Bugün: 18.11.2019

Hikmet

25. 01. 2001
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha beraberiz. Kur`ân-ı Kerim mefhumları konusunda bir defa daha beraberiz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Öyleyse Allahû Tealâ’nın sohbeti Allah’ın emrettiği standartlarda en güzel dizaynı oluşturur her zaman. Sizlerle biz her zaman en güzele dönüğüz. Çünkü Allah’la birlikteyiz, Allah’la beraberiz. Her şeyin en güzel olduğu standartlarda Allah bizleri bir araya getiriyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bütün bir kâinatı kurmuş Allahû Tealâ biz insanlar için. Ve bizden sadece mutlu olmamızı istiyor. Sadece istediği bu. 6 tane âlem yaratmış. Fizik vücudumuza ait olan âlem; zahiri âlem işte bu âlem.

Nefsimize ait olan âlem, berzah âlemi; nefslerin hâlâ yaşadıkları kıyâmete kadar da yaşayacakları yer. Ve ruhumuzun âlemi; emr âlemi. Onun karşıtı olan zülmanî âlem; şeytanın âlemi. Ve cinlerin yaşamakta olduğu âlem; gayb âlemi. Onların nefslerine ait olan, onun karşılığı olan berzah âlemi.

6 tane âlem yaratmış Allahû Tealâ. 7 âlemden bahsediyoruz. Çünkü 7.’si yokluk. Allah nerede? Allah yoklukta.  Kâinatı yaratmadan evvel Allah var mıydı? Vardı. Neredeydi? Yokluktaydı. Şimdi nerede? Gene yoklukta. Allah`ın bir sığınağa ihtiyacı yoktur.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! İşte O, Allah, Rabbimiz, sahibimiz her şeyimiz. Ve bugün sizlere hikmetten bahsetmek istiyoruz. O’nun kölesi olarak. O’nun azadsız kölesi olarak.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Kur`ân-ı Kerim 28 tane basamaktan bahseder. Kısaca bu basamaklara bakarak hikmetin nerede başladığına gelin beraberce birkaç dakika içinde ulaşalım:

1. basamakta; olayları yaşıyoruz.

2. basamakta; olayları değerlendiriyoruz,  mukayese ediyoruz.

3. basamakta; Allah`a ulaşmayı diliyoruz. Dilemezsek ebediyyen 2. basamakta kalıyoruz.

Allah`a ulaşmayı diliyoruz 3. basamak.

4. basamak; Allah derhal işitiyor, biliyor ve görüyor kalbimizde olan Allah`a ulaşma talebini ve derhal Allah Rahmân esmasıyla tecelliye başlıyor bizlere. Allah`ın Rahmân esmasıyla olan bu tecellisi, bizlerde hemen değişiklikleri vücuda getiriyor.

1- İrşad makamıyla aramızda bulunan hicab-ı mestureyi Allahû Tealâ derhal alıyor.  

2- Kulaklarımızdaki vakrayı alıyor; mânâya varmayı engelleyen sistemi.

3- Kalbimizdeki ekinneti alıyor, idraki önleyen sistemi ve yerine idraki sağlayan ihbatı koyuyor. (5., 6., 7. basamaklar.)

8. basamakta; Allah kalbimize hidayet koyuyor.

9. basamakta; Allah kalbimizin nur kapısını Allah`a çeviriyor. (Allah’tan gelen nurlar kalbimize girsin diye.)

10. basamakta; Allah göğsümüzden kalbimize bir nur yolu açıyor.

11. basamakta; zikre başlıyoruz. Allahû Tealâ’nın dizaynı açık.

12. basamakta; huşû sahibi oluyoruz.

13. basamakta; Allah mürşidimizi gösteriyor.

14. basamakta; ona ulaşıyoruz. Ve kalbimizin mührünü açıyor Allahû Tealâ, kalbimizin içindeki küfür kelimesini alıyor ve kalbimizin içine îmânı yazıyor. 14. basamak; mü`min oluyoruz. Ve nefs tezkiyesine başlıyoruz. Zikir yapıyoruz.

Allah şartları tamamlamış 7 tane kalp şartının sahibiyiz:

1- Ekinnet alınmış, ihbat konulmuş kalbimize.

2- Kalbimize Allah ulaşmış.

3- Kalbimizin nur kapısını Allah’a çevirmiş.

4- Göğsümüzden kalbimize nur yolunu açmış.

5- Mürdişimize ulaşınca kalbimizin mührü açılmış,

6- Kalbimizin içindeki küfür kelimesi alınmış, dışarı atılmış.

7- Kalbimizin içine îmân yazılmış. (7 kalp şartının sahibiyiz.)

Ve zikir yapıyoruz. Ne olur?

Allahû Tealâ katından zikir yaptığımız zaman rahmet, fazl ve salâvât isimli 3 tane nuru gönderir. Nereye? Göğsümüze. Şifreli yolu takip ederek kalbimize ulaşır bu nurlar ve îmân kelimesinin çekim gücüne fazıllar kapılır ve îmân kelimesinin etrafında yerleşmeye başlarlar. Fazıllar faziletleri oluşturacak olan ruhumuzun hasletlerine paralel nurlar. Bu nurlar nefsimizin kalbinde yerleşmeye başlıyor. İlk %7 yerleşimde Nefs-i Emmare’nin sahibi oluyoruz. 2. defa %7, Nefs-i Levvame’nin sahibi oluyoruz. 3. defa %7, Nefs-i Mülhime’nin sahibi oluyoruz. Sonra Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerinde devamlı en güzele doğru yola çıkıyoruz.

7 tane %7 nur birikimi oluşuyor nefsimizin kalbinde. Ve her % 7 nur birikiminde bizden ayrılan ruhumuz, Allah`a doğru yaptığı yolculukta 7 tane gök katını aşıyor. 7. katın altın kapısından geçiyor, fethini tamamlıyor ve Kader Hücrelerini, Ümmül Kitab’ı, Kudret Denizini, Makam-ı Mahmud’u, Divan-ı Salihîn’i ve Zikir Hücrelerini aşarak Sidretül Münteha’ya ulaşıyor, oradan da Allah`ın Zat’ına. Basamak 21, ruhumuz Allah`a ulaşıyor, nefs tezkiyesi tamamlanıyor. Yani nefsimizin kalbinde %50’den daha çok Allah`ın nurları gelip yerleşmiş durumda. Başlangıçta ne idi? %100 karanlıklar. Şeytan nefsimizin kalbinin %100’üne tesir edebiliyordu. Bu noktaya vardığımız zaman şeytanın nefsimizin kalbine tesiri %50’nin altına düşüyor; %49’a. Burası ruhumuzun Allah`a ulaştığı yer. Burası nefsimizin tezkiye olduğu yer. Burası fizik vücudumuzun şeytana kul olmaktan yarıdan fazla kurtulduğu nokta.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Böylece Allah ile olan ilişkilerimizde en güzele ulaşıyoruz. Nefsimizin kalbindeki nurlar %50’yi aşıyor. Ruhumuz Allah`a ulaştığı için fenâ makamının sahibiyiz, 22. basamakta. Allah`a 21. basamakta ulaşan ruhumuz, Allah`ın Zat’ında yok olur. Allah`a teslim olur; 22. basamak; fenâfillah makamındayız.

Sonra beka makamının sahibi oluyoruz. Bize bir taht ihsan ediliyor. Sonra günün yarısından daha fazla zikrediyoruz. Züht makamının sahibi oluyoruz. Sonra fizik vücudumuzu Allah`a teslim ediyoruz. Fizik vücudumuzun Allah`a teslim olduğu makam, yer 25. basamak. Ruhumuz nasıl teslim oldu Allahû Tealâ’ya? Allah’tan gelmişti, Allah’a geri döndü. Allah`ın Zat’ında kayboldu, yok oldu.

Ya fizik vücudumuz? O Allah`ın Zat’ına mı gidecek? Hayır! O sadece Allah’ın bütün emirlerine itaat edecek, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyecek. Böylece muhsinlerden olacak. İşte ne zaman fizik vücudumuz böyle olursa muhsinlerden olur, Allah`ın bütün emirlerini yerine getirir. Yasak ettiği hiçbir fiili işlemez. Bu fizik vücudumuzun teslimidir (2. teslim.)  

İşte konumuz, hikmet bundan sonra geliyor sevgili kardeşlerim. Bu noktada nefsimizin kalbinde hâlâ %9 karanlıklar mevcuttur. Ve daimî zikre ulaşırız. Ne zaman daimî zikre ulaşırsak ulûl`elbab ismini alırız Allahû Tealâ’nın katında. Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 190 ve 191. âyet-i kerimelerinde diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah`ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah`ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan`sın, artık bizi ateşin azabından koru.

“li ulîl elbâb(ulîl elbâbı) ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep onlar Allah’ı zirkederler.” diyor Allahû Tealâ. “Onlar ulûl`elbab’tır.” diyor,“Ulûl`elbab  kullarım.”

O zaman ulûl`elbab olmanın birinci özelliği daimî zikrin sahibi olmakmış demekki. Peki, ulûl`elbab aynı zamanda nedir? Aynı zamanda hikmet sahibidir. Hikmet sahibi olanlar ulûl`elbab adını alıyor. Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-269: Yu’til hikmete men yeşâu, ve men yu’tel hikmete fe kad ûtiye hayran kesîrâ(kesîren), ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

(Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse böylece ona çok hayır verilmiştir. Ve ulûl elbabtan başkası tezekkür edemez.

“Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona büyük hayır verilmiştir.”

Öyleyse bu “dilediği” kelimesi, bu kelime sizi sakın aldatmasın. Allah kimi dilemişse, kime hikmet vermeyi dilemişse bilin ki o hikmetin sahibi olmaya ehil olandır. Bedavadan Allahû Tealâ bir şey vermiyor, bedavadan da kimseyi cezalandırmıyor. Gerek ceza gerek mükâfat hak edilir. Her ikisi de kişinin pozitif ve negatif liyakatinin bir eseridir. Neye lâyıksanız onu alırsınız Allahû Tealâ’dan.

Öyleyse ulûl`elbab makamı hikmet makamıdır. Allahû Tealâ burada şöyle söylüyor:

Hikmet! 3 tane yakîn kademesi var Kur`ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ’nın ifade ettiği;

1.’si: İlm`el yakîn.

2.’si: Ayn`el yakîn .

3.’sü: Hakk`ul yakîn.

1. basamaktan 25. basamağa kadar (25. basamak dâhil) bütün insanlar, ilm`el yakîn kademesindedirler.

Sonra ayn`el yakîn gelir. İşte kim 26. basamak olan ulûl`elbab basamağına gelmişse ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de Allah’ı zikrediyorsa daimî zikrin sahibi olmuşsa o kişi, hikmetin sahibidir. O kişi ulûl`elbab’tır. Allahû Tealâ böyle bir insana zemin katı gösterir. Ulûl`elbab makamının başlangıç noktasında o kişinin daimî zikrin sahibi olması yer alır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ her şeyi en güzel standartlarda oluşturuyor. İlm’el yakîn kademesi fizik vücudun teslimini de içine alır. Ne zaman daimî zikrin sahibi olursanız, artık siz ayn`el yakîn kademesindesiniz. Yalnız ayn`el yakîn’e ulaşmadan evvel ilmin ötesine geçebilirsiniz. İrfan sahibi olmanız mümkündür. Kimin ruhu Allah`a ulaşmışsa o kişi Allah`ın evliyası olur.

Evliyalık 7 tane makamdan oluşur:

1. makam: Fenâfillah makamıdır. Ruhunuz Allah`ın Zat’nı da ifna olmuştur, fani olmuştur. Allah`ın Zat’ında fani olma makamındasınız.

2. makam: Beka makamı. Allahû Tealâ size bir taht ihsan eder ve o tahtta ruhunuz sonsuza kadar baki olur. (2. makamı velâyetin.)

3. makam: Züht sahibi olursunuz, zikriniz günün yarısını aşar.

4. makam: Fizik vücudunuzu Allah`a teslim edersiniz. Bu teslimin sonuna kadar hep ilm`el yakîn’in hudutları içindesiniz.

Ama bu 4 tane makamın herhangi birisinde kalp gözünüz ve kalp kulağınız açılabilir. Bazen yalnız birisi, bazen yalnız diğeri, bazen ikisi birden. Allahû Tealâ bu noktadan itibaren size bir şeyler anlatacaktır. Anlattıklarını kalp gözünüze gösterecektir.

1.’si anlatması; kalp kulağınıza hitap eder.

2.’si göstermesi; kalp gözünüze hitap eder.

3.’sü: Allah gösterdiği ve öğrettiği konuyla ilişkili âyetleri size öğretir. Bu da hem kalbe hem de kalbin içindeki idrak hasassına yani ihbata hitap eder.

Öyleyse görebilirsiniz, işitebilirsiniz ve Kur`ân-ı Kerim âyetleriyle de giderek bilinç kazanırsınız ama hikmet sahibi olamazsınız. Ulûl`elbab oluncaya kadar hikmet sahibi olamazsınız. İrfan sahibi olursunuz.

İrfan ilmin ötesidir. Kimdir irfan sahibi? Basiret hassası faaliyet geçmiş olan kişidir. Yani kalbiyle gören kişi. Kalbin görme hassasına Allahû Tealâ “basar” diyor. Gözün görme hassasına “rüyet” diyor. Birisi “rüyet” fiilinden geliyor. Ötekisi “basar” fiili, basiret, basar hassasından geliyor.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın fizik vücudunuzun Allah`a teslim olduğu standartlarda öğrettiği husus, kalp gözünüz ve kalp kulağınız açılmışsa fiziğin ötesini ihata edibilir. O zaman siz, irfan sahibi oldunuz. İrfan ehli oldunuz ama hikmet ehli olmadınız. Hikmet ehli olmak mutlaka daimî zikri gerektirir.

Öyleyse kimdir ayn`el yakîn’in sahipleri? İlm’el yakîn’in ötesine geçebilenler kimdir? 2 özelliği saydık, bunlar daha evvel de oluşabilir ama hikmette ulûl`elbab makamında bir müktesebat haktır, otomatik olarak Allahû Tealâ tarafından teslim edilir. O kişinin kalp gözü açılır, o kişinin kalp kulağı da açılır.

Öyleyse bu aşamada, bütün insanlar için söz konusu olan şey ulûl`elbab makamının hikmet standardıdır. Demek ki hikmet standardı belki ona varmadan evvel de daha, irfanı getirebilir. İrfanla kişinin kalp gözü ve kalp kulağı açılmıştır. Öyleyse 2 tane temel şartın sahibi olmuştur kişi; kalp gözü, açık kalp kulağı açık. Ve hikmetle beraber o kişiye Allahû Tealâ daimî zikri verir (3. hikmet şartı). 4. hikmetin temel şartı; nefsin kalbinde daimî zikir sebebiyle hiçbir afetin kalmamasıdır. Kimdir ulûl`elbab? Nefsinin kalbinde hiç afet kalmamış olan insan.

Daimî zikrin sahibi, ulûl`elbab kulları için Allahû Tealâ diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah`ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah`ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan`sın, artık bizi ateşin azabından koru.

“O ulûl`elbab kullarım var ya! Onlar ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikrederler.”

Biliyorsunuz ki zikir farzdır, çok zikir farzdır, daimî zikir de farzdır. Her ne kadar bizim ne 32 farzın içinde ne 54 farzın içinde zikir mevcut değilse de bütün sahâbe daimî zikrin sahipleriydi.

Öyleyse Allahû Tealâ Muzemmil-8’de diyor ki:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi`ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

“Allah’ın ismiyle zikret.”

Allahû Tealâ Ahzâb-41’de diyor ki:

33/AHZÂB-41: Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).

Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.

“Allah’ı öyle bir zikirle zikret ki bu çok zikir olsun. Allah’ı çok zikirle zikret yani günün yarısından daha fazla bir zaman süresince Allah’ı zikret.” diyor Allahû Tealâ.

Ve üçüncü emir Nisâ-103, Allahû Tealâ buyuruyor:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah`ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü`minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.

“Ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikret.”

Üzerinize daimî zikir ve böylece farz oluyor. Kim daimî zikrin sahibiyse işte o kişi, daimî zikrin sahibi olan kişi ulûl`elbab makamına ulaşmıştır.

Ulûl`elbab makamı 4 tane temel şartı gerektiriyor, saydık. 4’ünü birden sayalım şimdi:

1- Kalp gözü açık oluyor kişinin.

2- Kalp kulağı açık oluyor.

3- Daimî zikrin sahibi oluyor.

4- Kişinin nefsinin kalbindeki afetler daimî zikir sebebiyle yok oluyor.

Daimî zikir söz konusuysa zülmanî kapı kapalı, daha daimî zikre başlar başlamaz bütün karanlıklar nefsin kalbini terketmek mecburiyetinde. Allah`ın nurları nefsin kalbini dolduruyor bir daha da kalp kararmıyor çünkü karanlıkların geri dönmesi söz konusu değil. Küfür kelimesi kalpte yok ve zülmanî kapı artık mühürlü. Karanlıklar nefsin kalbini terkettikten sonra tekrar nefsin kalbine girip onu işgal etmeleri mümkün değil daimî zikir sebebiyle. Öleyse 4 temel şart.

Bu 4 tane temel şart 3 tane sonuç şartını oluşturuyor:

1- Hayrın sahibi olmak.

2- Tezekkür sahibi olmak, ehl-i tezekkür olmak.

3- Hikmet ehli olmak, hikmetin sahibi olmak, hüküm sahibi olmak.

Hikmet sahibi olmanın bir vasfı hüküm sahibi olmak. Hikmet kelimesi hüküm kelimesi ile alâkalı ve diğerleri de bunun müteferri unsurları.

Öyleyse kişi hayır sahibi oluyor. Neden? Daimî zikrin sahibi olan kişinin nefsinin kalbinde hiç afet kalmamıştır. Ne olur? Nefsin davranışları, ruhunkine %100 eşit olur.

1- Allah neyi emretmişse ruh mutlaka onu yapmak istiyordu. Şimdi nefs de Allah neyi emretmişse mutlaka onu yapmak ister.

2- Allah neyi yasaklamışsa ruh onu asla işlemez. Şimdi nefs de işlemez. Öyleyse nefsle ruh arasında tam bir ahenk oluşmuştur.

Öyleyse kişi ne yaparsa yapsın ya Allah`ın emrettiği bir şeyi yapacaktır; derecat kazanacaktır. Ya da Allah`ın yasak ettiği bir fiili işleyemeyecektir gene derecat kazanacaktır. Yani hayır işleyecektir. Ne demek hayır işlemek? Ne zaman biz bir günah işlersek, Allah`ın emrettiği bir şeyi yapmazsak veya yasak ettiği bir işlevi yaparsak her ikisi de derecat kaybetmektir. Bu hayır değil şerdir. Ne zaman Allah`ın emrettiği bir işi yaparsak derecat kazanırız. Hayır işleriz. Ne zaman Allah`ın yasak ettiği fiili işlemezsek gene derecat kazanırız.

Öyleyse bu noktaya ulaşan daimî zikrin sahibi olan kişi, Allah`ın bütün emirlerini yerine getiren yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliğin sahibi olacaktır. Öyleyse burada ulaştığı yer hikmettir kişinin. Ve burada o kişi devamlı hayır kazanan birisi olacaktır.

Öyleyse hikmet sahibi olan kişi hayır sahibidir. Onun için Allahû Tealâ: “Kime hikmet verilmişse ona büyük hayır verilmiştir.” Yani o devamlı hayrın sahibidir.

Sevgili kardeşlerim! Hangi fikir, hangi âyet bu söylediklerimizi işitmeden evvel kafanızı kurcalıyorsa biz sözlerimizi tamamladığımız zaman, kafanızda hiçbir sual kalmayacak Kur`ân-ı Kerim’le ilişkili. Bütün suallerinizin cevabını vermiş olacağız. Kur`ân-ı Kerim 114 tane sureden oluşuyor. 606 sayfalık bir kitap. Biliyorsunuz tefsire başladık. Bunun ancak 4 yılda tamamlanabilmesi söz konusu. Ve devamlı hiç eksiltmeden, hiç ara vermeden görüyorsunuz devam ediyoruz Kur`ân-ı Kerim tefsirimize, hâlâ Âli İmrân Suresinin daha başlarında sayılırız. Bakarayı bitirmek şerefine ulaştık. Âli İmrân Suresinin de işte yarısına doğru adım adım ilerliyoruz. Ama tekrar ediyorum: Biz bu tefsiri bitirdiğimiz zaman kafanızda hiçbir sual işareti kalmayacak. Hep sual işaretiyle dolu olan kardeşlerimiz bize ulaştılar, “Kader nedir, kaza nedir?” diye. Herkes öyle Kur`ân-ı Kerim’e uymayan şeyler söylemişler ki herkesin kafası allak bullaktı bize ulaştıkları zaman. Ama biz onlara açıkladığımız zaman olaylar bütünüyle yerli yerine oturdu. Şimdi de hikmetin tamamı yerli yerine oturuyor. Her konu Allahû Tealâ’nın emir ve kumandası altındadır. O, açıklamasını tam olarak yerine getirmiştir. Biz bu Kur`ân-ı Kerim tefsirini tamamlamadan evvel de siz suallerinizi bize ulaştırabilirsiniz. Gene kafanızdaki suallerin cevabını biz veririz, gene tereddüdünüz kalmaz.

Öyleyse önemli olan budur, Allah’tan öğrenmek. Sevgili kardeşlerim! İnsanlık tarihi boyunca Allahû Tealâ kime öğretim görevini vermişse o kişi, Allah’tan öğrendiğini öğretir. Ve o zaman hiçbir insanda âyetler konusunda en ufak bir tereddüt kalmaz.

İşte hikmet sahibi olmanın son 3 şartından bir tanesi, 3 karakteristik temel şarttan, sonuç şartından yani hikmet sahibi olmaya damgasını vuran 3 şart. Hayır sahibi olmak, tezekkür  sahibi olmak, hikmet sahibi olmak yani hüküm sahibi olmak. Bunların hepsinin adı; toplam adı, hikmet sahibi olmak.

Öyleyse hayır sahibi olmayı anlattık. Her aksiyonundan kişi sadece derecat kazanıyor yani hayır kazanıyor.  Peki, hüküm sahibi olmak ne demek? Ne zaman bir insan Kur`ân-ı Kerim’e bakarsa orada gördüğü her âyetin altın zincirini görebilirse, başka âyetlerle olan bağımlılığını gösteren altın zincir. Ne zaman bir insan herhangi bir âyete baktığı zaman o âyetin Kur`ân-ı Kerim’deki o âyetin başka âyetlerle illiyet rabıtasını sezmek yetkisinin sahibi kılınırsa Allahû Tealâ tarafından, işte o kişi hüküm sahibidir. O âyet hakkında hüküm sahibidir.

Biliyorsunuz Kur`ân-ı Kerim’de bir takva kelimesi geçer. Lügat mânâsı sakınmak, çekinmek, korkmak anlamına gelir. Ve de bizim sevgili dîn adamlarımız hazırladıkları 23 tane Kur`ân-ı Kerim mealinde takva kelimesi nerede geçmişse onu hep Allah’tan korkmak olarak vasıflandırıp, Kur`ân-ı Kerim’in ruhuna hiç giremeden insanları da ruhun dışında tutmayı başarmışlar. Ama Allahû Tealâ’nın verdiği, öğrettiği ilmi alanlar bilirler ki takva; başlangıç takvası, ön takva, ekber takva, azîm takva. Tam 5 tane ayrı safhayı içerir. Ve her birinin standardı farklıdır. Ama başlangıç takvasından itibaren kişi kurtuluşa ulaşır. İşte hikmet sahibi olan kişi kimdir? Âyete baktığı zaman o âyetin bu takva kademelerinden hangisiyle alâkalı olduğunu bir bakışta bilen insandır. Öyleyse o kişiyi bu hüküm sahibi kılar. Hüküm sahibi olan herkes hikmetin sahibidir.

Peki, ehl-i tezekkür ne demek? Allahû Tealâ diyor ki Enbiyâ Suresinin 7. âyet-i kerimesinde:

21/ENBİYÂ-7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.

“Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”

Kimdir zikir ehli? Ehl-i tezekkür. Tezekkür kelimesi de zikir kelimesi de aynı kökten geliyor. Müzakere kelimesi de aynı kökten geliyor.

Sevgili kardeşlerim! Allah zikir ehline, daimî zikrin sahiplerine kendisinden sorma hakkı vermiştir. Başkaları onlara soracak. Onlar o soruların cevabını bilecekler mi? Hayır bilmeyecekler. Bilmeleri gerekmiyor zaten. Ama Allah’a soracaklar. Allah’tan aldıkları cevabı o suali sorana ulaştıracaklar. İşte böylece sualler ve cevaplar bütünleşecek.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Ehl-i tezekkür, ehl-i zikrin sonucudur. Kim daimî zikre ulaşırsa o, ehl-i zikirdir. Ama bunun mânâsı, o kişi aynı zamanda ehl-i tezekkürdür. Allah ile her konuyu konuşmak yetkisinin sahibidir. Allahû Tealâ cevap verecektir. Cevap vermeyeceğini söylemesi de cevap vermektir.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Herkesin ehliyetine göre, liyâkatine göre Allah`ın bir işareti mutlaka gelir. Sonsuz sayıdaki mahlûkuyla aynı anda konuşabilir. O zaman kimdir ehl-i tezekkür? Ehl-i tezekkür ulûl`elbab’tır. Nereden biliyoruz? Bakınız ne diyor Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 7. âyet-i kerimesinde?

3/ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

Kitab`ı sana indiren O`dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab`ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te`vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te`vilini Allah`dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O`na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl`elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).

“Sana Kurân’ı indiren o Allah’tır. Kur’ân’da hem muhkem âyetler vardır hem de müteşabih âyetler vardır. Kur’ân’daki muhkem âyetler, Ümmül Kitab’ın esasını teşkil eder. Müteşabih âyetlere gelince onların esas mânâsını Allah’tan başka kimse bilmez. Kalplerinde zeyg olanlar; kötülük olanlar insanların arasına nifak sokmak üzere, fitne sokmak üzere âyetleri diledikleri gibi yoruma tâbî tutarlar.”

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Âyetlerin arasına, âyetleri diledikleri gibi tevil ederek insanların arasına fitne sokmak isterler. Ayrılıklar, huzursuzluklar sokmak isterler. “İlimde kökleşmiş olan rasihuna gelince ‘Yarabbi! Biz inandık emin olduk ki muhkem ayetler de müteşabih âyetler de Senin katındandır.’ derler. Ama onlar da müteşabih âyetleri tezekkür edemezler.”

“ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi): onlar da tezekkür edemezler ancak ulûl`elbab tezekkür edebilir.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse ehl-i tezekkür ulûl`elbab’tır. İşte ulûl`elbab standartları 3’e ayrılır. Ulûl`elbab makamı ulûl`elbaba aittir. İhlâs makamı gene genel ismi ulûl`elbab’tır. Salâh makamı gene genel isim ulûl`elbab’tır. Kimdir ulûl`elbab? Daimî zikrin sahipleri. Ulûl`elbab makamı da ihlâs makamı da salâh makamı da daimî zikrin sahibidir. Hepsi ama hepsi ulûl`elbab’tır.Öyleyse asıl ulûl`elbab, ihlâstan evvel ve fizik vücudun tesliminden sonraki kademeyi ifade eder. Ayn`el yakîn’in birinci bölümünü içerir. İşte burada sadece Allahû Tealâ ulûl`elbab kullarına zemin katı gösterir kalp gözleriyle. Zemin katın her türlü sırrını, özellikle anadergâhın özellikleri. Devrin imamının dergâhında neler olduğu, onun manevî cephesinde nelerin gizlendiği bir bir ayan olur. Allah`ın ulûl`elbab kulu olarak, Allah ona zemin katı bütün sırlarıyla beraber gösterir.

Söylemiştik ki ulûl`elbab makamından evvel fenâ, beka, züht ve muhsinler makamı var. Bu 4 makamda kişi ilm`el yakîn’den ayn`el yakîn’e geçebilir mi? Geçemez. Ama ilimden irfana geçebilir. Kalp kulağı ve kalp gözü bu 4 makam arasında her an açılabilir. Açıldığı an o kişi ilim boyutunu aşmış, irfan boyutunun içine girmiştir. Ama yakînlere göre dizaynı henüz hikmet sahibi olamadığı için ilm`el yakîn standartları içindedir. Ne zaman daimî zikre ulaşmışsa ulûl`elbab olmuşsa o kişi, ayn`el yakîn’e ulaşmıştır. Ayn`el yakîn’e ulaşmadan evvel yani 26. basamaktan evvel, hiç kimse ilm`el yakîn’i aşmış olamaz. İrfan ehli olsa da gene ilm`el yakîn’in standartları içindedir ve velâyetin 1, 2, 3, 4 başlangıç makamında insanlar ilim ehli veya irfan ehli olmak standartlarının arasındadırlar.

Unutmayın! Burada 21. basamağa kadar öğretilen Kur’ân’ın lafzı sona ermiştir.

22. basamakla beraber Kur’ân’ın ruhu başlar. 7 ruhun öğretilmesi buradadır:

Fenâ makamında; 1. ruh

Beka makamında; 2. ruh

Züht makamında; 3. ruh

Muhsinler makamında; 4. ruhu öğretilir.

Ulûl`elbab makamı Kur`ân-ı Kerim’in 5. ruhunun temelini oluşturur.

Kur`ân-ı Kerim’in 5. ve 6. ruhları ayn`el yakîn’i ihata eder. Artık kalp gözüyle, kalbin ayniyle bakmak söz konusudur. Ve kalbin kulağıyla işitmek söz konusudur.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Böyle bir dizayna sahip olursunuz. Ulûl`elbab makamında hikmetin birinci kademesi oluşmuştur. Sadece zemin kat gösterilir ve zemin katın sırlarının hepsine vâkıf olursunuz. Zamanın, devrin imamının dergâhındaki her türlü sır sizin için bellidir. Ne zaman Allahû Tealâ size 1. gök katını gösterirse; zemin kattan sonra sizin için ulûl`elbab makamı tamamlanmıştır.

Gördünüz ki ulûl`elbab makamı 7 tane standarttan oluşur. Her birini bir kademe sayabilirsiniz: Kalp gözünüzün açılması, kalp kulağının açılması, daimî zikre ulaşıp daimî zikir sahibi olmak sonra bunun neticesinde nefsin kalbindeki afetlerin yok olması, hayrın, tezekkürün ve hükmün sahibi olmak. Bunların hepsi ayrı ayrı standartlar içerir, ayrı ayrı kademeler içerir. Bu 7 kademeden oluşur ulûl`elbab makamı.

Gök katlarının 1.’si, 1. kattaki secde işlemi, nasıl oraya çıkıldığı o secdenin nasıl yapıldığı size gösterildiği anda, siz ulûl`elbab makamını aştınız. Artık ihlâs sahibi oldunuz.

İhlasta 1. kattan itibaren 7 tane kademe söz konusudur.

Allahû Tealâ göklerin;

1. kattaki secde işlemini,

2. katını; suvarulma havuzlarını,

3. katını; 2 katlı olan o mescitte secdeyi, (3. kattan 4. kata mihenk menfeziyle çıkışı,)

4. kattaki; Beyt-ül Makdes’in aslını,

5. kattaki; Beyt-ül Haram’ın aslını gösterir.

6. katta; nasıl insanların Allah`ın boyasıyla boyandıklarını, çok açık yeşil renkte bembeyaz bir cilde insanların nasıl sahip olduğunu insan ruhlarının, Allahû Tealâ birer birer gösterecektir. Sonra altın kapıdın geçerek 7. gök katının muhtevasına ulaşmak yani fethi tamamlamak.

Bu fethi tamamladıktan sonra kişi fethin sahibi olarak;

1. alem olan Kader Hücerelerine ulaşır.

Kader Hücrelerini aşabilen ruh;

2-Ümmül Kitab’a ulaşır. Ümmül Kitap 10 katlı bir apartman büyüklüğünde bir kitaptır. Boşlukta ve 1, 2 sayfası açık olarak durur. Altında etrafında 60 kişinin, devrin imamıyla beraber 61 kişinin toplandığı bir dizayn gösterir. Devamlı olarak o insanlara Ümmül Kitab’ın mahiyeti anlatılır.

3. âlem, Kudret Denizi’dir.

4. âlem, Makam-ı Mahmud’dur.

5. âlem, Divan-ı Sâlihîn’dir.

6. âlem, Zikir Hücreleridir.

Hepsi teker teker gösterilecektir ve en son gösterilen şey, zikir hücrelerinde görevini tamamlamış olan bir ruhun son ulaştığı yer, zikir hücrelerinden çıkarak 7.Sidretül Münteha’dır. Varlıklar âlemi orada biter. Yokluğa geçer ruh oradan ve dikey bir yükselişle Allah`ın Zat’ına ulaşır.

İşte böyle bir dizaynla ruhun Allah`a ulaşması söz konusudur. İhlâs makamının sahibine Allah`a ulaşma işlemi gösterilmez. Son gördüğü yer Sidretül Mühteha’dır. Sidretül Münteha’ya ulaştığı zaman Tövbe-i Nasuh’a davet edilir. Burası ihlâs makamının sonudur. Salâh makamının başlangıcıdır.

İhlâs makamının sonunda hikmet biter. Hikmet, ayn`el yakîn standartları içinde geçerlidir. Ulûl`elbab makamı, ihlâs makamı ve salâh makamının ilk 4 mertebesi hepsi, ayn`el yakîn’in içindedir.

Öyleyse ayn`el yakîn nereye kadar gider? Ne zaman Sidretül Münteha’yı Allahû Tealâ size gösterirse arkasından mutlaka Tövbe-i Nasuh’a davet edecektir. Allah`ın söylediklerini teker teker tekrar edeceksiniz. Kalp kulağınıza Allahû Tealâ birer birer söyler, tekrar etmeniz gereken şeyleri, tekrar edersiniz ve bu noktadan sonra salâh makamının;

1. mertebesine ulaşırsınız; Tövbe-i Nasuh.

2. mertebe; günahlarınızın örtüldüğü ve size salâh nurunun verildiği bir muhtevaya ulaştırır sizi. Salâh nurunun sahibi olursunuz. 30 cm’e kadar küçülebilen, en büyük salonları bile kaplayacak kadar büyüyebilen bulut görünümde Allahû Tealâ’nın bir nuru, parlak bir ışık saçmaz. Bu nur; bulut görünümündeki bu nur sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, Allahû Tealâ’nın bir işaretini taşır. Bu nur, o kişinin salâh makamının sahibi olduğunu kesinleştirir.

3. mertebede; o kişinin örtülmüş olan günahları, sevaba çevrilir.

4. mertebe ubudiyetin; Allah`a olan kulluğun son mertebesidir. Ve ayn`el yakîn’in de sonudur. Bu nokta kişinin irşada ulaştığı noktadır. Dikkat edin! Bu noktaya gelen kişiye Allahû Tealâ irşad etme yetkisi vermez. Kişi ne zaman Allah’a köle olmaya dilerse; o zaman iradesini Allahû Tealâ’nın bağlaması için, Allah`ın iradesine bağlanmak için, Allah`a köle olmak için müracaat edecektir. Kendi iradesiyle artık iş yapmayacaktır. Allah`ın iradesinden devamlı emirleri alarak uygulayan birisi olmak istemektedir. Allah`a kul olmak ona yetmemektedir. Onun ötesine geçip köle olmayı istemiştir.

İşte bu noktaya kadar ayn`el yakîn devam eder. Hikmet de buraya kadar gelir. Burada hikmet sona erer. Kişinin irşada ulaştığı yerdir. Bütün sahâbe irşada ulaşmışlardır. Hepsi bu mertebelerin sonuna kadar gelmişlerdir. Yani ayn`el yakîn’in sonuna kadar. Hucurât Suresinin 7. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

49/HUCURÂT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri le anittum ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel isyân(isyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).

Ve aranızda Allah’ın Resûl`ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.

“Ey sahâbe! Aranızda biliniz ki Allah’ın resûlü var. Eğer o sırf sizin taleplerinizi yerine getirseydi yani Allah’tan aldığı, Allah`ın yapmasını emrettiği şeyleri yapmak yerine sizin söylediklerinizin esiri olsaydı, onları gerçekleştirseydi, o zaman bundan büyük sorumluluk alırdınız. Ve hatta Allah’ın lânetine bile uğrayabilirdiniz. Ama Allah size îmânı sevdirdi. Yani kalbinize yazılan îmân kelimesiyle siz, o îmânın sevdirildiği bir insan oldunuz. Allah size küfrü, isyanı kerih gösterdi.”

Neden? Küfür kelimesini aldı, kalbinizden attı, kalbinize îmânı yazdı. Allah’ı seven kişi îmânın da sevgilisi olur. “Ve küfrü, isyanı, fıskı kerih gösterdi.” diyor Allahû Tealâ. Ne demek? Yani 3’ünü de sizden giderdi. Artık siz isyan etmek imkânının sahibi değilsiniz. Allah`a yaklaşmak isteyen birisiniz. Küfrü kerih gösterdi ne demek? Nefsinizin kalbinden küfür kelimesini aldı attı. Îmânı sevdirdi. Kalbinizin içinden küfür gitti yerine îmân geldi.

Fısk? Fısk da aynı anda bitti. “Mürşidine ulaşmadan evvel herkes fasık hüviyetinde.” diyor Kur`ân-ı Kerim. Âli İmrân Suresinin 82. âyet-i kerimesinde ve hidayete erdikten sonra bu insan irşad makamından şüpheye düşerse tekrar fıska düşer, gene aynı durum. Yani fıskı seven, isyanı seven, küfrü seven bir insan hüviyetinde olur. Ama kim bu söylediğimiz noktalara ulaşmışsa, o hiçbir zaman küfrün, fıskın, isyanın sahibi olmaz, o irşada ulaşmış birisi olur sonunda daimî zikrin, salâh makamının 4. mertebesinde.

İşte burası ayn`el yakîn’in sonudur. Hikmetin de sonudur. Bundan sonrası hikmetin ötesidir. Nedir hikmetin ötesi? İradesinin bağlanması ve iradenin ref’i, kaldırılması. İradenin bağlanmasında kişi devamlı Allahû Tealâ’dan soracaktır ne yapması lâzımgeldiğini. Her an Allahû Tealâ cevapları ona birer birer verecektir.Sonra? Sonra Allahû Tealâ iradesini ref ettiğini tebliğ edecektir ona ve iradesi ref edilen kişi artık Allah’tan bir şey sorması gerekmiyor. Çünkü Allahû Tealâ ona devamlı olarak neler yapması lâzımgeldiğini emredecektir. Burası salâh makamının 5. ve 6. kademeleridir. Ve bu 2 kademe, bu 2 mertebe; Allah’ın Zat’ını görmeyi mutlaka sağlar. Burada Hakk`ul yakîn standartlarına ulaşılır. Ayn`el yakîn kademesi de aşılmıştır. Bir insanın ulaşabileceği son mertebe Hakk`ul yakîn kademesi burada tahakkuk etmiştir.

Öyleyse burası 5. ve 6. mertebeler; bütün insanlar için açılan kapıların sonuncusudur. İstisna var mı? Bir tek istisna var; Devrin imamı. O bunun ötesinde vazifelendirilmiştir Allahû Tealâ tarafından, tasarruf altında vazifelendirilmiştir. Yani seçim hakkı, dilediğini yapma hakkı onun talebi üzerine ondan alınmıştır. Sadece Allah’ın emirlerini yerine getirir. Yani Allah ne söyletirse sadece onu söyleyebilir. Allah ne yaptırırsa sadece onu yapabilir. Hatırlayın Peygamber Efendimiz (S.A.V) için Allahû Tealâ’nın söylediklerini:

53/NECM-3: Ve mâ yentıku anil hevâ.

Ve o, hevasından (kendiliğinden) konuşmaz.

“O kendiliğinden konuşmaz.” diyor Allahû Tealâ. Yani “Biz ne söyletirsek onu söyler.”

8/ENFÂL-17: Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum, ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ, ve li yubliyel mu’minîne minhu belâen hasenâ(hasenen), innallâhe semîun alîm(alîmun).

Onları siz öldürmediniz ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü’minleri Kendisinden ahsen belâ ile imtihan eder. Muhakkak ki Allah, işitendir ve bilendir.

“Habibim! O oku attığın zaman sen atmadın Biz attık.” buyuruyor Allahû Tealâ.

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

“Senin elini öptükleri zaman onların ellerinin üzerinde senin elin değil Bizim elimiz vardı.” diyor Allahû Tealâ. İşte böylece hikmetin evveliyatı, hikmet ve hikmetin ötesi.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Öyleyse hikmet dediğiniz zaman Allah`ın sözünü hatırlayın. Ne diyordu? “Allah kime dilerse, hikmeti ona verir.” Bundan evvel şunu söylüyoruz, diyoruz ki: “Evet! Yalnız şunu bilin ki Allah kime hikmeti vermeyi diliyorsa, o kişi mutlaka hikmete lâyık olandır.” Peki, kişi kendisi mi lâyık olmuştur? Hayır! Onu lâyık kılan da tabiatıyla gene Allahû Tealâ’dır. Allahû Tealâ’nın yardımıyla o liyakat noktasına kişi ulaşabilir.

Öyleyse görüyorsunuz ki bütün bilmeceler birbiri ardından çözülüyor sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler. Bu üniversite bunun için kuruldu. Öyleyse hikmet denildiği zaman bu hikmetin neleri ihata ettiği çok açık bir şekilde artık sizin tarafınızdan öğrenildi. Öğrenildi ve siz de başkalarına öğreteceksiniz, Allah`ın güzelliklerini.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Hikmet, Allahû Tealâ’nın bir büyük ihsanıdır.

Allahû Tealâ diyor ki:  

3/ÂLİ İMRÂN-104: Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).

Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.

“Aranızdan irfanla emreden ve münkerden nehyeden bir grup bulunsun.”

İşte bunlar hikmet sahipleridir. Bunlar irşada memur ve mezun kılınanlardır. Kim Allah`a köle olmayı başarmışsa, Allahû Tealâ’nın yardımıyla başarmıştır ve Allahû Tealâ onları mutlaka irşad makamına tayin eder. “İrşada memur ve mezun kılındın” cümlesiyle olay tamamlanır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bunlar Allah`ın mürşidleridir. Bu mürşidlerin başında mutlaka devrin imamı gelir. Devrin imamı her zaman risalet kademesindedir.

Peygamberler yani nebîler devrin imamlarının gerçek temsilcileridir. Asaleten o makamı işgal etmişlerdir. Hayatta bulundukları zaman peygamberlerin bulunmadığı devrelerde her kavimde Allahû Tealâ vazifeli kıldığı imamlardan bir tanesini mutlaka devrin imamlığına tayin eder. Huzur namazının imamı o imamlardan birisi olur. Hiçbirisi nebî değildir. Hepsi sadece velî resûllerdir. Hiçbirisi nebî resûl değildir. Bunlardan bir tanesi huzur namazının imamlığına tayin edilir ve o görevi asaleten değil, vekâleten yapmak durumundadır.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu anlattığımız konular ince konular ve bizim dünya üzerindeki dîn öğretisinin panoramasına baktığımız zaman gördüğümüz tablo şu: Bu inceliklere o insanların kafaları ermez. Bu da eşyanın tabiatına son derece uygundur. Çünkü onlar irfan ehlinden öğrenmiyorlar. İlim ehlinden öğreniyorlar.

Öyleyse ilim ehlinden ilim öğrenilir. İlm’el yakîn seviyesinde kalınır. İrfan ehlinden irfan öğrenilir ve bu irfan mutlaka o kişi yaşarsa daimî zikre onu ulaştırır. İrfan ehli mutlaka hikmet ehli olacaktır. Eğer yaşarsa ve isterse Allah`a köle olmayı dilediği zaman o, Hakk`ul yakîn kademesine de ulaşacaktır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Burada sözlerimiz tamamlanıyor. Allah hepinizden razı olsun. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını bütün gönlümüzle dileyerek; sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1023