Bugün: 22.11.2019

Hanif Fıtratı

25.02.2001
Allahû Tealâ bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmış. Biz gene Fâtihâmızla başlayalım inşaallah.
Eûzu billâhimineşşeytânir racîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.    

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bizleri bir defa daha Allah’ın zikir sohbetinde bir araya getirdi. Hanif fıtratı, Allah’ın gerçekten bütün insanları yarattığı fıtrat. Hanif fıtratı dediğimiz zaman onun İslâm olmanın kesin standartlarına yaklaşım gösterdiğini görüyoruz.

Bildiğimiz gibi İslâm olmak, Allah’a teslim olmak demektir. Teslim olmaksa 3 safha gösterir:

1.safha: Ruhun Allah’a teslimi.
2.safha: Fizik vücudun(vechin) Allah’a teslimi.
3.safha: Ve nihayet, en son nefsin Allah’a teslimi ve İslâm olmak. Arkasından da dünya saadetini yaşamak, daha 1. teslimde cennet saadeti elde edildiği için bu 3. teslimde zülcenahayn olmak, İslâm olmakla birlikte iki cihan saadetine de sahip olmak.

İşte Allahû Tealâ’nın dizaynı, İslâm olmak üzerine böyle tertip edilmiş. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumulilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).

Muhakkak ki Allah`ın indinde dîn, İslâm`dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah`ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.

inneddine indallahil İslâm: Allah’ın indinde İslâm’dan başka dîn yoktur, hiç olmamıştır.

Gerçekten bu açıdan bütün peygamberlere baktığımız zaman Kur`ân-ı Kerim hepsine ayrı ayrı ışık tutuyor. Herhangi bir Allahû Tealâ’nın nebîsi, peygamberi ve ona bağlı olanlar hepsi İslâm’ı yaşamışlar, hepsi İslâmmışlar, Kur`ân-ı Kerim; Hz. Musa’nın, Hz. Davud’un, Hz. İbrâhîm’in, Hz. İsmail’in, Hz. İsa’nın ve nihayet son nebî olan Peygamber Efendimiz(S.A.V)’in ve hepsine tâbî olanların, onların hepsinin yaşadıkları devirde hepsinin İslâm olduğunu söylüyor. Bir tek Allah var. Bütün peygamberler, Allah’ın peygamberi ve Allah bütün peygamberlerine İslâm’dan başka bir şey emretmemiş. Sadece İslâm’ı Allah’a teslim olmayı öğretmiş ve yaşatmış.

İşte hanif fıtratı, İslâm olmakla birinci derecede sıkı sıkıya alâkalı bir fıtrat. Fıtrat, yaradılışımızda Allah’ın bize ihsan ettiği yetkiler, Allah’ın bize ihsan ettiği beceriler, Allah’ın bize ihsan ettikleri.

Hanif fıtratı dediğimiz zaman bunun 2 tane cephesinin olduğunu görüyoruz:

1. cephe: Tek Allah’a inanmak. Biliyorsunuz ki zaman içerisinde insanların inançları hep değişmiş. Gene biliyorsunuz ki insan tabiatı yozlaşmaya dönük. Yozlaşma, bütün insanların tabiatında var. Yabani bahçeler gibi siz bir gül bahçesi yetiştirmişsiniz, bütün gayretinizi sarf etmişsinizdir. Bir sene süreyle ona bakmışsınızdır, fazla yaprakları kesmişsinizdir, gübrelemişsinizdir, sulamışsınızdır, ihtimamla büyütmüşsünüzdür. O gül bahçesini bir sene boş bırakırsanız, yabani otların orasını istila ettiğini görürsünüz.

Yozlaşma tabiatın bünyesinde var. Serbest bıraktırdığınız takdirde, irade devreye girmediği takdirde yozlaşma kesindir. Eğer ikinci defa boş bırakırsanız; otların, yabani otların, vahşi otların, güllerin gıdasını da elinden aldığını da görecekseniz. Güllere hayat hakkı vermeyeceklerdir.

Öyleyse insan tabiatının yozlaşması da buna paralel bir seyir gösterir. Kendi haline bırakırsanız insanoğlunu, eğer zikirden yoksun bir insansa nefsinin kalbindeki karanlıklar gün geçtikçe büyüyecektir, artacaktır. Çünkü zülmanî kapı daima açıktır, rabbanî kapı kapalıdır. Çünkü mühürlüdür, yetmez göğsümüzden kalbimize yol da açılmamıştır. Hiçbir zaman nefsinizin kalbinin Allah’ın nurlarıyla aydınlanması mümkün değildir. Ama şeytanın karanlıklarının kapısında mühür yok ve şeytan, karanlıklarını o kalbe giderek doldurur ve insanlar giderek daha huzursuz, daha çekilmez insanlar haline gelir.

İşte bu yozlaşmanın müsaade bulamadığı, muvaffak olamadığı, kendisine saha bulamadığı bir ortam hanif fıtratının kullanılma vatanıdır. Hanif fıtratı 1. anlamda dedik, tek Allah’ a inanmak; vahdet müessesi. Bu vahdet müessesi hem Allah’ın tekliğine hem de insanların tek bir ilke uğruna seferber edilmesiyle kendini gösterir.

Nitekim son zamanlarda dünya üzerinde İslâm’ın art arda mağlubiyetler aldığını görüyoruz ve İslâm ülkelerine olan saldırıların başka ülkeler tarafından bertaraf edildiğini görüyoruz, Kur’ân hükümlerinin tersine olarak. Ne diyor Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de? Eğer bir İslâm ülkesine bir saldırı söz konusuysa bütün İslâm ülkeleri bir araya gelecek, birleşecekler ve saldırganı o ülkeden çıkarmakla görevliler. Böyle mi oldu? Irak Kuveyt’e saldırdı ve saldırmasının neticesinde ne oldu? Orasını işgal etti. İslâm ülkeleri sadece Türkiye’nin de baktığı gibi baktılar ve onları oradan çıkarmak başka dînlerin mensublarına nasip oldu. Bu, İslâmî yaşantının ne derece yozlaştığını gösteren çok önemli bir örnek aslında.

İşte böyle bir örnek bu dizaynda bütün insanlarda yavaş yavaş hanif fıtratının tesirsiz hale geldiğini, yozlaşmanın var olduğunu gösteriyor.

Öyleyse Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İbrâhîm’den bahsediyor ve “Hanifti.” diyor Hanifti demek; etrafındaki bütün putperestlerin, ateşperestlerin; birden fazla Allah’a inananların, Allah’ a inanmayanların bulunduğu bir ortamda tek Allah’a inanan bir yapının sahibi olan nadir bir insan çıkıyor ortaya; Hz. İbrâhîm! Sonra da onun Allah’a teslim olduğunu görüyoruz, “Sana teslim-i külliyle teslim olmak istiyorum.” diyor Hz. İbrâhîm. “Beni kabul eder misin?” diyor Allahû Tealâ’ya. O da diyor ki: “Bu imtihan zor bir imtihandır Ya İbrâhîm!” Hz. İbrâhîm diyor ki: “İstiyorum.” diyor, “Üstelik benim soyumdan insanlara faydalı olacak, onları hidayet yoluna ulaştıracak insanlar nasip et.” diyor ve Allahû Tealâ diyor ki: “Kabul ettim.” Hz. İbrahim: “Babamı da.” diyor, Hz. Allahû Tealâ’nın cevabı: “Zalimler bizim ahdimize eremez.” Ve Hz. İbrâhîm’in babası kurtulamadı.

2/BAKARA-124: Ve izibtelâ ibrâhîme rabbuhu bi kelimâtin fe etemmehun(etemmehunne), kâle innî câiluke lin nâsi imâmâ(imâmen), kâle ve min zurriyyetî kâle lâ yenâlu ahdiz zâlimîn(zâlimîne).

Ve İbrâhîm’i Rabbi kelimelerle imtihan etmişti. Nihayet (imtihan) tamamlanınca da (Allah şöyle) buyurdu: “Muhakkak ki Ben, seni insanlara imam kılacağım.” (İbrâhîm a.s): “Benim zürriyetimden de (imamlar kıl).” deyince; (Allah): “Benim ahdime (imamlık ve önderlik rahmetime, senin zürriyetinden olan) zâlimler nail olamaz.” buyurdu.

Öyleyse bir süre sonra Hz. İbrâhîm’e Allahû Tealâ’nın seslendiğini görüyoruz. “Oğlun İsmail’i Bize kurban edeceksin. Bize teslim olmayı istiyordun ya imtihan günün geldi.” Hz. İbrâhîm oğluna gidiyor; zaten Allahû Tealâ İsmail’e de aynı şeyi söylemiş: “Baban seni Bize kurban edecek.” demiş. İsmail demiş ki: “Beni hazır bulacaksın babacığım.”

37/SÂFFÂT-102: Fe lemmâ belega meahus sa’ye kâle yâ buneyye innî erâ fîl menâmi ennî ezbehuke fanzur mâzâ terâ, kâle yâ ebetif’al mâ tû’meru setecidunî inşâallâhu mines sâbirîn(sâbirîne).

Böylece onunla beraber çalışma çağına eriştiği zaman dedi ki: "Ey oğulcuğum! Gerçekten ben, uykuda seni boğazladığımı gördüm. Haydi bak (bir düşün). Bu konudaki görüşün nedir?" (İsmail A.S): "Ey babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

Ama beraber giderlerken iblis çıkıyor karşılarına, şeytan ve şeytan diyor ki Hz. İsmail’e: “Bu baban aslında seni öldürmek istiyor, bunların hepsi bahane. Allah’ı görmüşmüş de senin kurban edilmeni istiyormuş Allahû Tealâ. Bahane bunlar, seni öldürmek istiyor baban.” Hz. İsmail yerden bir tane taş kapmış bir tane yapıştırmış şeytanın gözüne hâlâ daha şeytanın gözü şaşı.

İşte o olayın muhtevasında ne görüyoruz? Babalı da oğullu da vahdet olayı var; Allah’ın tekliğine inanmak, Allah’ bütün kalbiyle inanmak ve Allah’a teslim olmak. İki unsur: Hz. İbrâhîm ve oğlu İsmail, kendi cephelerinden en kıymetli varlıklarını adıyorlar Allahû Tealâ’ya. Bir anne ve baba için çocukları onların kendi hayatlarından daima daha kıymetli olur. Evlâtlarının kendi hayatı, anne ve babalarının hayatından daha kıymetlidir. Eşyanın tabiatına uygun olan davranış biçimi ve Allah’ın yaratılma standardında olaylar böyle cereyan ediyor.

Öyleyse Allahû Tealâ Hz. İbrâhîm’e dünyadaki en sevgili varlığının Allah’a kurban edilmesini istiyor. İsmail’den de kendisinin kurban edilmesini istiyor, ikisi için de en kıymetli varlıklar. İkisi de imtihanı başarıyla veriyorlar ve Hz. İbrâhîm bilediği bıçağını oğlunun boğazına sürtüyor kesmek üzere besmeleyle, Allah için onu kurban etmek üzere ama bıçak kesmiyor. Hz. İbrâhîm: “Acaba bu bilediğim bıçak değil mi?” Taşa sürüyor taşı kesiyor bıçak, bu olay cereyan ederken Cebrail (A.S) bir koçla yukardan iniyor: “Onu bırak.” diyor “Bunu kes.” diyor. “Allah için bunu kurban et,  bundan sonra hep böyle kurban keseceksiniz Allahû Tealâ’ya!”

37/SÂFFÂT-103: Fe lemmâ eslemâ ve tellehu lil cebîn(cebîni).

Böylece ikisi de (Allah’a) teslim olunca, (İbrâhîm A.S) onu alnı üzerine yatırdı.

37/SÂFFÂT-104: Ve nâdeynâhu en yâ ibrâhîm(ibrâhîmu).

Ve ona "Ey İbrâhîm!" diye nida ettik (seslendik).

37/SÂFFÂT-105: Kad saddakter ru’yâ, innâ kezâlike neczîl muhsinîn(muhsinîne).

Sen rüyaya sadık kaldın (yerine getirdin). Muhakkak ki Biz, muhsinleri işte böyle mükâfatlandırırız.

37/SÂFFÂT-106: İnne hâzâ le huvel belâul mubîn(mubînu).

Muhakkak ki bu, kesin olarak apaçık bir imtihandır.

37/SÂFFÂT-107: Ve fedeynâhu bi zibhın azîm(azîmin).

Ve ona büyük bir kurbanı fidye (oğluna karşı bedel olarak) verdik.

İşte İslâm âlemindeki Hac’da kesilen kurban, kurban bayramında kesilen kurban, o kurbandır. Cebrail (A.S)’ın indirdiği kurbandır.

Öyleyse gerek Hz. İsmail, gerek Hz. İbrâhîm ikisi de hanifti. Tek Allah’a inanıyorlardı ve onların devrinde cemaat bir birlik halindeydi. Vahdet müessesi hâkimdi.

İşte Allahû Tealâ’nın hanif fıtratının muhtevasına baktığımız zaman bunu görüyoruz. Dedik ki insanın Allah ile olan ilişkisinde İslâm olmak asıldır. İslâm olmak nedir? Allah’ a teslim olmaktır. Öyleyse hanif fıtratı İslâm olmayı gerektiren bir fıtrattır ki bütün insanlara verilmiştir.

Gerçekten Kur’ân-ı Kerim’in muhtevasına baktığımız zaman bu muhtevada, hanif fıtratının 3 teslimde de âyetlerde yer aldığını görüyoruz. Ruhumuzun Allah’ a teslimi hanif fıtratıyla gerçekleşiyor. Fizik vücudumuzun Allah’ a teslimi hanif fıtratıyla gerçekleşiyor. Nefsimizin Allah’a teslimi hanif fıtratıyla gerçekleşiyor. 3 teslim de hanif fıtratıyla gerçekleşiyor ve insanoğlu İslâm oluyor hanif fıtratıyla. İnsanoğlu cennet saadetinin sahibi oluyor. İnsanoğlu dünya saadetinin de sahibi oluyor. İki cihan saadetinin sahibi oluyor gene hanif fıtratıyla, Allahû Tealâ Rûm Suresinin 30. âyet-i kerimesinde: “Kendini dîne doğrult.” diyor, “Dîne ikame et, öyle yap ki Biz bütün insanları hanif fıtratıyla yarattık.” diyor.

30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).

Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.

Bütün insanlar deyince 2 grup insan bunun dışında: Birisi akıl sistemi itibariyle yetersiz olanlar, ikincisi buluğa ermemiş olanlar. İkisi de eksik standartlarda. Onlar bu tarifin içine girmiyor; akil ve baliğ değiller. Öyleyse ne zaman olacaklar? Buluğa erdikleri zaman onlar da hanif fıtratının sahibi olarak akledecekler, hareket sahibi olacaklar ve bir sonraki âyet-i kerimede (Rûm-31’de) Allahû Tealâ diyor ki:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O`na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na dön. Ruhunu Allah’ a döndür. Ruhunu Allah’a ulaştır ve Allah’a teslim ol.

Ne oldu şimdi? Hanif fıtratı muhtevasını koydu ortaya, Hanif fıtratı, 1. teslimin fıtratı oldu. Allah’a insan ruhunun teslim olabilmesi, işte Rûm Suresinin 30. âyet-i kerimesinde Allah’ın ihsan ettiği hanif fıtratıyla gerçekleşmiştir.

Öyleyse bütün insanlar ezelde Allahû Tealâ’ya ruhlarını Allah’a ulaştıracaklarına ve O’na teslim edeceklerine dair misak vermişler. İşte Ra’d Suresinin 20, 21, 22. âyetlerinde Allahû Tealâ bu teslimi söylüyor:

13/RA`D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA`D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA`D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.

Bütün insanların Allah’ a verdikleri misak, bir teslim olayıdır. Ruhun Allah’a ulaşması, Allah’ın Zat’ında ifnası, başka bir ifadeyle Allah’a teslim olmak. İşte bu teslimin dizaynında evvelâ misakimizi görüyoruz. Şöyle söylüyor Allahû Tealâ Ra’d 20, 21, 22’de:

ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: onlar Allah ile olan ahdlerini 3 yeminlerini de ifa ederler, yerine getirirler.
vela yenkudunel misak (misaka):  misaklerini, ruhlarının Allah’ a verdiği misak adlı yemini bozmazlar, nakıs etmezler.
vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: ve onlar, Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi; ruhlarını Allah’a ulaştırırlar.
ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi): kötü hesaptan cehennemden korkarlar ve havs ederler.
ve yahşevne rabbehum: Rablerine karşı huşû duyarlar.
vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: onlar sabırla Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dileyenlerdir.

Öyleyse Allah’a ruhlarımız misak vermiş. Kim Allah’a ulaşmışsa onların vasfını da vermiş Ra’d 20, 21, 22.

“Onlar Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dileyenler.”

İşte Allahû Tealâ’nın sözü var: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onları mutlaka Kendi Zat’ına ulaştırır.”

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Ne olmuş? Kişi Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilemiş, Hanif fıtratıyla ruhunu Allahû Tealâ ya ulaştırmış. Onlar Allah ‘a ulaşmayı dileyenler. Sonuç: Mutlaka ulaşmak.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın bize olan yardımı, bizim bu istikametteki gayretimizle oluşan bir müessese. Ama arkasında Allah’ın bize ihsan ettiği; bütün insanlara ihsan ettiği bir olgunlaştırma müessesesi var, bir fıtrat. Yaratılışımızda bize verilen yapabilme kabiliyeti, başarabilme kabiliyeti. İşte bu fıtrat, hanif fıtratıdır. Gördük ki; ruhumuzun Allah’a ulaşması için Allah’a misak vermişiz ezelde. Ve Allahû Tealâ bunu üzerimize tam 9 defa farz kılmış.

Evvelâ Mâide Suresinin 7. âyet-i kerimesiyle farz kılmış diyor ki:

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

“O zaman işittik ve itaat ettik demiştiniz. Biz de üzerinize yeminlerinizi, misaklarınızı  farz kılmıştık.” diyor.

Nasıl cereyan etmiş olay? Allahû Tealâ buyuruyor ki A’râf-172:

7/A`RÂF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).

Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”Cevap veriyoruz: “Evet sen bizim Rabbimizsin.” Allahû Tealâ bunun üzerine diyor ki: “Mademki Ben sizin Rabbinizim ey nefsler! Sizlerden yemin istiyorum; nefsinizi tezkiye edeceğinize dair. Ey ruhlar! Sizlerden misak istiyorum; ruhunuzu ölmeden bana ulaştıracağınıza dair. Ey fizik vücutlar! Sizlerden ahd istiyorum; şeytana kul olmaktan kurtulup Bana kul olacağınıza dair.” Ve soruyor Allahû Tealâ: “Sözlerimi işittiniz mi?” Diyoruz ki: “semi’nâ: işittik” Allahû Tealâ diyor ki “Öyleyse itaat edin.” Yemin veriyoruz, misak veriyoruz, ahd veriyoruz Allahû Tealâ’ya. O da soruyor: “İtaat ettiniz mi?” diye. “ata’nâ” diyoruz, “itaat ettik.”

Ve Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Üzerinize bu 3 tane yemini; yemini, misaki ve ahdi farz kıldım, üzerinize yükledim. Hepiniz bunları yerine getirmekle mükellef kılındınız.” diyor.

3 yeminimiz birden üzerimize farz kılınıyor. Bu 3 yeminin muhtevasında hanif fıtratının var olduğunu görüyoruz. Allahû Tealâ bu yeminleri yerine getirenlerin mutlaka Allahû Tealâ’nın cennetine ulaşacağını söylüyor.

Fecr Suresinin 27, 28, 29, 30. âyetlerinde diyor ki:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainneh(mutmainnetu).

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.

“Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. Yani hanif fıtratının gereğini yap. Ey nefs! Bana verdiğin yemini yerine getir.”

Sonra ruhumuzun Allahû Tealâ’ya ulaşması konusu ortaya çıkıyor ve diyor ki Allahû Tealâ: “irciî ilâ rabbiki: Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş! Hanif fıtratının gereğini gerçekleştir.”

Ve arkadan da fizik vücudumuza sesleniyor: “O zaman.” Ne zaman? “Nefsin tezkiye olduğu zaman, yemini yerine getirdiği zaman, ruhun Allah’a ulaştığı zaman, misakini yerine getirdiği zaman, o zaman sen Bana kul olursun, o zaman gel kullarımın arasına gir.”

Ve sonucu söylüyor: “vedhulî cennetî: ve cennetime gir.”

Böylece şunu görüyoruz: Allahû Tealâ’nın indinde bütün insanlar hanif fıtratıyla 3 tane yeminlerini gerçekleştireceklerdir. Burada teslimi içeren asıl, ruhun Allah’a teslimidir. Bunu vurgulamak üzere Allahû Tealâ ruhumuzun Allah’a ulaşmasını 3 defa değil tam 9 defa üzerimize farz kılıyor.

1. farz söylediğimiz gibi Mâide Suresinin 7.âyet-i kerimesinde:

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).

Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.

2. farz,  En’âm Suresinin 152. âyet-i kerimesinde. Allahû Tealâ diyor ki:

6/EN`ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.

“ve bi ahdillâhi evfû: Allah ile olan ahdlerinizi ifa edin, yerine getirin.” diyor Allahû Tealâ.

İşte bu ahdlerin yerine getirilmesinde bütün insanlar için bir gayret görüyoruz. Allahû Tealâ 2 defa 3 yeminimizi bizim üzerimize farz kılmakla kalmıyor, 7 defa daha ruhumuzun Allah`a ölmeden evvel ulaşmasını farz kılıyor, 7 âyetle.

1.’si: Zumer-54

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: üzerinize kabir azabı gelmeden önce Allah’a dönün ve Allah’a teslim olun.

“Allah’a dönün.” diyor. “Ruhunuzu Allah’a döndürün.” diyor Allahû Tealâ. “Ruhunuzu Allah’a teslim edin. Yetmez! Vechinizi de nefsinizi de Allah’a teslim edin.”

“Teslim olun”la bitiriyor olayı.

2. âyet-i kerime Rûm-31:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O`na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

munîbîne ileyhi: O’na dön, Rabbine dön!
(Hanif fıtratıyla gelin.)

Sonra 3. âyet-i kerime, Fecr-28:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

“irciî ilâ rabbiki:  Rabbine geri dön ey ruh!” diyor.

4. âyet-i kerime Zâriyât-50:

51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).

Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.

fe firrû ilâllâh(ilâllâhi): öyleyse Allah’a firar et, Allah’a kaç, Allah’a sığın.

5. âyet-i kerime Lokmân-15:

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah`a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.

“vettebi’sebîle men enâbe ileyy(ileyye): kim Bana ulaşmışsa sen de onun yoluna tâbî ol. Yani aynı yolu takip ederek sen de Bana ulaş.” diyor Allahû Tealâ.

Sonra 6. âyet-i kerime, Yûnus Suresinin 25. âyet-i kerimesinde diyor ki:

10/YÛNUS-125:

“Allah teslim yurduna davet eder. Kimi oraya ulaştırmayı isterse onları, Allah`a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.”

7. âyet-i kerimede Allahû Tealâ diyor ki (Muzemmil-8):

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi`ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

“Allah`ın ismiyle zikret ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş.”

Ne görüyoruz? 7 defa, bu tek tek âyet-i kerimelerle insan ruhunun Allah’a ulaşması ve teslim olması, 2 defa da bütün yeminlerimiz; 3 vücudumuza ait 3 yemin üzerimize farz kılınmış. Aralarında mutlaka ruhun Allah’a ulaşması söz konusu. Demek ki ruhumuzun Allah`a biz ölmeden evvel ulaşması, teslim olması, İslâm’ın 1. safhasını gerçekleştirmemiz; hanif fıtratıyla gerçekleştirmemiz lâzımgelen konu üzerimize 9 defa farz.

Allahû Tealâ biliyor ki; bütün insanları hanif fıtratıyla yaratmış. Hepsi bunu yapmaya ehil, yeterli. Allah bütün insanları bunları gerçekleştirmek için yeterli yaratmış ve böyle bir dizayn içerisinde insanlar diyorlar ki: “Ancak İslâm anne ve babadan doğan insanlar hanif fıtratının sahibidir. İslâm olarak doğarlar.”

Hiç kimse İslâm olarak doğmaz. İslâm olmanın ne mânâya geldiğini bilmiyorlar. Ayrıca insanların İslâm bir anne babadan doğması, başka bir dînin mensubundan doğması o çocuk için neticeyi değiştirmez. Çünkü çocuğun kendi iradesini kullanarak hedefe ulaşması söz konusudur.

İnsanlar var: “Benim babam müftü, benim dedem müftü o beni kurtarır.” diye birtakım fikirlerin sahibi insanlar. Oysaki insanlar sadece kendilerini kurtarabilirler. Hiç kimse onlar için yeterli değildir.

İşte bu yanlışlardan insanların kurtulmasının zamanı artık gelmiştir. Allah’ın bütün doğrularını hamdolsun ki buradan herkese anlatmakla vazifeliyiz.

Öyleyse insanın ruhunun Allah’a ulaşması ve teslimi, fıtratın 1. bölümünü temsil ediyor. Gördük ki Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na dön, Allahû Tealâ’ya ulaş ve ona teslim ol.” diyor. “Öyleyse takva sahibi ol.” diyor.

Böyle bir teslim keyfiyetinin tahakkuku; takva sahibi olabilmemiz, ruhumuzun Allah’a ulaşması ve teslim olmasıyla mümkün. Bu da hanif fıtratının bir gereği olduğunu görüyoruz. Çünkü Rûm-31’de bunu söyleyen Allahû Tealâ, ondan bir evvelki âyet-i kerimede bütün insanları hanif fıtratıyla yarattığını söylüyor. Kaldı ki daha devamına gittiğimiz zaman bir insanın fizik vücudunu Allah’a teslim etme kademesine geliyoruz ve Nisâ Suresinin 125. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.

“ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun: o kişi ki vechini Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur.”

Arkasından da diyor ki Allahû Tealâ: “Allah İbrâhîm’i Kendisine dost kıldı.” Ve arkasından da diyor ki: “Onlar bunu hanif fıtratıyla gerçekleştirdiler.”

Demek ki İslâm olmanın 1. safhası, ruhumuzu Allah’a ulaştırmamız yani ihsanla davranışımız hanif fıtratıyla gerçekleşiyor. 2. kademede fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmemiz, muhsin standartlarında olmamız gene hanif fıtratıyla gerçekleşiyor ve bakıyoruz en son teslim, nefsimizin teslimi gene hanif fıtratıyla gerçekleşiyor.

Beyyine Suresi 5. âyet-i kerime Allahû Tealâ buyuruyor:

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.

“ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne.”

hunefâe: hanifler olarak.

Öyleyse hangi mânâya geliyor bu âyet-i kerime? Diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar emrolunmadılar. Onlar, Allah’a nefslerini teslim etmiş, dînde halis olmuş, nefslerini saflaştırmış kullar olmakla emrolundular. Ve bunu hanifler olarak gerçekleştirmekle emrolundular.”

Öyleyse bir insanın İslâm olması, 3 safhada gerçekleşen bir olaydır. Ruhunu Allah’a teslim etmek, fizik vücudunu Allah’a teslim etmek, nefsini Allah’a teslim etmek. Gördük ki 3’ü de hanif fıtratıyla gerçekleşiyor.

İşte bu gerçekleşme standartlarını ait olduğu yerlerde gözden geçirdiğimiz zaman bunun bir sıra takip ettiğini, 28 basamağın her birinin bir yerinde hanif fıtratının kendisini gösterdiğini ve kişiyi bir hedefe götürdüğünü görüyoruz.

Şimdi birer cümleyle basamakları özetleyerek oraya ulaşalım. Göreceğiz ki hep hanif fıtratı sahnede.

1. basamakta; olayları yaşıyoruz.
2. basamakta; olayları değerlendiriyoruz.
3. basamağa geçebilmişsek mutlaka Allah’a ulaşmayı dileyen biriyiz. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi 3. basamağa geçmiştir. Allah bunu o kişinin kalbinde görmüştür, işitmiştir, bilmiştir ve o kişinin üzerine 4. basamakta Rahmân esmasıyla tecelliye başlamıştır.

Bu tecelli nereye götürür insanları? Bu tecelli insanları 3 ayrı hedefe götürür.

1- Allahû Tealâ irşad makamıyla onlar arasındaki hicab-ı mesture adlı perdeyi alır.
Onların nefeslerindeki ekinneti alır ve bu ekinnetin yerine ihbat koyar. Fizik vücudun kalbinden idraki önleyen bir müesseseyi alır ve yerine ihbat isimli bir ayrı müessese koyar ve arkasından da o kişinin kulaklarındaki vakrayı alır. Kişi kulaklarındaki vakra alındığı için işitir, mânâya varır.  Kalbindeki ekinnet alındığı için idrak eder, kendisine mâl eder öğrendiklerini. İrşad makamıyla arasındaki perde açıldığı için de irşad makamına nefret duymaz, ona sevgi duymaya başlar ve arar; mürşidini aramaya başlar.  

İşte burada burası 7. basamaktır 7. basamağa ulaşan bu insan için söz konusu olan şey, 4. basamaktaki Allah’a ulaşma dileğinin Allahû Tealâ tarafından anlaşılmasından sonra Allah’ın ona art arda yaptığı 3 ihsan.

8.basamak; bunun arkasından o kişinin kalbine Allahû Tealâ’nın sünnetullahı ulaştırdığını görüyoruz.
9. basamak; bu sünnetullahın kişinin kalbindeki nur kapısını Allah’a döndürdüğünü görüyoruz.  
10. basamak; arkada Allahû Tealâ’nın o kişinin göğsünden kalbine bir nur yolu açtığını görüyoruz.
11. basamakta, kişinin yaptığı zikirle Allah’ın nurları göğsüne ulaşıyor göğsünden açılan yolu takip ederek kalbine ulaşıyor. Ve kalbine ulaşan nurlar kalbe giremiyor ama bir tanesi sızıyor; rahmet. Kalbin içinde vücuda getirdiği %2’lik birikimle kişi huşûya ulaşıyor. Huşûya ulaşınca hacet namazını kılıyor, mürşidini Allahû Tealâ’dan soruyor. Allahû Tealâ mutlaka gösteriyor mürşidini ve kişi o mürşidine ulaşıyor. Nefsinin kalbinde eksik olan 2 faktör daha tamamlanıyor. Kalbin mührünü açıyor Allahû Tealâ, içine de îmânı yazıyor.  

Bütün bunlar o kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi, kişinin serbest iradesiyle tahakkuk etmiştir. Ama bu serbest iradenin yapısında Allah’ın o kişinin iç dünyasına yerleştirdiği, nasıl yerleştirdiğini biz insanlar bilmiyoruz ama yerleştirdiği kesin, yerleştirdiği hanif fıtratıyla gerçekleşiyor. Yoksa insanlardan hepsi Allah’a ulaşmayı asla dilemezlerdi, hiçbiri dilemezdi.

İnsanın nefsindeki afetler dolayısıyla böyle bir dileği gerçekleştirmesi söz konusu değildi. Ama bir fıtrat olarak bize verilen hanif fıtratı; tek Allah’a inanmak, Allah’a ulaşmayı dilemek, Allah’a teslim olmayı dilemek, bu teslimin standartlarının sahibi olmak bizi götürüyor, Allah’ın yerine ilk teslimi yapacağımız mürşide.

Şimdi Allahû Tealâ’nın buradaki ifadesine dikkat edin. Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

“Habibim! Sana tâbî olmak Bana tâbî olmak demektir.”  

Öyleyse neden mürşide tâbî oluyoruz? Son derece önemli bir ifade bu: “Sana tâbî olmak Bize tâbî olmak demektir.” Yani mürşid, insanı Allah adına teslim alan kişidir.  Mürşid kimdir? Allah tarafından o vazifeye tayin edilmiş olan kişidir. Allah`ın kendisine teslim almak için vekil kıldığı kişidir. Dünya üzerinde Allah’ı temsil eden kişidir.  

Öyleyse meseleyi bu muhtevada aldığımız zaman herkes için en güzele ulaştığını görüyorsunuz.  Burada Allah adına mürşide teslim olmayı gerçekleştiren şey, aslında kişinin iradesi görünüyor ama realitede iradenin arkasında iradeyi destekleyen, onu o hedefe yönelten bir varlık var. Bu, Allah’ın hanif fıtratıdır. İradeyi yönlendiren odur. Bütün insanlarda vardır. Şeytanla insanın kurduğu ünsiyet hangi seviyedeyse insan onun gereğini yaşar. Şeytan duruma hâkimse hanif fıtratı gölgede kalmıştır. Şeytan, karanlığıyla onu örtmüştür.

Eğer kişinin Allah ile olan ilişkisi onu Allah’a götürebilecek, bir hedefe yöneltebilecek olan bir aydınlığın sahibiyse o zaman şeytan, gölgede kalır. Aydınlık şeytanı aşar.

İşte hanif fıtratı o nurdur ki, şeytanın karanlıklarından daha güçlü bir aydınlatma imkânının daima sahibidir. Bu sebeple Allahû Tealâ bunu zaten bize vermiştir.  

Öyleyse kim Allahû Tealâ’ya ruhunu teslim etmiyorsa, Allahû Tealâ’ya fizik vücudunu teslim etmiyorsa, nefsini teslim etmiyorsa, o kişi hanif fıtratını gölgelemiş olan birisidir. Onun o kişiye yapacağı yardımı kapıyı içerden kilitleyerek kesen, ona müsaade etmeyen bir insan söz konusudur.  Yani Bakara Suresinin 256. âyet-i kerimesindeki olayı hatırlayalım. Ne diyordu Allahû Tealâ?

2/BAKARA-256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).

Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.

lâ ikrâhe fîd dîni: dînde zorlama yoktur.

kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi): andolsun ki irşad yollarıyla, gayy yolları; Allah’a ulaştıran irşad yoluyla, cehennemin en dibindeki kuyuya; gayy kuyusuna ulaştıran yollar birbirinden ayrılmıştır. (Tebeyyin etmiştir demek, belirmiş demek, beyan edilmiştir; Allahû Tealâ tarafından şekillendirilmiştir.)
fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi: kim tagutu; insan ve cin şeytanları inkâr ederse. yani devre dışına atarsa. Nedir bu? Hanif fıtratının hâkimiyeti.

fe kadistemseke: eğer Allah’a iman ederse, âmenû olursa.

fe kadistemseke bil urvetul vuska ,lenfisame leha: o bir kulba yapışır, sağlam bir kulba yapışır.

(Allah’tan kopması mümkün olmayan bir sağlam kulba yapışır.)

Burada dikkat edin! Tagutu inkâr etmek, reddetmek, devre dışı bırakmak Allah’ın kulbuna yapışmak, tersi de mümkün şeytana yapışmak Allah’ı devre dışı bırakmak. İşte ateistler, işte şeytana tapanlar, işte büyücüler, işte cinleri insanlara saldırtan hüddamcılar, her türlü üçkâğıtçılık ve sahtekârlık şeytanın oyunlarının muhtevası içindedir. Kumar, içki, bütün iptilâlar, hep arkasında şeytan var.  Hanif fıtratının kullanılmasına mani olacak çeşitli entrikalarla şeytan insanları avlıyor. Allah’ın bütün güzel olan şeylerini çirkin göstermeye çalışıyor. Allah’ın bütün çirkinliğini ya da ilân ettiği şeyleri insanlara güzel göstermeye çalışıyor iblis.

İşte böylece bütün insanların hanif fıtratından adım adım uzaklaştıklarını görüyoruz. İşte 20. asrın sonundayız, sadece 99, bir yılımız kaldı ondan sonra 2000 yılına giriyoruz.

Öyleyse böyle bir dizaynda ne görüyoruz?14 asır evvel inen Kur`ân-ı Kerim’e sahâbenin ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yaklaşımıyla, onlardan 14 asır sonra yaşayan insanların aynı Kur`ân-ı Kerim’e yaklaşımı birbirinden taban tabana zıt 2 tane form gösteriyor. Onlar 14 asır evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve sahâbe, hanif fıtratının bütün muhtevasını gerçekleştirmişler. Hanif fıtratıyla ruhlarını Allah’a teslim etmişler. Hanif fıtratıyla fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler. Hanif fıtratıyla nefslerini Allah’a teslim etmişler ve hepsi hanif fıtratının sahibi olarak salâh makamının onların götürdüğü en üstün noktaya ulaşmışlar.  Öyleyse bunların arkasında ne var? Onların hanif fıtratları var.

İşte böyle bir dizaynda herkes için aynı şeyi görüyoruz. İnsanoğlu mürşidine ulaşıyor, mürşidine gidip tâbî oluyor. Tâbî olduğu gün Allahû Tealâ kalpteki 6. ve 7.işlemleri gerçekleştiriyor. Kalbin mührünü açıyor (nefsin kalbinin) ve kalbin içine îmânı yazıyor.   Bundan sonra yapılan zikir, kalbin içinde îmân kelimesinin etrafında fazlın toplanmasına sebebiyet veriyor.  Bu, nefs tezkiyesidir. %7 nur birikimiyle ilk nefs tezkiyesi başlıyor. İnsanı buraya ulaştıran saik götürücü unsur, Allah’ın hanif fıtratıdır.

Bütün insanlarda var olan bu gizlilik, insanları bir hedefe yöneltiyor. İnsanlar hep kendi kendilerine sorarlar: “Acaba bir insanın Allah’a ulaşması kendi eseri midir, yoksa Allah’ın eseri midir?” Biz hep deriz ki; kişinin iradesi onu Allah’a ulaştırmayı dilemedikçe Allah hiçbir zaman o kişiyi Kendisine ulaştırmaz. Peki ama iradeyi o hedefe yönlendiren ne? Allah’ın o vücuda daha doğarken koyduğu hanif fıtratı yani netice mi? Gene Allah’ın ona yerleştirdiği bir müessesenin eseri. Gene Allah’ın eseri.

Öyleyse iradenizin hanif fıtratıyla bütünlük içerisinde bizi teslime götürmesi gene Allah’ın devrede olduğu bir başka oluşumu da gösteriyor. Onun için bir takım insanlar burada yanlışlığa düşmüşlerdir. Ve bir kısmı demiştir ki: “İnsanın kendi iradesinin hiçbir rolü yoktur. Her şey kaderdir.” Bir kısmı da demiştir ki: “İnsanın kader diye bir mefhumla alâkası yoktur. Her şey kendi iradesinin mahsulü, her şey kazadır.”

İkisinin de yanlış olduğunu görüyoruz. Çünkü hanif fıtratının sebebiyle de olsa, onun arkadan itişiyle de olsa, onun teşvikiyle de olsa irade Allah’a teslim olmayı talep etmedikçe o kişinin Allah’a teslim olması mümkün değildir.

Ayrıca bir insanın cennete gitmesi de cehenneme gitmesi de başka bir iradenin onun üzerindeki tesirinden değil kendi iradesinin sonuçlarından kaynaklanan bir olgudur. Çünkü bir insan kader sebebiyle deracat kazanabilir ama deracat kaybedemez. Oysaki bir insanın cehenneme gidebilmesi, kaybettiği derecelerin kazandığı derecelerden fazla olmasına bağlı ki bir insanın deracat kaybedebilmesi sadece kendi iradesinin mahsulüdür.

İşte onun arkasında aslında Allah var. Allah, hanif fıtratının bütün insanlarda mevcut olması sebebiyle Allah var. Öyleyse Allahû Tealâ sanki içimize Allah’a ulaşmamızı teşvik eden, bizi o hedefe yöneltmeye çalışan bir varlık koymuş. Kendisinin Allahû Tealâ’dan aldığı işaretleri bize ulaştırmakla vazifeli olan bir yetkilisi. Nasıl doğumu tanzim eden müessese o torbaysa, torbanın adı neydi? Plasentaysa bizi de Allahû Tealâ’nın hedeflerine yönelten, aslında içimizdeki Allahû Tealâ’nın verdiği bu ihsan, hanif fıtratı fıtrat olarak bizde bunun var oluşu. O kendisine düşeni yapacak, bizi çekmeye çalışacaktır. Ona bu imkânı verdiğimiz takdirde başarı kazanacağız.

İşte böyle bir dizayn içerisinde mürşidine ulaşan kişi, Allahû Tealâ’nın Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde söylediğinin gerçekleşmesine sebebiyet vermiştir.

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

Allah için mürşide tâbî olmuştur, Allah’a teslim olmak üzere mürşide tâbî olmuştur ve Allahû Tealâ’nın söylediği “Sana teslim olmak Bize teslim olmaktır. Sana tâbî olmak Bana tâbî olmaktır.” sözü buradan başlıyor. Kişi daha Allah’a teslim olmuyor ama tâbî oluyor. Peygamberine tâbî olduğu zaman, resûlüne tâbî olduğu zaman, mürşidine tâbî olduğu zaman bu tâbiiyetin arkasında müşevik unsur, muhavik unsur, çekici faktör hep Allah’ın bize ihsan ettiği hanif fıtratıdır.  

Ve kişi bundan sonra nefs tezkiyesine başlıyor. Nefsinin kalbinde %7 nur birikimi ruhunun; vücudundan ayrılan Allah’a doğru yola çıkan ruhunun 1. gök katına ulaşması. Bir daha %7 nur birikimi, 2. gök katı. Bir daha %7 nur birikimi, 3. gök katı. Böylece 4., 5., 6., 7. gök katlarına insan ruhunun ulaşması ve 7 tane kademe boyunca Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde insanın %7’den %49 nuru nefsinin kalbinde yerleştirmesi. Îmân kelimesinin etrafında huşûdan aldığı %2 nurla birlikte %51 nurla bu kişinin nefsinin kalbinin şeytana kul olmasından kurtulup Allah’a kul olması. Ne ile oldu? Hanif fıtratıyla oldu.

Peki, ruh ne oldu? Her kademede bir gök katı yükselen ruh, 7. katın 7 tane âlemini de geçti ve Sidretül Münteha’ya ulaştı ve Sidretül Münteha’yı aşarak Allah’ın Zat’ına ulaştı ve orada ifnâ oldu, yok oldu. İhsanla Allah’a ulaştı.

İhsanla Allah’a ulaşmak, ihsanla mürşide ulaşmak, ihsanla bir hedefin gerçekleşmesi acaba neyi ifade eder? Bunun en açık ifadesini Hucurât Suresinin 14. âyet-i kerimesinde görüyoruz:

49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”

“Araplar dediler ki: Biz de mümin olduk. Habibim de ki: Hayır siz mü’min olmadınız, İslâm dairesine girdiniz. Mü’min olmadınız çünkü kalbinizin içine îmân yazılmadı.”

Öyleyse burada dalâlette kalan, burada küfürde olan insanlar var. Mü’min değillerse tabiatıyla kâfirler. Öyleyse hem hidayete ulaşamamışlar hem küfürde kalmışlar. Arkasında ne var? Hanif fıtratının kullanılamaması var, Allah için mürşide tâbî olmamak var. Herkes gibi bütün sahâbe gibi münafıklar da aynı şeyi yapmışlar. Gitmişler diz çökmüşler, el öpmüşler, tövbe etmişler; “Lâ ilâhe illâllah muhammedun resûllullah” demişler, ondan sonra sahâbeye demişler: “Biz de sizin yaptığınızı yaptık. Biz de mü’miniz.”  

Allahû Tealâ diyor ki onlara: “Siz mü’min değilsiniz.”

Onlar ihsanla peygamber Efendimiz (S.A.V)’e teslim olmamışlar. İhsanla teslimin esası, kişinin mü’min olmasıdır. İhsanla teslimin esası, kişinin hidayete adım atmasıdır. Başka bir ifadeyle dalâletten kurtulmasıdır.

Bir insan dalâletten kurtulmadığı bir statü içerisinde el öpmüşse, bir insan küfürden kurtulmadığı bir statü içerisinde el öpmüşse, bir mürşide tâbî olmuşsa bu, onun için bir şey ifade etmez, o tâbî olmamıştır.

İşte bir görüntüde tâbî olmak var, bir aslî tâbî olmak var. Kim kalbinin içine îmân kelimesinin yazılmasıyla noktalanan bir tâbiiyeti gerçekleştirmişse o, ihsanla tâbî olmuştur. Bunun sonu 7 basamak sonra mutlaka ruhun Allah`a teslimidir. İhsanla teslim, ihsanla başlayan bir davetin neticesidir. Allah davetiye çıkartıyor bütün insanlara “Bana ulaşın” diye. “Bana ulaşmak için” diyor, “Mürşidinize ulaşın ona teslim, Ona tâbî olun. Bana tâbî olmuş olursunuz. Ona teslim olun ki o sizi Bana teslim etsin.”

Ve ruhumuz Allahû Tealâ’ya ulaşıyor 7. katın 7. âleminden geçen insan ruhu, Sidretül Müntaha’yı aştıktan sonra yoklukta Rabbini görüyor, Rabbine ulaşıyor ve Allah’ın Zat’ında kayboluyor. Bu 1. teslim, ruhun Allah’a teslimi; 21. basamaktayız.

14. basamakta mürşidimize ulaştık. 7 basamaklık bir aklanma stratejisi içerisinde ruhumuzu Allah’a ulaştırdık ve Allah’a teslim ettik. Ne ile? Hanif fıtratıyla. Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O`na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

munîbîne ileyhi vettekûhu: ruhunuzu Allah’a döndürün, Allah’a ulaştırın ve takva sahibi olun.

Devam ediyor Allahû Tealâ’yla ilişkilerimiz, Allah’ın Zat’ında ifnâ olan ruhumuz, ihsanla Allahû Tealâ’ya teslim olan ruhumuz; Allahû Tealâ’nın Zat’ında ifnâ oluyor, kayboluyor. Bu sebeple fenâ makamının sahibiyiz, 1. velâyet makamındayız.

Sonra Allahû Tealâ bize bir taht ihsan ediyor, 2. velâyet makamının sahibi oluyoruz. O tahtın üzerinde baki kalacağımız için bu makamın adı beka makamı. Sonra devam ediyoruz yolumuza ve zikrimiz günün yarısını bir gün aşıyor, züht makamının sahibi oluyoruz. İspat ediyoruz ki Allahû Tealâ’ya her gün bizim zikrimiz günün yarısından daha ötededir yani zikirsizliğe karşı zahidiz. Her gün ispat ediyoruz Allahû Tealâ’ya ve bu 3 tane makamı aşan bütün insanlar 4. makama ulaşıyor. 4. makam, muhsinler makamıdır. Fizik vücudun Allah’a teslim olduğu, 2. teslimin gerçekleştiği hanif fıtratının 2. cephesi. Allahû Tealâ orada diyor ki:

4/NİSÂ-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen). Vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).

Ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuş ve vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim ederek muhsin olan kimseden, dînen daha ahsen kim vardır. Ve Allah, Hz. İbrâhîm’i dost edindi.

“Onlar ki vechlerini, fizik vücutlarını Allah’a teslim etmişler ve muhsinlerden olmuşlardır. Onlar Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî oldular.” diyor. Hanif fıtratının 1. faktörü burada geçiyor. Arkasından diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar bunu hanifler olarak gerçekleştirdiler.” diyor.

Öyleyse fizik vücudumuzun Allah’a teslimi, daimî zikre doğru yaklaştığımız bir devrede gerçekleşiyor. Buraya dikkatle bakın! Burada nefsimizin kalbindeki karanlıklar başlangıçta %100 karanlık olan nefsimizin buradaki sonucuna oluşuyor, %9’a düşüyor. Nefsimizin kalbinin %91’i aydınlanmıştır. Ve fizik vücudumuz bu noktada, nefsin kalbindeki %9 negatif faktörün esamesini bile dikkate almıyor. Umurunda bile değil onun isyanı. Allah’ın bütün emirlerini yerine getiriyor, yasak ettiği hiçbir fiili işlemiyor ve bir muhsin oluyor kişi. Allahû Tealâ’nın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen ama kumandaya etki yapan, dinlemediği halde etki yapan, kumandayı karartan bir %9’luk karanlığın mevcut olduğu bir ortam, bu sebeple fizik vücut ahsen olamadan Allahû Tealâ’ya teslim oluyor.

Hâlâ iç dünyasında %9 karanlık vardır ve insanoğlu bu noktada fizik vücudu daima doğruları işlediği halde, rüyasında hep yanlışlıklar yapabilmektedir. İşte bu rüyada yapılan yanlışlıklar aslında nefse ait yanlışlıklardır ama fizik vücudun ahsen teslimini engellemektedir. Onun için muhsin bir ifade Allahû Tealâ kullanıyor.

Bu nokta velâyetin öyle bir kademesidir ki bundan sonra ulaşacağımız yer, daimî zikirdir. Nitekim kişi arkasından daimî zikrin sahibi oluyor ve velâyetin 5. makamı olan ulûl`elbab makamının sahibi oluyor. Ulûl`elbab’ın tarifine bakıyoruz Âli İmrân 190 ve191’de:  

3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).
Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah`ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah`ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan`sın, artık bizi ateşin azabından koru.

li ulîl elbâb(ulîl elbâbı) ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: o ulûl`elbab var ya onlar için ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’a teslim olmak, hep Allah’ı zikretmek söz konusudur.

Öyleyse burası daimî zikirdir. Daimî zikir kademesidir ve hikmetin de 1. kademesidir. Burada tezekkür vardır. Kişi daimî zikir sebebiyle nefsinin kalbi bir daha asla kararmayacağı için ve nefsinin kalbi tamamen Allah’ın nurlarıyla dolduğu için bütün davranışları ona sadece deracat kazandırır. Ruhun talepleriyle nefsin talepleri ikisi de hayra dönüktür, hep hayır işler kişi.

Bu sebeple hikmetin 1 cephesi hayırdır. 2. cephesi tezekkürdür, bir de 3. cephesi hükümdür. Kişi bütün bu kademeler hakkında hüküm sahibidir. Neden sonra neyin geldiğini, Allahû Tealâ’nın kendisine öğrettiği standartlar içinde gene kendisine gösterip Kur`ân-ı Kerim âyetleri içerisinde değerlendirmiştir artık. Değerlendirmiştir ve hüküm sahibi olmuştur. Hikmetin 1. kademesini yaşamaktadır. Kendisine yalnız zemin kat gösterilir ve arkadan o kişiye Allahû Tealâ, 1. gök katından itibaren bütün katları göstermeye başlar. Burası 7. kademedir. Burası ihlâs kademesidir.

Gördük ki fizik vücudumuzun teslimi gene hanif fıtratıyla olmuş. Şimdi nefsimizin teslimine, en zor teslim olan vücudumuza geliyor sıra ve Beyyine Suresinin 5. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ şöyle söylüyor:

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmûs salâte ve yu’tûz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).

Ve onlar, Allah için hanifler olarak dînde halis kullar olmaktan (nefslerini halis kılmaktan) ve namazı ikame etmekten ve zekâtı vermekten başka bir şeyle emrolunmadılar. İşte kayyum dîn (kıyâmete kadar devam edecek dîn) budur.

ve mâ umirû illâ li ya’budûllâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe: onlar emrolunmadılar, nefslerini Allah’a teslim etmiş, dînde halis kullar olmakla emrolundular ve bunu hanifler olarak yaptılar.

Öyleyse görüyoruz ki; son teslim olan nefsimizin teslimi de gene hanif fıtratıyla gerçekleşmiş. İhlâs makamının muhtevasına baktığımız zaman bütün insanlar için söz konusu olan aynı neticeyi görüyoruz. Bu netice bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın hanif fıtratının 3. ve son tecellisidir. Sonra da hanif fıtratı bütünü ele geçirmiştir. Allah’ın kendisine verdiği vazifeyi burada tamamlamıştır. Nefsin kalbinde hiçbir karanlık kalmamıştır. Kişiyi hanif fıtratının %100 aydınlattığı bir nefs kalbin artık sahibidir. Yalnız hasletlerden oluşan bir nefs kalbi. Bunun mânâsı, bu kişinin Allah’ın bütün insanlara hedef gösterdiği cennet saadetinden sonra dünya saadetinin de sahibi olmasını ifade ediyor.

İşte ihlâs makamı bir insanın hikmet makamının 2.’sini ve sonuncusunu ifade eder. Allahû Tealâ ne zaman bu kişiye 7 gök katını da gösterirse, ondan sonra onu Tövbe-i Nasuh’a davet edecektir ve kişi salâh kapısından geçerek salihlerden olacaktır. Böylece irşad makamına tayin edecekse Allahû Tealâ, “İrşada memur ve mezun kılındın” cümlesiyle o kişi irşad makamına tayin edilecektir.

Burada görülüyor ki; ister İslâm olmanın 1.’si olsun; 1.safhası olsun ruhumuzun Allah’a teslimi hanif fıtratıyla gerçekleşiyor. İster 2. teslimimiz olsun; fizik vücudumuzun teslimi hanif fıtratıyla gerçekleşiyor. İster 3. ve son teslim olsun; nefsimizin teslimi o da hanif fıtratıyla gerçekleşiyor.

1.teslimde cennet saadetini elde ediyoruz. 3.teslimde ise dünya saadetini elde ediyoruz. Neden? Çünkü başlangıçta neden mutsuzluk iç dünyamızda? Çünkü nefsimizde afetler olduğu için hep yanlışlıklar yapıyorduk, arkasından huzursuzluğu yaşıyorduk ve nefsimiz ruhumuza azap ettiği için bir daha huzursuz oluyorduk. İç dünyamızdaki kavga sebebiyle bir daha huzursuz oluyorduk. Ama şimdi bunların hiç biri kalmadı. Nefsimizin kalbinde hiç afet kalmadığı için 2’si de hayrı istediği için hep hayır işliyoruz. Bu sebeple hiç huzursuz olmuyoruz. İçimizdeki kavga da bitmiş; nefsimiz de ruhumuz da aynı şeyi istiyor.

Öyleyse bir sonraki aşamaya baktığımız zaman kişinin burada dış dünyasında da mutluluğa ulaştığını görüyoruz. Baştan neden mutsuz kişi? Hep nefsini tezkiyede zulmediyor etrafa, huzursuz. Arkadan ruh nefse azap ediyor; huzursuz. Arkadan kişiler intikamlarını alıyor; huzursuz kişi. Kendisi de intikam alıyor, bir defa daha huzursuz. İntikamını alamıyor, stres sebebiyle huzursuz, hep huzursuz. Ama bu noktaya ulaşınca hep hayır işlediği için huzurlu, kimseye zulmetmediği için huzurlu. İnsanlar kendisine asla intikam almak için yaklaşmadıkları için, intikamlarını almadıkları için huzurlu, kendisi intikam almadığı için huzurlu, stres oluşmadığı için huzurlu. Ve nihayet kişinin Allah ile olan ilişkilerinde hanif fıtratının insan üzerinde vücuda getirdiği sonuç; Allah’ın emirlerini başlangıçta yapmıyordu, yasak ettiği fiilleri de işliyordu, 2 halde de huzursuzdu. Ama şimdi Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir mükemmelliğin sahibi kişi hanif fıtratıyla.

Öyleyse görülüyor ki burası İslâm olunan nokta, 3 teslimin gerçekleştiği nokta, 3 teslim de hanif fıtratıyla gerçekleşiyor ve bizi Allahû Tealâ muhteşem bir sonuca ulaştırıyor; hem cennet saadeti hem de dünya saadeti bizim oluyor, 2 cihan saadetinin sahibi oluyoruz. Zülcenahayn oluyoruz hanif fıtratıyla, hanif fıtratıyla, hanif fıtratıyla.

Allahû Tealâ’nın hepinizi hanif fıtratına ulaştırmasını ve 2 cihan saadetini hepinize nasip etmesini, Yüce Rabbimizden dileyerek bu akşamki sohbetimizi inşallah burada tamamlıyoruz.
Allah hepinizden razı olsun.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 926