Bugün: 22.11.2019
  • Ana Sayfa
  • »
  • Bilenlerle Bilmeyenler Bir Olur mu?

Bilenlerle Bilmeyenler Bir Olur mu?

TARİHİ: 07.01.2000
Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah`ın zikir sohbetini yapmak üzere beraberiz.
 
Allah`tan bahsetmek; bu Allah`ın bize verdiği büyük bir zevk. Ne zaman sizlere hitap etsem hep aynı büyük heyecanı, büyük mutluluğu, büyük huzuru yaşıyorum. Allahû Tealâ’nın sizler için uygun gördüğü her şeyi sizlerle paylaşmak, O’nun yolunda bir olmak, beraber olmak, O’nunla bütünleşmek, O’nun önce kulu olmak, sonra kölesi olmak. O’nu önce sevmek, sonra âşık olmak, sonra hayran olmak. Bunların hepsi mutluluğumuzun bir bölümünü oluşturur.
 
Allahû Tealâ’nın indinde her şey en güzel standartlarda yaratılmış. Öyleyse nerede huzursuzluk duyuyorsak, nerede mutsuzluk hissediyorsak, sıkıntı hissediyorsak Allahû Tealâ’nın koyduğu kanunları çiğnediğimiz için. Allah`ın, bizi yaratanın bizi mutlu etmek konusunda kesin bir hedefe sahip olduğunu bilmenizi istiyorum. Allahû Tealâ sevgili kardeşlerim! Sizlerden sadece ve sadece bir tek şey ister; sizin mutlu olmanızı. Hem bu dünyada mutlu olmanızı (şu dünya adı verilen gezegende saadeti yaşamanızı) hem de ölümden sonra (kıyâmetten sonra) mutlaka cennet saadetini yaşamanızı ister Allahû Tealâ. Hepinizin sevgili izleyenler ve dinleyenler! Hiçbiriniz bunun istisnası değilsiniz.

Öyleyse Allah istiyor da neden insanların çoğu cehenneme gidiyor? Allah`ın cennetine gitmek için takip edilmesi lâzımgelen emirlerini, takip edilmesi lâzımgelen yolu takip etmedikleri için.
Allah`ın mutluluğu dediğimiz zaman cennet saadeti adını verdiğimiz şey, aslında sizin bir tek talebinize bağımlı. Hanginiz içinizden Allah`a ulaşmayı dilemişseniz Allah`a ulaşmayı dileyen kişi dilediği andan itibaren cennet saadetinin sahibi olur. Allahû Tealâ o kişiyi mutlaka cennetine alacağını garanti ediyor. Kim Allah`a ulaşmayı dilerse, şu dünya hayatında yaşarken ruhunu Allah`a ulaştırmayı dilerse, Allahû Tealâ onu mutlak olarak cennet saadetine ulaştıracağını söylüyor sevgili izleyenler ve dinleyenler.
 
Öyleyse her şey en güzel standartlarda Allahû Tealâ tarafından vücuda getirilmiş. Bu dizaynı Allahû Tealâ bizler için, hepimiz için vücuda getirmiş sevgili izleyenler ve dinleyenler. Her şeyi en güzel standartlarda Allah tayin etmiş. Vücuda getirmiş, kâinat oluşturmuş, insanın yaşamasına müsait hale getirmiş bizim dünyamız gibi birçok gezegeni. Ve insanoğlunu burada yaşatabilmek için bitki örtüsünü, hayvanları, atmosferi insanın hayatı için elzem olan her şeyi vücuda getirmiş. Ne istiyor? Mutlu olmanızı. Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Allah`ın hepinizden istediği şey bu kadar. Sadece mutlu olmanızı istiyor. Saadet içinde bir dünya hayatını yaşamanızı ve mutlaka cennete girmenizi. Ve her şey sizin talebinizle başlar; Allah`a ulaşmayı dilemek. Allah`a ulaşmayı dilemek cennetin kapısını açan bir anahtardır. Dilediğiniz an Allahû Tealâ`nın tecellisi derhâl başlar. Çünkü O sizin bunu düşündüğünüzü, kalbinizde Allah`a ruhunuzu ulaştırmak olduğunu hem bilir hem kalbinizdeki sesi işitir; Allah`a ulaşma talebinizin sesini. Hem de görür sevgili izleyiciler ve dinleyiciler. Bu talebi Allahû Tealâ görür. Öyleyse insanların ayrı ayrı hassalarla algılayabildikleri şeyleri Allahû Tealâ kendisine has ilahî yöntemiyle en iyi standartlarla bilir, işitir ve görür.
 
Sevgili kardeşlerim! Kendi kendinize sorduğunuz zaman yani bizim içimizdeki talep; Allah`a ulaşmayı dilemek bir ses midir, bir bilgi midir, bir görüntü müdür? Hepsidir, sevgili izleyenler ve dinleyenler! Biz sadece adına dilek diyoruz. Ama Allahû Tealâ ayrı ayrı cephelerden, 3 ayrı cepheden birden onu yakalamak imkânının sahibi. Hem biliyor hem işitiyor hem de görüyor. Öyleyse eğer düşünmek bir takım kelimelerin söylenmesi ise Allah`a ulaşmayı dilemek; “Ben, Allah`a ulaşmayı diliyorum.” şeklinde bir ifadeyse Allahû Tealâ bunu işitir. Ama biz insanlar eğer bir şeyi işitirsek onu göremeyiz. Bir şeyi işitirsek ses olarak, o bizim karşımızda duyamayacağınız bir yerde söylensin eğer onu duyamazsak onun bilgisine ulaşamayız. Mânâsına ulaşamayız. Ama Allah öyle değil sevgili izleyenler ve dinleyenler! Hem işitiyor hem biliyor hem görüyor. Ses olarak onu algılıyor. Onu görüntü olarak algılıyor. Onu fikrin temel yapısı olarak da algılıyor. Böylece 3 ayrı cepheden Allah`ın dizaynı söz konusu sevgili izleyenler ve dinleyenler.
 
İşte muhteva bu standartlar altında. Öyleyse kim, içinizden her kim cennet saadetine ulaşmayı diliyorsa yapması lâzımgelen şey sadece Allah`a ulaşmayı dilemektir. O kadar mı? O kadar. Yani başka hiçbir şey yapmayacak mı bu insan? Çok şeyler yapacak. Ama isteyerek yapacak. Çünkü Allahû Tealâ onun içine namazın sevgisini koyacak. Orucun sevgisini koyacak. Zikrin sevgisini koyacak. Allah`ın bütün ibadetlerinin arkasındaki zevkleri kişi birer birer keşfedip yaşayacak. Allah onları Allah`a ulaşmayı dileyen kişi için mutlaka zevkli hale getirir.

Öyleyse 2 nevî insan var sevgili izleyenler ve dinleyenler: İbadetlerini (onları) bir angarya olarak kabul edip zorla yapanlar. Hiç yapmak istemedikleri halde onları zorla yapanlar. Bir de sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu ibadetleri zevk olarak yapanlar. İşte talepleri itibariyle bu insanlar 2’ye ayrılıyor. Allah`a ulaşmayı dileyenler ve dilemeyenler. Kim dilemiyorsa sevgili izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ onun içine Allah`ın ibadetlerinin zevkini koymuyor. Ve her şey o insanlar için bir angarya oluyor. Zekât vermek, oruç tutmak, namaz kılmak, zikir yapmak… Hiç zevk almıyorlar. Öyle olunca da ibadetlerde ya bir süre sonra ya da hemen aksamalar başlıyor. Kişi iradi gayretiyle bunu önlüyor. O kişi sadece Allahû Tealâ’dan korkuyor. İbadetlerini korktuğu için yapıyor. Ya Allah beni cehennemine atarsa diye. Oysaki bilmiyor ki eğer Allah`a ulaşmayı dilemiyorsa ibadetlerinin hiç birisi onu Allah`ın cennetine ulaştıramaz.
 
Bu sözlerimiz birçoklarına çok ters geliyor. Tabiî birçokları dediğimiz Kur`ân-ı Kerim’i bilmeyenler sevgili izleyenler ve dinleyenler! Ve “Bir dengesizlik yok mu?” diyorlar. “Haksızlık yok mu?” diyorlar. Biz de diyoruz ki: Dengesizlik yok, haksızlık da yok. Böyle demeleri için sebep ne? Diyoruz ki: Eğer bir insan 30 sene 40 sene ibadet etse, namazını kılsa, orucunu tutsa, zekâtını verse, haccına gitse ve bu kişi Allah`a ulaşmayı dilemese; bir kısım insanlar zannediyorlar ki Allah`a ulaşmayı dilemese de o kişi Allah`ın cennetine girer. Girmez sevgili izleyenler! Bu Kur`ân-ı Kerim’e göre imkânsızdır. Cennetin anahtarı Allah`a ulaşmayı dilemektir. Öyleyse hani bir takım kişiler bizim aleyhimize atarlar tutarlar. “Cennetin anahtarının kendi elinde olduğunu söylüyor. Ona tâbî olanlar cennete girermişmiş.” Hiç böyle bir şey söylemedik hayatımız boyunca. Ama bize öyle yakıştırmışlar. Pekalâ. Bu bir yanlış, bu yanlışı açık açık söylüyoruz ki insanlardan hiç kimse hiç kimseyi cennete ulaştırmak yetkisinin sahibi değildir. Yani? Yani her insan kendi cennetini kendisi hazırlar.
 
Bir insan düşünün sevgili izleyenler ve dinleyenler! Ne diyoruz? Mürşidine ulaşamayan cehenneme gider. Geliyor tâbî oluyor mürşidine. Cennete gideceğini zannediyor. Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Allah`a ulaşmayı dilemedikçe mürşide ulaşmak hiç kimseyi Allah`ın cennetine ulaştıramaz. Mürşid, Allah`a ulaştıran vasıtanın adıdır. Siz Allah`a ulaşmayı dilemedikçe o vasıta hiçbir görev yapamaz. Öyleyse mutluluk, cennet saadeti, dünya saadeti sadece sizin elinizde sevgili izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ hepinizi cennetle müjdeliyor. Allahû Tealâ hepinizin mutlak saadete ulaşmasını istiyor. Tamam. Ama bunu sizin iradenize bırakmış. Siz kendi iradenizle burada methaldar olmazsanız, kendi iradenize yapması lâzımgelen görevi yaptırmazsanız yani kendi iradenizle bilerek isteyerek Allah`a ulaşmak sizin için bir hedef olmazsa kurtulamazsınız sevgili izleyenler ve dinleyenler! Birçok şeyin yanlış anlaşılmasının arkasında bu hakikat yatıyor. Allah`a ulaşmayı dilemeyen cehennemin anahtarını alır. Allah`a ulaşmayı dileyen cennetin anahtarını alır.
 
Öyleyse sizi mutlu edecek olan biz değiliz. Sizi mutlu edecek olan sizsiniz.
Mutluluğunuza yardımcı olabilir miyiz? Evet. Allahû Tealâ mutluluğunuza yardımcı olur mu? Zaten en çok istediği bu; siz Allah`a ulaşmayı dileyesiniz de Allah sizi mutlulukların doruğuna ulaştırsın. Çünkü dilemek konunun başlangıcı ama safha safha her şey gelişecek. Mürşidinize ulaşacaksınız. O zaman dalâletten ve küfürden kurtulacaksınız. Ruhunuzu Allah`a ulaştıracaksınız. 1. teslime ulaşacaksınız. Fizik vücudunuzu Allah`a ulaştırmayacaksınız ama O’na teslim olacaksınız. Yani fizik vücudunuz Allah`ın bütün emirlerini gerçekleştiren, yasak ettiği hiçbir fiili asla işlemeyen bir özelliğin sahibi olacak. 2. safha, İslâm olmanın 2. safhası, 2. teslim. En sonra daimî zikirde nefsinizi de Allah`a teslim edeceksiniz. 3. teslim. Ve İslâm olmanız.
 
Görülüyor ki; mü`min olmak İslâm olmaktan çok evvelki bir olay. Her mürşidine ulaşan kişi mü`min olur mu? Olmaz sevgili izleyenler! Bir kısmı Allah`a ulaşmayı dilemiyor. Dilemiyorsa, yemin merasimi sırasında, tövbe merasimi sırasında o kişinin kalbinde Allah`a ulaşma dileğinin olmadığını;
 
1- Arşı tutan bütün melekler, orada vazifeli olan melekler, bu seremoniye ait vazifeli olan melekler, bu merasimin melekleri görürler.
2- Devrin imamının ruhu görür; o kişinin kalbinde Allah`a ulaşma dileği var mı yok mu diye.
3- Kendi mürşidinin kalp gözü görür.
4- O kişinin kendi kiramen kâtibin melekleri görür.
5- Bir de mürşidin başının üzerinde bulunan devrin imamının ruhu görür.
 
Görüyorsunuz 5 tane şahidin huzurunda bir şeyin doğru olduğu veya doğru olmadığı sağlanacak. Ama otomatik bir sağlama diyoruz ki 2 kere 2 eder 4. 2’yle 2’yi topladığımız zaman 4 ediyorsa işte 2 tane 2 bir araya gelmiştir. 4 olmuştur. Sağlamasını yapıyoruz bunun.
 
5 ayrı grup bu kişinin kalbine bakıyor tövbe merasimi esnasında. Öyleyse her mürşide ulaşan kişi Allah`ın cennetine mi girer? Hayır girmez. Bunlardan kim Allah`a ulaşmayı diliyorsa o şahitler onun şahididir. Bakınız Allahû Tealâ Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesinde şunları söylüyor:
 
78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).
O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.
“Arşı tutan melekler saf saf oradadırlar. Saflar halinde. Onların etrafındaki kişi yani devrin imamı oradadır.” diyor Allahû Tealâ. “Ve orada sadece kendisine izin verilen 2 kişi konuşur.”

ve kâle sevâbâ: ve doğruyu söylerler.” diyor.
İşte söyledikleri söz bu sözlerle olsun, bizim gibi kelimelerle olsun veya kalplerindeki söz olsun, o söz asıldır. Bütün bu sözlerin arasında doğruluğu veya yanlışlığı ortaya koyacak olan şey kişinin kalbindeki Allah`a ulaşma talebidir. Sevgili izleyenler! Böyle bir talep varsa bundan sonraki işlem vücuda gelir. Kişinin doğruyu söylemiş olduğu kesinleşir. Bundan sonraki işlem ne? Mürşidin ruhunun eğer o kişi Allah`a ulaşmayı diliyorsa onun başının üzerine gelmesi, devrin imamının ruhunun ve o kişinin ruhunun kendi vücudunu terk etmesi, Allah`a doğru yola çıkması. İşte bu Allah`a doğru yola çıkışı ve Allah`a ulaşmayı Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesinden sonraki 39. âyet-i kerimesi söylüyor. Allahû Tealâ diyor ki:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk`a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah`a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm`i) yol ittihaz eder. (Allah`a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


zâlikel yevmul hakku, femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ: işte o gün Hakk günüdür.

Yani Hakk’a ulaşma günüdür. Allah`a mülâki olma günüdür.
 
Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Dikkat edin. Bu ifade, “zâlikel yevmul hakku” ifadesi, Hakk’a ulaşma müessesesi, Allahû Tealâ tarafından Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde anlatılıyor. Diyor ki Allahû Tealâ:

40/MU`MİN-15: Refîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.


“Dereceleri yükselten Allah…”

Ne oluyor kişi mürşidine tâbî olursa? Allah`a ulaşmayı diliyorsa onun bütün günahları sevaba çevrilir Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesine göre.
 
25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Allahû Tealâ Mu`min-15’in bu âyetle alâkalı olduğunu söylemiş oluyor. Ve arşı tutan meleklerle ilgili konuyu açıklıyor Allahû Tealâ. “Arşın sahibi olan Allah” diyerek başlıyor âyet-i  kerimeye. Ondan sonra diyor ki: “Lâyık olanın başının üzerine Allah`ın emrinden ruh gönderilir.” Yani Allah`ın emrini tebliğ etmek üzere, emr âleminin bir varlığı olan, bu sebeple “Ruh, Rabbinin emrindendir.” âyet-i kerimesi gereğince Allah`ın katından gelen bir ruh (devrin imamının ruhu) gelir kişinin başının üzerine.

Hangi şartla sevgili izleyenler? Nebe-39’la Mu`min-15’i birleştiren aynı şeyi söyleyen bir husus var. Devrin imamı kişiye şunu söylüyor: “Senin yevm’et telâkın (Allah`a ulaşma günün, Allah`a mülâki olma günün) geldi. Bakınız sevgili izleyenler ve dinleyenler! Bakara Suresinin 45 ve 46. âyetlerinde Allahû Tealâ Allah`tan mürşidin nasıl isteneceğini söylüyor.

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.
vesteînû bis sabri ves salâtı: Allah`tan sabırla ve hacet namazıyla istianeyi (yani mürşidinizi istemek konusundaki talebi) yapın Allah`a, Allah`tan mürşidinizi isteyin.
Sabırla ve hacet namazıyla…
innehâ le kebîratun: ama bu zor bir iştir.
illâ alâl hâşiîn: ama huşû sahipleri için zor değildir.
Şimdi bundan sonrasına dikkat etmenizi istiyorum.
ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn: Onlar, yakîn hasıl ederek kesinlikle inanırlar ki; Allah`a mülâki olacaklardır, ruhlarını ölmeden evvel Allah`a ulaştıracaklardır. Ruhları vücutlarından ayrılacak Allah`a ulaşacaktır. Onlar buna kesin şekilde inanırlar. Bir şeye daha kesin şekilde inanırlar; ölümden sonra da ruhları Allah`a tekrar döndürülecektir.

Şimdi bu ölmeden evvel onlar Allah`a mülâki olacaklardır, ilka edileceklerdir. Bakınız burada kullanılan kelimeyle yevm’et telâk kelimesindeki telâk kelimesi aynı kelime sevgili izleyenler ve dinleyenler! Yetmez! Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ: “O gün Hakk günüdür.” diyor ve “Dileyen kişi (Allah`a ulaşmayı, Hakk’a ulaşmayı dileyen kişi) kendisine, Allah`a ulaştıran Sıratı Mustakîm’i yol ittihaz eder ve ruhu o yolu takip ederek Allah`a ulaşır.” buyuruyor Allahû Tealâ.
 
Sevgili izleyenler ve dinleyenler! İşte Mu`min Suresinin 15. âyet-i kerimesindeki devrin imamının ruhumuza söylediği şey: “Senin yevm’et telâkın (Allah`a mülâki olma günün) geldi. Çünkü sen Allah`a mülâki olmak isteyen birisin. Ruhunu Allah`a ulaştırmak isteyen birisin. Onun için senin mürşidine ulaşmakla (Allah`ın senin için tayin ettiği mürşide ulaşmakla) başının üzerine gelen mürşidin ruhu (devrin imamının ruhu) sana bunu söyleyecektir.” diyor sevgili izleyenler ve dinleyenler! “Senin yevm’et telâkın geldi. İhtar ediyorum sana, seni ihzar ediyorum, seni uyarıyorum. Senin Allah`a ulaşma, Allah`a mülâki olma günün geldi.”  

Kime söylüyor? Bakara Suresinin 46. âyet-i kerimesinde: “ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim” ifadesinin sahibine söylüyor. “Onlar (yani huşû sahipleri) öyle insanlar ki kesin şekilde inanırlar ki ruhlarını mutlaka Allah`a ulaştıracaklardır. Ölmeden evvel Allah`a ruhlarını mutlaka mülâki kılacaklardır.” diyor Allahû Tealâ sevgili izleyenler ve dinleyenler!
 
İşte Allahû Tealâ’nın burada kullandığı “mülâki” kelimesiyle Mu`min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde söylediği “telâk” kelimesi aynı kökten geliyor. “İlkâ, likâe, mülâki olma, telâki, ilkâ, likâe, mülâki” hepsi sevgili izleyenler ve dinleyenler aynı kökten geliyor. Öyleyse Mu`min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde mürşidin başımızın üzerine gelmesi Bakara Suresinin 46. âyet-i kerimesindeki huşû sahiplerinin üzerine gelen bir ruhun ifadesidir (devrin imamının ruhunun).

Ve bu sebeple Allahû Tealâ Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesinde: “İşte o gün Hakk günüdür.” diyor. Yani “Hakk’a (Allah`a) mülâki olma günüdür.” diyor. Sonra da arkasından Allahû Tealâ “O gün dileyen kişi Allah`a ulaştıran yola ruhunu ulaştırır.” diyor ve “Onun ruhu Allah`a ulaşır, Allah onun ruhuna meab olur.” Öyleyse kişi neyi diliyormuş? Açık ve kesin değil mi ifade? Son derece açık ve kesin. Allah`a ulaşmayı diliyormuş kişi.

İşte konumuzun can noktasına geldik ki; burası Allah`a ulaşmayı dileme hüviyetinin açığa konulduğu nokta. “O gün, dileyen kişi.” Neyi dileyen kişi? Neyi diliyorsa onu yapan kişi. Yaptığı ne? Ruhunu Allah`a ulaştırıp Allah`ın Zat’ının onun ruhuna sığınak olmasını sağlamak. Meab olmasını sağlamak. Bunu yapmış. Öyleyse dilediği şey ne? Dilediği şey bu işte, ruhunu ölmeden evvel Allah`a ulaştırmak! Bunu dileyen kişi bu hedefine ulaşıyor. Öyleyse o zaman ne oluyor? Kişinin dileğinin Allah`a ulaşmak olduğu… Evvelce ne söylemiştik? 5 şahit tarafından, 5 grup şahit tarafından inceleniyor kişinin durumu. Tabiî eğer Allah’ı da katarsak 6. O, zaten işitiyor ve biliyor kişinin kalbinde olanları. Tabiî bu arada şeytan da kıskançlıkla ve hasetle bakıyor: “Acaba ne yaparım da gizleyebilirim bu talebi?” diye. Ama hiç bir şey yapamaz sevgili izleyenler ve dinleyenler! Öyleyse dünya üzerindeki böyle bir tövbe merasiminde mevcut statüde, oranın yani tövbeyi yapmakta olanların arasında 5 şahit Allahû Tealâ’nın şahitliğiyle 6 tane şahit. Şeytanı şahit saymıyoruz. O, bu işi nasıl bozarım diye müşahede ediyor vaziyeti.
 
Görüyorsunuz ki Allahû Tealâ’nın söyledikleri bir bütün oluşturuyor. Öyleyse Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesindeki: “Doğruyu söylerler; kâle sevâbâ.” ifadesi, işte bu anlattığımız çerçeve içersinde geçerlidir. “Doğruyu söylerler.” Söyledikleriyle o kişinin hemen arkasından vücuda getirdiği şey birbirinin aynı. Yani kişinin kalbinden geçen talebin Allah`a ulaşma talebi olduğunu bu âyetler kesin şekilde ispat ediyor sevgili izleyenler ve dinleyenler. Sadece kalbinde Allah`a ulaşma talebini dileyen kişi, o kişi mutlaka ruhunu Allah`a ulaştıracaktır.

Diyor ki: “Kim Bana ulaşmayı dilerse, Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım.” Mutlaka ulaştırıyor. O kişinin ruhu, o kişinin hedefi gerçekleştirecek kadar zamanı var ise mutlaka o kişinin ruhu, o insanoğlu  ölmeden evvel Allah`a ulaşıyor. Ama sevgili izleyenler ve dinleyenler, kişi Allah`a ulaşmayı dilemiş. Dilediği an Allahû Tealâ kişinin kulaklarındaki vakrayı alıyor. Kalbindeki ekinneti alıyor. Yerine ihbat koyuyor. Ve kulaklarındaki vakra, kalbindeki ekinnet alınan bu kişiden bir sonuç bekliyor Allahû Tealâ. O sonuca onu mutlaka ulaştıracak. Ama kişi bunu dilemiş. Allahû Tealâ gördüğü an, dilediği an zaten görür. Gördüğü anda derhâl işlemlerini tahakkuk ettirir. 3 şey. İrşad makamıyla o kişinin arasındaki hicâb-ı mestureyi alır. İrşad makamından nefreti bitirir, sevgiyi başlatır. O kişinin kulaklarındaki vakrayı alır. Davetin mânâsını anlar kişi, Allah`a çağıran davetin mânâsını anlar. Ve hemen arkasından da o kişi bu mânâyı idrak eder.
 
Mulk Suresi’nin 8, 9 ve 10. âyetleri çok açık şekilde bu sonucu ifade ediyor. Diyor ki Allahû Tealâ orada:
 
67/MULK-8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

67/MULK-9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey`in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).
Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

67/MULK-10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na`kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).
Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.


“Kıyâmet günü cehennemin önünde toplananlar, içeri girmek için orda bir birikim yaparlar. Sonra cehennemin kapıları açılır. Onlar içeri girerler.”

Cehenneme gidecek olanlar burunları sürtünerek içeri giriyor sevgili kardeşlerim.! “Ve cehennem bekçileri, zebaniler onlara der ki: ‘Size, sizler hayattayken sizden olan Allah`ın nezirleri gelip de sizlerin buraya cehenneme geleceğinizi söylemediler mi? Dalâlettesiniz demediler mi? Küfürdesiniz demediler mi? Cehenneme gideceksiniz demediler mi?’ Onlar da cevap verirler: ‘Dediler. Ama biz onlara inanmadık. Allah bir şey indirmemiştir.’ dedik. ‘Eğer kulaklarımızdaki vakrayı Allah almış olsaydı; işitebilseydik, kalbimizdeki ekinneti Allahû Tealâ almış olsaydı, idrak edebilseydik burada cehennemde mi olurduk?”

Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde Mulk Suresinin 8, 9, 10. âyetlerinde böyle söylüyor. “Eğer işitebilseydik; kulağımızdaki vakra alınsaydı, eğer idrak edebilseydik; kalbimizdeki ekinnet alınsaydı burada cehennemde mi olurduk?” Yani ifade ne? Mefhum-u muhalifinden hareket ederseniz eğer şuraya varırsınız: Yani kulağında vakra olmayan, vakrası alınmış olanlar, kalbinde ekinnet olmayan, kalbindeki ekinnet alınarak yerine ihbat konulanlar; onlar cehennemde olamazlar. Onların gidecekleri yer Allah`ın cennetidir.
 
Muhteva bize çok açık olarak geliyor. İnsanlar hep mutluluklarını başkalarına bağlamışlardır. Çoğu mutsuz oldukları için insanlar mutsuzluklarını başkalarına bağlamışlardır demek daha doğru bir ifade. Sevgili izleyenler ve dinleyenler!  Oysaki mutluluğun da mutsuzluğun da sahibi, o kişinin kendisidir. Kim cehenneme gidecekse o, Allah`ın kendisini cennete ulaştırmak konusundaki hiçbir sözünü dinlemediği için cehenneme gidecektir.

Allahû Tealâ’yı düşünün. Sorun kendi kendinize Allah bizden ne istiyor? Cevap geliyor Allahû Tealâ’dan: “Ben, sizin sadece Benim cennetime girmenizi istiyorum.” Cevap böyle. Ve diyor: “Bunun için de yapmanız lâzımgelen şey son derece basit. Bana ulaşmayı dileyeceksiniz. Ruhunuzu ölmeden Bana ulaştırmayı dileyeceksiniz.” Şimdi insanlar Kur`ân-ı Kerim’e bakıyorlar. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki: “Habibim! Sen en sevdiğini bile hidayete ulaştıramazsın. En sevdiğinin bile ruhunu Bana ulaştıramazsın.” Ve sonra bu âyet-i kerimeyi söyleyenler bize söylüyor ve diyor ki: “O peygamberdi, hiç kimseyi hidayete ulaştıramayacağını söylüyor Allahû Tealâ. Sen mi ulaştıracaksın?”
Söylediklerimizin kalbi burası. Eğer o kişi Allah`a ulaşmayı dilemiyorsa Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in onu Allah`a ulaştırması hiçbir şekilde mümkün değildir. Öbür taraftan kim Allah`a ulaşmayı dilerse Peygamber Efendimiz (S.A.V) onların hepsini Allah`a ulaştırmıştır. Bütün sahâbenin Allah`a ulaştığı kesinleşmiş. Allahû Tealâ Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde diyor ki:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).


“Onlar (sahâbe) sözü dinlerler. Onlar sözün ahsen olanına tâbî olurlar.”

Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sözleri hangi açıdan ahsendir? Sadece Allah ona söylettiği için ahsendir. Allahû Tealâ ne diyor? “O kendiliğinden bir şey söylemez. Biz ona neyi söylettiriyorsak sadece onu söyler.” diyor.
Diyor ki: “Habibim! Sana şiir yazdırmadık. Zaten yakışmazdı sana şiir yazdırmamız. Ama sen, bizatihi sen apaçık bir Kur`ân-ı Kerim’sin.” diyor.

Neden böyle söylüyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e? Çünkü bütün Kur`ân-ı Kerim’i Allah onun kalbine yazdı. Ve kalbine koyduğu Kur`ân-ı Kerim’i Peygamber Efendimiz (S.A.V) okuyordu. Allahû Tealâ’nın “ikra” emrini, “oku” emrini tebliğ eden Cebrail (A.S)’ın tebliğ ettiği okuma emrini Peygamber Efendimiz (S.A.V) gerçekleştirdi mi? Evet. Kalbindeki Kur`ân-ı Kerim’i okuyordu. Baştan aşağı. Bütününü. Peki, Peygamber Efendimiz (S.A.V) yazılı olan bir Kur`ân-ı Kerim’i alıp okuyabiliyor muydu? Okuyamıyordu sevgili izleyenler ve dinleyenler. Çünkü ümmîydi. Ama kalbindeki Kur`ân-ı Kerim aynı Kur`ân-ı Kerim’di. Onun bütününü okuyordu. Öyleyse “ikra” emrinin “oku” emrinin yerine geldiğini görüyoruz. Allah`ın Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in kalbine yazdırdığı Kur`ân-ı Kerim’i nasıl okuyacağı ifade ediliyor. “Rabbinin ismiyle, Rabbinin emriyle oku.” diyor. Ve Rabbinin emrini Cebrail (A.S) tebliğ ediyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e. O da okuyor.

İşte sözleri onun için ahsendi. Çünkü Kur`ân-ı Kerim ahsendir. Allah`ın indirdiği kitaptır. Yetmez! Peygamber Efendimiz (S.A.V) onu kendiliğinden okumuyordu. Allah onu okutuyordu. Öyleyse burada bir defa daha ahsen olmak söz konusudur; Allah`ın da devreye girmesi söz konusu olduğu için.
 
Sözün ahsen olanına tâbî olurlar dediği sahâbe, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sözlerine tâbî olduğu için bu istikamette bir ifade kullanıyor Allahû Tealâ. Ve arkasından Allahû Tealâ söylüyor: “Onların hepsi hidayete erdiler. Hepsi ruhlarını ölmeden evvel Allah`a ulaştırdılar.” diyor Allahû Tealâ. Öyleyse ne görüyoruz sevgili izleyenler ve dinleyenler? Çok açık bir şey görüyoruz. Hepsi ruhlarını ölmeden evvel Allah`a ulaştırmışlar.

Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V) hidayete erdiriyor muymuş insanları? Erdirdiği kesin.
 Zumer-18’de ona tâbî olan bütün sahâbenin hidayete erdiği, hepsinin ruhunu Allah`a ulaştırdığı kesin. O zaman mânâsını anlayacaksınız; “Habibim! Sen en sevdiğini bile hidayete erdiremezsin.” sözünün arkasında ne yattığını. Yatan şey şu sevgili izleyenler ve dinleyenler; hidayet kimsenin elinde değildir. Allah`ın da bu konuda müdahalesi yoktur. Eğer siz Allah`a ulaşmayı dilemiyorsanız Allah hiçbir zaman sizi Kendisine ulaştırmayı dilemeyecektir. Top sizde sevgili izleyenler ve dinleyenler! Ya kendi kurtuluşunuzu kendiniz gerçekleştireceksiniz, harekete geçeceksiniz. Yani Allah`a ulaşmayı dileyeceksiniz. Bundan sonra her şey çorap söküğü gibi birbirinin arkasından gelecek. Allah`ın sonsuz yardımını alacaksınız. Ama o yardıma ehil olabilmek mutlaka ama mutlaka Allah`a ulaşmayı dilemekle mümkün. Bu, Kur`ân-ı Kerim’in en önemli bilmecesinin çözümüdür sevgili izleyenler ve dinleyenler! Hayati bir önem taşır. Misale dikkat edin: 30 yıl 40 yıl bir insan ibadet etse ama Allah`a ulaşmayı dilemese onun gideceği yerin cehennem olduğunu söylüyor Allahû Tealâ (Allah`a ulaşmayı dilemedikçe o kişinin gideceği yerin cehennem olduğunu.)
Hiçbir tereddüde mahal vermeyecek kadar açık Allahû Tealâ’nın söyledikleri ve âyetler birbirini altın zincirle tutuyor, tamamlıyor. Bir büyük hakikati kâinatın gözünün önüne getiriyor Allahû Tealâ, seriyor.

Allah`a ulaşmayı dilemeyen cehenneme girer. İşte Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri:
10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/YÛNUS-8: Ulâike me`vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Onlar ki Bize ulaşmayı (ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı) dilemezler. Böyle bir talepleri yoktur. Onlar, dünya hayatından razılardır. Dünya hayatıyla mutmain olurlar, doyuma ulaşırlar. Onlar, Allah`ın âyetlerinden gâfil olanlardır.”
Ve sonuç sevgili kardeşlerim! “ulâike me`vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn: onların gidecekleri yer kazandıkları derecelerin de gerektirdiği gibi cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ. “Allah`a ulaşmayı dilemeyenlerin gidecekleri yer cehennemdir.” diyor.


Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?

Öyleyse Allahû Tealâ niçin Kur`ân-ı Kerim’de mütemadiyen “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” diyor. Olmaz sevgili izleyenler! Bilenle bilmeyen bir olmaz. Bunca dîn âlimi var ama Allah`a ulaşmayı dilemedikleri için cehenneme gideceklerinden haberdar değiller. Öyleyse kendilerini kurtaracak olan asıl faktör yok ortalıkta sevgili izleyenler ve dinleyenler! Hani baba erenlerin dediği gibi. Hatırlıyorsunuz kaç defa anlatmışımdır ama ibret olsun diye bir defa daha anlatmak istiyorum. Baba erenler Üsküdar’la karşı sahil arasında kayığıyla insanları taşıyor. O devrin üniversitesinin birkaç hocası binmişler kayığına, karşıya geçiyorlar ve bizim baba erenleri işletiyorlar. “Baba!” diyorlar, “Matematik bilir misin?” O da diyor ki: “Bilmem.” “Hayatının %10’u gitti.” diyorlar.  “Fizik bilir misin?” “Bilmem.” “%10’u daha gitti.” “Kimya bilir misin?” “Bilmem.” “%10’u daha gitti.” “Tıp bilir misin?” “Bilmem.” “%10’u daha gitti.” Derken sevgili izleyenler ve dinleyenler! Bir fırtına, kayık alabora olmak üzere. Ve arkasından da alabora oluyor zaten. Hepsi denize dökülüyorlar. Bizim baba erenler onlara soruyor: “Sayın profesörler!” diyor (o zamanki isimleri ders şahamlar), “Yüzme bilir misiniz?” “Bilmeyiz.” “Hayatınızın tamamı gitti.” diyor.
 
Bakınız bilmekle bilmemenin ayrıldığı, bir bıçak sırtı kadar ince hakikat. Allah`a ulaşmayı dilemeyen cehennemin anahtarına sahiptir. Kimler oraya gider? Bilmeyenler gider. Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Zor bir şey olabilir mi bu? Yani bir insan Allah`a ulaşmayı dileyecek. Bir dilek nerden baksanız, sadece bir dilek! Allahû Tealâ diyor: “Ne zaman böyle bir dileğin sahibiyseniz dilediğiniz anda devamlı kalbinize bakan Biz (kendisinden bahsediyor) onu görürüz, işitiriz, biliriz.” diyor. Ve kişiler bunu bilmedikleri için kendilerini kurtarmaları mümkün değil. Bunu bilmedikleri için bilmeyenler safında yer almaya mahkûmlar. Ama onca ilim sahibi insanlar. Fıkıh biliyorlar sevgili izleyenler ve dinleyenler! İnsanların borç işlemlerini nasıl yapacakları, nasıl evlenecekleri, dünya üzerindeki bütün davranışlarının hangi standartlarda olması gerektiği hep bu fıkıh âlimleri tarafından Kur`ân-ı Kerim esaslarına göre saptanır. O kadar çok şey biliyorlardır ki; kendilerini de o bildiklerinin kurtaracağını zannediyorlar. O kadar bilgilerinin yanı başında bir tek şey bilmiyorlar; Allah`a ulaşmayı dilemezseler gidecekleri yerin cehennem olduğunu.
 
Öyleyse şimdi anladık mı sevgili izleyenler ve dinleyenler? Faydalı ilim nedir, faydasız ilim nedir? Neden bu insanların ilmine Allahû Tealâ faydasız ilim diyor? İşte bunun için sevgili izleyenler ve dinleyenler! Asırlarca önce İslâm yaşandı. Dünya üzerinde 2 defa yaşandı sevgili izleyenler ve dinleyenler. Sadece sahâbe devrinde değil Osmanlı devrinde de yaşandı. Onun dışındaki her devirde daima insanların küçücük bir bölümü mutlaka onu devam ettirdiler. Daha evvelsini bir tarafa bırakalım. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bu tarafa hangi çağda insanlar yaşarsa yaşasınlar, hangi devirde yaşarsa yaşasınlar, bütün devirlerde o günden bu tarafa geçen ne kadar gün varsa o günlerin hepsinde bir kısım insanlar Kur’ân’daki İslâm’ı yaşadılar. İlim sahibiydiler.
 
Siz bunları dinlediğiniz ve öğrendiğiniz için ilim sahipleri olarak adlandırılıyorsunuz Kur`ân-ı Kerim’de. Allahû Tealâ: “Kendilerine ilim verilenler.” diyor; 1. grup. “İlim sahipleri.” diyor; 2. grup ve “Faydasız ilmin sahipleri.” diyor; 3. grup.
 
İnsanlar şeytanla iş birliği yapıyorlar. Büyü nasıl yapılır; öğreniyorlar. Hüddam nasıl yapılır, cinler nasıl kontrol altına alınıp insanları rahatsız etmekte kullanılır; öğreniyorlar. Transandantal meditasyon nasıl yapılır; öğreniyorlar. Bunların binlercesi profesör olarak görev almış üniversitelerde. Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Düşünebiliyor musunuz dünyanın hangi standartlarda yaşadığını? Bugün Türkiye’deki hastanelerin bir kısmında transandantal meditasyon akıl hastasının tedavisinde kullanılmaya başladı. Yoga da başladı sevgili izleyenler ve dinleyenler! Ama insanları bu konuda kurtuluşa asıl ulaştıracak olan zikir? Hayır! O yok.

Öyleyse ayırt edebiliyor musunuz faydasız ilimle faydalı ilmi? Bir dîn ilmi düşünün ki sevgili izleyenler ve dinleyenler, bu ilmin muhtevasında zikir müessesesi mevcut değil. “Bütün sahâbe daimî zikrin sahipleriydi.” diyor Allahû Tealâ. Allahû Tealâ Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde bütün sahâbenin ulûl’elbab olduğunu söylüyor. Ve Âli İmrân Suresinin 190 ve 191. âyetlerinde Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-190: "İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır."

3/ÂLİ İMRÂN-191: "Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah`ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah`ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan`sın, artık bizi ateşin azabından koru."


“li ulîl elbâb, yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: ulûl’elbab kullarımız için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmek söz konusudur.” diyor Allahû Tealâ.
Ve farz kılmış üzerimize sevgili izleyenler ve dinleyenler! Bakınız Nisâ-103 ne diyor?
4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).
Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah`ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü`minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.
“fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum: öyleyse ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin.” diyor Allahû Tealâ.

DAİMÎ ZİKRİ FARZ KILMIŞ.
 
Bugünkü ilimde ne 32 farzın içinde ne 54 farzın içinde daimî zikirden vazgeçtik sevgili izleyenler ama zikir dahi yok! Biliyor musunuz? Eğer zikir yoksa nefs tezkiyesi yok. Eğer nefs tezkiyesi yoksa 7 kademede, ruhunuzun 7 tane gök katını tırmanıp Allah`a ulaşması yok. Bu konunun başında mürşid var. Mürşide ulaşmak Allahû Tealâ’nın temel farzı ve ulaşamazsa insanların ruhlarının vücutlarından ayrılması mümkün değil. Allah`a doğru yola çıkması lâzım. Çıkması mümkün değil. Ama Allahû Tealâ 11 defa farz kılmış; ruhumuzun biz ölmeden evvel Allah`a ulaşmasını. Yani yaşadığımız hayat parçalarına göre kurtuluş standartları birbirinden ayrılıyor. Allah`a ulaşmayı diledik ve erdik. Gideceğimiz yer Allah`ın cenneti. Sıfır ameldeyiz. Gene gideceğimiz yer Allah`ın cenneti sevgili izleyenler ve dinleyenler. Çünkü aynı anda Allah kulaklarımızdaki vakrayı almıştır. Kalbimizdeki ekinneti almıştır. İrşad makamıyla aramızda bulunan hicab-ı mestureyi almıştır ve gideceğimiz yer sıfır amelle Allah`ın cennetidir. 30 yıl 40 yıl amel yapmış insanlar ama Allah`a ulaşmayı dilemeden bu dünyadan göçüp gitmişler. Ne yazık ki gidecekleri yer cehennem.

İŞTE; “BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?”
DEMEKTEN ALLAH`IN MURADININ ARKASINDA NE YATTIĞINI GÖRÜYORSUNUZ.

Ne kadar vahim ne kadar korkunç bir sonuç. Sadece bilmedikleri için sevgili izleyenler ve dinleyenler! Sadece bilmedikleri için. Onun için Allah`ın indinde bilenle bilmeyen bir olmaz. İşte bilme müessesesi öğrenmekle gerçekleşir. Eğer Allahû Tealâ bize bu hakikatleri öğretmeseydi biz de size öğretemezdik sevgili izleyenler ve dinleyenler. Ve hepimiz kitle halinde doğru cehennemi boylardık. Ama durum öyle değil, öğretti. Ve bizim de öğretmemizi istiyor.

İşte bu ilahi görevi yapmak, onun standartlarını size söylemek. Şimdi yaptığımız iş o. Bu kadar basit bu kadar sade bir hakikat bilenle bilmeyeni birbirinden ayırıyor sevgili izleyenler ve dinleyenler. Çünkü bu hakikati bilmeyenler hiçbir zaman Allah`a ulaşmayı dilemeyeceklerdir. Ne yapsalar kurtulamazlar. Mümkün değil. İşte onun için hep üzülüyoruz ki gözümüzün önünde 60-70 milyon insan bu kadar basit, küçücük hakikatleri bilmedikleri için, kurtuluşun bu kadar yakınlarında, bu kadar ellerinde olduğunu bilmedikleri için cehenneme gidecekler. Sevgili izleyenler ve dinleyenler! Yazık değil mi bu insanlara? Ama gözümüzün önünde yürüyorlar. Onlara onları öğretenlerle, onlar. Yürüyorlar.

Bakınız Allahû Tealâ ne söylüyor? Ahzâb-67, 68: “33/AHZÂB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).
Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptık.”

33/AHZÂB-68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).
“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”
“Cehennemde olanlar derler ki: ‘Yarabbi, biz devrimizin küberasına ve sâdatlarına itaat ettik. Onların söylediklerini yaptık. Bu yüzden cehennemdeyiz. Yarabbi, onlara iki kat azap ver. Onları en büyük lânetinle lânetle.”

Kübera, büyükler demek. Sâdat da konu hangisiyse o konuda ileri gelen insanların hepsi sâdat adını alıyor Kur`ân-ı Kerim’de. İşte konumuz; dîn ve dîn öğreten insanlar, devrin ileri gelenleri ve insanlar onlara itaat ediyorlar. Oysa ki Allahû Tealâ’nın Kur`ân-ı Kerim’i yok mu? O Kur`ân-ı Kerim bu hakikatlerden bahsetmiyor mu? Ve Allahû Tealâ: “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” demiyor mu? Boşuna mı söylemiş sevgili izleyenler? Bilseler sadece Allah`a ulaşmayı dileyecekler. Bir şey yapmaları gerekmiyor. Neden gerekmiyor? Çünkü ne yapılacaksa Allah onları istekli kılacak. Onlara namazı sevdirecek, orucu sevdirecek, bütün ibadetleri sevdirecek. Onların ruhlarını Allah`a ulaştırmasını istekli hale getiren Allahû Tealâ, görevlerini de yapmakta istekli kılacak. Ve onların hepsi kurtulacaklar.
 
Misal çarpıcıydı. Sadece Allah`a ulaşmayı dilemiş, Allahû Tealâ görmüş. Derhâl görür, anında görür. Ondan sonra da kişi ölmüş. Hiç ameli yok. Ama bu kişi kurtulacak sevgili izleyenler ve dinleyenler! Kulaklarındaki vakra alındığı için, kalbindeki ekinnet alındığı için ve bütün bunların ötesinde Allah söz verdiği için. Kaç âyet-i kerimede diyor ki: “Kim Bana ulaşmayı dilerse, Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım. Ben kimi ulaştırırsam mutlaka cennetime alırım.” İfadesi bu!

İşte böyle bir statü içinde insanların mutlu olması, cennet saadetine ulaşması söz konusu. İnsanlar bilmiyorlar. Bilmeyenin de kurtulması ne yazık ki mümkün değil.
 
Hakikatlerin söylenmesi; tamam bununla vazifeliyiz. Ama insanlar bundan gerekli ibretleri almaz da gerekeni yapmazsa onların cennete ulaşması kendileri tarafından engellenmiştir. Onları kulaklarından tutup zorla bunu yaptırmak o bizim yetkimizin içinde değildir. Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki: “Eğer senin söylediklerine itaat etmezlerse ve sana tâbî olmazlarsa seni onların başına bekçi koymadık.” diyor. “Senin görevin tebliğdir. Hesap bize aittir.” diyor Allahû Tealâ. İşte şimdi de biz sadece tebliğ etmekle vazifeliyiz. Kim cehenneme gitmek istiyorsa ona kimse mâni olamaz. Şeytan da onun en büyük yardımcısıdır onu cehenneme götürmek için. Ama kim Allah`ın emirlerine itaat edecekse o kişinin gideceği yer, Allah`ın cennetidir.

Bu istikamette Allahû Tealâ’nın söyledikleri son derece açık ve kolay. Neden kolay? Çünkü kişi Allah`ın yolunda derece derece gelişir. Her seferinde daha üst noktada başarı kazanması için Allah ona mutlaka gerekli olan bütün yardımları yapar. Öyleyse Allahû Tealâ sizden çok daha fazla sizin hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaşmanızı istiyor. Yardım etmeye hazır. Bir küçücük handikapınız var; Allah`a ulaşmayı dilemedikçe kurtuluşunuz mümkün değil.
 
Hepinizin hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaşmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz sevgili izleyenler ve dinleyenler!
 
İmam İskender Ali  M İ H R

  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 941