Bugün: 18.11.2019

Genel Tasavvuf Sohbeti

22. 02. 2001
Eûzu billâhi mineşşeytânir racîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.    

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah hepinizden razı olsun. Allahû Tealâ’nın hepinize hem cennet saadetini hem dünya saadetini sağlaması, sizi oralara ulaştırması için sonsuz dualarımızla inşaallah sohbetimize başlayalım.
 
Allahû Tealâ, Kur`ân-ı Kerim’de buyuruyor: Âli İmrân Suresi 19. âyet-i kerime:

3/ÂLİ İMRÂN-19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumulilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).

Muhakkak ki Allah`ın indinde dîn, İslâm`dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah`ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.

“inned dîne indâllâhil islâm: Allah’ın indinde İslâm’dan başka bir dîn hiç olmadı.” diyor Allahû Tealâ.

İnsanlık tarihi boyunca sadece Allah’a teslim olma dîni yaşandı. İslâm kelimesi 3 temel harften oluşan bir kökün sahibidir: “Sim, lam, mim.” “Silm” kökünden gelen bu kelime temel anlamları itibariyle; İslâm kelimesini, selam kelimesini, selâmet kelimesini, müslüman kelimesini, müslim kelimesini ve özellikle teslim kelimesini içerir. Bu kelime dîne ismini veren temel faktördür.
 
3 vücuttan oluşuyorsunuz: Ruhunuz var, fizik vücutunuz var, nefsiniz var. 3’ünü de Allah’a teslim etmekle mükellefisiniz. Hz. Âdem ilk insan ve ilk peygamber. O bunu yaptı. Kendisine tâbî olanlarla birlikte; ruhlarını da vechlerini de nefslerini de Allah’a teslim etmeyi başardılar. Ama büyük kısmı bunu yaşamadılar. Her devirde aynı şey olmuştur.

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem ve ona tâbî olanlar 3 vücutlarını da Allah’a teslim etmeyi başardılar. Kur`ân-ı Kerim bütün peygamberler için aynı şeyleri son derece açık bir şekilde yazıyor. Hz. İbrâhîm ve ona tâbî olanlar; hepsi Allah’a teslim olmuşlar. Hz. Musa, ona tâbî olanlar; hepsi Allah’a teslim olmuşlar. Ne kadar peygamber adı geçiyorsa Kur`ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ mutlaka onların Allah’a teslim olduğuna dair bir âyet-i kerimeyi mutlaka koymuş Kur`ân-ı Kerim’e. Muradı var! Dînin teslimlerle bu teslimlere dayalı olarak realize edildiğini, oluştuğunu ifade ediyor Allahû Tealâ. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V.) için diyor ki:

33/AHZÂB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).

Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusu). Allah, herşeyi en iyi bilendir.

O aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir. O Allah`ın Resûl`ü ve nebîlerin (peygamberlerin) sonuncusudur.” diyor.

Peygamberlerin… Hatem-ül enbiya; hatem; mühür kelimesinden geliyor.
“hatem, hatem-ül. enbiya”

enbiya: nebî kelimesinin, peygamber kelimesinin çoğulu.
hatem-ül enbiya: peygamberlerin sonuncusu, mührü demek.

Onunla peygamberlik kapısı kapanmış durumda. 1400 senedir dünya peygambersiz, kıyâmete kadar da dünyaya peygamber göndermesi, Allahû Tealâ’nın hiçbir şekilde mümkün değil. Ve ona bakıyoruz. O ve ona tâbî olanlar ne yapmışlar? İşte Zumer Suresininin 18. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ sahâbeden bahsediyor:

39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).

Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).

 “Onlar,” diyor, “O sahâbe sözü dinlerler. Sözün ahsen olanına, güzellerin en güzeli olanına tâbî olurlar. Onların hepsi Allah’a ruhlarını teslim ettiler.” diyor Allahû Tealâ.

Bütün sahâbe, hepsi ruhlarını Allah’a teslim etmişler. Sonra? Öteye geçiyor Allahû Tealâ. Âli İmrân Suresi 20. âyet-i kerime:

3/ÂLİ İMRÂN-20: Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebeani, ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg(belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra eğer seninle tartışırlarsa o zaman onlara de ki: "Ben ve bana tâbi olanlar vechimizi (fizik vücudumuzu) Allah`a teslim ettik. O kitab verilenlere ve ümmîlere: "Siz de vechinizi (fizik vücudunuzu) (Allah`a) teslim ettiniz mi?" de. Eğer teslim ettilerse, o taktirde, hidayete ermişlerdir. Ve eğer yüz çevirirlerse, o zaman sana düşen sadece tebliğdir. Ve Allah, kullarını en iyi görendir.

“Habibim! O ümmîlere ve kitap sahiplerine de ki: ‘Ben ve bana tâbî olanlar (yani sahâbe) biz, hepimiz; vechimizi, şu fizik vücudumuzu Allah’a teslim ettik.’ Habibim! Sor bakalım o ümmîlere ve kitap sahiplerine: Onlardan da fizik vücutlarını(vechlerini) Allah’a teslim edenler var mı? Eğer varsa mutlaka onlar daha önce ruhlarını da Allah’a teslim etmişlerdir.”

Gördük ki Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde sahâbe ruhlarını Allah`a teslim etmişti. Ama burada Allahû Tealâ bir defa daha vurguluyor onu. Sahâbenin sadece fizik vücutlarını değil, ondan evvel de ruhlarını Allah’a teslim ettikleri Âli İmrân Suresinin 20. âyet-i kerimesiyle bir defa daha kesinlik kazanıyor. Sonra mı? Bakara Suresinin 132. âyet-i kerimesinde Hz. İbrâhîm’in Allah’a teslim-i külliyle teslim olduğu anlatılıyor.

2/BAKARA-132: Ve vassâ bihâ ibrâhîmu benîhi ve ya’kûb(ya’kûbu), yâ beniyye innallâhestafâ lekumud dîne fe lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn(muslimûne).

Ve, İbrâhîm (a.s) onu (Allah’a teslim olmayı) kendi oğullarına vasiyet etti. Ve Yâkub (a.s) da: “Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz, Allah’a teslim olmadan ölmeyin.” diye (vasiyet etti)..

Sonra diğer peygamberlerin; Hz. İsak’ın, Yakub’un, onların torunlarının ve diğer peygamberlerin; Allah’a teslim oldukları, nefslerini de Allah’a teslim ettikleri ifade ediliyor. Ve Bakara-136’da da Allah sahâbeye diyor ki:

2/BAKARA-136: Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne).

Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilenlere, İbrâhîm (as.)’a, İsmail (as.)’a, İshak (as.)’a, Yâkub (as.) ve torunlarına indirilenlere, Musa (as.) ve İsa (as.)’ya verilenlere ve (diğer) nebîlere, Rab’leri tarafından verilenlere (sahife, kitap ve vahiylere) îmân ettik. Onların arasından hiçbirini ayırmayız (fark gözetmeyiz). Ve biz, O’na teslim olanlarız.”

“Onlara deyin ki: ‘Biz muhakkak ki Allah’a teslim olanlarız. Ruhlarını da vechlerini de (fizik vücutlarını da) nefslerini de Allah’a teslim edenleriz.”

Ne gördük sevgili öğrenciler, üniversitemizin değerli öğrencileri? Sevgili izleyenler, bizi bilgisayarda izleyenler, sevgili dinleyenler, radyomuzu ve uydudan bizi dinleyenler, sevgili kardeşlerim! Neden bahsediyoruz? Hz. Âdem, bütün peygamberler ve son peygamber olan Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve onlara tâbî olanlar hepsi Allah’a teslim olmuşlar.

Öyleyse burada Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkatle bakın! Allahû Tealâ teslimden bahsediyor. İşte bu İslâm’dır. İslâm kelime mânâsı itibariyle teslim olmak demektir. Öyleyse Arapça’da Allah’a teslim olmanın standardı İslâm kelimesiyle anlatılıyor. Her devirde bunun bir karşılığı var.

Sevgili kardeşlerim! Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

23/MU`MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

“Biz bütün kavimlere devamlı resûl göndeririz, ardı arkası kesilmeden. Hangi kavme resûl gönderdiysek bütün kavimler onu inkâr ettiler. Kıyâmete kadar da böyle olacak.” diyor Allahû Tealâ.

İşte Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in de baştan inkâr edilmesi, onca sıkıntıya maruz kalması aynı sebeple; şeytan herkesle meşgul. Bütün insanları, Allah`ın resûllerine karşı kışkırtmak üzere şeytan daima harekettedir.

Öyleyse dîn adına ne gördük şu anda? Hangi peygamber, Allah’ın peygamberliğini üstlenmişse o ve ona tâbî olanların hepsinin Allah’a teslim olduğunu. Dîn, sadece bir tek dîndir; Allah`a teslim olma dîni.

Öyleyse tasavvuf nedir? Tasavvuf İslâm’ı yaşamanın adıdır. İlk insandan bu tarafa hep İslâm yaşanmış. Bütün o insanlar İslâm’ı yaşamışlar. Ruhlarını da vechlerini de nefslerini de Allah’a teslim etmişler.

İşte sevgili kardeşlerim! İslâm dediğimiz şey; Allah’a teslim olmaktır. Bütün sahâbe ehl-i tasavvuftu. Hepsi Allahû Tealâ’nın Allah’a teslim emrini gerçekleştirdiler. Ve bu yaşantı zamanımıza 2 koldan ulaştı.

1. kolda; Hz. Ebû Bekir var. Hafî zikrin sahipleri, Hz. Ebû Bekir’den bu tarafa gelen kolu; cehri zikrin, açık zikrin, sesli zikrin sahipleri Hz. Ali’den bu tarafa gelen kolu ifade eder.

Öyleyse ne yapmışlar Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe? Tasavvufu yaşamışlar. İslâm olmanın, Allahû Tealâ tarafından emredilen standartlarının hepsini gerçekleştirmişler. Ve İslâm olmayı başarmışlar.

İnsanlar zamanımızda İslâm’ın 5 tane şartını gerçekleştiriyorlar; namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar, zekât veriyorlar, hacca gidiyorlar, kelime-i şahadet de getiriyorlar ve diyorlar ki: “Biz İslâm’ın standartlarına sahibiz, bu muhteva da İslâm Allah’a teslim olmak demektir. Mademki 5 şarttan ibarettir, biz de bu 5 şartı yerine getiriyoruz, öyleyse biz Allah’a teslim olanlarız.”

Sevgili kardeşlerim! Burada her şey bir büyük eksikliğin arkasından bir karanlığa gömülüyor. Allahû Tealâ’nın Kur`ân-ı Kerim’e koyduğu âyetlere baktığımız zaman, Kur`ân-ı Kerim’in muhtevasını temin eden 28 tane basamağın hepsini sahâbenin yaşadığını görüyoruz.

Öyleyse o yaşantının sahipleri (sahâbe), Allah’a onunla olan ilişkilerindeki bütün vazifelerini yerine getirerek lâyık olduklarını ispat etmişler. Ve zamanla dînin temel hükümleri ne yazık ki unutulmuş.

Şimdi tasavvuf yaşantısının, İslâmî yaşantının başlangıcına gelin beraberce bakalım. Başlangıcında ne var? Bir dilek var, “Allah’a ulaşmayı dilemek.” Bütün peygamberler bununla başlamışlar; Allah’a ulaşmayı dilemek. Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe de bunun gereğini yapmışlar. Ra’d Suresinin 20 ve 21. âyetleri şöyle:

13/RA`D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.


13/RA`D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

“ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misaka) vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırmasını emrettiği şeyi, ruhlarını Allah’a ulaştırırlar.” diyor Allahû Tealâ. “Bu misaklerini, bunlar misaklerini yerine getirenlerdir.” diyor.

Onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırmasını emrettiği ruhlarını Allah’a ulaştırdılar. Bu ulaştıranların kimler olduğunu merak ediyorsak bir sonraki âyet-i kerimeye ulaşmamız lâzım. Diyor ki Allahû Tealâ orada:
 
ve yehâfûne sûel hisâb: kötü hesaptan, cehenneme gitmekten korkarlar onlar.
ve yahşevne rabbehum: Rablerine karşı huşû duyarlar.
vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: onlar sabırla Allah`ın Zat`ına ulaşmayı dileyenlerdir.

Kimler? Allah`ın Zat`ına ulaşanlar, Allah`a ulaşmayı dileyenlermiş. Öyleyse diyorlar ki: “Eski köye yeni âdet. Bu da nereden çıktı? Allah’a ulaşmayı dilemek. Nereden çıktı biliyor musunuz? Allahû Tealâ Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde aynen şunu söylüyor:

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme`ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me`vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

Diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar bize mülâki olmayı, ruhlarını ölmeden evvel şu dünya hayatında yaşarken Bize ulaştırmayı dilemezler. Böyle bir talepleri yoktur.” diyor Allahû Tealâ. “Onlar dünya hayatından razı olmuşlardır.” diyor. “Onlar, dünya hayatıyla mutmain olmuşlardır, doyuma ulaşmışlardır. Onlar bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır, âyetlerimizi bilmeyenlerdir, Allah`a ulaşmayı dilemeyenler ve onların gidecekleri yer cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ.

Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ’nın niçin Kur`ân-ı Kerim’de devamlı “Hiç bilenle, bilmeyen bir olur mu?” sözünü tekrar ettiğini hiç düşündünüz mü? Neden acaba, o kadar çok kullanıyor bunu?

39/ZUMER-9: Em men huve kânitun ânâel leyli sâciden ve kâimen yahzerul âhırete ve yercû rahmete rabbih(rabbihî), kul hel yestevîllezîne ya’lemûne vellezîne lâ ya’lemûn(ya’lemûne), innemâ yetezekkeru ulûl elbâb(elbâbi).

Gece boyunca secde ederek ve kıyamda (ayakta) durarak kanitin olan, ahiretten çekinen (korkan) ve Rabbinin rahmetini dileyen mi? De ki: "(Hiç) bilenle bilmeyen bir olur mu? Ancak ulûl’elbab (daimî zikir sahipleri) tezekkür eder."

Son derece basit, bir insan eğer bilirse ki; Allah’a ulaşmayı dilerse kurtulacaktır mutlaka. Mutlaka Allah’ın cennetine girecektir. Ama şimdi söylediğimiz, Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri gereğince o kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse gideceği yer cehennem ise o kişi Allah’a ulaşmayı dilemez mi o zaman? Niçin diler? Bildiği için Allah’ın hakikatini. Bütün sahâbe, Allah’a ulaşmayı dilemişler. Nereden biliyoruz? İşte demin söylediğimiz âyetler, Allahû Tealâ diyor ki Ra’d-20’de: “Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırılmasını emrettiği ruhlarını Allah’a ulaştırırlar.”

Kim onlar? Allah’a ulaşmayı dileyenler. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler ruhlarını Allah’a ulaştırıyor. Allahû Tealâ ruhumuzun ölmeden Allah’a ulaştırılmasını üzerimize 11 defa farz kılmış. 14 asır sonra bunların hepsi unutulmuş ve sahâbeye bakıyoruz; hepsi demin söyledik âyet-i kerimeyi, Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesi hepsi ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmışlar. Allah`a ruhlarını teslim etmişler. Yetmemiş, fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler. Yetmemiş, nefslerini de Allah’ teslim etmişler çünkü hepsi farz. Sahâbe Allah’ın üzerlerine farz kıldığı her şeyi gerçekleştirmişler. Allah’ın mürşidleri olmuşlar. Ve cennetin en üst boyutunu elde etmişler.

Öyleyse, insanlara her gün söylerdi ki; Allah’a ulaşmayı dileyen herkes dilediği anda mutlaka cennetin garantisini Allahû Tealâ’dan alır. Öyle mi? Elbette öyle. Bakınız, ne diyor Allahû Tealâ? “Vel Asr” Surenin adı, Allahû Tealâ buyuruyor:

103/ASR-1: Vel asr(asri).

Asra yemin olsun.

103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı).

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.

“İnsanlar hüsrandadırlar.”

İnsanların gidecekleri yer cehennemdir genel çerçeve içerisinde. Bütün insanların gidecekleri yer, cehennem. 4 tane istisna koyuyor Allahû Tealâ Vel Asr Suresinde.

“illellezîne âmenû: ama âmenû olanlar, Allah`a ulaşmayı dileyenler, ruhlarını ölmeden önce Allah`a ulaştırmayı dileyenler, onlar hariç onlar cehenneme gitmezler.” diyor.
 
“Sırf bu dileğin sahibi oldukları için onlar, Benim cennetime girerler.” 1. aşama.

“ve amilûs sâlihâti” diyor. “Ne zaman ki bir insan mürşidine ulaşır, önünde diz çöker, tövbe eder o zaman o kişi nefs tezkiyesine başlar.”

İşte nefsin tezkiyesinin adı, nefsi ıslah edici ameller, bu amilüssalihat olarak geçiyor. Nefsi ıslah edici ameller olarak açıklayor Allahû Tealâ.

O zaman ne oldu? Evvelâ 7. basamağı işaret verdi Allahû Tealâ. Âmenû olmak ve Allah’a ulaşmayı dilemek. Şimdi de 14. basamağı işaret ediyor, nefsi ıslah edici amellere başlamak. Onunla bitiyor mu? Hayır! Mürşidinize ulaştığınız an kalbinizin içindeki küfür kelimesini alıyor, kalbinizin içine îmân kelimesini yazıyor Allahû Tealâ. Ve Allah’a göre de mü’min oluyorsunuz.

Biz insanlara göre mü’min olmak, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Böyle düşünür insanlar. Ama Allahû Tealâ kabul etmiyor. Böyle bir dizaynı kişiyi mü’min kılacak olan bir dizayn olarak kabul etmiyor Allahû Tealâ. “Kalbinizin içine îmân yazılmadıkça mü’min olamazsınız.” diyor. Hucurât Suresinin 14. âyet-i kelimesinde diyor ki:

49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”

“Araplar dediler ki: Biz de mü’min olduk. Habibim de ki onlara: Hayır siz mü’min olmadınız. İslâm dairesine girdik, deyin. Tövbe etmişsiniz, İslâm dairesine girmişsiniz. Ama siz mü’min olmadınız. Çünkü kalbinizin içine îmân yazılmadı.” diyor.

Öyleyse ne zaman kalbimizin içine îmân yazılır? Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesi bu sualin cevabını veriyor. Diyor ki Allahû Tealâ:

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

“Onların üzerine, başlarının üzerine katımızdan bir ruh göndeririz. O ruhla onları yed ederiz, destekleriz. Bu, devrin imamının ruhudur. Ve onların kalplerinin içine îmân kelimesini yazarız.” diyor Allahû Tealâ, “O ruhu onların başının üzerine gönderdiğimiz gün.”

İşte bir insanın bu dizayn içerisindeki muhtevasına baktığımız zaman kesin bir olguyla karşı karşıyayız. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse onlara Allahû Tealâ mürşidlerini gösterir. Onların irşad makamına karşı duydukları nefreti yok edecek olan bir olguyla kişiler karşılaşır. Onların kalplerinde ekinnet vardır. Onlarla irşad makamının arasında hicab-ı mesture adlı perde vardır. Mürşidden nefret ederler, bütün insanlar.

Ne zaman ki o kişi Allah’a ulaşmayı diler, o zaman Allah o kişinin üzerinde Rahmân esmasıyla tecelliye başlar. Hep kalbimize bakar. Acaba kalbimizde Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir olay tahakkuk ediyor mu? Acaba Allah’a ulaşmayı dileyecek miyiz? Eğer Allah’a ulaşmayı dilersek o zaman bizim için söz konusu olan şey Allahû Tealâ tarafından bunun derhal görülmesi, bilinmesi ve işitilmesidir. Allah işitir, bilir ve görür. Gördüğü anda Rahmân esmasıyla tecelliye başlıyor. Bu tecelli 12 tane ihsanla noktalanıyor.

1. ihsanı; irşad makamıyla aramızda bulunan hicab-ı mesture adlı perdenin Allahû Tealâ tarafından alınması.
2.ihsanı; basar hassamızın üzerindeki gışavetin alınması.
3.’sü; kulaklarımızdaki vakranın alınması. İrşada müteallik hususları anlamamıza engel olan bir engel, bütün insanların kulaklarında var. Allahû Tealâ ancak Allah’a ulaşmayı diledikten sonra bu engeli alıyor.
Sonra sem’î hassasının mührünü alıyor (4). Kalbin idrak assasındaki mührü alıyor (5). Kalbimizde idrake mâni olan bir ilâhi kompüter var. Adına “ekinnet” diyor Kur`ân-ı Kerim. Bu ekinneti alıyor Allahû Tealâ nefsimizin kalbinden (6) ve yerine ihbat koyuyor. İşte Allah’ın 7 tane ihsanı.

Ne yapmışız? Biz mi? Sadece Allah’a ulaşmayı dilemişiz,

* Allah gözlerimizdeki hicab-ı mestureyi kaldırmış; nefrete sebebiyet veren perdeyi, 1.
* Basar hassamızın üzerindeki gışaveti almış, 2.
* Kulaklarımızdaki vakrayı almış, 3.
* Sem’î hassamızın üzerindeki mührü almış, 4.
* Kalbimizdeki, nefsimizin kalbinde bulunan ekinneti almış, 5.
* Kalbin idrak hassasının mührünü almış, 6.
* Yerine ihbat koymuş, 7.
Hacc-54:

22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).

Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl`ün, Nebî Resûl`ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O`na îmân etmeleri, onların kalplerinin O`nu (Allah`ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah`a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm`e hidayet edendir.

7 tane ihsan. Onunla da yetinmemiş Allah, kalbimize ulaşmış ve kalbimizin nur kapısını başlangıçta şeytana dönük olan, aşağı dönük olan nur kapısını kalbimize ulaşan Allahû Tealâ, kalbimize hidayet koyduğu zaman Allah’a çevirmiş. Allah’ın 8. ihsanı; kalbimize ulaşması ve hidayeti koyması. 9. ihsanı; kalbimizin nur kapısını Allah’a döndürmesi. Kaf Suresi 33. âyet-i kerime.

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.

Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).

Ve bu ihsandan sonra Allahû Tealâ göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açıyor (10.ihsan). En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesi:

6/EN`ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.

“fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi): Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse, onun göğsünü şerheder, yarar ve teslime, İslâm’a açar.” diyor. Ne oldu? Allah’ın 6., 7. ve 8. ihsanları.
 
9. ihsan; Allahû Tealâ, zikir yaptığımız zaman gönderdiği rahmet ve fazl isimli 2 tane nurun kalbimize ulaşması için göğsümüzden kalbimize demin söylediğimiz âyet-i kerime gereğince (En’âm-125 gereğince) yol açmıştı. Allah’tan gelen bu nurlar nefsimizin kalbine ulaşabilsin diye. Bu yolu takip eden nurlar kalbimize ulaşıyor ama kalbimiz mühürlü. Bütün insanların kalpleri doğuştan itibaren mühürlü. Bütün insanlar için 1. özellik. 2. özellik çok daha kötü, bütün insanların kalbinde küfür yazıyor.

Sevgili kardeşlerim! Şunu hiç unutmayın!  Bütün insanlar hanif fıtratıyla doğarlar. Tabiatlarına Allah’a ruhlarını da vechlerini de nefslerini de teslim edebilecek olan bütün özellikler Allahû Tealâ tarafından konulmuştur. Ama kalplerinde de küfür kelimesiyle doğmuşlardır. Bütün insanlar doğuşlarından itibaren dalâlettedir.

İşte Allahû Tealâ’nın göğsümüzden kalbimize açtığı bu yol sebebiyle zikir yaptığımız zaman Allah’ın katından gelen, göğsümüze gelen rahmet ve fazl partikülleri göğsümüze gelir, göğsümüzden o şifreli yolu takip ederek kalbimize ulaşır. Ve bakar ki kalbimiz mühürlü. Kalbimizden içeri giremezler ne rahmet ne de fazl. Ama rahmetin bir özelliği var, sızma özelliği. Nefsimizin kalbine sızabiliyor. Bu sızma biraz zikir yaptığımız zaman %2’yi çabucak bulur. Huşû sahibi oluruz. Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).

Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.

“O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle ve bu zikrin Hakk’tan indirdiği nurla huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi?”

Huşûnun temel şartlarını veriyor Allahû Tealâ. Huşû sahibi oluyoruz, Allah’ın 11. ihsanı. Bundan sonra Allahû Tealâ kalbimizdeki o hicab-ı mestureyi alıp da irşad makamına karşı nefreti yok edip, muhabbet koyduğu için kalbimize mürşide ulaşmayı diliyoruz. Allahû Tealâ bize mutlaka 12. ihsan olarak, mürşidimizi gösteriyor. O gösteriyor. Diyor ki Allahû Tealâ:

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.

“Mürşidinize ulaşmak için Allahû Tealâ’dan sabırla ve hacet namazıyla istianeyi isteyin.”
 
“İsteyin” diyor. Farz kılmış üzerimize. “İsteyin, bu zor bir iştir.” diyor. “Ama huşû sahipleri için zor değildir.”
Kim o huşu sahipleri? “Onlar yakîn hasıl ederek inanırlar ki ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklardır. Ölümden sonra da ruhları tekrar Allah’a geri dönecektir. Buna yakîn hâsıl ederek inanırlar.” diyor.

İşte Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşmayı zaten kişi istiyor. Kulaklarındaki vakra alınmış; irşadın ne olduğunu öğrenmiş. Kalbindeki ekinnet alınmış; irşad makamına karşı nefreti sevgiye dönmüş, muhabbete. Ve kişi ulaşıyor mürşidine. Önünde diz çöküyor, tövbe ediyor, el öpüyor, tâbî oluyor. Bu sefer Allahû Tealâ o kişiye tam 7 tane de ni`met veriyor. Allah’ın genel kaidesi, “Kim” diyor, “Hangi günahı işlerse, sadece onun misliyle oraya kaydederiz.” diyor.  

6/EN`ÂM-160: Men câe bil haseneti fe lehu aşru emsâlihâ, ve men câe bis seyyieti fe lâ yuczâ illâ mislehâ ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).

Kim (Allah’ın huzuruna) bir hasene ile gelirse, artık onun on misli, onundur.Ve kim bir seyyie ile gelirse, o zaman onun mislinden başkası ile cezalandırılmaz. Ve onlar zulmolunmazlar.

Bir derecelik bir günah işleyen kişinin amel defterine yani rakamlı hayat filmine, -1 derece yazılır. Sadece 1 dereceye karşılık 1 derece misliyle. Ama kim bir derecelik sevap kazanmışsa onun hayat kitabına yani hayat filmine 10 derece yazılır. Her 1 derecesine karşılık mutlaka 10 derece. Bu en aşağıdaki tatbikattır. İşte mürşidinize ulaştıktan sonra bu 1’e 10’luk ihsan, 1’e 100’lük ni`mete dönüşüyor.

2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.

Şimdi kişi ulaştı, önünde tövbe etti, Allah’ın emrettiği şeyleri söyledi, tövbe etti. Ne olur tövbe ederse? Bu tövbenin akabinde, devrin imamının ruhu o kişinin başının üzerine gelir ve yerleşir, Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesi gereğince ve Mu’min Suresinin 15. âyet-i kelimesi gereğince. Bu, Allah’ın ni`metidir. Âli İmrân-164’te Allahû Tealâ, bu devrin imamının ruhunun kişinin başının üzerine gelmesini bir ni`met olarak vasıflandırıyor.

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah`a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

Bundan sonra Allah’ın bütün ihsanları ni`mete dönüşüyor, 1. ni`metle. İlk ni`met; devrin imamının ruhunun başının üzerine gelmesidir. Ne demek istiyoruz devrin imamının ruhu? Allah’ın huzurunda her gün tam 7 vakit namaz kılınır. Bu namazın imamı hayy olmak, hayatta olmak mecburiyetindedir. Öldüğü anda kişi eğer huzur namazının imamıysa derhal görevinden alınır, hayatta olan yeni birisi o göreve derhal tayin edilir. Hiçbir namaz yoktur ki Allah’ın katında o imamsız kılına. Ve kalp sesiyle namaz kılındığı için orada, Allah’ın huzurundaki binlerce, on binlerce ruh hepsi aynı anda rükûya, aynı anda secdeye gelirler. Sünnetlerde de farzlarda da. Sünnetlerin farzlardan farklılığı, sadece farzlarda “İmama uydum.” demeleri. Yoksa sünnetler de aynı anda kılınır. Sıranın kilometrelerce sonunda bulunan insan ruhları da aynı anda kalpleriyle işittikleri için işitirler. Aynı anda rükûya, aynı anda secdeye gelirler.

İşte devrin imamının ruhu, kişinin başının üzerine gelip derhal yerleşir. Hangi kişinin? Allah’ın kulaklarındaki vakrayı aldığı, kalbindeki ekinneti aldığı, yerine ihbat koyduğu, göğsünden kalbine yol açtığı, birçok özelliğin sahibi olan kişiyi.
 
O kişi tâbî olduğu anda 1. işlem; devrin imamının ruhu ilk ni`met olarak kişinin başının üzerine, gelir yerleşir. Bundan sonra Allah’ın ihsanları, ni`met adını alacaktır. 2. ni`meti; Allah, o kişinin kalbinin mührünü açar, kalbin içindeki küfür kelimesini alır ve kalbin içine îmân kelimesini yazar. İşte kişi, bu noktadan itibaren mü’min olmak şerefine erer. Burası 14. basamaktır.

Sevgili kardeşlerim! Sadece Allah’a ulaşmayı dileyen insanlara, Allahû Tealâ bunu nasip eder. Kişi dilemez. Herkes kendi iradesinin sahibidir. Dilediği gibi davranmakta serbesttir. Ama Allah’ın hem mükâfatı var hem de cezası var.

Öyleyse kişilerin buradaki dizaynına dikkatle baktığımız zaman ne görüyoruz? 14. basamakta insanlar mürşidlerine ulaşıyorlar. Üzerimize farz kılınan mürşide ulaşma keyfiyeti burada gerçekleşiyor. Allahû Tealâ diyor ki:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

“yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete.”

Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Diyor ki: “Ey âmenû olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler! Allah’a sizi ulaştıracak olan vesileyi, Allah’tan isteyin. Ve O’na ulaşıp takva sahibi olun!” diyor.

Takva sahibi olmanın 2. mertebesi buradadır. Bu takvaya “mü’minler takvası” diyor, Allahû Tealâ. Kişi mü’min olmuş, 14. basamakta tâbî olduğu an kalbinin mührünü açıyor Allahû Tealâ. Kalbinin içindeki küfür kelimesini çıkarıyor, içine îmânı yazıyor. Şimdi anladınız mı? Niçin Allahû Tealâ Hucurat-14’te diyor ki: “Siz mü’min olmadınız! Çünkü kalbinizin içine îmân yazılmadı.” İşte burada yazılıyor, kalbinin içine Mucâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesi gereğince îmân yazılıyor ve kişi mü’min oluyor.

Peki, şeytan insanları neye kandırmış? “İnanmayan kâfirdir, inanan mü’mindir.” Böyle diyor iblis. Herkes de inanıyor ki, inanıyorlar diye mü’min olmuşlar. Sevgili kardeşlerim, Allahû Tealâ diyor ki (Mu’minûn Suresi, 40 numaralı suredir. Bunun 40 numaralı âyet-i kerimesi):

40/MU`MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu`minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.

“Kadın olsun, erkek olsun nefs tezkiyesi yapanlar mü’minlerdir. Ve onların hepsini, bütün mü’minleri Allah mutlaka cennetine alacaktır.” diyor. “Bütün mü’minleri Allah mutlaka cennetine alacaktır.” diyor. Bütün mü’minlerin gideceği yer cennet. Ee ? Allahû Tealâ A’râf Suresinin 179. âyet-i kerimesinde diyor ki:

7/A`RÂF-179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).

Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.

“Biz cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık.” Arkasından da diyor ki: “Biz insanların ve cinlerin çoğunu mutlaka cehenneme yerleştireceğiz.” diyor.

Şimdi sevgili kardeşlerim! Şeytanın palavrasına o zaman kim inanır ki? Düşünün, kişi diyor ki:

- Ben mutlaka cennete gireceğim.

- Niçin gideceksin kardeşim cennete?

- Çünkü ben Allah’a inanıyorum.

- Ee?

- Allah’a inanıyorsam mü’minim.

- Ee?

- O takdirde mademki Allahû Tealâ bütün mü’minleri cennetine alacak, ben de cennetine gireceğim.

Şimdi soruyoruz:
“Allah’a ulaşmayı diledin mi?” “Yok o da ne demek?” diyor. İyi ama bak diyor ki Allahû Tealâ Yunus Suresinin 7 ve 8. âyetlerinde: “Eğer Allah’a ulaşmayı dilemezseniz gideceğiniz yer cehennemdir.”

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme`ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me`vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

Diyoruz ki: Ya kardeşim bu kadar kolay bir konu bu. Sadece bir dileğin olacak Allahû Tealâ’dan, geri kalanını sen yapmayacaksın. Demin sizlere anlattığım gibi Allah’ın size 12 tane ihsan vermesi, sadece Allah’a ulaşmayı dilediğiniz için. Son ihsanına dikkat edin! 12. ihsan mürşidinizi gösteriyor, ikinci adımı atmanız için. Attınız gene 1’e 10, mürşidinize ulaştınız, önünde diz çöküp tövbe ettiniz, bu sefer de 7 tane ni`met veriyor Allahû Tealâ.

Öyleyse bu ni`metlerden sadece bir tanesi kalbinize yazdığı îmân kelimesiyle sizi mü’min yapmak, 2. kat cennetin sahibi oluyorsunuz. Çünkü artık siz sadece Allah’a ulaşmayı dileyen birisi değilsiniz, kalbinize Allah’ın îmânı yazdığı kişisiniz. Öyleyse gerçek anlamda Kur`ân’a göre mü’min oldunuz.

Öyleyse bu da cenneti kesinlikle hak ettiğinizi gösterir. Şimdi düşünün! Allahû Tealâ diyorsa ki: “Biz cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. İnsanların ve cinlerin çoğunu mutlaka cehenneme koyacağız.” diyorsa ve şeytan bizi inandırmışsa, “Mü’min olanlar; Allah’a ulaşmayı dileyenler mü’mindir. Allah bütün mü`minleri cennete koyacaktır.” Çevirin bakalım, caddeden gecen 100 kişiyi, sorun: “Allah’a inanıyor musun, inanmıyor musun?” 90’dan fazlası size inandığını söyleyecek. İsterseniz deneyin daha yukarı da çıkar rakam ama aşağı düşmez. O zaman insanların %90’ının cennete girmesi lâzım. Ama insanların o kadarının %90’ından daha fazlasının cehenneme gideceğini söylüyor Allahû Tealâ. Nerede söylüyor?  Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesinde söylüyor, diyor ki:
 
34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mûminîn(mûminîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.

“Kıyâmet günü şeytan insanlara olan vaadini yerine getirdi. Mü’minleri oluşturan bir tek fırka kurtuldu. Onun dışındaki bütün fırkalar şeytana kul oldular. Gidecekleri yer cehennemdir.”

Öyleyse, sahâbe derhal soruyor, Peygamber efendimiz(S. A. V)’e:

“Ey Allah`ın Resûl`ü! Gerçekten bir tek fırka mı kurtulacak?”

“Evet” diyor, “Gerçekten bir tek fırka kurtulacak.”

“Peki hepsi kaç fırka?”

“73”

“Yani 72 tane fırka cehenneme gidecek, sadece bir tek fırka mı, mü’minler mi kurtulacak?”

“Evet.” diyor, “Sadece mü’minler kurtulacak.”

“Peki, bu mü’minlerin özellikleri ne?”

“Sizin ve benim gibi onlar da Sıratı Mustakîm’in üzerinde olacaklar.” diyor, Peygamber Efendimiz (S. A. V)

Ve bakıyoruz, En’âm Suresi 153. âyet-i kerimesinde, hemen yakalıyoruz olayı. Diyor ki Allahû Tealâ:

6/EN`ÂM-153: Ve enne hâzâ sırâtî mustekîmen fettebiûhu, ve lâ tettebiûs subule fe teferreka bikum an sebîlih(sebîlihi), zâlikum vassâkum bihî leallekum tettekûn(tettekûne).

Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.

Sıratı Mustakîm’e tâbî olun. Sakın Sıratı Mustakîm’in dışındaki diğer bütün fırkaların, 72 fırkanın hiç birisine tâbî olmayın ki bütün o fırkaların hepsi sizi mutlaka cehenneme götürür.

Öyleyse Sebe Suresinin 20. âyet-i kerimesi vasıf veriyor, vasıf; mü’min olmak. En’âm Suresinin 153. âyet-i kerimesi onların standartlarını söylüyor: Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunmak. Öyleyse kim Sıratı Mustakîm üzerinde bulunan? İşte kimin mürşidine ulaşması söz konusuysa, kalbine îmân yazıldığı an o kişinin ruhu vücudundan ayrılıyor. Devrin imamının ruhu başının üzerine geliyor. Ve Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerime gereğince diyor ki:

40/MU`MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

“Senin Allah’a ulaşma günün yevm`et talâkın geldi, vücudu terk et.

Ve Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).

İşte o gün (mürşidin eli Hakk`a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah`a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm`i) yol ittihaz eder. (Allah`a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.

“İşte o gün Hakk günüdür. Hakk’a ulaşma günüdür. O gün Allah’a ulaşmayı dileyen kişiyi, Allah’a ulaştıracak olan yolu, Sıratı Mustakîm’i kendisine yol edinir. Ruhen onun ruhu Allah’a ulaştığı zaman, Allah’ın Zat’ı o kişinin ruhuna sığınak olur.” diyor Allahû Tealâ. “Meab olur.” diyor.

Öyleyse bir olguyla karşı karşıyayız. Mürşidimize ulaştığımız zaman, ruhumuz vücudumuzu terk ediyor, Sıratı Mustakîm’e ulaşıyor. Allah’a ulaştıran yola, Sıratı Mustakîm’e ulaşıyor. O andan itibaren mü’miniz. Allahû Tealâ bununla da yetinmemiş, birçok delil vermiş Kur`ân-ı Kerim’de. İşte Furkân Suresi 70. âyet-i kerime:

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

“Hayır, öyle değil.” diyor Allahû Tealâ. “Kim mürşidine tâbî  olursa tâbî olduğu andan itibaren mü’min olur. Ve onun bütün günahlarını sevaba çeviririz. Ve o mü’minler, mutlaka nefs tezkiyesine başlarlar.” diyor.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Ne görüyoruz? Gördüğümüz şey açık ve kesin. Bir insan irşad makamına ulaşmadan, Allahû Tealâ kalbinin içine îmânı yazmıyor. Ruhu Sıratı Mustakîm’e ulaşmıyor. Ve kişi mü’min olamıyor. Ve Kur`ân-ı Kerim’in hiçbir yerinde, “Allah’a inanan mü’mindir.” diye bir ifade geçmiyor. Allah’a inanmak mü`min olmanın 7 tane inanç şartından sadece 1 tanesidir.

1. şart; Allah’a inanmak.
2. inanç şartı; Allah’ın peygamberlerine inanmak, resûllerine inanmak.
3. şart; meleklerine inanmak.
4. şart; kitaplarına inanmak.
5. şart; bâsu badel mevt`e yani ölümden sonra kıyâmet günü tekrar dirileceğimize inanmak.
6. şart; hayrın Allah’tan,  şerrin bizim nefsimizden olduğuna inanmak.
7. şart da; ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmanın üzerimize farz olduğuna inanmak. Ve bunların 7.’si artık unutulmuş insanlar tarafından.

Neye en çok hamdediyoruz, şükrediyoruz biliyor musunuz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler? Bu anlattıklarımızın hepsi Kur`ân-ı Kerim’in bugün tatbik edilmeyen, unutulmuş ama 14 asır bütün sahâbe tarafından tatbik edilen, temel hükümleri. Peygamber Efendimiz (S.A.V) başta olmak üzere hepsi, bunların hepsini tatbik etmişler. Ve en üst cennetlere kadar bütün sahâbe ulaşmış.

Şimdi bu muhtevada, mürşidimize ulaştık, ne oldu? Allah bütün günahlarımızı sevaba cevirdi. Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi: “Tâbî olduğunuz an,” diyor, “Biz hepinizin bütün günahlarını sevaba çeviririz.”

Öyleyse bu dizayn içerisinde bir işlevle karşı karşıyayız. Allahû Tealâ 3. ni`meti olarak günahlarımızın sevaba çevrilmesini söylüyor. 4. ni`meti ruhumuz vücudumuzdan ayrılıp, Allah’a doğru yola çıkıyor yani ruh hidayete başlıyor. 5. ni’meti, fizik vücudumuz, şu vücudumuz şeytana kul olmaktan kurtulup, Allah’a kul olmak istikametinde harekete geçiyor. Kendi hidayetine başlıyor. Ve nefsimiz, nefs tezkiyesi adı verilen bir temizlik ameliyatına başlıyor. (6.ni’met.)

Nefsimizin kalbi Allah’ın nurlarıyla dolmaya başlıyor. Nasıl doluyor? Allah’ın nefsimizin kalbine, göğsümüze gönderdiği rahmet, fazl ve salâvât, zikir yaptığımız zaman gelir Allah’ın katından ve o yolu, şifreli yolu takip ederek; göğsümüze ulaşır, göğsümüzden kalbimize ulaşır. Kalbimizin mührü artık açılmıştır. Bu mührün üzerine baskı yapan rahmet, fazl ve salâvât bu mührü kalbin alt boyutuna indirir. Orada zulmanî kapı var; şeytanın karanlıklarını nefsimizin kalbine soktuğu kapı. Bu kapıyı kapatır mühür. Ve şeytan zikir boyunca karanlıklarını nefsimizin kalbine gönderemez.

Nefsimizin kalbi zikir yaptığımız zaman Allah’ın katından gelen rahmet, fazl ve salâvâtın içeri girmesi için hazır hale gelmiştir. Neden? Rabbanî kapıyı, Allah’ın nurlarının gireceği kapıyı örten mühür oradan ayrılmıştır. Bu mühür zulmanî kapıyı kapatmıştır, zikir boyunca şeytanın karanlıkları nefsimizin kalbine giremez. Hepsi kalbimizden kapı dışarı edilir. Ama Allah’ın nurlarından; fazıllar, faziletler Allah’ın kalbimize yazdığı îmân kelimesi tarafından toparlanmaya başlanır. Îmân kelimesi bir çekim gücünün sahibidir. Nasıl güneş dünyamızı çekiyorsa, nasıl dünyamız ayı çekiyorsa; kalbimize Allah’ın yazdığı îmân kelimesi de fazılları kendisine çeker, etrafında biriktirmeye başlar.

İşte böylece nefs tezkiyesi, tezkiyet-ül nefs; nefsimizin temizliği başlar. Afetlerden, pisliklerden nefsimizin kalbi temizlenir. Temizlendikçe, ruhun hasletleri oraya faziletler adıyla yerleşmeye başlarlar. İlk %7 nur birikimi Nefs-i Emmare. Vücudumuzdan ayrılan ruhumuz 1. gök katına ulaşabiliyor. İkinci defa %7 nur birikimi; Nefs-i Levvame, nefsimizi kınadığımız kademe, ruhumuz 2. gök katında. Sonra 3., 4., 5., 6., 7. katlar; ruhumuzun Allah’a ulaşıp, Allah`ın Zat`ında ifna olması, yok olması. Buna “fenâfillah” diyor, Kur`ân-ı Kerim. Allah’ın Zat’ında ruhumuzun ifna olması, yok olması. Burası evliyalık mertebelerinin birincisidir, fenâfillah makamı.

İşte buraya ulaşana kadar nefsimizin kalbinde her %7 nur birikimiyle 7 defa tahakkuk etti bu, %49 nur birikimi oluştu. Huşû da kazandığımız rahmet partikülleriyle birlikte sonuç %51. Yani nefsimizin kalbindeki, nefsin afetleri %100’ken Allah’ın bütün emirlerine karşı çıkıyorken, yasak ettiği her fiili işlemek eğilimi gösteriyorken Allahû Tealâ ile olan ilişkilerimizde buraya vardığımız zaman nefsimizin kalbinin %51’i Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmeye hazır olan yasak ettiği hiçbir fiili asla işlemeyecek olan hasletlerle donatılmış.

Ve artık hâkimiyet şeytanın hükümferma olduğu nefsin afetlerinde değil, şeytan nefsimizin yalnız afetlerine tesir edebilir. Ama bu noktada afetler %50’den aşağıya düşmüştür. Hasletler, faziletler sıfırken %51’e ulaşmıştır. Şeytanın hâkimiyeti %100’den %49’a düşmüştür.

İşte burası bir dönüm noktasıdır. Bu nokta ruhumuzun Allah’a ulaştığı, Allah`ın Zat’ında yok olduğu Allah’ın Zat’ında fani olduğu, fenâfillah demek. Fenâ; fani olmak, yok olmak demek.

fi: içinde.
fillah: Allah’ın içinde ruhumuzun yok olma muhtevası. Burası velâyetin 1. makamı. Sonra Allahû Tealâ bize bir taht ihsan eder, 2. makamın sahibi oluruz. 1. teslimi burada tamamlamışızdır.

Sonra Allahû Tealâ bizi züht sahibi yapar, zikrimiz günün yarısını aşar. Daha sonra şu vücudumuz, fizik vücudumuz; Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir hüviyet kazanacaktır, velâyetin 4. makamı muhsinler makamında.

Sonra 5. makam; ihlâs makamı, daimî zikrin sahibi oluyoruz. Daimî zikir sebebiyle nefsimizin kalbinde hiçbir karanlık nokta kalmıyor. Böylece nefsimizin kalbi halis oluyor. Böylece adımız muhlis oluyor.

İşte 5. makam; ulûl’elbab makamı daimî zikrin sahibiyiz, hikmet sahibiyiz. 6. makam; ihlâs makamı. Nefsimizin kalbi pür olmuş. Yalnız Allah’ın nurlarından ibaret olmuş ve Allah gök katlarını birer birer göstermeye başlıyor. Ne zaman son kata ulaşabilirsek, 7. kata ulaşabilirsek görüntü itibariyle Allah’ın kalp gözümüze gösterdiği gök katları itibariyle 7. katın 7 tane âlemini de gösterecektir. En son göstereceği yer Sidretül Münteha’dır. Orasını gördüğümüz zaman Allahû Tealâ bizi Tövbe-i Nasuh’a davet edecektir. Tövbe-i Nasuh böylece gerçekleşecektir.

Tövbe-i Nasuh bozulması mümkün olmayan bir tövbedir. Niçin mümkün değil? Çünkü nefsimizin kalbinde tövbemizi bozmamızı isteyen afetlerden hiç birisi kalmamıştır. Daimî zikir sebebiyle hepsi terk edip gitmiştir, kalbimizi. Tekrar kalbimize dolmaları da mümkün değildir.

Öyleyse bu muhteva içerisinde, nefsimizin kalbi pür olmuştur. Sadece faziletlerden oluşan bir nefs kalbi. Bu sebeple ne nefsimiz ne de ruhumuz Allah’a verdiğimiz Tövbe-i Nasuh isimli tövbenin bozulmasına müsaade etmez. Her ikisi de tövbenin devamından yanadır. Hiçbir talep içimizden gelmeyecek tövbeyi bozmak istikametinde, çünkü afetler yok. Daimî zikir sebebiyle bütün afetler kalbimizi terk etmiş. Kalbimizin içine faziletler tamamen yerleşmiş. Fazilet yerleştiği an karanlık bir daha oraya giremez.

Îmân kelimesinin etrafı böylece müzeyyen oluyor, tamamen Allah’ın nurlarıyla donanıyor. Ve kişi Tövbe-i Nasuh’a davet ediliyor Allahû Tealâ tarafından. Dikkat edin!

1- Kişinin kendi kendine yaptığı tövbe var.
2- Kişinin mürşidi önünde yaptığı tövbe var.
3.’sü: Kişinin, daimî zikre ulaştıktan sonra, Allah’ın huzurunda Allah’ın söylediklerini tekrar ederek yaptığı tövbe var.

Bu 3.’sünün adı; Tövbe-i Nasuh, bizi salihlerden kılar. Salâh makamının 1. mertebesi; Tövbe-i Nasuh’tur. 2. mertebesi; Allahû Tealâ başımızın üzerine salâh nurunu verir. Yunus’un “İçim dışım, pür nur oldu” dediği, bir noktaya ulaşırız. Dışımız da başımızın üzerindeki salâh nuru sebebiyle aydınlanmıştır. Sonra 3. mertebe; Allah bütün günahlarımızı sevaba çeviriyor. Velâyete, mürşidimize ulaştıktan sonra da işlediğimiz günahlar söz konusu. O günahların örtülmesi ve sevaba çevrilmesi. Daha ötede ne var? 4. mertebe de; kişinin irşada ulaşması. Bundan 14 asır evvel, bütün sahâbe Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesinde açıkça anlatıldığı gibi hepsi irşada ulaşmışlar. Allahû Tealâ diyor ki:

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl`ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.

“İşte onlar, o sahâbe irşada ulaşanlardır.” diyor.

Sonuç mu? Bu irşada ulaştığınız noktadan itibaren, Allahû Tealâ sizden talep bekler. Eğer Allah’a kul olmanın ötesine geçmek istiyorsanız, Allah’a köle olmak istiyorsanız burada sizin talebiniz gerekli. Allahû Tealâ’dan talepte bulunursanız: “Yarabbi! Ben kul olmanın ötesine geçmek, Senin kölen olmak, esirin olmak istiyorum. Benim irademi al, Senin iradene bağla.” Böyle bir talebiniz varsa Allahû Tealâ 5. mertebede; iradenizi bağlar. 6. mertebede; iradenizi kaldırır, ref eder. Artık Allah’ın iradesine bağlanmış olursunuz. Her an Allahû Tealâ’dan devamlı emir alırsınız. Ne yapacağınızı adım adım size söyleyecektir. 7. mertebedeyse sadece devrin imamı bulunabilir.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Saatlerce anlatılacak olan bir konuyu bir saatte size özetlemeye çalıştık. Özel bir sohbet, tasavvuf sohbeti. Burada, bu noktada kişi; cennet saadetinin 7. katına, dünya saadetinin de bütününe sahip olur. Bu kişi iç âleminde, sonsuz bir iç dünya huzurunun sahibidir. İç âleminde nefsiyle ruhu arasındaki kavgayı bitirmiştir, nefsi ruhunun aynı özelliklerine sahip olmuştur. Nefs de ruh da Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili asla işlemeyen bir özellik kazanmışlardır.

Kişi, dış dünyasında mutludur. Başka insanlarla kavgayı bitirmiştir. Başka insanlar ona düşman olabilirler ama o herkese dost olmayı başarmıştır. Üçüncü açıdan kişi şeytanla kavgasını, şeytanın hiçbir dediğini yapması imkânı olmayan bir standartta bitirmiştir. İblis artık ona hiçbir şekilde tesir edemez. Ve bu sebeple kişi iç dünyasında, dış dünyasında ve Allah ile olan ilişkilerinde sonsuz bir dünya saadetini, sulh ve sükûn içinde yaşama yetkisinin sahibi olmuştur. İşte cennet saadetinin en üs boyutu, işte dünya saadetinin en üst boyutu burada salâh makamının sonunda yaşanır.

Sevgili öğrenciler, dinleyenler, izleyenler! Sözlerimiz burada tamamlanıyor. Allahû Tealâ’nın hepiniz hem cennet saadetinin, hem dünya saadetinin bütününe ulaştırmasını, sizleri zülcenaheyn kılmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

Ey Yüce Allah’ım! Sana sonsuz hamd ve şükrederiz. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!    

- Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu  Efendimiz! Bizler ellerinizden inşaallah sonsuz hürmetle öpüyoruz.

Evet muhterem dinleyiciler, izleyiciler ve de sevgili öğrenciler! Bir eşsiz sohbetinde daha muhterem Efendimiz, tasavvuf doktoru İskender Ali Mihr inşaallah sizlerle birlikte oldular.

Muhterem Efendimiz! Rabbimize sonsuz hamd ve şükrediyoruz ki; böylelikle bir sohbetinizi daha bizlere ulaştırdı. İnşaallah bir dahaki sohbetinizde ve derslerinizde tekrar zat-ı âlinizle birlikte olmak ümidiyle çok kıymetli dualarınızı beklerken bizlere muhterem dinleyici, izleyici ve de sevgili öğrencilerinizden ulaşan dua taleplerinin varlığını bilgilerinize arz ediyoruz inşaallah Muhterem Efendimiz!

- Tamam. İnşaallah Berhan. Allah razı olsun.

- İnşaallah. Eûzubillâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

- İstanbul’dan, Songül hanım: “Her konuda çok kıymetli dualarınızı bekler, ellerinizden sonsuz hürmetle öperim. Allah razı olsun.” diyorlar.

- Dua ederiz inşallah Allah razı olsun.

- İstanbul’dan Demet hanım: “Hayırlısıyla yeni bir işe geçiş yapabilmem için dua eder misiniz? Hürmetle ellerinizden öperim. Allah razı olsun.” demişler.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- “Tabliye Uçur annemizin rahatsızlığının şifaya kavuşması için ve bilhassa kalp ve tansiyon rahatsızlığının geçmesi için çok değerli dualarınızı bekliyoruz.” diyor. İstanbul’dan bir bayan kardeşimiz.

-Dua ederiz inşaallah. Allah razı olsun.

- İstanbul’dan Necla Hanım: “Allah yolunda hakkıyla hizmet edebilmek, uydumuzun hayatımda her şeyden önce gelebilmesi için çok kıymetli dualarınızı bekliyor, mübarek ellerinizden öpüyorum, Allah razı olsun.” diyor.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Almanya’dan bir dinleyicimiz: “Efendimizin hürmetle ellerinden öperim. Küçük torunumun bir hastalığı var onun şifa bulması için, oğlum evlenmek istiyor hayırlı bir evlilik yapabilmesi için dua eder misiniz? Allah razı olsun.” diyorlar.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Yine Hatay’dan Cebrail Koç: “Muhterem Efendimiz! Gül kokan ellerinizden hürmetle öperim. Üniversiteye hazırlanıyorum, üniversiteye hazırlık için ve size ulaşabilmek için çok kıymetli dualarınızı bekliyorum. Allah razı olsun.” diyorlar.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Yine İstanbul’dan bir bayan dinleyicimiz: “Efendimizin hürmetle, saygı, sevgiyle ellerinden öpüyorum. En güzele ulaşabilmemiz için her konuda çok kıymetli dualarınızı bekliyorum. Allah razı olsun.” diyorlar.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Yine İstanbul’dan Abdullah Bey: “Muhterem Efendimiz! Tüm kardeşlerimizin içinde bulunduğu bütün maddi sıkıntılardan kurtulup, en kısa zamanda teslim olabilmeleri için ve her konuda dua eder misiniz? Hürmetle ellerinizden öperiz Allah razı olsun.” demişler.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- İstanbul’dan Murat Bey: “Muhterem Efendimiz! Her şey himmetinizle mükemmel gitmekte, Salı günü izninizle salonumuzun açılışı olacak inşaallah. Borçlarımızı gününde ödeyip, gençliğe hayırlı bir müessese olarak işletebilmemiz için ve her konuda çok kıymetli dualarınızı bekliyorum. Hürmetle ellerinizden öpüyorum, Allah razı olsun.” diyorlar.

-Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- İstanbul’dan Osman ve Mete Beyler: “Sevgili Efendimiz! Ellerinizden hürmetle öpüyorum, her konuda dualarınızı bekliyoruz, sizi çok seviyoruz, Allah razı olsun.” demişler.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Almanya’dan Hikmet ve Huri Bakkal: “Sevgili Efendimiz! Ellerinizden hürmetle öpüyorum. İnşaallah günün yarısından daha çok Allah’ı zikredebilmemiz için ve Allah’ı çok sevebilmemiz için, akrabalarımızın hidayete ermeleri için ve her konuda dualarınızı bekliyoruz inşallah. Allah razı olsun.”  demişler.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Bizleri Denizli’den arayan Oktay kardeşimiz: “Muhterem Efendimiz! Hasretle ve hürmetle gül kokan ellerinizden öperim. Lâyıkıyla ibadetlerimizi,  ödevlerimizi yapabilmemiz, nefsimizle olan mücâdelemizi kazanıp nefsimizi tezkiyeye ulaştırmamız, zikrimizi artırıp daimî zikre ulaşmamız, sizden öğrendiğimiz ilmi, tasavvufi güzellikleri hayatımıza en güzel şekilde yansıtıp çevremize anlatabilmemiz için, üç vücudumuzla Allah’a en ahsen şekilde teslim olabilmemiz için, maddî ve manevî her şey için, iş bulup aileme yardım edebilmem için, ailemin idrak edip gerçekleri görebilmeleri için çok kıymetli dualarınız bekliyoruz Allah razı olsun.” diyorlar.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- İstanbul’dan Zeki ve Kemal Badem:

“Çok kıymetli Efendimiz! Hürmetle, hasretle ellerinizden öperiz. Size lâyık öğrenciler olabilmemiz için her türlü imtihanlarımızı himmetinizle atlatabilmemiz için ve her konuda dualarınıza muhtacız. Allah razı olsun.” diyorlar.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Denizli’den öğrencileriniz, “Gönüller sultanı Muhterem Efendimiz! Hasretle, hürmetle ellerinizden öperiz. Aramızdaki kardeşliği sahâbe gibi en üst boyuta çıkarabilmemiz ve her konuda en ahsen davranış biçimlerini sergileyebilmemiz ve Rabbimizin yardımını en üst boyutta alabilmemiz için dua buyurur musunuz? Allah razı olsun.” diyorlar.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Ankara’dan bizleri arayan Münire Bilgin: “Sevgili Efendimiz! Hürmetle, hasretle ellerinizden öperim. Bir niyetim ve okuduğum Salat-ı Tefriciye’nin kabulü için ve her konuda dua eder misiniz? Allah razı olsun.” diyorlar.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Ankara’dan Fehmi Gürbüz ve eşi Nuran Gürbüz: “Sevgili Efendimiz! Hürmetle, hasretle ellerinizden öperim. Bizim için, çocuklarımız için, torunlarımız için ve her konuda dualarınızı bekliyorum inşallah Allah razı olsun.” diyorlar.
Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Ankara’dan bir öğrenciniz: “Sevgili Efendimiz! Hürmetle hasretle ellerinizden öper, her konuda dualarınıza muhtaç olduğumuzu bildiririz. Allah razı olsun.” demişler.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Denizli’den Müjgan Göncü: “Sevgili Efendimiz! Hasretle ve hürmetle ellerinizden öperim. Bütün kardeşlerimizle birlikte daimî zikre ulaşmamız, hizmetlerimizi, sohbetlerimizi, ibadetlerimizi en ahsen biçimde yapabilmemiz için dualarınıza muhtacız. Sizi çok seviyoruz ve çok özledik. Allah razı olsun.” diyorlar.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Elbistan’dan Sami Tatar: “Sevgili Efendimiz! Hasretle, hürmetle gül kokan ellerinizden öperim. Tasavvufu en ahsen şekilde yaşayıp Allah’a köle olabilmemiz için ve tüm Elbistan’daki kardeşlerimiz için her konuda dua eder misiniz? Allah razı olsun.” diyorlar.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- İstanbul’dan Tuğba ve Ufuk Aydın: “Ellerinizden hürmetle öpüyorum. Her konuda himmetinizi alabilmemiz için ve biran önce ilerleyebilmemiz için dua eder misiniz? Ellerinizden hürmetle öperim Allah razı olsun.” demişler.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- “Yine Ayşe Çengeloğlu, kardeşimizin şifaya kavuşması için çok kıymetli dualarınızı bekliyoruz, ellerinizden hürmetle öpüyoruz. Allah razı olsun.” diyor İstanbul’dan bir kardeşimiz.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Yine İstanbul’dan bizleri arayan, Nurten Hanım: “Muhterem Efendimiz! Ellerinizden hürmetle öpüyorum. Tasavvufu tam mânâsıyla yaşayabilmemiz için, sahâbe gibi olabilmemiz için, size lâyık olabilmek için, Allah ve Resûl’üne kayıtsız şartsız itaat ve teslim olabilmem için, uydu için ve maddi ve manevi her şeyimle olabilmem için ve Allah yolunda ayaklarımın sabit kalarak yoldan çıkmamam için dua eder misiniz? Allah sizi başımızın üzerinden eksik etmesin, Allah razı olsun.” demişler.

- Dua ederiz inşallah. Allah razı olsun.

- Ve Muhterem Efendimiz! Böylelikle de bizlere kardeşlerimizden ulaşan dua taleplerinin sonuna geliyoruz. Son olarak yine Ankara’dan Müşerref hanım ve oğlu Murat bey: “Sevgili Efendimiz! Hürmetle, hasretle ellerinizden öpüyoruz. Her konuda dualarınızı bekliyoruz. Allah razı olsun.” demişler.

- Ve bu son duaydı inşaallah bilgilerine arz ediyoruz. Mübarek ellerinizden sonsuz hürmetle öpüyoruz inşallah, Muhterem Efendimiz!

- Allah razı olsun, Berhan. Öyleyse dua edelim inşallah.

Eûzu billâhi mineşşeytânir racîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ey Yüce Allah’ım! Bu Fâtiha’yı dünyanın her tarafında şehit olan kardeşlerimize hediye eyledik, kabul eyle Yarabbim! Ey Yüce Allah’ım! Bu Fâtiha’yı şu anda bizleri dinleyen, izleyen, kardeşlerimize, üniversitemizin değerli mensuplarına, vakfımızın, radyomuzun, televizyonumuzun, dergimizin mensuplarına hediye eyledik, kabul eyle Yarabbim! Onların yakın geçmişte ölen arkadaşlarına, dostlarına, kardeşlerine, akrabalarına hediye eyledik kabul eyle Yarabbim!

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, azîz kardeşlerimiz! Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını, hepinizin zülcenahayn olmasını Yüce Rabbimizden dileyerek, sözlerimizi inşallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun. Es selâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!    

- Ve aleykum selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!  Efendimiz! Bizler ellerinizden inşaallah sonsuz hürmetle öpüyoruz. Ve önümüzdeki ilk sohbetinizde tekrar Rabbimizin zat-ı âlinizin sohbetinde sizinle birlikte kılmasını diliyoruz. Bu istikamette çok kıymetli dualarınızı bekliyoruz. Tekrar mübarek ellerinden öpüyoruz inşaallah.

- Dua ederiz inşaallah. Allah razı olsun. Selâmun aleykum!    

  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 895