yapmaz. Yani sadece ‘ŞİMDİ’ vardır ve yalnızca bugünün hesabını kullanabilirsiniz.

Yatırımınızı sağlık, başarı ve mutluluk gibi alanlarda azami kârı sağlayacak şekilde planlayın. Bunu planlarken zamanın ve mekânın tek sahibi Allah’ı (c.c.) 86 bin 400 saniyelik zaman dilimi içinde; bir başka ifadeyle 1 gün içinde ne kadar aklınıza getiriyorsunuz? O’nun (c.c.) adını ne kadar zikrediyorsunuz? Hayatınızın ne kadarlık bir kısmını Allah’a (c.c.) olan sevginizi göstermek için kullanıyorsunuz?

Saat, geriye doğru çalışma düzeni olmayan bir sistem üzerine dizayn edilmiştir. Bunun için Allah’ın size nasip ettiği ömrünüzün her saniyesinin kıymetini bilin.

1 yılın değerini anlamak mı istiyorsunuz? Sınıfta kalmış bir öğrenciye sorun.

1 ayın kıymetini, erken doğum yapan bir prematüre bebek annesinden öğrenin.

1 haftanın önemini, haftada 1 yayın yapan derginin genel yayın yönetmeni anlatır.

1 günün değerini anlamak istiyorsanız, eşi ve çocukları fakirlikten dolayı mağdur olan fabrika işçisi bir babaya sorun.

1 saatin kıymetini anlamak istiyorsanız, eşi hapishanede olan biriyle oturup onun çektiği sıkıntıyı dinleyin.

1 dakikanın önemini, biletini aldığı uçağını 1 dakika geç kaldığı için kaçırandan daha fazla kim bilebilir?

1 saniyenin değerini, ölümcül bir kazadan 1 saniye farkla kurtulana sorun.

1 saniyenin binde biri kim için mi önemlidir? Olimpiyat Oyunları’nda 1 saniyenin binde biri farkla altın madalyayı kaybeden sporcuya sorun bakalım.

Sahip olduğunuz her anı değerlendirin.

Eğer zamanınızı sevdiğiniz insanlarla paylaşıyorsanız ya da etrafınızdaki insanlar zamanınızı paylaşacak kadar özelse, zamanınızın her saniyesinin kıymetini bilin.

Ve hiç aklınızdan çıkarmayın…

Zaman, kimseyi beklemez…

Dün, gömüldü tarihe…

Yarın mı? Bilemezsin ki! Görecek misin ya da göremeyecek misin? Belki de yarın çok sevdiğin biri vefat edecek ve artık onu bir daha göremeyeceksin?

Bugün ise size kocaman bir ‘ARMAĞAN’ zamanın ve mekanın sahibi olan Allah’tan (c.c.)...

Kur’an-ı Kerim’den zaman konusu ile ilgili şu ayete bir bakalım:

EN`ÂM-60: “Ve geceleyin sizi vefat ettiren (uykuya sokan), gündüzleri ne kazandığınızı bilen, sonra “ecel-i müsemmanın” (belirlenmiş zamanın, ömrün) tamamlanması için gündüzün içinde sizi tekrar dirilten O`dur. Sizin dönüşünüz sonra O`nadır. Sonra, yapmış olduklarınızı size haber verecek.”

Burada önemli bir nokta var. Nerede "vefat" kelimesi geçerse o, bir ölüm kabul ediliyor. Oysa ki Allahû Tealâ burada "uyku" için kullanmaktadır. Bir sonraki âyet-i kerimede ise "ölüm" anlamında kullanmıştır.

Arapça`da vefa, sadık kalmak, iade etmek, yerine getirmek demektir. Ahde vefa, verdiğiniz sözü yerine getirmek anlamına gelir. Türkçe`de ise, kendine düşenleri yerine getirmeyen kişiler için "vefasız" derler. Ahde vefa etmeyenler; ahdini yerine getirmeyenler, sözünü tutmayanlar için kullanılır.

Allahû Tealâ bu konuda: “Allah ile olan ahdlerinizi ifa edin, yerine getirin, ahdinize vefa edin.” diyor.

EN`ÂM-152: “Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.”

"İfa" kelimesi de, "yerine getirmek" kelimesi de aynı kökten gelir (vefa: ifa, ifa etmek, yerine getirmek). Eğer Türkçe`deki "vefat etme" kelimesi istikametinde kullanılmış olsaydı, "geceleri sizi öldürür" tarzında Türkçeleştirmemiz gerekirdi.

Bu âyette çok önemli bir kelime geçiyor. Allahû Tealâ "yeteveffâkum", sonra da "beas" kullanıyor. Biri genel anlamda "öldürmek", vefat ettirmek, diğeri de genel anlamda "diriltmek" oluyor. Oysa ki Allahû Tealâ, bu âyette bu kelimeyi "uykuya sokmak" ve "uykudan uyandırmak" şeklinde ifade etmektedir. Ölüm ve dirilme kelimeleri gerçekten Kur`ân-ı Kerim boyunca kullanılan 2 kelimedir.

Hristiyanlık ile İslâm arasında hep bir anlaşmazlık söz konusudur. Hristiyanlar Hz. İsa`nın asıldığını, çarmıha gerildiğini, çarmıha gerildikten sonra öldüğünü, öldükten sonra da Allah`ın katına ref edildiğini söylerler. Oysa ki Allahû Tealâ, Kur`ân-ı Kerim`de “Romalı askerler geldiği zaman biz, ihanet eden 13. havarinin yüzünü Hz. İsa`nın yüzüne çevirdik. Hz. İsa`yı da göğe aldık, ref ettik.” diyor. Gene bu "muteveffâ" kelimesini kullanmış. Romalı askerler de, yüzü Hz. İsa`ya çevrilen kişiyi götürmüşler ve çarmıha germişler. Çarmıha gerilip ölen Hz. İsa değil, 13. havaridir. Allahû Tealâ`nın kullandığı ifade, Hz. İsa`nın ölmeden Allah`ın katına ref edilmiş olmasıdır. Orada "muteveffâ", vefa kökünden gelen kelime kullanıldığı için, Kur`ân-ı Kerim tefsirlerinin birçoklarında “Allahû Tealâ, Hz. İsa`yı öldürdü ve katına aldı.” deniyor. Hayır öldürmedi. Bu tarzda bir uyku haline sokarak onu katına aldı. Bir ölüm söz konusu olmamıştır.

Öyleyse konunun doğrusunu ispat edici âyet-i kerimeleri En`âm Suresinin 60 ve 61. âyetleridir. Allahû Tealâ, "vefat ettirmeyi" 61. âyet-i kerimede "ölüm" için kullanmaktadır. Oysa aynı kelimeyi 60. âyet-i kerimede uyku için kullanmıştır. Vefa; "ödedi, yerine getirdi, ifa etti" anlamındadır. Yeteveffa; tam olarak "iade eder, geriye çevirir, geriye gönderir, ifa eder" anlamındadır. Burada Allahû Tealâ bu kelimeyi kullanarak `muteveffâ`, `yeteveffâ` kelimesinin sadece ölüm değil, ölümün dışında bir mânâ içerdiğini göstermektedir; nefsin bedenden ayrılmasını ifade eden bir anlamı söz konusudur.

Allahû Tealâ, ölüm haline girmeyi de, uyku haline girmeyi de bu kelimeyle ifade etmektedir. Kelimelerin geldiği köklerle, ifade ettiği mânanın ne kadar değişik sonuçlara ulaştığını bu iki âyet-i kerime çok açık bir şekilde göstermektedir. Allah`a ulaşması farzdır.
 
Peygamber Efendimiz (S.A.V) de; "Ölmeden evvel ölünüz." Hadîs-i şerifiyle ruhun Allah`a ulaşmasının farziyetini dile getirmiştir. 14 asır evvel bütün sahâbe bu emri yerine getirerek hidayete ulaşmışlardır (Zumer-17,18).

Acaba Allah`ın Kendisine ulaştırılmasını istediği şey nedir?

O Allah ki, en sevgili mahlûkunu sadece ve sadece Kendi Zat`ına davet etmektedir. Ve O Allah ki Kur`ân-ı Kerim`inde "Her şey aslına rücû eder" buyurmaktadır.

Nasıl ki fizik vücut topraktan yaratılmıştır, toprağa dönecektir.

Nasıl ki nefsimiz berzah âlemine aittir, Allah`a dönmesi söz konusu bile değildir.

O halde söyler misiniz bizlere "Allah`a ulaş" emrinin muhatabı kimdir?

Değil mi ki Allahû Tealâ Kur`ân-ı Kerim`inde "Sana ruhtan sorarlar. De ki: ‘Ruh Rabbinin emrindendir." buyuruyor...

O halde Allah`a ulaşma yetkisi sadece ruhumuza ait değil midir; ne diyorsunuz?

Allahû Tealâ Kur`ân-ı Kerim`inde; "Biz bu kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık" buyurmuyor mu? Ve dahi "Öldüren de hayatı veren de biziz." demiyor mu?

"Biz ona ruhumuzdan üfürdük." ve "İnsandan başkası emaneti yüklenmekten kaçındı." buyurmuyor mu?

O halde biz sizlere sormaz mıyız ki;

İnsanın dışındaki diğer canlılar nasıl oluyor da hayatlarını sürdürebiliyorlar?

‘Söyler misiniz bize ruhları olmadığı halde, onlara hayat veren kim’?

Unutmayınız ki zamanın, hayatın ve ölümün sahibi şüphesiz Allahû Tealâ`dır.

Hamd hiçbir şeye ihtiyaç duymayan; her şeyin ise kendisine ihtiyaç duyduğu Samed ve Kayyum olan Allah’adır.

“İki nimet vardır ki, insanların çoğu o nimetlerin kıymetini bilmiyorlar da aldanıyorlar. Bunlar; sağlık ve boş zamandır.”  (Buhari) Allah razı olsun.  

Sevgi ile kalın…

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 523