Bugün: 22.11.2019
  • Ana Sayfa
  • »
  • Allah’a Güven, Îmânın Emin Olma Standartlarına Ulaşmanızdır

Allah’a Güven, Îmânın Emin Olma Standartlarına Ulaşmanızdır

19.02.2001
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! İşte görüyorsunuz bir defa daha bir aradayız. Bir yeni büyük zevki yaşamak üzere, Allah’tan bahsetmek üzere. Her şeyi en güzel şekilde dizayn etmiş, her şeyi insanın emrine koymuş ve insandan sadece bir tek şey istiyor; onun mutlu olmasını. O Yüce Rabbimiz ki bizlerden, biz insanlardan sadece ama sadece bizim mutlu olmamızı istiyor. İstediği tek şey bu; saadetimiz mutluluğumuz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! İşte gönül bahçesinde bir defa daha beraberiz. Her şeyin ne kadar güzel olduğunu bir düşünün. Allah’a şükretmek için ne kadar çok şeyimiz var bir düşünün. Bu konuşmayı bize Allahû Tealâ’nın nasip etmesi bile bizi çok mutlu etmeye yeterli değil mi sevgili kardeşlerim? Ben dünyanın bir ucundan size sesleniyorum. Sizler dünyanın neresinde olursanız olun benim sesimi hep alabiliyorsunuz, görüntümü görebiliyorsunuz bilgisayarlar aracılığıyla. Allah’ın ne kadar büyük bir ni’metine sahibiz, binlerce km’lik mesafeler hiç kılıyor. Allah’ın bize ihsan ettiği bu ni`met sayesinde.

İşte bir defa daha bir aradayız, yüz yüzeyiz ve kalp kalbeyiz. Büyük bir mutluluğu birlikte yaşamaya başladık. Allah’tan bahsetmek zevkinin içindeyiz. Allah’ın ülkesinde yaşıyoruz. Bir tarafta ruhumuz onun hasletleri, bir tarafta Allah, bir tarafta bu hayrı yaşayanların bizlerin kazandığı dereceler. Öyleyse boşuna yaşamıyoruz. Yaşantımız bir şeyler getiriyor bize. Dereceler, pozitif dereceler. Yaşantımızda güzel şeyler var sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler!

Öyleyse bütün güzel standartların hepimiz sahibi olmalıyız. Allah için yaşamalıyız. Birbirimize bütün güzellikleri vermek üzere var olmalıyız. Hayatınız bu güzelliklerle bezenmiş olmalı. Ne zaman başkaları için yaşamaya başlarsak, başkalarına onları mutlu edecek, Allah yolunda bir şeyler ulaştırmaya çalışırsak biz mutlu insanlar oluruz. Mutluluğu asıl biz yaşarız. Allahû Tealâ bizim başkalarına verdiğimiz mutluluğun iki katını mutlaka bize verir. Öyleyse kim başkasına mutluluk ulaştırırsa o, Allah için bunu yapmıştır ve o mutluluğun iki katını Allah ve ruhu ona ve nefsine yaşatır.

Sevgili kardeşlerim! Siz Allah yolundaysanız, Allah yolunda hizmet ederken, başkalarına Allah’ın güzelliklerini ulaştırırken bir engelle karşılaşırsanız, o engeli size aştırtacak olan Allah’tır. O’na güvenin. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-160: İn yansurkumullâhu fe lâ gâlibe lekum, ve in yahzulkum fe men zellezî yansurukum min ba’dihi, ve alâllâhi fel yetevekkelil mu’minûn(mu’minûne).

Eğer Allah size yardım ederse, o zaman sizi yenecek yoktur. Ve eğer sizi yardımsız (yüz üstü) bırakırsa, ondan sonra size kim yardım eder. Öyleyse mü’minler, Allah’a tevekkül etsinler (Allah’a güvensinler).

“Eğer inanıyorsanız Allah’a güvenin. Eğer güveniyorsanız bilin ki en kuvvetli sizsiniz.”

En kuvvetli sizsiniz sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Eğer Allah’la beraberseniz, Allah’a güveniyorsanız en kuvvetli sizsiniz. Çünkü en kuvvetli sizinle beraber. Diyor ki : “Eğer inanıyorsanız, eğer bana güveniyorsanız sizi yenecek yoktur.”

İşte ne yapın yapın, Allah’a olan güven duygunuzu sakın kaybetmeyin. O güven duygusudur ki sizi hayata bağlar. O güven duygusudur ki sizi mutluluğun şahikasına ulaştırır. Ne kadar güven duyarsanız o kadar üst seviye mutluluk yaşarsınız ve sizden fizik ötesi olaylar zuhur etmeye başlar.

Sevgili kardeşlerim! Allah’a güven, îmânın emin olma standartlarına ulaşmanızdır. Bir gün Yunus’un söylediğini siz de söyleyebilmelisiniz: “O ne derse ben yaparım, ben ne dersem Ol dost tutar.”

Allahû Tealâ’yı dost edinin. Ve O’na güvenin. Sakın “Ben Allah’a lâyık değilim, onun için Allah beni sevmez.” diye bir şey düşünmeyin. Allah herkesi sever. Herkesin kendisini sevme derecesine paralel olarak sever. Ama onu diyelim bin katı sever. Çok daha sever de basit rakamlarla konuşuyorum. Siz Allah’ı bir ünite severseniz, Allah sizi bin ünite sever. Daha fazla ama en az bu kadar. Ama siz Allah’a olan sevginizi iki üniteye çıkardığınız zaman iki birime çıkardığınız zaman Allahû Tealâ’nın size karşı olan sevgisi iki bin ünite olur. Üç üniteye çıkardığınız zaman üç bin ünite olur.

Öyleyse aynı oranla sevgi büyümesi ikiniz arasında cereyan edecektir. Ama siz Allah’ı az severseniz, Allah da sizi az sever. Siz Allah’ı çok severseniz, Allah da sizi çok sever. Öyleyse “Ben Allah’ı seviyorum, çok seviyorum ama Allah beni az seviyor” diye bir düşüncenin sahibiyseniz, yanıldığınız kesindir. Eğer Allah’tan beklediğiniz şeyleri alamıyorsanız, kendinize dikkatle bakın! Hadi soruyorum size ne kadar seviyorsunuz Allahû Tealâ’yı? “Çok seviyorum” diyorsunuz öyle mi? Bakalım ne kadar çok seviyorsunuz? 24 saat zikrinizi %100 kabul edin. Allah’ı en çok sevenler daimî zikrin sahipleridir. Şimdi bu bir günlük süreç içerisinde acaba kaç dakika Allahû Tealâ’yı zikrediyorsunuz? Eğer 2,5 saat Allahû Tealâ’yı zikrediyorsanız, siz Allah’ı %10 seviyorsunuz. Bu çok sevgi mi? Eğer günün yarısından daha fazla Allahû Tealâ’yı zikrediyorsanız, o zaman %50 den fazla seviyorsunuz. Eğer daimî zikrin sahibiyseniz o zaman %100 seviyorsunuz.

Sevgili kardeşlerim! Sevgi fedakârlık ister. Marifet fedakârlığı kendisine zevk edinebilmektir. Ne zaman zikir sizin için bir zevk olursa, yapılması mutluluğa ulaşmanız için mutlaka gerekli bir angarya olmaktan çıkarsa, zikir yaparken zevk almaya başlarsanız, o zaman hayatın bir büyük sırrını daha çözmüş olacaksınız. Allah yolunda mihneti zevk etme de hüneri yakalayacaksınız. Hüner oradadır. Mihneti kendine zevk etmekte. Evvelâ Allah için yapılan hiçbir hizmet, mihnet değildir bir zevktir. Ama siz onu zevk olarak yaşayabildiğiniz zaman geçerlidir bu kanun.

Öyleyse görüyorsunuz ki baştan ayağa kadar her şey size bağlı. Siz nasıl görüyorsanız, Allah da sizin gözlüklerinizle bakar. Daha fazlasıyla ama sizin gözlüklerinizle. Allah’ı ne kadar seviyorsunuz, % 10 mu? Allah da sizi, size verebileceği sevginin %10’u kadar sever. Bu gene sizin sevginizin en az bin katıdır.  Ama O sizi, sizin boyutlarınızla paralel bir sevginin içine alır. Arttırın sevginizi, zikrinizi arttırın.

Sevgili kardeşlerim! Sevgi fedakârlıktır. Düşünün bakalım; Allah için hangi fedakârlıkları yapabilirsiniz? Allah’ı kendinizden fazla mı seviyorsunuz? Bundan emin misiniz? O zaman Allah yolunda hangi fedakârlıkları yapabildiğinizi bir düşünün bakalım. Sabah namazlarına muntazam kalkıyor musunuz? Tekliyor musunuz bu konuda? Nerede hangi gün sabah namazına kalkmamışsanız, Allah’ı değil o gün sabah namazında kendinizi öne geçirdiniz. Nefsinizin o kör rahat etme afeti, sizi yere vurdu. Eğer Allah önde olsaydı, o zaman sabah namazına kalmak sizin için bir angarya olmayacaktı. Bir zevk olacaktı, kaçırmanız mümkün olmayacaktı.
 
İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! O’na dikkatle bakın, hepinizi tahmin edemeyeceğiniz kadar çok sever. Ama bu sevgisi size göre bin kattır. Siz sevginizi arttırabilirseniz, O’nun da size karşı olan sevgisi ona paralel olarak artacaktır. “Mutluluk mu?” diyorsunuz. Mutluluğun bahçesi sevgidir. O bahçede yetişen güller, o güller sizi Allah’ın bahçesinde O’nunla beraber, O’nun sevgisine muhatap kılacaktır. O, bahçenin yegâne sahibidir. Nasıl bir bahçede birtakım böcekler, donma tehlikesi, yabanî otlar hep birer engelse neşvü nevaya, bunlar şeytanı ve onun düşmanlıklarını ifade eder. Ayrı ayrı düşmanlık türleri. Eğer bahçenizi kendi haline bırakırsanız, bahçeniz yabanî otlarla kaplanır. Yozlaşma eşyanın tabiatında vardır. Atalarımızın söylediğini bir mutlak değer olarak kabul edin: “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.”

Sevgili kardeşlerim! Allah ile olan ilişkilerinizde hep Allah’ın bahçesinde olun, gül bahçesinde. Orada zararlı otların çıkmasına müsaade etmeyin. Orada böceklerin; güllerin köklerini yemesine, ona zarar vermesine müsaade etmeyin. O gül bahçesine gözünüz gibi bakın. O sizin mutluluk âleminizdir. Ve yalnız sevgi ile yaşar.

Öyleyse Allah’ı çok sevin. Söylediğim gibi ölçüyü hiç unutmayın.

1- Allah’ın en çok sevdikleri, O’nu en çok sevenlerdir.
2- Allah’ın en çok sevdikleri, O’nu en çok zikredenlerdir.

Öyleyse, zikrinize dikkat edin. Kendi kendinize sorun; “Ben kendimden yana mıyım, yoksa Allah’tan yana mıyım?” Zikriniz günün yarısına ulaştığı zaman ortada olacaksınız. Ne kendinizden yana ne O’ndan yana.  Ne zaman zikriniz günün yarısını aşarsa, o noktadan itibaren artık O’ndan yanasınız. O’ndan yana olmanız bu noktada yarıda başlar ve her geçen gün biraz daha artarak hep O önde olur hayatınızda. Artık sizin için O vardır. Siz yoksunuz. Kendinizi defterden sildiğiniz yer, %90’ların üzerindeki sevgiyi yaşadığınız noktadır.

Sizin için zevk sadece O’nunla birlikte olmaktır. O her zaman sizinle beraberdir. Siz kendinize sorun: “Siz O’nunla beraber misiniz?”
 
Yavuz Sultan Selim ölmek üzere şirpençeden, lalası diyor ki: “O’nunla bile olmak zamanıdır.” Yavuz sultan Selim diyor ki: “Lala, şu ana kadar kiminle birlikte olduk sanırsız?”

Sevgili kardeşlerim! Aslında hep O’nun ile birliktesiniz. Ama çoğunuz bunun farkında değilsiniz, şuurunda değilsiniz. Eğer sizin için alelâdeyle fevkalâde aynı şeyse, Allah yolunda lâyık olduğunuz yerde değilsiniz. Fevkalâdeye ulaşmalısınız. Normalin mutlaka ötesine. Bu sizin iştiyakınızın işaretini taşır. Hangi konu olursa olsun, “Böyle de olur öyle de olur.” derseniz bir yanılgının içindesiniz demektir. Öyle de olmasın hep daha güzele ulaşmaya çalışın.

Sevgili kardeşlerim! Sizin için Allah yolunda hizmeti daha güzel, daha güzel, daha güzel yapmaktan ötede bir şey olmamalı. İşte bütün bu güzellikleri dizayn edecek olan Allah’tır, Sizin davranış biçimlerinize göre. O’na hayatınızda ne kadar yer veriyorsunuz, O’na hayatınızda ne kadar değer veriyorsunuz. Siz mi öndesiniz? Yani nefsiniz mi önde? Nefsinizin afetleri mi önde? Yoksa ruhunuzun hasletleri mi önde? Eğer nefsinizin afetleri öndeyse; Allah önde değil, şeytan önde. Eğer ruhunuzun hasletleri öndeyse; o zaman Allah önde şeytan ikinci planda.

Hayata nefsinizin afetleriyle başlarsınız. Başladığınız noktada hayat geceyi ifade eder. Nefsinizin kalbi %100 karanlıklarla kaplanmıştır. Öfke, kin, kıskançlık, haset, isyan, düşmanlık, iptilâlar her türlü kötü afet, içinizi kapkaranlık bir standartta sarmıştır. Bütün insanlar hayata gece başlarlar. %100 zifiri karanlık bir gecedir nefslerinin kalpleri. Marifet bu karanlığı, bu zifiri karanlığı, güneş aydınlığına çıkarmaktır. Nefsinizin mürşidine ulaştıktan sonraki devresinde, nefs tezkiyesi söz konusu olacaktır. Bu karanlıkların yavaş yavaş azalması nefsinizin kalbine hasletler, onlara eşit standartlarda olan (hasletlere eşit standartlarda olan) faziletler, nefsinizin kalbine doldukça karanlıklar yavaş yavaş aydınlanmaya başlar.

Nefsinizin kalbinde nurlar, ruhunuzu Allah’a ulaştırdığınız zaman %50`yi geçer. Bunun mânâsı alacakaranlığı aştınız, mutlak aydınlığa ne zaman ulaşacaksınız? Daimî zikre vasıl olduğunuz zaman. Daimî zikre ulaştığınız anda bir daha kararmayacak bir güneş, nefsinizin kalbinde %100 her şeyi aydınlatmıştır. Bir daha kararması mümkün değildir. Çünkü daimî zikre ulaşmış olan bir kişinin nefsinin kalbindeki mühür, karanlıkların artık o kalbe girişine müsaade etmez. Daimî zikir sebebiyle mührün üzerindeki rahmetin, fazlın ve salâvâtın baskısı hep devam edecektir. Bu devamlılık, kalbinizin kararmasına hiçbir zaman müsaade etmez. İşte Allah’ı en güzel yere, O’nun ait olduğu yere, Rab mevkiine mutlak olarak oturttuğunuz yer burasıdır. Ne diyordu Allahû Tealâ? İnsanlardan bahsediyordu:

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

“Habibim! Onları görmüyor musun? Nefslerinin afetlerini kendilerine ilâh edinmişlerdir.” Nefsin afetlerinin ilâh edinildiği bir noktadan bahsediyor Allahû Tealâ. Bunlar heva adını alıyor. Nefsinizin afetlerinin sizi sürüklemek istediği her alan sizin hevanızdır.

Öyleyse, böyle bir ortamda her şeyi en güzel standartlarda bir düşünün. Bir tarafta Allah var, bir tarafta siz varsınız. Doğuşunuzdan itibaren siz öndesiniz. Ve şeytan sizin sesinizi taklit ederek, sizin düşüncenizmiş gibi gösterip sizi alaşağı eder, hep yerle bir eder, hep mağlup kılar. İstediği şey bu zilleti hayatınız boyunca yaşamanızdır. İnsanlar vardır, Allah’tan haberi bile yoktur. Bir ot gibi şu dünyada yaşarlar, bir gün ölüp giderler kendilerinde bir Allah sevgisi hiç oluşmadan. Hüzün içinde geçen bir ömrün sonunda bir cehennem yolculuğuna çıkarlar sadece. Hayatları boyunca önde kendileri vardır. Kör nefsleri vardır. O kör nefslerine sağladıkları haksız menfaatler vardır. Onlar her türlü kötülük için açıktırlar. Suiistimaller, rüşvetler, Allah’ın yasak ettiği bütün fiiller onlara açıktır. Hayatlarını hep kaybetmekle geçirirler. Hayatlarını boşuna harcayan zavallı insanlar.

İşte artık Osmanlı’nın torunlarının, mirasçılarının karanlık çehresi. Çoğunluğun böyle olduğu, büyük çoğunluğun böyle olduğu bir dünya nizamı sergiliyor. Her tarafta ahlâksızlığın kol gezdiğini, rüşvetin, suiistimalin, her türlü kötülüğün topluma hâkim olduğu, çeklerin çok büyük bir kısmının ödenmediği, insanların birbirine güvenin, birbirine karşı duydukları güvenin artık mevcut olmadığı bir ortam düşünün. İşte orası bizim ülkemizdir; Türkiye.

Hep çocukluğumuzdan beri bir gün Türkiye, küçük Amerika olacak derlerdi. Oldu. 1920’li yılların o karmaşa içindeki, haksızlığın kol gezdiği, bütün ahlâksızlıkların devrede olduğu o 1920’li yılların… (29.19) devresi Türkiye küçük Amerika oldu. Gözünüz aydın şeytanın taraftarları başardınız, ülkeyi yaşanmaz bir hale getirmeyi.

Sevgili kardeşlerim! Bu, bugünkü tablo. Sakın ümitsizliğe kapılmayın. Sizler varsınız, sizler geleceğin ümidisiniz. Sizler; doğruluğun, güzelliğin, Allah sevgisinin, başka insanlara hizmetin temsilcilerisiniz. Geleceğin ışıklarısınız, meşalelerisiniz, geleceğin güvenliğini teşkil ediyorsunuz. Allah’a güvenin, hiç korkmayın. O sizi mutlaka, siz olduğunuz için bu toplumu mutlaka düze çıkaracaktır. Bu dizayn içerisinde hayatınızı bitireceksiniz.

Güneşin doğudan doğup batıdan battığı, o ufuklarda. Her şeyin her yerde en güzel dizayn edilmesi, Allah’ın temel hedefidir. Bunun için her şeyi yapar. Ama bulunduğu topluma şekil veren insandır. Etrafınızda hep abus çehreli, üzüntülü, kederli, hırslı, öfkeli insanlarla berabersiniz. Bu insanlar hırçın, bu insanlar hüzünlü, bu insanlar huzursuz, bu insanlar her şeyi kötüye kullanabilir bir özelliği sergiliyor. En güven duyulacak mevkilerde bile, güven duyulması mümkün olmayan insanlar yaşıyor artık. Adalet çoğu yerde adaletsizlik dağıtıyor.

Sevgili kardeşlerim! Pek çok şeyin parayla satın alınabildiği bir ortamda yaşıyorsunuz. Bütün bunlar birer vakıa. Ama bu sizi ümitsiz kılmasın. Bu sizi huzursuz etmesin. Siz Allah’ın teminatı altındasınız. O ülkenin geleceği için o ülkede yaşıyorsunuz. Ve şartlar ne kadar kötüye giderse gitsin, siz korunursunuz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Siz her halükârda Allahû Tealâ tarafından muhafaza altındasınız. Öyleyse unutmayın her zaman en güzelin içinde hissetmeye çalışın kendinizi. Çevre şartlarınızın mimarı siz olacaksınız. Varsın insanlar ahlâksız olsunlar. Varsın şeytanla işbirliği yapsınlar. Yaptıkları kötülükleri bir marifet zannetmekte devam etsinler. Ama siz Allah’la dost olun. Ama siz Allah’ın dostlarına yakışır bir hayat sergileyin. Hangi şartların içerisinde olursanız olun Allah’ı hatırlayın, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i hatırlayın. Sahâbeyi hatırlayın. Siz sahâbenin bugün yaşayan temsilcilerisiniz. Bütün güzellikler sizin elinizle gelecek oraya. Sizlerin yardımıyla bir güzellik oluşacak; asr-ı saadet. Sizler o asr-ı saadetin mimarları olacaksınız. Gelecekten hiç korkmayın. Sakın ümitsiz olmayın. Şartlar daha kötüye gidecek. Ümitsiz olmayın. Sonunda her şey düzelecek. İnsanlar bir gün neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayacaklar. Ama küfrân-ı ni`met etmiş bir ülkenin çektiği acılardan sonra.

Sevgili kardeşlerim! Allah adaletin en büyük sahibidir. El Adl esmasının sahibidir. Yani objektif açıdan insanlar arasındaki haksızlıkları anında sıfırlayan O, Allah’tır. Allahû Tealâ buyuruyor:

2/BAKARA-202: Ulâike lehum nasîbun mimmâ kesebû vallâhu serîul hısâb(hısâbi).

İşte onlar ki, onların, kazandıklarından (kazandıkları derecelerden dolayı) nasibi vardır. Ve Allah, hesabı çabuk görendir.

Allâhu serîul hısâb: Allah hesabı çabuk görendir.

Kim hangi suçu işlerse işlesin işlediği an hesap kapanmıştır. O işlediği suç hangi derece, hangi miktarda derecat kaybına sebebiyet verirse, o standart içinde yok olacaktır her şey.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Böyle bir dizaynda Allah ile olan ilişkilerinizde siz sadece kendinize değil, başka insanlara, etrafınızdaki insanlara da ışık olmak mecburiyetindesiniz. Onlar sizleri gördükçe, sizlerdeki sarsılmaz îmânı, güçlükler karşısında yılmadan Allah’a hizmete devam ettiğinizi, buna dayanma gücünüzü gördükçe, sizdeki farklı şeyler onları da etkileyecektir. Farklı bir dayanma gücü, farklı bir olaylara bakış açısı, olağanüstü bir güçlükler karşısında yılmazlık. Olağanüstü bir Allah sevgisi, Allah yolunda fedakârlık, bu vasıflarınız hepinizi birer güneş yapacaktır. İnsanlar arasında örnek olacaksınız.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir defa daha beraberiz sizlerle. Bir defa daha Allah’ın izinde, bir defa daha O’nun o tertemiz güzelliğinde bir defa daha beraberiz. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz.
 
Sevgili kardeşlerim! Allah’ı sevin. Allah’ı sevin ki Allah da sizi daha çok sevsin. O hangi standartlar içinde olursa olsun size karşı mutlaka bir sevgi besler. Allah’ın o insanlık tarihi kadar geniş insan spektrumunda, insan yelpazesinde herkesin sonsuz basamaklar içinde bir yeri var, bir basamağı var. Her an değişen bir basamaklar dizisi içinde yaşarsınız. Her saniye o spektrumdaki basamağınız değişecektir.

Öyleyse bu değişmeleri en güzele ulaştırmakla mükellefsiniz. Ne zaman Allah yolunda bir hizmet yapsanız, zikir yapsanız, ibadet yapsanız güzelliği yaşarsınız. Allah ile olan ilişkilerinizde Allah’ın size verdiği ni`metleri bir gözden geçirin, o ni’metleri sayın. Şükredecek ve hamdedecek ne kadar çok şeyin sizde var olduğunu göreceksiniz. Şu anda beni görüyor musunuz? Sözlerimi işitebiliyor musunuz? Bunu Allah’ın bir ni`meti olarak düşünmelisiniz. Allah size görme yeteneğini, işitme yeteneğini nasip kılmış. Her şeyiniz var aç değilsiniz, açık değilsiniz ve şu dünya üzerinde mutluluğu yaşamalısınız.

Sevgili kardeşlerim! Unutmayın, yaratılış sebebiniz mutluluk içindir. Allahû Tealâ hepinizin mutlu olmasını ister. Allahû Tealâ hepinizin saadet içinde bir dünya hayatı geçirmesini ve cennetteki en mutena yerleri sizlerin işgal etmenizi ister. Ama buna lâyık olmak için gayretin sahibi olan siz olmalısınız.

Öyleyse bütün kâinatın sizler için yaratıldığını unutmayın. Birçok insan, “Nerden bütün kâinat bizim oluyormuş, hiçbir zaman gitmemiz görmemiz mümkün olmayan o yerler, nasıl bize ait olur?” diye düşünenler olduğunu biliyorum. Gidiyorsunuz, oralarda yaşıyorsunuz. Her gece kâinatın bir yerlerine gidersiniz. Bazen berzah âlemine gidersiniz. Ne zaman rüyanızda fizik standartları içindeyseniz, yani masaya dokunduğunuz zaman elinizle masaya dokunabiliyorsanız, sandalyelere dokunabiliyorsanız, bardaktaki suyu içebiliyorsanız fizik âlemdesiniz. Yani orası bu kâinat değil orası berzah âlemi, nefsinizin âlemi. Ama bu zahirî âlemde her gezegeni oraya ulaşarak gezmek imkânının sahibisiniz. Bütün insanlar rüyalarında mutlaka her yere giderler ve hayal gördüklerini zannederler. Tıp ilmi de zaten böyle şeyler söyler insanlara: “İnsanların günlük hadiselerin tesiri altında gördükleri hayallerin adı rüyadır.” derler. Hiç tayyi mekân yaşamamışlar ki, tabiî öyle diyecekler.

Sevgili kardeşlerim! Allah’ın bu kadar güzelliği, her şeyi sizi mutlu etmek için yarattığı böylesine geniş bir dizayn yalnız sizler için, yalnız insanlar için, kâinatın en üstün varlığı için, mahlûku için. Her şey Allah’ın mahlûkudur. Yerler, gökler Allah tarafından halk edilmiştir, halk olunmuştur. Hepsi netice itibariyle birer mahlûktur. Hepimiz birer mahlûkuz. O’nun, O Yüce Yaratıcının, Allah’ımızın bir yaratığıyız. O’nun mahlûkuyuz, O halıktır, yaratıcıdır. Sadece O.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah ile olan ilişkilerinize dikkatle bakın. Bu ilişkilerde siz hep Allah yolunda hizmet veren, sadakatle, fedakârca Allah yolunda başkalarını mutlu etmek için çalışan bir insan olmaya devam edin. Unutmayın! Hizmetiniz hiçbir zaman insanların nefslerine hizmet olmayacak. O zaman Allah’a değil şeytan’a hizmet edersiniz. İnsanların ruhlarına hizmet olacak.

Sevgili kardeşlerim! Ölçüleri iyi ayarlayın. Hiç unutmayın, Allah sizi seviyor. Öyleyse siz Allah’ı daha çok, daha çok, daha çok sevmeye çalışın. Kimlere hangi açıdan bir yardım yapıyorsanız, bir hizmette bulunuyorsanız unutmayın, o hizmeti Allahû Tealâ Kendisine yapılmış bir hizmet sayar. Allah’ın yolunda Allah için yapılan bütün fedakârlıklar Allah tarafından bilinir, kabul edilir ve derhâl mükâfatını takdim eder Allahû Tealâ. Aynı anda amel defteriniz muhteşem derecelerle dolar.

Her yaptığınız güzel davranışın bedeli pozitif derecelerle size ödenir. Ne zaman yanlış bir davranışta bulunursanız, o zaman da amel defterinize negatif dereceler yazılır ve huzursuzluğu Allahû Tealâ bu sefer size iki kat yaşatır.

Öyleyse mutlu olmak, huzur içinde bir dünya hayatı yaşamak varken, herkesi de mutlu ederek mutluluğunuza mutluluk katmak varken; neden başka insanlara karşı kötü davranmak? Neden huzursuzluğu, mutsuzluğu yaşamak, Allah yolunda aciz olmak varken sefil olmak?
 
Sevgili kardeşlerim! Allah sizi yarattı, öyleyse O sizi seviyor. O sevgiye siz lâyık oldukça Allah’ın sevgisi devamlı artacaktır. Gül bahçelerinde yaşayacaksınız. Allah’ın bütün güzellikleri sizlerle olacak, saadeti yaşayacaksınız. Örnek bir insan olun. Her davranışınız bir güzelliği temsil etmeli. Mihr Vakfı’nın mensubu olduğunuzu fedakârlığınızla, sevecen davranışlarınızla, insanlara hizmetinizle hep ispat etmelisiniz. Sizi görenler, “Haa o mu? O Mihr Vakfındandır, o hayatını başkalarına adamıştır, O sahâbe gibi yaşamayı kendisine şiar edinmiştir.” demeliler.

Öyleyse böyle bir ortamda hiçbir şey sizi yıldıramamalıdır. Hep insanlara bir nebzecik mutluluk vermek için bütün zaman parçalarını değerlendirmeye çalışmalısınız. Gece ve gündüz sizin için fark etmemeli. Kendinizi başka insanlara adarsanız Allah’a adamış olursunuz.

Öyleyse hayatınızı Allah yolunda başka insanlara vakfedin. Onların mutluluğunu sağladıkça asıl mutluluğu yaşayan siz olacaksınız. Her gün birçok insana yardım elinizi uzatırsanız, onları mutlu ederseniz onların her birinin yaşadığı mutluluğun en az iki katını siz de yaşayacaksınız.

Öyleyse bir insan her gün on kişiye onu mutlu edebilecek olan bir davranış sergilemeyi başarırsa, eşit olduğunu kabul edelim bir an için davranışların ve verdiği mutluluk oranının her birinin yaşadığı mutluluğun yirmi katını, siz aynı gün içinde yaşarsınız.

Öyleyse bu alışverişten kazançlı çıkan kim sevgili kardeşlerim? Elbette hizmet eden. İşte sahâbe hayatlarını başkalarına adamışlardı. Herkes bir başkasının zekâtını kabul etmesi için bir gayretin içindeydi. Herkes “Bir başkasına nasıl yaparım, ne yaparım da hizmet edebilirim”i düşünüyor ve hayatını ona göre dizayn ediyordu. Bütün bu güzellikleri onlar yaşadılar. O yaşadıkları devre asr-ı saadet denmesinin sebebi buydu.

Herkes başka insanları mutlu etmeye kendisini adamıştı. Herkese göre başkaları kendilerinden daha çok hizmet edilmeye lâyıktılar. Herkes birbirine hizmet için yaşıyordu ve bunu her olayda gerçekleştiriyorlardı. Herkes başkalarını kendisinden daha çok mükâfatlara lâyık görüyordu.

Hatırlayacaksınız; savaştan sonra şehit olanların arasında dolaşan Hz. Ömer’i. Elindeki su kabıyla dolaşıyor, şehit olmaya ramak kalmış olan insanların; sahâbenin arasında. Birisi “Su” diyor, “Ya Ömer!” Hz. Ömer koşarak ona ulaşıyor, hemen ulaştırıyor matarayı. Ama tam sahâbe suyu alırken bir başkası ‘‘Ya Ömer! Su.’’ diyor. O zaman Hz. Ömer’in suyu uzattığı birinci sahâbe diyor ki: ‘‘Ya Ömer! Onun benden daha fazla ihtiyacı var, suyu ona ver.” Hz. Ömer gidiyor ikinciye koşarak tam suyu uzatırken, bir üçüncü sahâbe; ‘‘Ya Ömer! Su.” diyor. İkinci sahâbe de birincinin söylediğini tekrar ediyor: “Ya Ömer! Onun benden fazla ihtiyacı var, suyu O’na götür.” Hz. Ömer götürüyor suyu ama ulaştığı zaman üçüncüye, üçüncü şehit olmuş. Hz. Ömer koşarak ikinciye ulaşıyor, o da şehit olmuş. Hz. Ömer koşarak birinciye ulaşıyor, o da şehit olmuş.

Sevgili kardeşlerim! Bir insanın suya en çok ihtiyacı olduğu an ölmek üzere olduğu andır. Ve bu şiddetli ihtiyaç anında, en şiddetli ihtiyaç anında o insanlar başkalarını kendilerinden daha çok lâyık görmüşler, ölüm anında da durum değişmemiş. İşte başkaları için yaşamak budur. Medine’de yapılan hiçbir ev yoktur ki; bütün sahâbenin alın teri karışmamış olsun o binanın harcına.
 
Sevgili kardeşlerim! Allah için çalışmanın sağladığı o sonsuz mutluluğu sizlerin alınlarında parlayan terlerde görmeyi ister Allahû Tealâ. Başkaları için yaşamanız, her şeyden evvel sizin mutluluğunuz için elzemdir. Siz başkalarını mutlu ettiğiniz sürece asıl mutlu olan siz olursunuz. Bu sebeple vermek almaktan üstündür, mukaddestir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu muhteva içerisinde Allah’ın bütün güzelliklerini yaşayan bir ortamda olacaksınız. İnsanlara kendinizi hasrederseniz, vakfederseniz, adarsanız o zaman Allah’a adamış olursunuz. Allah’a vakfetmiş olursunuz. Göreceksiniz ki mutluluğunuzun yeni bir dinamizm kazandığı bir ortamda yaşayabileceksiniz. Size en çok o zaman ihtiyaç duyulacak.  Bu dizayn içerisinde Allah’ın güzelliklerini yaşadığınız zaman Allah’ı daha çok, daha çok, daha çok seveceksiniz.

İnsanları sevin! Onlar size kötülük yapsa da sevmekte devam edin. Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-119: Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tû’minûne bil kitâbi kullih(kullihi), ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz(gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).

İşte siz (mü`minler) böylesiniz, siz onları seversiniz ve onlar sizi sevmezler ve siz kitabın tamamına îmân edersiniz. Ve sizinle karşılaşınca "biz îmân ettik" dediler, yalnız kaldıkları zaman, size karşı öfkelerinden parmak uçlarını ısırdılar. De ki: "Öfkenizden ölün."Muhakkak ki Allah, sinelerde olanı en iyi bilendir.

“Ey sahâbe! Onlar size buğz ettiği halde siz onlara karşı muhabbet beslersiniz.”

Siz de öyle olun. O günlerde yaşayan sahâbeler gibi olun, yapabilirsiniz. Hem fıtratınızda bu var hem de siz geleceğin güneşleri, Osmanlı’nın torunları buna lâyık olan, bunu başarabilecek olan evsafta en güzel topluluksunuz. İşte sizin ışığınız etrafınızdaki insanları mutlaka aydınlatmalı, onlara en güzeli vermelisiniz. Mutluluğun anahtarının başkalarını mutlu etmek olduğunu hayatınıza bir rehber edinin. O’nun ışığı altında yaşayın. Siz hayatınız boyunca başkalarını mutlu eden bir insan olun, en çok mutlu olan insan olun.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Burada sözlerimizi tamamlıyoruz. Bir güzel gün, bir güzel saat gene farkına bile varamadan rüzgâr gibi geçti. Ama biz bu süreç içinde sizler ve ben, sizler ve biz mutluluğu yaşadık. Bunun için Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrediyoruz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın hepinizi sonsuz mutluluklara, cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna ulaştırmasını, zülcenahayn kılmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimi inşallah burada tamamlamak istiyorum. Allah hepinizden razı olsun.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1087