Bugün: 22.11.2019

12 İhsan, 7 Ni’met

05.02.2001
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir aradayız. Sizlerle! Can dostlarım, gönül dostlarım Allah hepinizden razı olsun! Sizlerle bir aradayız. Allah’ın dostlarıyla beraberiz.

Böylece şunu görüyoruz: Allahû Tealâ bizleri kainâtın en üstün mahlûkları olarak yaratmış ve bizden mutlu olmamızı istiyor, saadeti bizim için düşünüyor. Bugünkü sohbetimde sizlere; eğer biz Allah’ın sevgilisi olmayı istiyorsak, Allah’a ulaşmayı dilememiz halinde Allah’ın bizlere lütfedeceği 12 ihsan ve 7 tane ni’meti anlatmak istiyorum.

Allahû Tealâ’nın başlangıç ölçüsü daima 1’e 10’dur. Sonra bu 1’e 100’e ve 1’e 700’e kadar yükselecektir.

Öyleyse Allah ile olan ilişkilerimizde mutlu olmak istiyorsak bunun yolunun Allah’ın emirlerini yerine getirmekten geçtiğini hepimizin çok iyi öğrenmesi lâzım. Allahû Tealâ bizleri uyarıyor: “Eğer Bana ulaşmayı dilerseniz, Ben sizi mutlaka cennetime alırım. Eğer dilemezseniz, o zaman gideceğiniz yer mutlaka cehennemdir.” diyor. Şunu demek istiyor Allahû Tealâ: “Kainâttaki en kolay, en basit bir yolla bütün insan kullarım Benim cennetime girebilir.” diyor Allahû Tealâ. Kâinattaki en basit en kolay yolla. Yani? Yani bir tek dilek!

Bir insan cennete girmeyi diliyorsa Allah’a ulaşmayı dileyecek. Bunu diledikten sonra otomatik olarak Allah’ın 12 tane ihsanı geliyor, kişi bir şey yapmıyor. Biz Allah’a bir adım attığımız zaman Allah bize on adım atıyor. Biz Allah’a ulaşmayı dileyerek cenneti kazanabilecek olan en kolay yolu seçmiş ve cenneti garanti etmiş oluyoruz; Allah’a ulaşmayı dilemek suretiyle. Derhâl 12 tane ihsan geliyor, bunun 12.’si Allahû Tealâ’nın bize mürşidimizi göstermesidir. Birinci adımı atıyoruz 12 tane ihsanı alıyoruz. Bunun üzerine, gördükten sonra mürşidimizi, zaten mürşide karşı sevgi duymaya başladığımız bir noktada geliyor bu. Allah evvelâ onu sevdiriyor. Sonra gösteriyor. 12 tane ihsanı aldıktan sonra, 12. ihsan olarak mürşidimizi gördükten sonra bize 2. adımı atmak kalıyor; mürşide ulaşmak. Ulaştığımız anda onun önünde diz çöküp tövbe ettiğimiz zaman Allahû Tealâ’nın bu sefer 7 tane ni’meti geliyor.

2 adıma karşı, 20 adım. 1 adıma karşı 10 adım Allahû Tealâ’nın temel ihsanları.

Öyleyse bugün konumuz bu: “12 İhsan, 7 Ni’met”

Öyleyse beraberce Allah’ın 28 basamaklı merdiveninin başlangıç 14 tanesinde bir gezintiye çıkacağız bugün sizinle birlikte. Ve çıkıyoruz:

1. basamak; bütün insanlar olayları yaşar. Olayları herkes yaşar. Ve bunun için herhangi bir âyeti söylemek bize çok gerekli görünmüyor. Ama olayları değerlendirmeye gelince orada Allahû Tealâ’nın bir dizaynı var. Olayları mutlaka değerlendirmek mecburiyetindeyiz. İşte bu sebeple Bakara Suresinin 216. âyet-i kerimesi bizim için önemli.

2/BAKARA-216: Kutibe aleykumul kitâlu ve huve kurhun lekum, ve asâ en tekrahû şey’en ve huve hayrun lekum, ve asâ en tuhıbbû şey’en ve huve şerrun lekum vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Savaş, o sizin için kerih olsa da (hoşunuza gitmese de) üzerinize farz kılındı. Ve hoşlanmayacağınız bir şey olur ki, o sizin için bir hayırdır. Ve seveceğiniz bir şey olur ki, o sizin için bir şerdir. Ve (bütün bunları) Allah bilir, siz bilmezsiniz.


Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Hoşunuza gitmese de harp (savaş) üzerinize yazıldı. Olaylar vardır; sizi üzer, siz onları şer zannederseniz ama onlar hayırdır. İşte bu savaş da öyle. Olaylar vardır sizi sevindirir siz onları hayır zannederseniz ama şerdir, siz bilmezsiniz Rabbiniz bilir.” diyor Allahû Tealâ.

Düşünün! Bir hırsız birinin malını çalmış seviniyor ama aslında şer işlemiştir, derecat kaybedecektir. Hırsız bir mal çalmıştır, hırsızlıkla derecat kaybedecektir ama seviniyor. Oysaki yaşadığı şey şerdir. Malı çalınan kişi ise üzülüyor, oysaki hırsız malı çaldığı için derecat kaybedecektir. Bu derecat malı çalınanın amel defterine pozitif olarak kaydedilecektir, yani ona derecat kazandıracaktır yani onu hayra ulaştıracaktır.

Öyleyse böyle bir dizaynda demek ki; bir insan için hayır; derecat kazanmak üzücü olaylar dolayısıyla da vücuda gelebiliyor. Bu 2. basamakta olayları değerlendiriyoruz. 2. basamakta olayları mukayese ediyoruz ve bir hedefe ulaşmamız lâzım. Bu hedef; Allah’a ulaşmayı dileme kararı almaktır. Ne zaman böyle bir karara ulaşabilirsek ancak o zaman üçüncü basamağa ulaşıyoruz.

Üçüncü basamakta Allahû Tealâ diyor ki Dehr Suresinin 3. âyet-i kerimesinde:
 
76/İNSÂN (DEHR)-3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ(kefûren).

Muhakkak ki Biz, onu (Allah’a ulaştıran) yola hidayet ettik. Fakat o, ya (Allah’a ulaşmayı diler) şükreden olur, ya da (Allah’a ulaşmayı dilemez) küfreden olur.


“Biz bütün insanları hidayete ulaştırırız. Biz bunun için hazırız ama insanlar dilerlerse şükredenlerden olurlar, dilerlerse küfredenlerden olurlar.” Yani kendi dilekleriyle seçecekler Allah’ın yolunu ve bunu diledikleri takdirde şükredenlerden olacaklar yani küfürdeyken, kâfirken mü’min olmak şerefine erecekler ve tabiî, hayatları hep şükretmekle geçecek. Diğerleriyse hayatları küfretmekle geçenlerdir.

Öyleyse 3. basamakta Allah’a ulaşmayı diliyoruz. Bunun mânâsı; şükredenlerden olmak için hazırız. Allah ise kalbinizdeki bu talebi derhâl işitiyor, biliyor ve görüyor ve bu bizim Allah’ın cennetine girmemiz için yeterli sebep. Çünkü Allah bu 3. basamakta bizim kalbimizden geçeni işittiği, bildiği ve gördüğü için derhâl Rahmân esmasıyla tecelliye başlıyor.

Biliyorsunuz Allah: “basîrun bil ibâd.” diyor. “Allah kullarını görücüdür.”
“vallâhu semîun alîm.” diyor Allahû Tealâ. “Allah işitir ve bilir.”

Öyleyse işitir, bilir ve görür. Derhâl bunları yapıyor ve Rahmân esmasıyla tecelliye başlıyor. Kim 12 ihsanla mürşidine tâbî olursa onun üzerinde de Rahîm esmasının tecellisi söz konusudur. Yûsuf Suresi 53. âyet-i kerime:

12/YÛSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûi illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun).

Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Muhakkak ki nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki Rabbim, mağfiret edendir (günahları sevaba çevirendir). Rahîm’dir (rahmet nurunu gönderen ve merhamet edendir).


“ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî: Yarabbi! Ben nefsimi beraat ettiremem.” diyor Hz Yûsuf Allahû Tealâ’ya. “Çünkü nefs şerri emreder.  Ama Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği kişiler hariç.”

Allah Rahmân esmasıyla tecelliye başlıyor; 4. basamaktayız. Bu tecelli evvelâ irşad makamıyla aranızda bulunan hicab-ı mesture adlı bir perdenin Allahû Tealâ tarafından alınmasını sağlıyor, 5. basamaktayız. Arkadan Allahû Tealâ bütün insanların kulaklarında bulunan vakra isimli bir engeli alıyor. İrşada müteallik hususları kulaklarındaki vakra sebebiyle kişi anlayamıyor, mânâsına varamıyor. Ancak Allahû Tealâ vakrayı aldıktan sonra mânâya ulaşıyor kişi. Burada kişi 6. basamakta. 7. basamakta ise Allahû Tealâ kişinin kalbindeki idraki önleyen, idrake mâni olan ekinneti alıyor. İdraki sağlayan ihbatı kişinin nefsinin kalbine koyuyor. 7. basamağa ulaşıyoruz.

Ne yaptı Allahû Tealâ? Bize 7 tane ihsanda bulundu.

Rahmân esmasıyla tecellisinin ardından;

1. ihsanı; irşad makamı ile aramızdaki hicab-ı mesturenin (gizli perdenin) alınması. İrşad makamına karşı duyduğumuz nefreti yok ederek sevgiye dönüştürmesi.

2.ihsanı; basar hassasının üzerindeki gışavetin alınması.

3.ihsanı; kulaklarınızdaki vakrayı alarak irşad makamının söylediklerinin mânâsına varmayı, söylediklerini anlamayı temin etmesi Allahû Tealâ’nın.

4.ihsanı; sem’î hassasının mührünü alması.

5.ihsanı; kalbimizdeki ekinneti alması ve irşad makamının söylediklerini kendimize mâl etmekten, idrak etmekten bizi men eden sistemin yok olması.

6.ihsanı, idrak hassasındaki mührün alınması.

Ve Allahû Tealâ’nın 7. ihsanı; kalbimize koyduğu ihbat. Bu ihbatla O’nun (Allah’ın) bize iletmek istediklerini anlatan mürşidin söylediklerini idrak edebilmemiz, kendimize mâl edebilmemiz.

Allahû Tealâ İsrâ-45 ve 46’da diyor ki:

17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhırati hicâben mestûrâ(mestûren).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.

“Habibim! Sen Kur’ân-ı Kerim’i Allah’ın tekliğini anlatarak onlara okuduğunda, tilâvet ettiğinde onlarla, o Allah’a ruhlarını ulaştırmayı inkâr edenlerle senin aranda hicab-ı mesture adlı bir gizli perde vardır. Onların kulaklarında vakra vardır, seni duyarlar ama işitmezler, onların kalplerinde ekinnet vardır. Seni idrak edemezler. Sen sözlerini bitirdiğin zaman onlar nefretle arkalarını dönerler yani oradan uzaklaşırlar.”

7 tane ihsandan bahsettik size sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Hangi süreç içerisinde? Siz sadece Allah’a ulaşmayı dilediniz siz başka bir şey yapmadınız. 7 tane ihsan otomatik olarak vücut buldu, sırf siz Allah’a doğru bir adım attınız Allah’a ulaşmayı dilediniz diye. Sonra ne mi olur? Sonra Allahû Tealâ kalbinize ulaşır. Kalbinize hidayet koyar (8.ihsan). Tegâbun Suresi 11. âyet-i kerime:

64/TEGÂBUN-11: Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu`min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey`in alîm(alîmun).

Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.

“Ve men yu`min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu): Kim Allah’a âmenû olursa kalbine hidayet koyarız. Kalbine ulaşırız. Hidayet ederiz.”

Bu 8. basamaktaki olgu. 9. basamakta ise Allah kalbimize bu hidayeti ulaştırması sebebiyle kalbimizin nur kapısı Allah’a döndürülüyor (9.ihsan). Kaf-32:

50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).

İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.

Allahû Tealâ: “O gaybda Rahmâna huşû duyanlar var ya! Onların kalplerini Allah’a çeviririz, onların kalpleri Allah’a çevrilmiştir.” diyor.

Sonra mı ne olur? Bu 9. ihsanından sonra Allahû Tealâ’nın 10. ihsanı geliyor. Allah göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açıyor. En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesinde  Allahû Tealâ buyuruyor ki:

6/EN`ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.

“Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi): Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse, onun göğsünü teslime açar.”

Böylece anlıyoruz ki, Allah göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açıyor. Çünkü Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allah diyor ki:

39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).

Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.

Allah’ın nuru sadece Allah’ın göğsünü İslâm’a açtıklarının kalbine ulaşabilir. Göğsünü şerh ederek İslâm’a açtıklarının kalbine ulaşabilir.”

Anlıyoruz ki bu şerh etmek, bir yol açmak ve kalbimize böylece Allah’ın nurlarını ulaştırıyor Allahû Tealâ. Bu, Allah’ın 10. ihsanı. Sonra yaptığımız biraz zikirle birlikte huşû sahibi oluyoruz. Nefsimizin kalbine Allah’ın rahmeti girebiliyor. Zikir yaptığımız zaman Allah’ın katından gelen rahmetle fazl göğsümüze ulaşıyor ve şifreli yolu takip ederek açılmış olan yolu takip ederek kalbimize ulaşıyor ama kalbimiz mühürlü içeriye giremeyen rahmetle fazlın, rahmet kesimi sızabiliyor. Bu sızıntı %2’lik bir nur birikimi oluşturuyor huşû sahibi oluyoruz. Allah’ın 11. ihsanı. Hadîd Suresi 16. âyet-i kerime:

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.

“O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle ve bu zikrin Hakk’tan indirdiği şeyle, Haktan indirdiği nurla huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi?” buyuruyor Allahû Tealâ.

Ve Allah’ın 12. ihsanı; Allah hacet namazını kıldığımız zaman bize mürşidimizi gösteriyor. Allah mürşidimizi gösterdiği zaman bu 12. ihsanıdır. 12 tane ihsanı Allahû Tealâ bize sadece biz Allah’a ulaşmayı dilediğimiz için verdi. Sadece bir dilek başka hiçbir şey yapmadık ama biz Allah’a bir adım atmış olduk, Allah’a ulaşmayı dilemekle. Allah derhâl 1’e 10’luk ihsanını tamamladı bize. Bizimkinin, bizim yaptığımız dizaynın on katını hediye etti, on katını ihsan etti. Bize mürşidimizi göstererek ikinci adım için hazır hale getirdi. İkinci adım mürşide ulaşmak. Büyük değişiklikler oldu bizde. Mürşidi, ondan nefret ederken sevmeye başladık. Allah’ın mürşid kanalı ile bize söylediklerini işitmeye, mânâsına varmaya ve idrak etmeye, akıl etmeye başladık. Ve kalbimiz Allah’ın nurlarını alabilmek için Allah’a döndürüldü ve göğsümüzden kalbimize nur yolu açıldı. Bunları yapan hep Allah. Yani zikir yaptığımızda bu zikrin bize faydalı olabilmesi için Allahû Tealâ bizi hazır hale getirdi. Mürşidimize ulaşıyoruz, önünde diz çöküp tövbe ediyoruz. Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesi.

78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).

O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.

Arşı tutan melekler orada, onların etrafındaki kişinin ruhu yani devrin imamının ruhu orada, mürşid orada, kişinin kiramen katibîn melekleri orada. Allah da şahitlerden bir tanesi ve kişi tövbe ediyor mürşidinin önünde. Onun söylediklerini kelime kelime söyleyerek tövbe ediyor. Allah da dâhil olmak üzere 7 tane şahit kişinin kalbine bakıyor ve kalbindeki talebi görüyor. Allah’a ulaşma talebi var kişinin kalbinde.

Öyleyse bundan sonra harekât başlar. Bundan sonra Allahû Tealâ’nın vereceği 7 tane ni’met var. Bu 7 tane ni’metin verilebilmesi için Allahû Tealâ tarafından kişinin evvelâ Allah’tan 12 tane ihsan alması lâzım. Bu anlattığımız 12 tane ihsanı alması lâzım. 12 ihsanı alması içinse kişinin Allah’a ulaşmayı mutlaka dilemesi lâzım. Bu dileği Allahû Tealâ’nın o kişinin kalbinde işitmesi, bilmesi ve görmesi lâzım. Öyleyse hiç kimse 12 tane ihsanı almadan 7 tane ni’mete hak kazanamıyor. 7 ni’met, 12 ihsanın müktesep hakkıdır. Kim ilk vazifesini yaparsa, Allah’a ulaşmayı dilerse bu vazifenin arkasından 12 tane hakkı gelir kişinin. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi vazifesini yapmıştır. 12 tane ihsanı hak etmiştir. Allahû Tealâ otomatik olarak bu 12 ihsanı, kim Allah’ı dilerse dilesin hepsine vermeye hazırdır. Allah’ın kanunu budur! Mutlaka verecektir! Bu 12 tane ihsan bir baz olarak oluşmadıkça, insan Allah’ın kendisi için hazır bulundurduğu bu hakkı elde etmedikçe, vazifesini yaparak; Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dileyerek bu hakkı elde etmedikçe 7 tane ni’meti hiçbir zaman elde edemez.

Öyleyse insanlar var, bize sorarlar: “Mürşidimize nasıl ulaşabiliriz? Ne yapıp da mürşidimize ulaşabiliriz? Ulaştığımız zaman cennete girebilir miyiz?” Mürşide ulaşmadan evvel Allah’a ulaşmayı dilemek mecburiyetindesiniz. İki nevi insan mürşide ulaşabilir:

1- Allah’a ulaşmayı dileyip de 7 tane ni’metin sahibi olanlar, o kişinin ulaştığı mürşid.

2- Allah’a ulaşmayı dilemeyen ve bir mürşide ulaşanlar.

Birinciler mutlaka kurtuluşa ulaşacaklardır, Allah’ın cenneti mutlaka onlar için olacaktır, tahakkuk edecektir, mutlaka cennete gireceklerdir. Ama ikinciler Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için devrin imamına dahi ulaşsalar, en büyük mürşide ulaşsalar dahi onların kurtuluşu mümkün değildir. Çünkü 7 tane ni’met 12 ihsan bazına dayalıdır. Bir insan 12 tane müktesep hakkı elde etmedikçe; Allah’a ulaşmayı dileme vazifesini yerine getirmedikçe 12 tane ihsanı alamaz. Bu ihsanı almadıkça o kişinin bir mürşide ulaşması onu hiçbir şekilde kurtarmaz, Allah’ın cennetine iletmez. Allahû Tealâ diyor ki: “Allah sizin için güçlük dilemez, Allah sizin için kolaylık diler.” buyuruyor.

2/BAKARA-185: Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fel yesumh(yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).

Ramazan ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme, Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp) şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye karşılık (sizin de) Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.

Öyleyse Allah’ın bizim için dilediği kolaylığa dikkatle bakın. Kolaylık açık ve kesin olarak geliyor. Biz sadece bir dileğin sahibiyiz; Allah’a ulaşmayı diliyoruz. Bunun üzerine Allahû Tealâ bize 12 tane ihsanda bulunuyor. Bütün insanlar için Allah’a ulaşmayı dilemek bir vazifedir. Bu vazifenin gerçekleştirilmesi 12 tane hakkı otomatik olarak doğurur. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allahû Tealâ ona 7 tane ni’met verecektir. Ve bu Allah’a ulaşmayı dileyen herkesin otomatik hakkıdır. Hakk-ı müktesebidir. Bu hak otomatik olarak tahakkuk eder. Öyleyse 12 tane ihsanı almış olan birisi Allahû Tealâ tarafından kendisine mürşidi gösterilmiştir, ulaşılabilecek bir yerdedir. Ne olacaktır? Kişi gidip mürşidine tâbî olacaktır. Eğer o vekil mürşidse kişiyi asıl mürşidine o ulaştıracaktır. Diyelim ki ulaştı, önünde diz çöktü tövbe etti. “"Lâ ilâhe illallah Muhammedun Resûlullah” dedi ve mürşidine tâbî oldu. Nebe Suresi 38. âyet-i kerime.

78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).

O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.

Oradaki devrin imamının ruhu, kiramen kâtibîn melekleri, arşı tutan melekler, mürşid, mürşidin kalp gözü, başının üzerindeki devrin imamının ruhu, o kişinin düşüncelerini gösteren hayat filmi ve Allah; 7 tane şahit, o kişinin kalbindeki talebe bakar; Allah’a ulaşmayı diliyor mu, dilemiyor mu? Eğer dilemişse kalbindeki taleple birlikte zaten bütün bu sistemler görür ki; o kişinin kalbinde artık ekinnet yok ihbat var. O kişinin kulaklarındaki vakra alınmış, o kişinin kalbindeki hicab-ı mesture alınmış. O kişinin kalbinin nur kapısı Allah’a döndürülmüş, o kişinin göğsünden kalbine nur yolu açılmış. O kişinin kalbinde nur birikimi başlamış, %2 rahmet o kişinin kalbine sızabilmiş. Bütün bunlar bu şahitler tarafından derhâl görülür. Anında belli olmuştur olay. 12 tane ihsanı bu kişi almış mı almamış mı, müktesep hakkı elde etmişler mi, etmemişler mi? Ni’metin bazı, oturacağı zemin hazırlanmış mı, yoksa hazırlanmamış mı; derhâl belli olur ve bu zemin varsa kişi 7 tane ni’meti almışsa, her şeyden evvel devrin imamının ruhu bunu görmüştür ve Allah’ın emri üzerine o ruh, derhâl kişinin başının üzerine ulaşır. Ve Mü’min Suresinin 15. âyet-i kerimesine göre tebliğini yapar.

40/MU`MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

Diyor ki Allahû Tealâ orada: “Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah.” Yani o kişinin bütün günahlarını sevaba çevireceği için Allahû Tealâ “dereceleri yükselten” diyor. Arşı tutan melekler de orada hazır bulunduğu için “arşın sahibi olan Allah” diyor. “Kullarından lâyık olanlarının üzerine yani başının üzerine emrinden ruh ulaştırır.”

“Emrinden” demesindeki murat, Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ’nın söyledikleri:

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

“Onlardan imamlar kıldık, emrimizle insanları hidayete erdirsinler diye, insanların ruhlarını Bana ulaştırsınlar diye.” diyor Allahû Tealâ, “Emrimizle” diyor.

İşte devrin imamının ruhu o kişinin vücudundaki ruha hitap eder. “Senin Allah’a mülaki olma günün yevm’et telak’ın, Allah’a ulaşma günün geldi. İşte Allah’ın emrini sana tebliğ ediyorum. Allah’ın bana verdiği yetkiyle bunu söylüyorum. Emrin birinci açıdan açıklanması. Şimdi de bu emrin sahibi olan ben, Allah’ın bana verdiği yetkiyle sana ikinci bir emir veriyorum, vücudu terk et ve Allah’a doğru yola çık.”

İşte ruhumuz bunun üzerine vücudu terk edecektir. Şimdi sırasıyla olayları söyleyelim:

1. ni’met; devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelip yerleşiyor. Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

“Onların başlarının üzerine Allah’ın katından ruh gönderilir ve bu ruhla o kişi yed edilir (desteklenir).” diyor Allahû Tealâ.

Sonra mı ne olur? Sonra Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Onların kalplerinin içine îmân yazılır.” İşte bu îmân nasıl yazılır? Allahû Tealâ o kişinin kalbinin mührünü açar. 1. ni’met; devrin imamının ruhunun kişinin başının üzerine gelip yerleşmesiydi. O kişinin vücudunda bulunan ruhun çok daha ötesinde yetki sahibi olan bir başka ruh. Çünkü bu ruh, aynı zamanda zülmanî bütün ilimlerin negatif tesirinden kişiyi koruyabilecek olan bir özelliğe sahip, bir muhafız. Gelip kişinin başının üzerine yerleşiyor ve kişinin ruhuna diyor ki: “Senin Allah’a ulaşma günün geldi.

Bu ruhun başımızın üzerine yerleşmesiyle Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesi gereğince Allah harekete geçiyor. Kişinin kalbinin mührünü açıyor, kalbin içinde bulunan küfür kelimesini Allahû Tealâ dışarı alıyor ve kalbin içine Allah îmânı yazıyor, 3. ni’meti. Böylece 12 ihsandan sonra kişi mürşidine ulaşıp önünde diz çöküp tövbe ettiği andan itibaren art arda 3 tane ni’met alıyor. Kişinin aldığı 4. ni’met, Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi gereğince o kişinin günahlarının sevaba çevrilmesidir. Furkân-69, 70 ve 71’de Allahû Tealâ şunları söylüyor:

25/FURKÂN-69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

25/FURKÂN-71: Ve men tâbe ve amile sâlihan fe innehu yetûbu ilâllâhi metâbâ(metâben).

Ve kim (mürşidi önünde) tövbe eder ve salih amel (nefs tezkiyesi) işlerse, o taktirde muhakkak ki o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a ulaşır (hayattayken ruhu Allah’a ulaşır).

Furkân-69: “Cehenneme gidecek olan insanlar” diyor, “Onların cezaları kat kat arttırılır.”

Furkân-70: “Ama kim tövbe eder de mü’min olursa o kişi aynı zamanda amilüssalihata başlar. Mü’min olduktan sonra o kişi amilüssalihata başlar ve Allah onun bütün seyyiatini hasenata çevirir. Bütün günahlarını sevaba çevirir. Ve onların ruhu tövbeleri kabul edilmiş bir halde Allah’a geri döner.” diyor. (Furkân-69, 70, 71)

Ne oldu şimdi burada? O kişinin günahları sevaba çevrildi. Allah’ın 4. ni’meti. 12 tane ihsandan sonra 7 tane ni’metin 4.süne ulaştık. İlk ni’metle beraber, ondan sonra Allah’ın verdiği her şey ni’met hüviyetine girer. İlk ni’met, devrin imamının ruhudur. Kimin başının üzerinde bu ni’met varsa sadece onlar, Sıratı Mustakîm’in üzerindedirler. Fâtihâ Suresinde Allahû Tealâ: “sırâtallezîne en’amte aleyhim” diyor.

1/FÂTİHA-7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).

O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.

“Sıratı Mustakîm’in üzerinde olanların.” diyor, “Şunlar olması söz konusudur; sadece başlarının üzerine ni’met verdiklerimiz, Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunabilirler.”

Ve bakıyoruz ki Allahû Tealâ kime ni’met verdiğini Âli İmrân Suresinin 164. âyet-i kerimesinde açıklıyor:

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah`a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

“Bütün kavimler için resûl beas ederiz.” diyor Allahû Tealâ. Ve bunlardan bir resûlü, o kavme (o kavimdeki insanların) hangi kavim olursa olsun başlarının üzerine ni’met olsun da onları mü’min kılsın diye vazifeli kılarız.” diyor.

İşte kişilerin başlarının üzerinde ni’metin oluşması, ancak o kişilerin mü’min olmasıyla mümkündür. Mü’min olmasıysa ancak devrin imamının ruhu başlarının üzerine geldikten sonra kalplerindeki “küfür” kelimesinin alınarak kalplerinin içine “îmânın” yazılmasıyla tahakkuk ediyor. Allahû Tealâ Hucurât-14’de diyor ki:

49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”

“Habibim!” diyor, “Araplar dediler ki: ‘Biz de mü’min olduk.’ Onlara de ki: Hayır! Siz mü’min olmadınız. Mü’min olduk demeyin ama İslâm dairesine girdik deyin.” Ve onlara diyor ki Allahû Tealâ: “Onlara de ki: ‘Siz mü’min olmadınız çünkü kalbinizin içine îmân girmedi.”

Yani “Allahû Tealâ kalbinizden küfrü çıkarmadı, kalbinizin içine îmânı sokmadı, îmânı yazmak suretiyle kalbinizin içine îmân girmedi. Bu sebeple siz mü’min değilsiniz.” diyor Allahû Tealâ Hucurât-14’de.

Oysa kişinin mü’min olduğu nokta burası. Kalbine Allah’ın îmânı yazdığı, küfrü çıkardığı, kalbin içine îmânı soktuğu, bir şeyin çıkması bir başka şeyin kalbin içine girmesi. Küfrün kalpten çıkarılması ve kalbin içine îmânın girmesi olayı. Allah kalbin içine îmânı yazdığı cihetle. Böylece bu kişi 4 tane ni’metin sahibi oluyor. Bu noktadan sonra üç tane vasıf şartı devreye giriyor. Üç tane hidayet. Kişinin ruhu vücudu terk ediyor. Allah’a doğru yola çıkıyor (4.ni’met). Mü’min Suresinin 15. âyet-i kerimesi.

40/MU`MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

Allahû Tealâ’nın emrini tebliğ eden devrin imamının ruhu: “Senin Allah’a ulaşma günün geldi.” diyor, “Vücudu terk et.” Bunun üzerine ruh, Allah’a doğru yola çıkıyor. Nebe Suresi 39. âyet-i kerime. Allahû Tealâ buyuruyor:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk`a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah`a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm`i) yol ittihaz eder. (Allah`a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.

“İşte o gün hak günüdür (Hakk’a ulaşma günüdür.). O gün dileyen kişi yani Hakk’a ulaşmayı dileyen kişi kendisine Allah’a doğru olan yolu seçer (yol edinir). Sıratı Mustakîm’i o ruh kendisine yol edinir. Sıratı Mustakîm üzerinden Allah’a doğru yola çıkar. Allah’a ulaşır. Allah’ın Zat’ı ona meab olur, sığınak olur.”

Öyleyse ruhumuz Allah’a doğru yola çıkıyor ve En’âm Suresinin 153. âyet-i kerimesine göre Sıratı Mustakîm’in üzerinde oluyor. Bu, kurtuluşu kesinleştiriyor. Allahû Tealâ orada diyor ki:

6/EN`ÂM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferreka bikum an sebîlih(sebîlihi), zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).

Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.

“İşte o Sıratı Mustakîm’dir. Sıratı Mustakîm’e tâbî olun. Sakın Sıratı Mustakîm’in dışındaki diğer fırkalardan hiçbirine tâbî olmayın ki bütün fırkalar sizi şeytana kul eder. Sadece Allah’ın yegâne yolu, kurtuluş yolu olan Sıratı Mustakîm ile felaha erersiniz.” diyor Allahû Tealâ.

Böylece görüyoruz ki, sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Böylece görüyoruz ki; 1. hidayet başlıyor; ruhumuz Allah’a doğru yola çıkıyor. Bu bir hidayet mi?
Elbette. Allahû Tealâ diyor ki Âli İmrân-73’de:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah`a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz`in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm`dir (en iyi bilendir).

“innel hudâ hudallâhi: muhakkak ki hidayet Allah’a ulaşmaktır (ruhun Allah’a ulaşmasıdır).

Öyleyse bu, ruhumuzun hidayetidir ve anlattığımız standartlarda başlıyor. Ruhumuz vücudumuzu terk ediyor ve Allah’a doğru yola çıkıyor, Sıratı Mustakîm’in üzerine ulaşıyor.

2. hidayet, fizik vücudumuzun hidayetidir (5.ni’met). Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

“Biz bütün kavimlerde resûl beas ederiz. O kavimdeki kişileri şeytana kul olmaktan kurtarsın da Allah’a kul etsin diye. Bu sebeple bir kısmı hidayete erdiler.” diyor, “Bir kısmınınsa üzerine dalâlet hak oldu.”

Anlıyoruz ki; devrin imamına tâbî olanlar, onlar hidayete ermişler ve bulundukları kavimdeki resûle tâbî olanlar, mürşide tâbî olanlar anlıyoruz ki; hidayete ermişler.

Öyleyse demek ki şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmak istikametinde hidayete ermek söz konusu olduğuna göre bu, fizik vücudumuzun hidayeti. Allahû Tealâ Yâsîn Suresinin 60 ve 61. âyetlerinde diyor ki:

36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).

Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

“Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden ahd almadım mı şeytana kul olmayacaksınız diye? Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır. Ve Ben sizden Bana kul olacaksınız diye ahd almadım mı? Bu da Sıratı Mustakîm’dir.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse Allahû Tealâ üzerlerimizden ahd almış; şeytana kul olmaktan kurtulacağız Allah’a kul olacağız diye. İşte Allah’a kul olmak için Allahû Tealâ her kavme resûl gönderir ki, ona tâbî olsunlar da böylece Allah’a kul olsunlar diye. Öyleyse fizik vücudumuz da mürşide tâbî olduğu andan itibaren Allah’a kul olmaya başlıyor. Bu da fizik vücudumuzun hidayetidir. Çünkü Allah’a kul olmaya başlayan insanların Allahû Tealâ Nahl-36’da hidayete adım atanlar, hidayete erenler olduğunu söylüyor.

Yani bir insan Allah’a kul olduğu zaman hidayete ermiş kabul ediliyor Nahl-36’ya göre. Bir 3. hidayet daha var, bu 3. hidayet de nefsimizin hidayeti; 6.ni’met. Nefsimiz için de mi hidayet söz konusu? Elbette. İşte Allahû Tealâ Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesinde diyor ki:

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah`adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.

Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum ilâllâhi merciukum cemîân: Ey âmenû olanlar! Nefsinizin sorumluluğu üzerinizedir.

Yani “Nefsinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur, üzerinize farzdır! Siz nefsinizi tezkiye etmeye başlayarak hidayet üzere olduğunuz andan itibaren dalâlette olanlar size bir zarar veremezler.”

Nasıl bir hidayet, nefsinizi tezkiyeye başlayarak hidayet üzere olmak söz konusuysa demek ki nefsinizin tezkiyeye başlaması hali, nefsinizin tezkiye halinde olması hali, bir hidayeti içeriyor. Bu da nefsinizin hidayeti. Öyleyse üç ayrı cepheden hidayet başlıyor.

Ruhumuz Allah’a doğru yola çıkmış, ruhumuzun hidayeti başlıyor; Allah’ın 4. ni’meti. Fizik vücudumuz şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başlıyor, Allah’ın 5. ni’meti. İkinci hidayet fizik vücudumuzun hidayeti ve nefsinizin hidayeti 3. hidayet. Nefsiniz de nefsinizin afetlerinin temizlenmesi yoluyla hidayete başlıyor. Ne oldu? 6 tane ni’meti oldu Allahû Tealâ’nın bizlere. 7.n’imetse iradenin afetlere karşı güçlenmesi.

Bu saydığımız 7.ni’metten ücüncüsüne Allah’ın bir de ilâvesi var, bir başka güzelliği ifade ediyor. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 261. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.

Kim fî sebîlillâhi ise yani ruhu vücudundan ayrılmış da Allah’a doğru yola çıkmışsa bu aynı zamanda nefsini de tezkiyeye başlamış olduğunu, fizik vücudun da Allah’a kul olmaya başlamış olduğunu, üç tane hidayetin tahakkuk safhasına girdiğini gösteren bir işaret. Ve Allahû Tealâ 2. şartını koşuyor ve “infâk ederse” diyor kişi. Yani başkalarını nafakalandırırsa, zekâtını verirse, birr’ini verirse, kendisine helal olmayan iki tane kırkta biri başkalarına verirse ve ruhu da Allah’a doğru yola çıkmışsa o kişi için söz konusu olan şey, ruhu Allah’a ulaştırmak için harekete geçmek olacak.

Kaldığımız yer mürşidimize ulaştıktan sonraki 3 tane hidayet. Birincisi, ruhumuzun hidayeti. Allahû Tealâ diyor ki: “İnnel hudâ hudallâhi: Hidayet Allah’a ulaşmaktır.” Bu ruhun hidayeti, ruhumuz vücudumuzdan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkıyor. Hidayet orada başlıyor. Sonra fizik vücudumuzun hidayeti Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesi. “Biz bütün kavimlerde resûl beas ederiz.” diyor Allahû Tealâ. “O kavimlerdekileri şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah’a kul etsinler diye. Bir kısmı bu yüzden hidayete erdiler, bir kısmının da üzerine dalâlet hak oldu.” buyuruyor Allahû Tealâ. Şeytana kul olmaktan kurtularak hidayete erdiriyor. Bu da fizik vücudumuzun hidayeti sonra da nefsimizin hidayeti var, Mâide Suresi 105. âyet-i kerime. Ve Allahû Tealâ bu istikamette buyuruyor, diyor ki: “Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum ilâllâhi merciukum cemîân: Ey âmenû olanlar! Nefslerinizi tezkiye etmek üzerlerinize farzdır. Siz nefsinizi tezkiye etmeye başlayarak hidayet üzere olduğunuz zaman dalâlette olanlar size bir zarar veremezler.”

Öyleyse nefsin hidayeti de tezkiye olmak. Böylece üç vücudumuz da hidayete adım atıyor. Üç hidayetle 6. ni’mete ulaşıyoruz. 4, 5 ve 6. ni’metler, ruhumuzun hidayet üzere olması, fizik vücudumuzun hidayet üzere olması, nefsimizin hidayet üzere olması yani hepsinin hidayete başlaması. 7.ni’met, iradenin güçlenmesi.

Allah’ın üçüncü ni’metine olan ilavesine tekrar geliyoruz. Allahû Tealâ buyuruyor ki Bakara Suresi 261. âyet-i kerimesi:

2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

“Biz fî sebîlillâhi olanlara yani Allah’ın yolunda ruhu vücudundan ayrılmış Allah’a doğru yola çıkmış olanlara ve infâk edenlere kazandıklarının en az iki tane %2,5’ini, %5’ini kendilerine helal görmeyenlere, başkalarına dağıtanlara, onlara bir başağında yüz dane bulunan yedi başaklı bir nebat grubu kadar ihsanda bulunuruz.” diyor. “Ni’met veririz.” diyor. Böylece Allahû Tealâ’nın üçüncü  ni’metinin ikinci cephesi oluşuyor. Yani Allahû Tealâ o güne kadar bize 1’e 10 verirken o gün 1’e 100 vermeye başlıyor ve bunu 7 defa tekrarlayarak 100’ü 200’e, 300’e, 400’e, 500’e, 600’e, 700’e yani bir derecelik bir kazanca 700 katını vererek onu sonuçlandıracağını söylüyor Allahû Tealâ.

Mürşide tâbiiyetten sonra kişinin kalbine salâvâtla rahmetin yanı sıra salâvâtla fazl nurları da girer.  Bakara Suresinin 156. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki, bu istikamette şöyle bir dizayndan bahsediyor.

2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

“Onlara bir musîbet isabet ettiği zaman derler ki: Muhakkak ki biz Allah için yaratıldık, mutlaka Allah’a döneceğiz, ruhumuzu mutlaka Allah’a ulaştıracağız.”

Bakara Suresi, bir sonraki âyet-i kerime (157. âyet-i kerimesi):

2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).

İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.

Allah hepinizden razı olsun.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1510