Bugün: 22.11.2019

Himmet

27.02.2001
- Efendi Hazretleri, inşallah, bizler size tâbî olduktan sonra, mürşidin himmeti olmadan, Allahû Tealâ’nın güzelliklerinin yaşanamayacağını öğrendik. Ve Allahû Tealâ O mürşidin himmeti olmadan, hiç kimseye bu yolda ilerlemesine müsaade etmiyor. Allahû Tealâ’nın bu himmet müessesesi nedir, inşallah? Bize bunu anlatabilir misiniz? Allah razı olsun.

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bizleri bir defa daha Allah`ın zikir sohbetini yapmak üzere Allahû Tealâ bir araya getirdi. Öyleyse Allahû Tealâ’nın indinde Allah`ın güzelliklerini anlatmak; işte bu bizim vazifemiz.

İslâm, Allah`a teslim olmak demektir. Allah`a ruhun teslimi; İslâm’ın birinci safhası, Allah`a vechin teslimi; İslâm’ın ikinci safhası, Allah`a nefsin teslimi; İslâm’ın üçüncü ve iradenin teslimi, son safhası.

İslâm olabilmek, bir mürşide ulaşmadan hiçbir şekilde gerçekleşemez. Bizim zavallı âlimlerimiz: “İslâm’ın 5 tane şartını yaşayanlar, İslâm olmuşlardır.” derler. İslâm olmak şöyle dursun, sadece İslâm dairesine girmişlerdir. Mü’min bile olamamışlardır. Allahû Tealâ’nın indinde mü’min olabilmek, mürşide ulaşmadan gerçekleşemeyen bir vakadır. Ve mü’min olduktan sonra tam 7 basamak geçer, ondan sonra ruhumuzu Allahû Tealâ’ya teslim ederiz. Bu İslâm’ın birinci safhasıdır, birinci teslimidir. Sonra fizik vücudumuz, sonra nefsimiz Allahû Tealâ’ya teslim olacaktır.

Öyleyse bu teslimleri ait olduğu biçim ve boyutta yerli yerine oturttuğumuz zaman, mürşidsiz hiçbirinin gerçekleşemeyeceğini görüyoruz. Bir kişinin mürşidine ulaşmadan evvelki devreye bakarsak, bunun daha başlangıcında insanların cennetle  cehennem arasında bir tercih yapmak mecburiyetinde olduğunu görüyoruz. Sadece Allah`a ulaşmayı dileyenler, çemberi aşabilirler. Kurtuluşa ulaşabilecek olan sadece onlardır. Ötekiler, Allah`a ulaşmayı dilemeyenler, böyle bir talebi olmayanlar, onlar cehenneme girecek olanlar.

Öyleyse daha konunun başlangıcında Allahû Tealâ, cennetle cehennemin yolcularını birbirinden ayırmış. Gerçi son derece basit bir niyete dayalı bir olay ama bu niyet olmadıkça, üst kademelere geçmek mümkün değil. Herkes ikinci basamakta kalmak mecburiyetindedir. Şimdi bu niyetin var olduğunu düşünelim: Kişi Allah`a ulaşmayı diliyor; Allahû Tealâ kalbinde 7 tane şartı oluşturacak, mürşidine ulaştırana kadar. O kişinin nefsinin kalbindeki ekinneti alacak, yerine ihbat koyacak (2), kalbin (nefsin kalbinin) nur kapısını Allah`a çevirecek (3), o kişinin göğsünden nefsinin kalbine bir nur yolu açacak (4), 5.si kişi huşûya ulaşacak, nefsinin kalbinde %2 nur birikimi gerçekleşecek.

Bunlar mürşide ulaşmadan evvelki safhalarda gerçekleşen olgular. Ama 6. ve 7. kalp şartları hiç kimsede mürşide ulaşmadan gerçekleşemez ki mürşidin himmeti daha başlamamıştır. Daha mürşidin himmeti başlamadan vazifesi başlıyor. Kim mürşide ulaşırsa önünde diz çöker ve tövbe ederse o, Allah`a tövbe etmiş olur. Fetih Suresinin 10. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

“Habibim! Sana tâbî olanlar, bize tâbî olmuşlardır.

O zaman mürşid; yeryüzündeki insanlar arasında Allah`ı temsil edebilen yegâne kişidir. Öyleyse irşad kademesinin, en üst seviyesinde olana dikkatle bakın! Zamanın halifesi, aynı zamanda zamanın imamı; bütün bir insanlık camiası içerisinde, Allah`ı temsil etmeye en çok yetenek sahibi olan kişidir; Allahû Tealâ, O’nu seçtiği için.

Böyle bir dizaynda Allah`ın yeryüzündeki temsilcisi olur, o kişi. İşte daha himmet müessesesi yokken mürşide ulaşmanın Allah nezdinde, Allah`ın vücuda getirdiği iki tane olay var. Allahû Tealâ, mürşide ulaştığı zaman o kişinin başının üzerine mürşidin ruhu ulaştığı an kişinin nefsinin kalbinin mührünü açar ve kalbin içine, Mücâdele Suresinin 22. âyet-i kerimesi gereğince “îmân” kelimesini yazar.

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

Kim yazar, mürşid mi yazar? Hayır. Allah yazar. Ama son derece kesin bir hüküm var burada. Mürşide ulaşmadan, hiç kimsenin kalbinin içine îmân yazılmaz. Öyleyse mürşid; o kişinin kalbine îmânın yazılmasına vesile olandır. Îmânı yazan, o değildir. Ama vesile odur. Ona ulaşmadan (mürşide ulaşmadan), hiç kimsenin kalbinin içine îmânın yazılması mümkün değil. Böyle bir şey geçerli değil.

Öyleyse bütün kalplerin mühürlü olduğunu görüyoruz. Gerek Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesi gerek Bakara Suresinin 7. âyet-i kerimesi, bütün kalplerin evvel emirde mühürlü olduğunu söylüyor.

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).

Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).

Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.

Bu mühürlü kalplerin mührünün açıldığı ve içine îmânın yazıldığı nokta; mürşide ulaşma noktası. Bu noktadan evvelki noktalarda bulunan ki, 14 tane basamaktır. Bunların hepsi, 14 tane basamağın her birinde kişinin kalbinde küfür yazıyor. Kişinin kalbinde küfür yazdığı sürece, o kişinin Allah`a verdiği yeminleri yerine getirmesi mümkün değildir. Ne nefsini tezkiye edebilir ne ruhunu Allah`a ulaştırabilir ne fizik vücudunu Allah`a kul edebilir. Daha sonraki kademelerde yapacağı ruhun teslimini, fizik vücudun teslimini, nefsinin teslimini hiçbir zaman gerçekleştiremez.

Öyleyse böyle bir dizaynda, insanların ulaşacakları hedefle kendileri arasında bir köprü olduğunu görüyoruz. Bu köprü, mürşiddir. Mürşidlerden bir kısmı hidayete vesile olanlardır. Ama zamanın imamı, zamanın halifesi, hidayete vesile olan değildir. Hidayeti gerçekleştirendir.

Ne demek istiyoruz? Yeryüzünde insanların tâbî olduğu, binlerce, belki yüz binlerce mürşid yaşıyor. Bu insanlar her birisi bir dergâhın sahibi. Bu dergâhların her birinden, halifenin bulunduğu dergâha ulaşan sebîller var. Ve bu sebîllerin tayini, Allah`a aittir. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

6/EN`ÂM-9: Ve lev cealnâhu meleken le cealnâhu raculen ve le lebesnâ aleyhim mâ yelbisûn(yelbisûne).

Ve şâyet onu melek yapsaydık, onu mutlaka erkek olarak (erkek suretinde) yapardık. Şüphe ettikleri şeyi, mutlaka onlara (gene) şüphe ettirirdik.

“ve alallâhi kasdus sebîli.”

Sebîllerin kast edilmesi, tayin edilmesi, tespit edilmesi, Allah`a aittir.

Peki, ne yapar bu sebîllerdeki mürşidler? Kendilerine tâbî olanları nefs tezkiyesine başlatabilirlerse o zaman sebîlin sahibidirler. Nefs tezkiyesine başlatamazlarsa, sebîlin sahibi olmaları da mümkün değil. Eğer nefs tezkiyesine başlatabilirlerse o zaman hidayete vesile olacaklardır. Niçin vesile olacaklardır? Çünkü ne zaman nefs-i emmare tamamlanırsa, onlara tâbî olan müridlerden o zaman, o müridin ruhu, her sabah o dergâhtan, halifenin bulunduğu dergâha ulaşmaya başlar. Oradan da zemin kattan, birinci kata kadar olan yolculuğu gerçekleştirecektir.

Peki, O mürşid mi, Allahû Tealâ’ya ulaştıracak? Hayır. Halifenin bulunduğu dergâh, O’nu Allah`a ulaştıracak. Çünkü altın kapı, Sıratı Mustakîm’in başlangıç noktası, halifenin bulunduğu dergâhtadır. Öyleyse hidayet mi oradan gerçekleşir? İki nevi insan var: Hidayete erdirenler, hidayete vesile olanlar. Öyleyse mürşid açısından, Allahû Tealâ’nın söylediklerine dikkat edin.

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

“vebtegû ileyhil vesîlete.” diyor Allahû Tealâ.

“Kim, sizi O’na, Allah`a ulaştırmaya vesile olacaksa, o vesileyi Allah`tan isteyin, sorun.” diyor.

Ama Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde başka birisinden bahsediyor, Allahû Tealâ:

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

“ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ: onlardan imamlar kıldık, emrimizle hidayete erdirsinler diye.”

“Emrimizle insanların ruhlarını, Allah`a ulaştırsınlar diye.” Allah`a ulaştırmaya vesile olsunlar diye değil.

Aslında Allah`a ulaştıran, gerçekte Allah’tır. Ama mürşidleri de 2 sınıfa ayırmış: Allah`a ulaştıranlar, ulaştırmaya vesile olanlar. Vesile olanlar; mürşidin, ana mürşidin, esas mürşidin, halifenin, zamanın imamının bulunduğu dergâha müridlerini ulaştıranlardır. Onlar vesiledir. Ama imam; o hidayeti gerçekleştirendir. Çünkü başka bir yol yok.

Bütün bir kâinat üzerinde, bir tek Sıratı Mustakîm var; Allah`a ulaştıran Sıratı Mustakîm. Bu Sıratı Mustakîm, zamanın halifesinin dergâhının simgesidir. Öyleyse 2 nevi insandan bir grubu oluşturuyor, mürşidler. Şimdi Allahû Tealâ diyor ki: “O nefslerini tezkiye ettiklerini söyleyenlere aldırma, hidayete erdiren sadece Allah’tır.”

Burada, “Allah`tan başka hidayete erdirici yoktur.” anlamı çıkıyor. Ama aynı Allahû Tealâ, Bakara Suresinin 151. âyet-i kerimesinde diyor ki:

2/BAKARA-151: Kemâ erselnâ fîkum resûlen minkum yetlû aleykum âyâtinâ ve yuzekkîkum ve yuallimukumul kitâbe vel hikmete ve yuallimukum mâ lem tekûnû ta’lemûn(ta’lemûne).

Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi)tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı(Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin..

“Tıpkı onlar gibi sizin de aranızdan birisini Allahû Tealâ resûl olarak gönderdi, vazifeli kıldı. Size Allah`ın âyetlerini okusun diye, sizin nefsinizi tezkiye etsin diye, size kitap öğretsin diye, size hikmet öğretsin diye. Ama sizin nefsinizi tezkiye etsin diye.” diyor. “Etmeye vesile olsun.” demiyor. Öyleyse Allahû Tealâ’nın söylediği standartlar, 2 ayrı grubu simgeliyor.

1- Hidayete ulaştıranlara ulaştıranlar.

2- Hidayete ulaştıranlar.

İşte hidayete ulaştıranların Allahû Tealâ, özelliğini veriyor.

1. özellikleri; nefslerinde hiçbir afetin kalmaması. Nefslerindeki bütün afetler sıfırlanmış olacak. Böylece sabrın da bütün hasletlerin de sahibi olacaklar.

2.si asıl işaret; onlar, Allah`a yakîn hasıl edenler olacak. İlm’el yakînin, Ayn’el yakînin ve özellikle, Hakk’ul yakînin sahibi olmak mecburiyetindeler. İşte bunlar himmetin sahipleridir.

Öyleyse bütün mürşidler, Allahû Tealâ’dan aldıklarını vermekle mükelleftirler. Buişlemlerden bir kısmı otomatik gerçekleşir. Biz şimdi bu sohbeti sizlere yaparken, bizim başımızın üzerine gelen Allah`ın bir ni’meti buradan sizlere akıyor. Her birinize farklı bir kalınlıkta akıyor. Ve herkesin liyakatine göre bu kalınlık tayin ediyor.

Şimdi Allahû Tealâ bu gelen nesnenin adına; feyz diyor. Feyz müessesi, mürşidin kendisine gelmez. Mürşid bir vasıtadır. Onun vasıtasıyla herkesin kalbine ulaşır. Öyleyse burada himmet müessesesi başlamıştır. Allahû Tealâ bu feyzi, insanların kemâl derecelerine ulaşmaları için bir vesile yapar. Onların hayatlarının her kademesinde, kalplerinin aydınlanmasında Allah`tan gelen bu feyzin mutlak olarak hissesi var. Öyleyse gelişme sürecine baktığımız zaman, mürşidsiz hiçbir şey olmadığını görüyoruz. Eğer bir insan, mürşide ulaşamazsa o zaman kalbine îmân yazılamıyorsa, o kişi mü’min olamaz. Mü’min olamazsa gideceği yer, cehennemdir.

Buradaki kademelere dikkatle baktığımız zaman, ölçünün hep aynı hedefe yönelik olduğunu görüyoruz. Önce Allah`a ulaşmayı dilemek. Niçin Allah`a ulaşmak? Allah`a teslim olmak için. Niçin Allah`a ulaşmak? İslâm olmak için. Allah`a teslim olmak demek; İslâm olmak demek. Öyleyse bir insan ancak Allah`a ulaşmayı dilerse Allah`a ulaşabilir. İşte Allahû Tealâ Ra’d Suresinin 20, 21 ve 22 ayetlerinde bu büyük hakikati söylüyor.

13/RA`D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA`D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA`D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.

Diyor ki Allahû Tealâ: “Onlar Allah’la olan ahdlerinin hepsini; yeminlerini, misaklerini, ahdlerini de yerine getirirler, ifa ederler. Ve misaklerini bozmazlar. Onlar, Allah`ın Allah`a ulaştırmasını emrettiği ruhlarını, Allah`a ulaştırırlar. Kötü hesaptan korkarlar. Rablerine karşı huşû duyarlar. Onlar, sabırla Allah`a ulaşmayı dileyenlerdir.”

Öyleyse kimler Allah`a ulaşanlar? Allah`a ulaşmayı dileyenler. Şimdi böyle bir dizayn içerisinde bir insanın Allah`a ulaşmayı dilemesi, ona, Allah`a ulaştırmaya yetiyor mu? Onun Allahû Tealâ’ya ulaşabilmesi için mutlaka bir adım atması lâzım. Allah`ın yeryüzündeki vekiline teslim olması gerekiyor. Allahû Tealâ bunu, Allah`a teslim olmak sayıyor.

İnsanların hepsi Allahû Tealâ’dan vahiy alabilselerdi, hepsinin kalp gözü açık olsaydı da salâh makamının sahibi olsaydı, Allah`ı görebilselerdi hiç problem yoktu. Ama insanlar, görmedikleri için inanmıyorlar. Ve onların, o hedefe ulaşabilmeleri için Allah`ı görenlerin, Allah`tan onlara öğretilecek şeyleri öğrenenlerin vazife alması lâzım, onları kemâl derecelerinde ulaştırması, olgunlaştırması lâzım. Bunların gerçekleşebilmesi mutlaka bir mürşidin, her hâlükârda devreye girmesini gerektiriyor.

İşte meselenin başından başladığımız zaman görüyoruz ki; eğer mürşide ulaşmak yoksa o zaman kişinin kurtuluşu da yok. Çünkü dikkat edin, mürşide ulaşmayanlar zaten Allah`ı dilemeyenler. Öyleyse kademe kademe gelen olaylar dizisinde Allah`a ulaşmayı dilemek, mürşide ulaşmak, ruhu Allah`a teslim etmek, fizik vücudu Allah`a teslim etmek, nefsi Allah`a teslim etmek, bunlar birer kademe; İslâm olmanın kademeleri. Ama bir insan Allah`a ulaşmayı dilemiyorsa, onun kurtuluşu sıfır. Çünkü o kişi hiçbir zaman âmenû olamaz. Allah`a ulaşmayı dileyemez. Dilemedikçe hiçbir zaman mürşidine ulaşamaz, hiçbir zaman ruhunu Allah`a ulaştıramaz, öteki kademeleri hiçbir zaman gerçekleştiremez.

Öyleyse Allah`a ulaşmayı dilemekten başlayan bir merdiven tırmanma olayı. 2. safhada da, 2. 7 basamakta mutlaka mürşide ulaşmayı gerektiriyor. Olaylar son derece önemli. Çünkü bir insanın Allah`a verdiği yemini, misaki, ahdi gerçekleştirebilmesi, kademe kademe yeminini gerçekleştirebilmesi, misakini gerçekleştirmesini ve arkasından ahdini gerçekleştirmesini ifade eder. Yani nefs, %7 nur birikimiyle, Allah`ın nurlarıyla aydınlanmadıkça ruhun, zemin kattan birinci kata çıkması mümkün değildir. Nefs, birinci kademede nefs-i emmare’yi tamamlamamışsa, ruh da 1. gök katına ulaşamamışsa, fizik vücudun %7 nispetinde de olsa, şeytana kul olmaktan kurtulması mümkün değildir.

3 safhanın art arda gelmesi söz konusu. Ve Allahû Tealâ diyor ki: “Bunu gerçekleştirebilenler, kurtarırlar kendilerini. Eğer gerçekleştiremezseniz, kendinizi kurtaramazsınız, cehenneme gidersiniz.” İfade son derece açık olarak geliyor, birçok yerde. Fecr Suresinin 27, 28, 29, 30. âyetlerinde geliyor:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainneh(mutmainnetu).

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.

“yâ eyyetuhn nefsul mutmainnetu.” diyor Allahû Tealâ.

“Ey mutmain olan nefs! Allah`tan razı ol, Allah`ın rızasını kazan.” Yani “Tezkiye ol.” Yani “Bana verdiğin yemini yerine getir.”

Ruha sesleniyor:

“irciî ilâ rabbiki: Rabbine geri dön. Bana verdiğin misaki yerine getir.” diyor Allahû Tealâ.

Fizik vücudumuza sesleniyor:

fedhulî fî ibâdi: o zaman (kullarımın arasına gir).

Ne zaman? “Nefsini tezkiye ettiğin zaman, nefsinin yeminini yerine getirdiğin zaman, ruhunu Bana ulaştırdığın zaman, ruhunun misakini yerine getirdiğin zaman, o zaman Bana kul olursun.”

“Yeminin ve misakin yerine geldi. Hadi gel, sen de Bana kul oldun, kullarımın arasına gir.”

Sonucu söylüyor: “Ve cennetime gir.”

Öyleyse insanların hedefe ulaşması, mutlak olarak bir vasıtayı gerektiriyor. Ve şeytanın, “Allah’la kul arasına kimse giremez.” sözünün tam aksini Allahû Tealâ, Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde ortaya koyuyor.

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

“İnsanlardan mürşidler kıldım. İmamlar kıldım.” diyor.

Niçin imamlar kılmış? İnsanları hidayete erdirsinler diye. Allahû Tealâ birçok ayetlerinde, resûllerinden bahsediyor. Hepsinin hidayete erdirici özelliğinden bahsediyor. Hidayet müessesesi; hem ruhun Allah`a ulaşması demek hem de nefsin tezkiyesi demek. Nefsin tezkiyesi hidayet midir? Allahû Tealâ açıkça söylüyor. Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesinde diyor ki:

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah`adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.


Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Ey âmenû olanlar! Allah`a ulaşmayı dileyen îmân sahipleri, nefslerinizin sorumluluğu üzerinizedir. Nefslerinizi tezkiye etmek üzerinize borçtur. Siz nefsinizi tezkiye edip hidayete ermedikçe, dalalette olanlar (hidayete erdiğiniz zaman dalalette olanlar) size bir zarar veremezler.” diyor.

Öyleyse hidayet; ruhun Allahû Tealâ’ya ulaşmasıdır. Hidayet; nefsin tezkiyesidir. İki konunun iç içe olduğu, bu âyetlerden kesinlikle anlaşılıyor. Yani nefsimizin tezkiyesini adım adım gerçekleştireceğiz. Ama aynı olay, ruhumuzun da Allahû Tealâ’ya ulaşmasını ( kademe kademe ulaşmasını) sağlayacak. Öyleyse muhtevayı çok açık bir açıdan rahatlıkla görmek mümkün, madem ki nefsin tezkiyesi; hidayet, madem ki ruhun Allah`a ulaşması; hidayet ve ayrıca Allahû Tealâ, fizik vücudun Allah`a kul olmasının da Sıratı Mustakîm olduğunu söylüyor. Sıratı Mustakîm ise hidayete ulaştıran yol. Öyleyse o da hidayet.

Üç ayrı hidayetin olgunlaşma süreci içersinde bir aracı müessese görüyoruz; mürşid. O yok; hidayet de yok. O yok; yeminlerin hiçbirinin yerine gelmesi mümkün değil. O yok; İslâm’ın ondan sonraki safhalarının gerçekleşmesi hiçbir şekilde mümkün değil. Bu standartlar içinde olaya baktığımız zaman, Allahû Tealâ’nın insanın kurtuluşunun arkasında bir nur oluşturduğunu görüyoruz. Bu nur mürşiddir. Kişinin kalbinin içine Allah`ın nurlarını gönderen, Allah`ın feyzini gönderen O’nun varlığıdır. O’nun başının üzerine feyz gelmedikçe, o feyz insanlara ulaşamaz. Olmasa feyz olmaz. Karanlık bir devre olur. Allahû Tealâ hiçbir devirde, insanları karanlıkta bırakmıyor. Mutlaka Allah`ın bir yetkilisi mevcut, mutlaka feyzi dağıtacak. Bu feyzin insanlara ulaşması, Allahû Tealâ’nın bir büyük ihsanı tabiî.

Şimdi mürşid kimdir? Mürşid: Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dileyenler için Allah`a dua eden kişidir. Allah`ın naz makamındadır. Allah`ın taleplerini kabul edebileceği bir dizayn içerisindedir. Onun için mürşidin Allahû Tealâ’dan talepleri, müridin talepleriyle paralel olduğu zaman, müridin kalbi, gerçekten Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dileyen bir özellikteyse olay bütünleşir. Yani ayrı ayrı kaynaklardan gelen, iki ışığın aynı noktada birleşmesi gibi iki kat aydınlık söz konusu olur. Bir tane mumu ortaya koysanız, etrafına birçok …(26:36) ayna koysanız, her birinin duvara ulaştırdığı başka bir sahaya ulaştırdığı güç, bir mum kuvvetindedir. Öyleyse aydınlığı çoğalttıkça aynı mumun ışığının daha bir aydınlık kıldığını göreceksiniz. Şimdi bu sistemden Allahû Tealâ’nın nurlarının aydınlanmasına gelince, duaların kabulü istikametinde, mürşidin bir ni’met olduğunu görüyoruz.

Mürşidler ni’met midirler? Bakın ne kadar güzel söylüyor Allahû Tealâ. Âli İmrân Suresinin 164. âyet-i kerimesi diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah`a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.


“Biz bütün kavimlerde Resûller beas ederiz, vazifeli kılarız. O kavimlerde, O mürşide tâbî olarak, mü’min olanların başlarının üzerine ni’met olsunlar diye.”

Nedir ni’met? Mürşidin ruhudur. Mürşidin ruhu, kimin başının üzerine gelmişse o bir ni’mettir. Böyle bir ni’metin sahibi olmayanlar, Sıratı Mustakîm’e ulaşamazlar. Sıratı Mustakîm’e ulaşamazlarsa, Allah`a ulaşmaları da mümkün değil. Öyleyse nerden biliyoruz, Sıratı Mustakîm’e ulaşamayacaklarını? Allahû Tealâ Fâtiha Suresinde söylüyor.
 
1/FÂTİHA-7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).

O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.

sırâtallezîne: o yol ki.
en’amte aleyhim: üzerlerine (başlarının üzerlerine) ni’met verilenlerin yoludur.

Kimin başının üzerinde ni’met varsa (o ni’met var ise), o kişi Sıratı Mustakîm’in üzerindedir.
gayril magdûbi aleyhim: üzerlerine gadap duyulanların yolu değildir.

ve lâd dâllîn: dalâlette olanların yolu değildir.

Ne demek bu dalâlette olanların? Mürşidine ulaşamayan kişi dalâlette, öyleyse dalâlette olanların yolu değildir. Mürşidine ulaşamazsa, başlarının üzerinde ni’met yok. Ni’met yoksa Sıratı Mustakîm’in üzerinde değiller. Mürşidlerine ulaşamamışlarsa, Sıratı Mustakîm’in üzerinde değiller. Biri; ni’met olmadığı için Sıratı Mustakîm’in üzerinde kabul etmiyor, Allahû Tealâ. İkincisi de direkt olarak mürşidine ulaşamadığı için. İkisi de aynı şey.

Mürşidine ulaşanların başının üzerine ni’met geliyor. Ni’met olmayanlar Sıratı Mustakîm üzerinde bulunamazlar. Mürşide ulaşmadıkça bulunamazlar. Çünkü dalâlette olurlar. Öyleyse Kur`ân-ı Kerim; öyle bir dizaynda Allahû Tealâ tarafından indirilmiş ki, ayetler arasında muhteşem bir beraberlik var olduğunu görüyoruz. Altın zincirlerle, kâinattaki en sağlam bağlarla ayetler birbirine bağlanmış. Muhtevaya girdikçe bağın güçlendiğini, Allah`tan kopması mümkün olmayan bir şekilde ortaya çıktığını görüyoruz. Tabiî bu sırlara, Allahû Tealâ’nın açacağı yoldan girmek kaydıyla. İşte mürşid burada söz sahibidir.

Ne diyorduk? Eğer herkesin kalp gözü açık olsaydı, Allahû Tealâ’yı görebilseydi, herkes Allah`tan vahiy alabilseydi, zaten herkes şahına erişecekti hidayete ermenin. Ama hiç kimse bu vasıfların sahibi değildir. Mürşid de başlangıçta aynı standartlardaydı. Öyleyse Allah`tan emri direkt olarak alan, Allah`ın indirdiği kitaplardaki sırları, insanların normal seviyelerine açıklama yapabilecek olan özelliklere sahip olan kişi, mürşiddir. Öyleyse mürşidin himmetinin dizaynında, onun Allahû Tealâ’nın âyetlerini açıklamasının da muhteva kazandığını görüyoruz. Birçok hafız var, Kur`ân-ı Kerim’i hıfz etmişler, ezbere biliyorlar. Ama mürşidin söylediklerini söyleyemezler. Çünkü onlar, aradaki bağı, o altın zinciri yakalayamamışlardır. Yakalamak için Allah`ın yardımına ihtiyaç vardır. İşte Allah`tan bu yardımı alabilen kişi, kitlelere onu ulaştırabilecek olan kişidir. Ulaştırdığı an, himmet başlar.

Himmet ne demek? Bir kişiyi bulunduğu sıfır noktasından alan, Allah`a doğru yücelten, Allah`a ulaştırdıktan sonra kemâl derecelerinde olgunlaştıran, yardım edici ışık, yardım edici nur, yardım edici Allahû Tealâ’nın maddî ve manevî ni’metleri. Hepsi mürşid kanalıyla gelir. Öyleyse daha konunun başlangıcına baktığımız zaman kalbimizdeki son iki şartın, mürşide ulaşmadan asla gerçekleşemediğini görüyoruz. Kalbin mührünün açılması, içine îmân yazılması. Bundan evvel, bundan evvel hepimiz küfür üzereydik. Mürşidimize ulaşamasaydık, kalbimize îmân yazılmayacaktı. Mürşidimize ulaşamasaydık, kalbimizde küfür yazılı olacaktı. Ve gideceğimiz yer, mutlaka cehennem olacaktı.

Öyleyse mürşidin fizik olarak varlığı, bunları otomatik olarak sağlayan bir müessesenin var olduğunu gösteriyor. Bu, himmetin otomatik işleyen kesimidir. Herkese işler. Kim Allah`a ulaşmayı diliyorsa, mürşidine ulaştığı an Allah, onun kalbinin mührünü açar, içine de îmânı yazar. “Bunlar benim hediyem, sen mademki Bana ulaşmayı istiyorsun, mürşide ulaşmak ve ona tâbî olmak, teslim olmak; Bana tâbî olmak, Bana teslim olmak demektir.” diyor Allahû Tealâ. Onun için mürşide ulaşmak önem kazanıyor.

Allahû Tealâ’nın yolculuğu, muhafaza altında gerçekleşen bir yolculuktur. Bu yolculuğu tahakkuk ettiren, muhafaza eden, Allahû Tealâ’nın yakın dostlarıdır; onlar mürşidlerdir. Bir insan, eğer koruma altında değilse bu yolda sapıtması her zaman mümkündür. Kaldı ki; koruma altında olanlar bile Allah`a ulaştıktan sonra şaşırabiliyorlar. Mürşidden şüpheye düşebiliyorlar ve ayakları kayıyor, tam cennete kavuşmuşken tekrar kalplerine küfür yazılarak fıska düşüyorlar.

Öyleyse insanları hidayete erdiren müessese, irşad müessesesidir. Onu çiğnediğiniz an, ayağın kayması ve cehenneme tekrar geri dönmek söz konusudur. Allahû Tealâ kalbe yazdığı îmân kelimesini derhal çekip alıyor. Aldığı anda, kalbe toplanan Allah`ın nurlarının çekim alanı yok oluyor. O zaman hiçbir şey onları kalpte tutamaz. Nefsin kalbinden karanlıklar onları söküp çıkarıyor. Sürüp çıkarıyor, kalbin dışına atıyor.

Neyle gerçekleşti? Mürşidle gerçekleşti. Neyle karanlıklaştı? Mürşidin devreden çıkmasıyla. Öyleyse muhtevanın başlangıç noktasından itibaren gelişme süresine bakıyoruz. Hep mürşidin aydınlattığı bir yoldan geçiliyor. Allahû Tealâ ona veriyor, onun vasıtasıyla dağıtıyor. İşte himmetin muhtevası burada kendini gösterir. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in sağlığında sahâbe birbiriyle %100 muhteşem bir dostluğun içindeydiler. Çünkü himmet vardı. Himmet onların kalplerinin arasındaki irtibatı kuran, onların kalplerinin arasındaki yakınlığı sağlayan, birbirlerine karşı düşmanlığı alan, dostluğu kuran bir özellik taşır. Ondan sonra artık Allahû Tealâ’nın Resûl’ü orada değil ve orada olmadığı için nifaklar başlıyor. Anlaşmazlıklar başlıyor. Aynı kişiler Allahû Tealâ’yla konuşabilen kişiler, irşad makamına ermiş kişiler. Ama gene hatalar işleyebiliyorlar.

Yani burada son derece önemli bir vaka var: Mürşidin himmetinin ne olduğunu Allahû Tealâ gösteriyor. Yani Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den bahsederken diyor ki: “Siz onu sokakta yürüyen, sizinle beraber alışverişe çıkan, sizinle şakalaşan birisi olarak düşünürsünüz.” diyor. Arkasında yatan Allahû Tealâ’nın büyük hakikati var. Her söylediğini Allahû Tealâ, Resûl hakkında başkalarına bir ders veriyor. İnsanlardan bu derinliğe ermemiş olanlar da diyorlar ki: “Aaa, demek ki o da hata yapıyormuş.” Şimdi meselâ Allahû Tealâ diyor ki: “O, âma geldiği zaman sen, şehrin eşrafıyla meşguldün, âma meşgul olmadın.”

Herkes dedi ki: “Bak görüyor musun, işte Peygamber Efendimiz (S.A.V) öyle yapmış.” Hâlbuki Allahû Tealâ diyor ki:

8/ENFÂL-17: Fe lem taktulûhum ve lâkinnallâhe katelehum, ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ, ve li yubliyel mu’minîne minhu belâen hasenâ(hasenen), innallâhe semîun alîm(alîmun).

Onları siz öldürmediniz ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı. Ve Allah, mü’minleri Kendisinden ahsen belâ ile imtihan eder. Muhakkak ki Allah, işitendir ve bilendir.

“Sen benim tasarrufum altımdasın. Sen o kumu attığın zaman, sen atmadın, biz attık.”

48/FETİH-10: İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh(yubâyiûnallâhe), yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsihî, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu’tîhi ecren azîmâ(azîmen).

Muhakkak ki onlar, sana tâbî oldukları zaman Allah’a tâbî olurlar. Onların ellerinin üzerinde (Allah senin bütün vücudunda tecelli ettiği için ellerinde de tecelli etmiş olduğundan) Allah’ın eli vardır. Bundan sonra kim (ahdini) bozarsa, o taktirde sadece kendi nefsi aleyhine bozar (Allah’a verdiği yeminleri, ahdleri yerine getirmediği için derecesini nakısa düşürür). Ve kim de Allah’a olan ahdlerine vefa ederse (yeminini, misakini ve ahdini yerine getirirse), o zaman ona en büyük mükâfat (ecir) verilecektir (cennet saadetine ve dünya saadetine erdirilecektir).

“Sen onlara akabede el öptürdüğün zaman, onların ellerinin üzerinde senin elin yoktu, bizim elimiz vardı.” diyor Allahû Tealâ.

28/KASAS-68: Ve rabbuke yahluku mâ yeşâu ve yahtâr(yahtâru), mâ kâne lehumul hıyarat(hıyaratu), subhânallâhi ve teâlâ ammâ yuşrikûn(yuşrikûne).

Ve Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Ve seçim hakkı onlara ait değildir. Allah Sübhan’dır (münezzehtir) ve (onların) şirk koştukları şeylerden yücedir.

“Benim Resûllerim     diyor, “Seçmek hakkının, dilediklerini yapmak hakkının sahibi değillerdir diyor. Onlar, ancak benim dediğimi yaparlar, yapmak mecburiyetindedirler diyor. Bu sebeple onların sorumluluğu yoktur.” diyor.

Bunların her biri bir işaret. O zaman Allahû Tealâ’nın onu söylemekten muradı; sahâbeye ve gelecek bütün nesillere ders: “Sakın siz öyle yapmayın!” mânâsı, onun. Şimdi meseleye bu açıdan bakabilenler, hedeflere büyük ölçüde ulaşabilenlerdir. Ve önem küçüldükçe (Resûlün önemi küçüldükçe), insanların Allah`tan alabilecekleri giderek kıtlaşıyor. Yani insanların irşad müessesesine bakışı, Allah ile olan ilişkilerindeki, onlara verilen ni’metin en büyük ayarlayıcısı.

Ni’met, irşad makamı vasıtasıyla gelen, Allahû Tealâ’nın bir ihsanıdır. Dikkat edin, ihsan geniş bir çerçeveyi ifade eder. Ni’met, ihsanın bir bölümünü ifade eder. Öyleyse ni’metin gelmesi, Allah`ın ihsanlarından ni’met adı verilenlerin ulaşması, mürşid kanalıyla gelmelerini ifade eder. Öyleyse burada Allah`ın son derece ciddi bir işareti var: Ni’met, Allah`ın mürşid kanalıyla verdikleridir. “Başlarının üzerinde ni’met olanlar!” diyor. Ondan evvel ni’met yok. Başının üzerine mürşidin ruhu geldiği zaman ni’met var. Mürşidin başının üzerinden, kalbinden gelen, vücuduna girmeden ulaşan, Allahû Tealâ’nın ni’meti, feyzi o bir ni’mettir. Ama her şey Allahû Tealâ’nın ihsanıdır, bize hayat vermiş bir ihsandır. Hava vermiş, ihsandır. Su vermiş, ihsandır. Yaşatmış bizi, ihsandır.

Her şey ihsan ama ni’met dediğiniz zaman, orada durun! Ni’mette mürşid var, mürşidin aracılığı var. Mürşid yoksa ni’met yoktur. Öyleyse Allahû Tealâ’nın verdiği maddî ve manevî ni’metleri, Allah`ın temel emri gereğince, mürşid kendisine mâl etmek değil, başka insanlara ulaştırmakla vazifelidir. Görevi budur. O Allah`tan ni’metini almıştır. Öyleyse mürşidin, Allah`tan daha evvel kendi mürşidi kanalıyla aldığı ni’metin tamamlanması son kademede Allah`a ait oluyor. Ne demek istiyorum? Evvelâ mürşidine ulaşıyor, onun vasıtasıyla ni’metleri alıyor kişi ama salâh makamına ulaştığı zaman, mürşidi kanalıyla değil, Allah`tan direkt olarak salâh nurunu alıyor. O makam, onun artık başkalarına Allah`ın güzelliklerini aktarabileceği bir özelliği kazandığı yerdir. Allah`ın, Allah tarafından verilen bir ni’meti, mürşid aracılığıyla gelmeyen, son ni’met geliyor. Ve kendi başının üzerinde, kendi nuru var. Kendi başının üzerinde kendi ruhu var.

Öyleyse bu alanda o kişi için, Allahû Tealâ’nın ihsanı: Peygamberin ruhu, mürşidinin ruhu, kendi ruhu. 3 tane ruh beraberliği oluşturur. Ve bunların her birinin üzerinden, dinleyenlerin üzerine, kalbine doğru devamlı bir akım söz konusudur. İşte bir insanın kalbinde ihlâsın gerçekleşmesi, içinin pür nur olmasını ifade eder. Ama dışı pür nur olmamıştır. Ancak salâh makamında, Allah`ın verdiği o son nurla (kişinin salâh nuruyla) dışı da pür nur olur. Şimdi böyle bir durumda mürşide baktığımız zaman bir onun kendisinden kaynaklanan, etrafa dağılan bir sistemi var. Eğer insanlarda tereddüt varsa, insanlarda huzursuzluk varsa, bir yakın tehlikenin içersinde beklentideler ise o zaman mürşidden onlara ulaşan şey; sekînettir. Onları hafif uyuklatan, sık sık böyle gözlerini kapattıran ve dinlendiren bir özellik taşır, bu. Eğer mürşid yoksa sekînnet de yoktur.

Öyleyse insanlar, Kur’ân’daki bütün kavramları yanlış anlıyorlar, yanlış değerlendiriyorlar. Allahû Tealâ’nın sahâbeye: “Mü’minler, mü’minler!” diye hitap etmesi, herkeste: “Onlar, Allah`a inanıyorlardı, onun için mü’mindiler. Allah da onlara, mü’min diye sesleniyor.” diyor. Neticesine ulaşmış, uyandırmış. Oysaki tâbî oldukları için mü’minler, kalplerine îmân yazıldığı için mü’minler. Ve zamanımızdaki insanlar, mürşide ulaşmıyorlar. Hem de diyorlar: “Biz mü’miniz.” Standartların kademe kademe hep mürşid eliyle gerçekleştiğini görüyoruz. Bir insan; Allah`ın mürşidine ulaşmamışsa o zaman o kişinin kurtulması normal standartlarda mümkün değil. Çünkü mesele, ta başına rücû ediyor. Eğer mürşide ulaşması söz konusu değilse zaten Allah`a ulaşmayı dilemiyor. Çünkü Allahû Tealâ: “Mürşide teslim olmak, Allah`a teslim olmaktır.” diyor. Allah`a ulaşmayı dilemeyen kişinin mürşide ulaşması da hiçbir zaman söz konusu değil. Olaylar birbirine sıkı sıkı. Ne kanunları diyordu? Dişlerle çene kemikleri arasında bir kanun vardı. Böyle sıkan, bağlayan, sağlamlaştıran bir sistem. İşte dişler yavaş yavaş zayıflamaya başladığı zaman o sistem çözülüyor, acı başlıyor dişlerde. Tıpkı bunun gibi, irşad müessesi yoksa o sağlam bağ yoktur.

Allahû Tealâ’nın bütün sistemleri hep birbirine benziyor. Eğer insanlar, Allahû Tealâ’ya dua ettikleri zaman yalnız başlarına dua etselerdi, Allahû Tealâ kısmen onların dediklerini gerçekleştirirdi. Ama kim; mürşidinden de dua etmesini isterse, Allah`ın karşısında 2 kişi oluyor. Hem dua eden mürid hem de onunla beraber dua eden mürşid. Bütün mürşidler, Allahû Tealâ’ya müridleri için dua ettikleri zaman: “Yarabbi! Beni onunla beraber kabul et!” diye dua ederler. Yani o 100 kişi, Allahû Tealâ’ya dua etmesini istiyor. Yüz kişinin, her birine beraber: “Beni kabul et!” diyor. Yani o kişi, artık yalnız değil. Mürşidiyle beraber, Allah`ın bir sevgilisiyle birlikte dua ediyor, Allahû Tealâ’ya. Allah`ın bunu kabul etme ihtimâli çok daha güçlü. Öyleyse daha gerisi, o Allah`a ait.

Ama himmet her zaman Allahû Tealâ’nın bir muhteşem ihsanı olarak gerçekleşir. Ve himmeti ancak onu, Allah`ın emrettiği biçim ve boyutta değerlendirebilenler yaşar. Eğer o kişi, himmetin ne olduğu konusunda bir fikrin sahibi değilse, Resûl’ü herhangi biri gibi kabul ediyorsa, kendisi gibi düşünüyorsa, o asla mürşidin himmetinden faydalanamaz. Allahû Tealâ herkesin kalbine, onun idraki seviyesinde ihsanda bulunur. Mürşidin talebi, himmetin oluşması herkes içindir. Bütün müridler içindir. Dikkat edin! Himmet, bütün insanlar için geçerli değildir. Himmet, sadece Allah`ın yoluna girenler için geçerlidir. Öyleyse himmetin alanını genişletmek mümkün değil. Sadece tâbî olan insanların o himmetin Allahû Tealâ’nın ihsanı olarak oluşturduğu ni’metten faydalanması mümkündür. Ötekiler bundan faydalanamazlar. Yani Allahû Tealâ, her şeyi muhteşem bir kanunlar dizisi içinde dizayn etmiş. İnsanlar bu kanundan ne kadar nemalanabilirse o kadar Allahû Tealâ’nın ihsanına muhatap olabilirler. Ama idrakleri ölçüsünde, bir şeyleri ait olduğu yere oturtmaları her zaman asıldır. Böyle bir şey yoksa himmet yoktur. Öyleyse mürşidi, herhangi bir kişi olarak düşünen kişi mürşidden, o herhangi bir kişinin kendisine ulaştırabileceğini alır sadece. Mürşidi, ait olduğu değerin yerine oturtabilenler ondan istifade edebilirler.

Öyleyse görüyorsunuz ki; her şey liyakat kanunlarının kesin hükümlerini taşır. Ve kişinin yalnız başına hiçbir zaman aşamayacağı engeller ancak mürşid kanalıyla aşılır. Dizaynın Allahû Tealâ’nın ölçülerinde, insanları nerelere ulaştırdığı açık bir şekilde görülüyor, Kur`ân-ı Kerim’de. Mürşidin, Allahû Tealâ’ya dua etmesi asıldır. Allahû Tealâ’nın bu duayı kabul etmesi hâli himmettir. Himmetin sonucu, ni’mettir. Öyleyse ni’metle ihsanın birbirinden ayrıldığı bir yer var. Her şey ihsandır. Ama mürşid kanalıyla gelenler, o ihsanın çok önemli bir kesimini teşkil eder. Ancak mürşide ulaştıktan sonra gerçekleşebilir. Hiç kimse mürşide ulaşmadan, kalbine Allah`ın îmânı yazması mümkün değildir. Kalbinin mührünü açması mümkün değildir. Ki bu noktada daha mürşidin himmeti yok. Mürşid sadece devreye girmiş, kişi gitmiş, el öpmüş, daha mürşid onun için bir duada bulunmamış ki, el öptüğü anda bütün günahları sevaba çevriliyor; himmetin ilk meyvesi.

Bundan sonra, bütün aşamalarda Allah`a doğru yapılan yolculukta ve Sıratı Mustakîm bittikten sonra, kemâl derecelerinde insanı olgunlaştıran, Allah`ın Sıratı Mustakîm’i üzerinde o kişileri o hedefe ulaştıran şey; sadece mürşidin himmetidir. Eğer o kademelerde himmet olmasa; hiç kimse fenâ makamından beka makamına, zühd makamına, muhsinler makamına, ulûl’elbab makamına, ihlâs makamına, salâh makamına geçemez. Bütün bunların arkasında, görünmeyen bir yardım müessesesi var.

Mürşid kimdir? Kendisini başkalarının mutluluğuna adamış olan kişidir. Bütün hayatı, kendini başkaları için harcamakla geçer. O, bunun yüksek mutluluğunu yaşayan yegâne insandır. Aslında belki de dünyanın en mutlu insanıdır. O kadar çok meşgalesinin, o kadar çok uğraşısının içinde, her zaman mutlu olmasının arkasında, başkalarına ulaştırabildiği mutluluk var. Bunlar, kişiler bilselerdi ki mutlulukları, başkalarına ulaştırabildikleri mutlulukla paraleldir, onunla mutludur. (49:00)

Herkes başkalarına yardım etmeye çalışırdı. İşte 14 asır evvel sahâbe,  bu sırrı keşfetmişlerdi. Hepsi, birbiri için yaşıyorlardı. Hepsi için arkadaşları, kendilerinden daha değerliydi. Bu ışığın altında bakan sahâbe, birbirinin can dostu oldular. Ve birbirleri için yaşadılar. Ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in himmeti, bütün boyutlarıyla onları kuşattı. Ama O, rahmetli olduktan sonra sahâbe onun kıymetini daha çok anladı. Onsuz geçen hayatta, Onun ne olduğu anlaşıldı. Ve sahâbenin pek çoğu, bu açıdan hüzünlenmiştir. “Biz Ona, sağlığında lâzım geleni yapamadık, tanzimi gösteremedik.” diye. “Onu, kendimizden biri gibi düşündük.” diye, büyük hüzün yaşayanlar oldu sahâbe arasında. Çünkü yaşantı, her hâlükârda devam eden bir müessesedir. Hissedersiniz, bu hissiyat son derece önemli bir şey. Hakikatler gelir kalbinize, bir kaya gibi çarpar, tesiri altına alır. O zaman insan, neleri kaybettiğini anlayabilir.

İşte böyle bir dizaynda mürşidin yardımı, bütün insanlar için Allahû Tealâ’nın onların kemâl derecelerinde olgunlaşması için en büyük ihsanını oluşturur. İşte ihsanların içerisinde bu ihsan; o ni’met adını alır. Öyleyse feyz, bir ni’met midir? Ni’mettir. Sekinnet bir ni’met midir? Ni’mettir. Allahû Tealâ’nın mürşid kanalıyla gönderdiği her şey, ni’mettir. Peki, eğer mürşid olmasa, insanlardan hiç kimse Allah`ın hiçbir güzelliğine ulaşamayacak. Allah`ın ödediği her şey bir ni’mettir, bütün insanlara. Ne yapıyor? Makamları değiştiriyor. Bir altın taht ihsan ediyor, Allahû Tealâ. Bu bir ni’mettir. Eğer o kişi, mürşidine ulaşmamış olsaydı hiçbir zaman oradaki altın tahtın sahibi olamazdı.
Öyleyse kalbinin bütünüyle aydınlanması, nurlanması, makamların her birisi Allahû Tealâ’nın birer ni’metidir. Bunlar, mürşidin himmetiyle gerçekleşen faktörler.

İşte Allahû Tealâ’nın indinde irşad makamı; kendisini başkalarına adayan, hayatını başkaları için tüketen bir özellik taşır. Bu özelliğin farkına varan insanlar hangi ölçüde varırlarsa (yolda olanlar), o kadar ni’metlenirler. Bu, %100 üzerinden değerlendirmede, % kaç üzerinden kişi sonuç alırsa Allah`tan o kadar ni’met alabilir. Öyleyse her zaman söylüyorum. Her zaman top sizde. Ne ölçüde vukuf sahibi olursanız Allah`ın ni’metlerine, o kadar ondan ni’met alırsınız. O, boşuna bir şey yapmaz. Allahû Tealâ abesle iştigal etmez.
 
Bu kâinatı boşuna yaratmamıştır. Her vücuda getirdiği bir sebebe dayalıdır. Bu sebeple, Allahû Tealâ insanların hedeflere ulaşması için, daima her devirde mürşidlerini mutlaka vazifeli kılmıştır. Hiçbir devir yoktur ki o devir mürşidsiz geçsin. Böyle bir şey, hiç olmamıştır. Öyleyse zamanımızdaki topluluklara baktığımız zaman Allah`ın hükümlerinden ne kadar sapmış olduklarını görüyoruz. Bir Nur camiası, mürşide ulaşmanın gerekli olmadığını söylüyor. Said-i Nursi Hz. buyuruyor ki: “Îmân, intisaptır.” (Sözler kitabında). Yani; “İntisap olmadan mü’min olamazsınız.” diyor. Bizim söylediğimizi söylüyor, Kur`ân-ı Kerim’in söylediğini söylüyor. O bir mürşid.
 
Ondan 40-50 sene sonra onun şâkirtleri ortaya çıkıyorlar. Diyorlar ki: “Mürşide tâbî olmak gerekmiyor. Îmânı kurtarma zamanıdır.”
 
İmanı kurtarma zamanı diyorsunuz ama o îmân, sizde yok. Kişinin kalbinde eğer, Allahû Tealâ îmân kelimesini yazmamışsa, o kalpte îmân yok, küfür yazıyor. O zaman kimi, nerden kurtarıyorsunuz? İşte tarikat mensupları diye geçinenler; mürşidleri ölmüş, yeni bir mürşide katiyyen bağlanmıyorlar. Hâlbuki mürşidin himmetinin yaşanabilmesi, onun mutlaka fizik hayatta olmasını gerektirir. Fizik hayatta olmayan bir mürşidden, insanların üzerine Allah`ın ni’metleri ulaşamaz, sekinnet ulaşamaz, feyz ulaşamaz. Allahû Tealâ’nın hiçbir ihsanının o kişi üzerinde gerçekleşmesi mümkün değil.

Ayrıca şu dünya üzerinde yaşayan bir mürşide ulaşmamışlardır ki, Allahû Tealâ kalplerinin mührünü açsın da içine îmânı yazsın. O zaman insanlar, Kur`ân-ı Kerim ilminden ne kadar yoksunlarsa, o kadar karanlık bir dünyada yaşarlar ve en çok üzüldüğüm şey, o karanlık dünyada yaşayan insanların, kendilerini aydınlıkta yaşayanlar zannetmeleri. Ve derler ki: “Önemli olan mürşiddir. Bizim mürşidimiz, bilmem 30-40 sene evvel ölmüştür ama biz ondan hâlâ istifade ettiğimiz kanısındayız.” Ondan hiçbir zaman feyz almaları, ondan hiçbir zaman ni’met almaları söz konusu değildir. Ve hep yaşayan insanlar için geçerli, Allahû Tealâ’nın söylediği güzellikler. Öyleyse bilelim ki kişinin davranışlarındaki hizmet aşkı, iştiyak, mürşidin o kişiye ulaştıracağı ni’meti arttıran bir etkendir. Bunun sadece, bir tek işareti vardır: Mürşidin ait olduğu yere, onu oturtabilmek.

İşte insanlar, bunu yapamadıkları sürece buradan neticeyi alamazlar. Hem Yunus’un sözlerine bakın: Taptuk’un kapusunda, kul olduk kapısında.” diyor. İnsan, Allah`ın kuludur. Ama Yunus, öyle demiyor: “Taptuk’un kapısında kul olduk.” diyor.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın bu dizaynı içerisinde, insanlarla Allah arasındaki ilişkide onların ni’metlenmesini temin eden bir müessese var. O müessese, irşad müessesesidir. İrşadınsa temeli, himmete dayalıdır. Allah`ın kabul ettiği bütün dualar, himmeti oluşturur. Himmetin sonucu, Allah`ın ni’metidir. Ve ni’met; liyakatla paralel gelişen bir müessesedir. Liyakatin de 2 ayrı değeri var.

1- Kişinin hizmet alanında tatmin olmaz bir hedefe yönelik olması, hizmet ettikçe daha çok hizmet etmek istemesi.
2- Mürşidi, Allah`ın katındaki ait olduğu yere oturtabilmesi.

Yani her zaman olduğu gibi, gene 2 tane kanatla uçulabiliyor. Bir kanatla, hayır. İşte ikinci kanat; insanlar tarafından bilinmediği zaman mürşidin o insanlar arasında, Allah`ın emrettiği seviyede bir kıymeti yoktur. O zaman o insanlar, Allah`tan mürşid kanalıyla almaları lâzım gelen ni’meti alamazlar. Gene onlara dayalı, her şeyde olduğu gibi. Bir insan mutluysa, kendi sebebiyle mutludur. Mutsuzsa, gene kendi sebebiyle mutsuzdur. Allah`ın hedeflerini bilmediği için mutsuzdur. Yerine getiremediği için mutsuzdur. Allah`ın söylediklerinden lâzım gelen dersleri çıkartamadığı için mutsuzdur.

Neticede şunu görüyoruz ki mürşid, himmet müessesesinin yegâne sahibidir. Allah’la, insanların arasına Allahû Tealâ tarafından indirilmiş bir emanetçidir, bir vazifelidir, bir dağıtıcıdır. Allah`ın bütün insanlara ulaştırmak için dağıttığı bütün ni’metleri, bütün insanlara ulaştırmakla vazifelidir; kişilerin talepleri seviyesinde. Talep yoksa ihsan da yoktur. Talep yoksa ni’met de yoktur. Öyleyse irşad makamı, bütün insanlar için kendisi bir ni’mettir. Onun oluşturduğu, Allahû Tealâ’dan gelenleri, başkalarına ulaştırabilme yeteneği, başkalarına ulaştırmaya vasıtalık etmek, mürşidin temel vasfıdır.

Öyleyse kim mutlu olmuşsa, arkasında mutlaka mürşidin gölgesi vardır. Ya da daha doğru bir ifadeyle mürşidin ışığı vardır, nuru vardır. Bütün nura ulaşanlar, aslında hepsi mürşidin nuruyla oraya ulaşmışlardır. Hepinizin Allahû Tealâ’nın indinde söz konusu olan nurlara sahip olmanızı, hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaşmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek, sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz.

Allah hepinizden razı olsun.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1040