Bugün: 22.11.2019

İnsan ve Kâinat

15.01.2001
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha beraberiz. Bir defa daha Allah’ın zikir sohbetinde bir aradayız. O’na nasıl hamd etmeyiz, nasıl şükretmeyiz? Bizleri, O’na âşık olanları bir araya getirdi bir defa daha. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Dünyanın neresinde olursanız olun, işte beraberiz. Allah, bizlere bu mutlu günleri nasip kıldığı için O’na sonsuz hamd ve şükrederiz. Nerede olursak olalım bizleri bir araya getiriyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Şükredecek çok şeyimiz var. Hamd ederiz şükrederiz Yüce Rabbimize… O, bizleri yaratmış dünya adı verilen bu gezegende bir insan olarak. Sevgili kardeşlerim! Her şey olarak yaratılabilirdiniz. Ama insan olarak yaratıldınız. Sadece bunun için bile ne kadar çok hamd etseniz, şükretseniz azdır. İnsan ki, kâinatın en üstün mâhluku. İnsan ki, Allah’a yakın olan, en yakın olan… İnsan ki kendisinde Allah’tan gelen ve Allah’a geri dönecek olan bir emanet var. Ruh adı verilen bir emanetten bahsediyorum. 

Öyleyse hepiniz mutlu olmalısınız. Allah’ın bir emaneti var sizde; ruhunuz. O’na mutlaka ulaştırmak mecburiyetinde olduğunuz, bunu görev olarak üzerinize aldığınız anda onun mutluluğunu yaşamak hakkına sahip olduğunuz bir olay bu. Ruhunuzu ölmeden Allah’a ulaştırmak… Hepinizin üzerine tam 11 defa farz kılmış Allahû Tealâ. Ve o büyük zevki ruhunuzun sizden ayrılmasını, Allah’a doğru yola çıkmasını ve Allah’a teslim olmasını yaşamanızı istiyor Allahû Tealâ. Bunu dilemenizi istiyor: Allah’a ulaşmayı dilemek.  

Bu dilek, dileklerin en önemlisidir. Hayatınızın en önemli dileği. Yani ne demek istiyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım? Allah emanetini geri istiyor. “Irciî ilâ rabbiki” diyor. “Rabbine geri dön.” diyor hepinize. 

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

Rabbinizden gelen size emanet kılınan bir varlığın sahibisiniz; ruhunuz. Allahû Tealâ’ya çok hamd edin, şükredin ki; bir ruhun sahibisiniz. O, Allah’ın öyle bir bekçisidir ki, her an nefsinizin bütün afetleriyle mücâdele halindedir. Hiç vazgeçmez. Mutlaka Allah’ın emirlerini yaptırmak ister. Nefs ne kadar isyan ederse etsin o, ısrarlıdır. Allah’ın emirleri yerine getirilmelidir. Bu sebeple devamlı nefsinizle anlaşmazlık halindedir. Yetmez, yasak ettiği fiilleri de asla işlemenizi istemez. Ama gelin görün ki, içinizde bir de nefs var. 3 vücudunuzdan bir tanesi. Ama doğuşunuzdan itibaren nefsinizin kalbinde sadece afetler var; Allah’ın emirlerini katiyen yapmak istemeyen, yerine getirmek istemeyen, icra etmek istemeyen. Allah’ın yasak ettiği fiillere gelince onları da mutlaka yapmak isteyen. Başlangıçta nefsinizin kalbi tamamen afetlerle dolu olduğu için, şeytanın %100 tesir etmek imkânına sahip olduğu bir nefs kalbine sahipsiniz doğuşunuzla birlikte. Ve onu Allah’ın size emrettiği standartlarda tezkiye etmedikçe mutlu olamazsınız. 
Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Biliyorsunuz ki; İslâm 28 basamaktan oluşur. 14.’süne kadar dünya saadetini yaşayamazsınız. Ama 14. basamağa ulaştığınız zaman 2 cennet saadetini elde ettiniz. 1. kat cennete ulaştınız, aştınız. 1. kat cenneti hak ettiniz, onu aştınız. Mürşidinize ulaşıp tâbî olduğunuz zaman 2. kat cennete de ulaştınız. Yani kıyâmetten sonra ulaşma hakkını elde ettiniz. 

Öyleyse eğer soruyorsanız dünya saadetinden ne haber diye? Haber yok. Henüz sıfır noktasındasınız. Nefsinizin bütün afetleri duruyor. Şeytan, nefsinizin afetlerinin %100’üne tesir ediyor. Allah neyi emretmişse ondan sizi soğutmaya çalışıyor. Neyi de yasak kılmışsa mutlaka onu işlemeye çalışıyor nefsinizin afetleri. Allahû Tealâ ne diyor nefsinizin afetlerine? “Hevanız” diyor. Heva, nefsin afetlerini temsil eden bir müessesedir. Eğer bir insan irşad makamına tâbî olmamışsa, Allah’a ulaşmayı dilemediği için Allahû Tealâ ona nasip etmemişse, o zaman bu kişi şeytana tâbî olan birisidir. 

İşte Bayezid-i Bestami Hazretleri diyor ki: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” Mürşide karşı çıkanlar oluyorlar. Ne alâkası var? Alâka %100 illiyet rabıtası halinde. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de buyuruyor ki: “Biz, şeytanı mü’min olmayanlara dost kılarız.” 

7/A`RÂF-27: Yâ benî âdeme lâ yeftinennekumuş şeytânu kemâ ahrace ebeveykum minel cenneti yenziu anhumâ libâsehumâ li yuriyehumâ sev’âtihimâ innehu yerâkum huve ve kabîluhu min haysu lâ terevnehum innâ cealnâş şeyâtîne evliyâe lillezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Ey Âdemoğulları! Şeytan, sizin ebeveyninizi (anne ve babanızı), onların ayıp yerlerinin görünmesi için elbiselerini soyarak, cennetten çıkardığı gibi sakın sizleri de fitneye düşürmesin. Muhakkak ki; o ve onun kabilesi (topluluğu), sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Muhakkak ki; Biz şeytanları mü’min olmayanlara dost kıldık. 

Bir insan mürşidine ulaşamazsa mü’min olamaz. Mü’min olamadığı süreç içerisinde şeytan nefsin bütün afetlerine tesir edecek ve onu devamlı yönlendirecektir. Allah’ın emirlerini yapmamaya, icra etmemeye, ifa etmemeye, yasak ettiği bütün fiilleri de işlemeye yönlendirecektir. Hep ona tesir edecektir. 

Öyleyse mürşidi olmayan kişi için nefsinde afetler %100 var olduğu için, nefs tezkiyesi olayı da daha başlamadığı için nefsindeki afetler %100 yerli yerinde durduğu için, iblisin %100 tesirine açık bir saha oluşturur nefsinizin afetleri. Yani hevanız ve şeytan nefsinizin kalbindeki bütün afetlere tesir ederek sizi Allah’ın hiçbir emrini yerine getirmeyen bir insan yapmaya çalışır. Yetmez, Allah’ın yasak ettiği bütün fiilleri de işleyen bir insan haline getirmek ister. Sadece bir hedefi vardır: Mutsuz olmanız. Hem bu dünyayı yaşarken mutsuz olmanız hem de kıyâmetten sonra şeytanla birlikte cehenneme giderek gene mutsuz olmanız. İki cihan saadeti yerine iki cihan mutsuzluğu. Oysaki Allahû Tealâ da iki cihan saadetini yaşamanızı ister. Dünya adı verilen bu gezegendeki dünya hayatı ve ahirette fizik vücudunuzla nefsinizin beraberce gideceği öbür dünya hayatı. 

Öyleyse Allah ne ister bu dünyada? Mutlak bir saadeti yaşamanızı, dört başı mamur bir saadeti ta derinlerinizde duyarak, kana kana mutluluğu yaşamanızı ister Allahû Tealâ. Sonra da kıyâmette mutlaka cennete gitmenizi. Bütün insanlar için Allah’ın dileği budur. Ne diyor Allahû Tealâ? Kâinatta en çok insana değer verdiğini söylüyor: “Yeryüzüne mirasçı kılarım Ben insanları.” diyor. Yeryüzünün mirasçıları daima insanlardır. İnsanlardan başka cinler var. İnsanlardan başka melekler var. Ama onlar yeryüzünün mirasçıları olamazlar. Yeryüzünün mirası insana verilmiştir. Her devirde devrin imamı yeryüzünün, kâinatın mirasçısıdır. Öyleyse Allahû Tealâ kitabı da miras bıraktığını söylüyor, yeryüzünü de miras bıraktığını söylüyor. Kime? “Ben” diyor, “Yeryüzünde bir halife yaratacağım.” 

2/BAKARA-30: Ve iz kâle rabbuke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh(halîfeten), kâlû e tec’alu fîhâ men yufsidu fîhâ ve yesfikud dimâ(dimâe), ve nahnu nusebbihu bi hamdike ve nukaddisu lek(leke), kâle innî a’lemu mâ lâ tâ’lemûn(tâ’lemûne).

Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.” demişti. (Melekler de): “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Biz Seni, hamd ile tesbih ve seni takdis ediyoruz.” dediler. (Rabbin de): “Muhakkak ki ben, sizin bilmediklerinizi bilirim.” buyurdu.

İnsan, Âdem (A.S) yeryüzünün halifesiydi. Yeryüzünde Allah’ı temsil etmek yetkisi her türlü mahlûkun arasında sadece bir tek mahlûka tahsis edilmiştir; insan.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! İnsan olduğunuz için Allahû Tealâ’ya çok hamd edin çok şükredin. Bütün bir kâinat canlılarıyla cansızlarıyla sadece sizin için yaratıldı. Hamd ederiz şükrederiz Yüce Rabbimize ki, bizleri insan olarak yaratmış. Yetmez. Kâinatta Allahû Tealâ, canlı veya cansız neyi yaratmışsa hepsini insanın emrine verdiğini söylüyor Câsiye Suresinin 13. âyet-i kerimesinde.

45/CÂSİYE-13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).

Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.

“Bütün göklerde ve bütün arzlarda yaratılan her şeyin insan için Allahû Tealâ tarafından yaratıldığını.” ifade ediyor Yüce Rabbimiz. Her şey insan için. İnsan kimin için? İnsan ne için? İnsan Allah için.

İşte Allahû Teâla diyor ki: “Onlar, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman derler ki: Biz muhakkak ki Allah içiniz, Allah için yaratıldık ve mutlaka Allah’a ulaşacağız.” 

2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler. 

Ne zaman? Hayattayken ulaşacaklar, kendi iradeleriyle, iradeleri kendilerindeyken. Ölümle birlikte biliyorsunuz irade artık yoktur. Kişi canlı değildir ki, irade görev yapabilsin. Kişi artık ölmüştür. Fizik vücut sadece bir cesettir. İşte böyle bir düşünce platformunda kendinize dikkatle bakın ibret aynasında! Allah’ın en üstün mahlûku olarak yaratıldığınız için. Allah’a çok şükredin O’nun maddi ni’metleri için. Allah’a çok hamd edin O’nun manevi ni’metleri için. 

Sevgili kardeşlerim! Mürşidinize ulaştığınız andan itibaren Allah’ın size verdiği bütün yardımlar, yaptığı bütün yardımlar ni’met adını alır. İlk ni’meti Allahû Tealâ’nın başınızın üzerine mürşidinizin ruhunun yani devrin imamının ruhunun yerleşmesidir. Bu, Allah’ın bütün insanlardaki ilk ni’metidir. Bir insan düşünün; hangi mürşide tâbî olursa olsun dünya üzerinde mutlaka devrin imamının ruhu onun başının üzerine gelip yerleşecektir. Tövbe merasiminde arşı tutan meleklerle beraber devrin imamının ruhu da mutlaka hazır bulunur. Allahû Telâ, bu muhtevaya “arşı tutan melekler ve onların etrafındaki kişi” diyor. Arşı tutan meleklerin etrafındaki kişi devrin imamıdır. Nerde arşı tutuyor melekler? İndi İlâhi’de altın tahtları tutuyorlar. Bu altın tahtlar hiçbir yere dayanmadan boşlukta duruyor. Oysaki insanlar İndi İlâhi’nin zemininde dolaşıyorlar. Ve o yemyeşil bir çayır üzerinde seccadelerde, atlas seccadelerde, atlas elbiseleriyle namaz kılıyorlar. Sadece üç kişi kefyeli baştan, geri kalanların hepsi kavuklu, bütün elbiseler atlas. 

Sevgili kardeşlerim! Devrin imamı, bir başka yerde daha vazifeli: Ümmül Kitap’ta. Ümmül Kitab’ı gördüğünüz zaman göreceksiniz ki; on katlı apartman büyüklüğünde bir kitap bu, iki sayfası açık olarak durur. Ama hiçbir yere dayanmadan durur. Boşlukta durur. İşte onu tutan, yer çekimi kuvvetinden men eden arşı tutan meleklerdir. Yer çekim gücüne karşı koyabilmek yetkisinin sahibi olan arşı tutan melekler. Ve onların etrafındaki kişi mağfiret etmek için hazırdır. Diyor ki Allahû Tealâ: “Arşı tutan melekler ve onların etrafındaki kişi, bazı insanlar için Allah’tan çok güzel dualarla bir şeyler isterler. Derler ki: 

“Yarabbi! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Kim tövbe eder de mü’min olur ve Senin yoluna girerse Yarabbi, Sen onlara mağfiret eyle (yani onların günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından vikaye et, koru.”

40/MU`MİN-7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).

Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab`lerini hamd ile tesbih ederler ve O`na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah`tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve senin yoluna (Sıratı Mustakîm`e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”

Öyleyse Allah’ın yoluna giren kişiye mağfiret talebi geliyor. Kimden geliyor? Devrin imamından, arşı tutan meleklerin etrafındaki kişiden. Hepsi temennide bulunuyorlar. Öyleyse affı ve mağfireti aynı şey zannedenler var. Mağfiret iki tarafın birden duasının, af talebinin Allahû Tealâ tarafından kabul edilmesi halidir. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Habibim! Eğer o nefslerine zulmedenler sana gelselerdi, önünde tövbe etselerdi ve Allahû Tealâ’dan günahlarına mağfiret edilmesini dileselerdi, Sen de onların resûlü olarak onların günahlarının affını talep etseydin, Bizden mağfiret talep etseydin Allah’ın her iki talebi de kabul ettiğini görecektin.”

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı. 

Böylece görüyoruz ki; talep kabul edildiği an iki talep vardır. Sahâbenin talebi ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi ve Allahû Tealâ diyor ki: “İki talebi de Allah’ın kabul ettiğini görecektin.” 

İşte bunun adına mağfiret diyor Allahû Tealâ. Öyleyse mağfiret o güne kadar işlenmiş bütün günahların  sevaba çevrilmesi olayıdır. Ve dünya üzerinde kişi yaşarken irşad makamına ulaştığı zaman gerçekleşir. Peygamber Efendimiz (S.A.V) bu sebeple: “Benim şefaatim dünyadadır.” diyor. Görülüyor ki; kişilerin günahlarının affedilmesi ve bir defa daha affedilmesi. Yani? Yani sevaba çevrilmesi. Furkân Suresinin 69. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ cehenneme gidecek olanlardan bahsediyor. Onların cezalarının artırılacağından bahsediyor.

25/FURKÂN-69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır. 

Ve ayrıca diyor ki Furkân-70’de:

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

“Ama kim mürşide tâbî olur da tövbe ederse ve böylece mü’min olursa onlar amilüssalihat yaparlar. Nefslerini tezkiye etmeye başlarlar.” Böyle diyor Allahû Tealâ. “Onlar, nefslerini tezkiye etmeye başlarlar. Sonra? “Ve onların bütün günahlarını Allah sevaba çevirir.” İşte bu, günahların sevaba çevrilmesi olayı Allah’ın mağfiretidir. 

Ve sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ hepiniz için mağfirete hazırdır. Sizi ne kadar çok sevdiğini bir bilseniz, hepinizin mutluluğunu Allah’ın ne kadar çok istediğini bir bilseniz. Ne yazık ki insanların çok büyük bir kısmı için Allah bir cezalandırma müessesesidir. Yani? Yani insanları cehenneme atan bir Allah farzedilir. Allah vardır. Allah’ın görevi, insanları kendi kendini görevlendirmiştir cehenneme atmaktır. Biliniz ki Allah hiçbirinizi; kim olursanız olun hiçbirinizi cehenneme atmak istemez. Ama kim cehenneme gidiyorsa o kendi kendisini cehenneme mahkûm etmiştir. 

Sevgili kardeşlerim! Allah’ın kanunları var. Hükmünü peşin olarak veriyor, diyor ki: “Cennete mi girmek istiyorsunuz? Cennete girmeyi dileyen mutlaka girer. Kim Bana ulaşmayı dilerse o kişi cennetimi dileyendir. Mutlaka Benim cennetime girer.” Ne diyor, ne diyor Allahû Tealâ? “Kim Bana ulaşmayı dilerse.” diyor. Dikkat ettiniz mi? “Kim Bana ulaşırsa” demiyor. “Kim ruhunu ölmeden evvel Bana ulaştırırsa” demiyor. “Kim Bana ulaşmayı dilerse” diyor Allahû Tealâ, “Allah’a ulaşmayı dilerse.” 

Öyleyse ne olurmuş dileyen? Allah’ın cennetine girermiş. Bu dilek tek başına yeterli. Allah’a ulaşmayı dilemek o kişinin cennete girmesi için kesin olarak yeterli. Allahû Tealâ bu açıdan diyor ki: “Allah’a ulaşmayı kim dilerse Allah da onu Kendisine ulaştırmayı diler.” Böyle olduğunun kesin kanıtı var mı, ispatı var mı Kur’ânı- Kerim’de? Elbette. Eğer Allah’ın Kendisine ulaştırmayı dilediği kişiler varsa o zaman bu bir vakıa demektir. Var mı? Elbette. Allahû Tealâ diyor ki: “Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse, onların göğsünü yarar; şerh eder ve teslime açar (İslâm olmaya açar).” 

6/EN`ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).

Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. 
Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Öyleyse Allah’ın Kendisine ulaştırmayı dilediği insanlar var. Allah’ın Kendisine ulaştırmayı dilediği insanlar. Başka ne var? Allah’ın Kendisine ulaştırmayı dilemediği insanlar. Kim bu insanlar? Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dileyen kişi ne olur? Allah`a ulaşır. Bu konuda Allah’ın sözü var. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “ Hz. Nûh kavmine dedi ki: Ey kavmim! Ben bu yanımda bulunan âmenû olanları Allah’a ulaşmayı dileyenleri yanımdan kovamam. Çünkü onların hepsi mutlaka ruhlarını Allah’a ulaştıracaklardır.” Muhakkak diyor Allahû Tealâ, kesinlikle diyor “enne” kullanmış. 

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).

Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.

Öyleyse Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah’ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir. Öyleyse bütün bunlar kesin bir şekilde Allah’a ulaşmayı dileyenin Allah’a mutlaka ulaşacağını ifade ediyor. Allah da diyor ki: “Allah’ın katında söz değiştirilmez. Allah’ın katında hulf yoktur.”

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Şu dünya adı verilen gezegene dikkatle bakın! Onun üyelerinden birisisiniz. Ve varsınız. Allah sizi insan olarak yaratmış. Etrafınıza hiç dikkatinizi çekmeyen binlerce güzellik koymuş. Evvelâ her biriniz kendi prototipinizin mutlaka en güzelisiniz. Herkes kendi standartları içinde en güzeldir. Ve böyle bir dizaynda 70 trilyon hücrenin sahibi olan bir varlıksınız. Sadece iki tane hücreden başlayan olay yaklaşık 70 trilyon hücreye kadar yürür. Öyleyse evvelce hiç yoktunuz. Allah sizi yaratmayı diledi ve yarattı. Öyleyse Allahû Tealâ bizi yarattığı cihetle O bizim sahibimiz. 

Sevgili kardeşlerim! Bırakınız başkalarını, başkaları dilediği gibi yanlışlıklar yapsın, dilediği gibi yaşasın ve kendisini cehenneme atmak için bütün çabayı göstersin. Ama siz onun gibi yapmayın. Siz mutlaka Allah’ın güzelliklerini yaşayın. Kim Allah’ın güzelliklerini yaşamak isterse o yaşar. Allahû Tealâ boşuna mı yazıyor Kur’ân-ı Kerim’de “Akıl edenle akıl etmeyen bir olur mu?” Sevgili kardeşlerim! Akıl edenler Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Allah’a ulaşmayı dilemeden Allahû Tealâ o insana akletme yetkisini vermeyecektir. O kişi evvelâ işitmeyecektir. Sonra tabiatıyla akıl edemeyecektir. İşte böyle bir dizayn söz konusu. 

Sevgili kardeşlerim! Dünya yaşamaya değer müstesna bir yerdir. Sizin için en uygun ortamda Allahû Tealâ tarafından dünyaya getirilirsiniz, yaratılırsınız. Sevgili kardeşlerim! Şu insan denen mükemmel yaratığa dikkatle bakın! Mükemmel yaratılmış. Kâinatın bütün varlıklarının ötesinde bir değeri var Allah katında. O değerin karşılığı olarak bütün mahlûkatına Âdem (A.S)’ı yaratan Allah; “Ona ruhumdan üfürdüm. Şimdi hepiniz ona secde edin.” buyuruyor. 

İşte kendisine ruh üfürülen, Allah’a geri dönecek olan, Allah’a mutlaka ulaşacak olan bir ruha sahip olan tek varlık kâinat üzerinde insandır. Öyleyse kendisine başka bütün mahlûkat tarafından secde edilen tek varlık insandır. Çünkü secde sadece Allah’a yapılır. Ve Âdem (A.S)’a yapılan secde de Allah’ın emri üzerine ve Allah’ın indinde, huzurunda gerçekleştirilmiştir. Allahû Tealâ burada kesin bir işaret veriyor Kurân-ı Kerim’i ile: “Ben insanı yarattım, üstün yarattım, onu yeryüzünün halifesi olarak yarattım. Yeryüzünde Benim halifemdir.” diyor. 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! O’nun sizin mutluluğunuzu ne kadar istediğini bir bilseniz, sizin için her şeyi vermeye hazırdır. Ve sizin O’na lâyık olmanızı ister sadece. Cennet saadeti mi? O’na lâyık olmak için sadece bir dileğiniz olacak; Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Dünya saadeti mi? Nefsinizi tezkiye ettiğiniz zaman onun yarısını elde edebilirsiniz. Ruhunuz Allah’a ulaşmış ve teslim olmuştur. Nefsiniz yarı yarıya aklanmıştır.

Afetlerden yarı yarıya kurtulmuştur. Fizik vücudunuz şeytana kul olmaktan yarı yarıya kurtulmuştur. Dünya saadetiniz henüz yarımdır. Ama cennet saadetinin 2. katına ulaştınız bile. Allah’a ulaşmayı dilemekle başlayan bu güzel macera, Sıratı Mustakîm üzerindeki bu müstesna yolculuk, Allah’ta son bulur. Ruhunuz Allah’a ulaşır ve Allah’ın Zat’ında ifna olur. Allah’ın Zat’ında yok olur. 

İşte böyle bir güzelliği yaşamakla vazifelisiniz. Her şey öylesine güzel ki… Öylesine insanın mutluluğuna yönelik ki… Böyle bir dünyada kendi kendinize sormayacak mısınız; “Neden mutsuzum” diye? Hiç kimse bedavadan mutlu olamaz. Ama bedavaya yakın bir standartta mutlaka mutlu olur. Yani? Yani Allah’a ulaşmayı dileyen kişi cennet saadetinin mutlak olarak sahibi olur. Öyleyse “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” diyor Allahû Tealâ. 

Öyleyse sevgili can dostlarım, gönül dostlarım! Bu sohbeti yaptığım sizler, hepiniz mutluluğa lâyıksınız aslında. Allahû Tealâ sizi mutlu kılmak istemediği için değil, O istediği halde siz buna lâyık olmadığınız için mutsuzsunuz. Allah’a ulaşmayı dilemediğiniz için mutsuzsunuz. Kâinattaki en kolay işi, en kolay talebi Allah’tan yapmadığınız, Allah’tan talep etmediğiniz, Allah’tan istemediğiniz için, onun için kurtuluşunuz mümkün değil. 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Her şeyi Allahû Tealâ en güzel standartlarda yaratıp emrimize vermiş. Bütün bir kâinat emrinize verilmiş. Sevgili kardeşlerim! Allahû Tealâ buyuruyor ki: 

“Bütün göklerde ve bütün arzlarda yarattığım her şeyi katımdan sizlerin emrine musahhar kıldım.” diyor. 

Ey insanlar! Bizlerin emrine sihretmiş. Bizlerin emrine vermiş Allahû Tealâ her şeyi. Her şey insan için yaratılmış, insan da Allah için. Sadece bunu düşünmek bile size bir huşû vermiyor mu? Bir mutluluk vermiyor mu? Üstün olan sizsiniz, meleklerden de cinlerden de üstün olan. Üstün olmak için yaratılan Allah’a ulaşmayı dilerse mutlaka saadeti yaşayacak olan, işte o sizsiniz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler!

Siz saadete lâyık olansınız. Mutluluk sizin hakkınız ama size vazifenizi yaptığınız zaman verilecektir. Vazifenizse inanılmaz derecede kolay; sadece O’na ulaşmayı dileyeceksiniz. Etrafınıza dikkatle bakın! Şu dünyaya Allahû Tealâ’nın sizi göndermekten bir muradı var: Sizi mutlu kılmak. Hepiniz başkalarına mutluluk vererek, mutluluğu hayatınızın her dakikasında, her saniyesinde yaşayabilirsiniz. Etrafınızda her zaman birçok insan vardır. Onlarla konuştuğunuz, görüştüğünüz, arkadaşlarınız, dostlarınız. Etrafınızdaki insanlar, aile fertleriniz her birisi sizin için mutluluğunuzun bir vasıtasıdır. Her birisi sizin için vardır. Siz de onlar için varsınız. Bütün insanlar onlara yardım elinizi uzattığınız andan itibaren sizin için bir mutluluk kapısıdır. Herkes! Etrafınızda kim varsa ulaşacağınız, ulaşabileceğiniz yerdeki herkes onlarla dost olmaktan çekinmeyin. Bunu kendinize hedef tayin edin. Bir parolanız olmalı “Bütün insanlar benim dostumdur.” demelisiniz. “Asla düşmanım olmamalı.” demelisiniz. “Ben kimseye düşman olamam.” demelisiniz. Ve böyle düşünürseniz böyle yaşarsınız. Herkes sizin için dost olur. 

Ve böyle bir dizaynda bütün insanlar için sadece mutluluk vardır. Allah’ın size verdiği kıymeti bir bilseniz. Allah’ın sizi ne kadar çok sevdiğini, ne kadar üzerinize titrediğini bir bilseniz. Allah’a en yakın mahlûkun siz olduğunu bir bilseniz. Ve bütün üzüntülerin boşuna üzüntü olduğunu, aslında şu dünyanın mutlu olmak için yaşanılan en güzel standartlara sahip olduğunu bir bilseniz. Acaba gene bu kadar mutsuz olur muydunuz? Olmazdınız sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! 
İşte bizden bunları öğreniyorsunuz. Kur’ân-ı Kerim’in bir mutluluk reçetesi olduğunu, bir mutluluk davetiyesi olduğunu, bir mutluluk garantisi olduğunu öğreniyorsunuz. Ve Allahû Tealâ’nın sizden, sizin mutlu olmanızın dışında hiçbir şey istemediğini öğreniyorsunuz. Kim olursanız olun, nerede doğarsanız doğun, kâinatın neresinde yaşıyorsanız yaşayın; netice hiç değişmez. Siz mutluluğa lâyıksınız. Ama siz o lâyık olduğunuz mutluluğu sadece ona lâyık olmak için gereken hassasiyeti göstermediğiniz cihetle, lâzımgelen gayreti göstermediğiniz cihetle yaşayamıyorsunuz. Öyleyse ilk hedefiniz hedefi tayin etmektir. 

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Hepiniz bir gaye için yaratıldınız: Mutlu olmak. Eğer mutsuzsanız Allah’ın sizin için ortaya koyduğu davasına ihanettesiniz. O, sizi mutlu olmanız için yarattı. Ve bunu öylesine kolay bir şarta bağladı ki, Allah’a ulaşmayı dilemek, sadece bir dilek sizi rahata ulaştıracakken, mutluluğa mutlaka vasıl edecekken siz kendinize düşen dikkat ve ihtimamı göstermediniz. Allah’a ulaşmayı dilemediniz ve mutsuzsunuz. Ve eşyanın tabiatına son derece uygun, her malın bir bedeli vardır. Cennetin de bedeli Allah’a ulaşmayı dilemektir. Bu dileği, o dileğe sahip olduğunuz zaman Allahû Tealâ mutlaka işitir, bilir ve görür. Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelir. Allah sizi mutlaka cennet saadetine ulaştırır. Sırf Allah’a ulaşmayı dilediniz diye. Sırf böyle bir güzelliği yaşamayı istediniz diye. Allahû Tealâ, dileğin sahibi olduğunuz andan itibaren sizi ebrarın arasına alır. 

Ebrar olmak, Allah’ın cennetine girmek, sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerin harcıdır. Dilemeyenler Allah’ın cennetine giremezler. Allah onları cennetine almadığı için değil, onlar buna lâyık olmadıkları için. Lâyık olmaları sadece onu istemeleriyle; sadece Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Mutluluk kapıda sizi bekliyor. Hepiniz hanif fıtratıyla yaratıldınız. Ruhunuzu da vechinizi de nefsinizi de Allah’a teslim etmek yetkisiyle ve bunu kim yapmak için harekete geçmezse (yani Allah’a ulaşmayı dilemezse) o kişi, kendi kendisini mutsuzluğa mahkûm etmiştir. Öyleyse böyle bir dizaynda kişi için söz konusu olan şey; saadeti Allah’ın emrettiği biçim ve boyutta yaşamaktır. 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah muhakkak ki, her şeye kaadirdir. Herkes Allah’ın sevgisine lâyıktır. Herkes Allah’ın cennetine girebilir. Allah kimseden cennetini esirgemez. Allah’ın istediği şey; mümkün olduğu kadar çok sayıda insanın cennetine girmesidir. Yani sizden yanadır. Ama siz Allah’ın cennetini elinizle itiyorsanız. İtiyor musunuz? Eğer Allah’a ulaşmayı dilemiyorsanız yaptığınız şey budur. Allah’ın cennetini elinizin tersiyle itiyorsunuz demektir. 

Öyleyse bu açıdan bakacaksınız meseleye. Mutsuzsanız size düşeni yapmadığınız için, Allah’a ulaşmayı dilemediğiniz için, başka insanlara hizmet elinizi uzatmadığınız için, başka insanlar için fedakârlıkta bulunmadığınız için, Allah için bir gayretin sahibi olmadığınız için mutsuzsunuz.  Sevgili kardeşlerim! Allah her zaman hazırdır sizi mutlu etmeye. İstediği şey zaten kendinizi mutlu edecek olan esasları gerçekleştirmeniz ve bunun da başlangıç noktasında Allah’a ulaşmayı dilemek var. Dilerseniz, her şey en güzel standartlarda birbirini takip edecektir. 

Her şeyi ayrı bir dizayn içerisinde ama birbiriyle ilişkili ve insanlar bilseler de bilmeseler de bu güzelliği dağıtmakla görevli kılındı insanlar. Herkes başkasına güzellikten yana ne ulaştırabilirse onun iki katı kadar mutluluğu her seferinde hak eder. Öyleyse insanlara mutluluk vermeye çalışan bütün insanlar her zaman mutludurlar. Her zaman hayatlarını başka insanlar için yaşayarak geçirmek isterler. Ve onlara ulaştırdıkları her türlü yardım, her türlü güzel davranış aslında kendi mutlu olmalarını temin eder. Her şey Allah ile olan ilişkilere bağımlıdır. 

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Neticede hepiniz bir mahlûk olduğunuzu sakın unutmayın. Böylece görüyoruz ki, Allah ile olan ilişkilerinizde siz en güzele lâyık olarak yaratıldınız. Her şey en güzel standartlarda oluşmuş durumda. Her şey sizi bekliyor. Mavi gökyüzü, deniz, kara, kuşlar, çiçekler, ağaçlar, mavi göğün beyaz bulutları, her şey sizi bekliyor; mutluluğunuzun bir parçası olmak için. 

Gök kubbenin altında varsınız sevgili kardeşlerim! Varsanız mutluluğu hak eden birisiniz. Ama onu almak için, onu kazanmak için gerekli olan gayretin sahibi olmak mecburiyetindesiniz. Hiçbir şey bedava değildir. Her şeyin bir faturası vardır. Ve o fatura mutlaka ödenir. Öyleyse mutluluğunuzun faturası Allahû Tealâ tarafından her an hazır vaziyettedir. Onu, mutluluğu satın almak için ödeyin. Yani ödediğiniz faturada mutluluk yazsın. 

İşte o zaman en güzeli yaşayacaksınız. Hayatınızın her devresi mutluluğu yaşamanızla geçecek. Her şeyin çok güzel olduğu bir dünyada, Allah’a devamlı şükrederek ve hamd ederek yaşayacaksınız. Allah, sizden sadece mutlu olmanızı ister. Saadet sizin içindir sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ bu saadeti, bu mutluluğu en güzel standartlarda sizin için devreye koymuş. Siz varsınız Allah’a çok şükredin. Var olduğunuz için ve Allah’ı kâinattaki en büyük dostunuz bilin. Hiç kimseye düşman değildir. Herkesin dostudur. Siz kurtulmayı aklınıza koyduğunuz an, o andan itibaren kurtuluşa her şeyin hazır olduğunu bilin. Sizin kurtuluşunuz için her şey seferber olabilir. Ama bunun için siz istekli olmalısınız. Siz istemedikçe Allahû Tealâ size bir şey ulaştırmaz. Mutluluğu Allah’ın emrettiği biçim ve boyutta yaşarsınız. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bilin ki, Allahû Tealâ hepinizden sadece mutlu olmanızı ister. Hepiniz bu mutluluğu yaşamalısınız. 

Sözlerimizi bugün de inşaallah burada tamamlıyoruz. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Hepinizi çok ama çok sevdiğimizi bilmenizi istiyoruz. Her şey öylesine güzel dizayn edilmiş ki, bu dizaynda hepiniz başkalarına yardım için var olduğunuzu, başkalarına yapılan bütün yardımın Allah’a yardım olacağını ve sizin mutluluğunuzun bir parçasını etrafınızdaki herkesin ayrı ayrı teşkil ettiğini, hepsini idrak edeceksiniz. 

Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaştırması dualarıyla sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah hepinizden razı olsun.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1313