Bugün: 22.11.2019
  • Ana Sayfa
  • »
  • İslâm’dan Koparılan Kur’ân Hakikatleri

İslâm’dan Koparılan Kur’ân Hakikatleri

09/12/2004
“Allah, peygamberlerden başkasına âyet indirmez.” deniyor. Bunlar dînde yerleşmiş olan yanlışlıklar. Allahû Tealâ A’râf Suresinin 175. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

7/A`RAF 175: Vetlu aleyhim nebeellezî âteynâhu âyâtinâ fenseleha minhâ fe etbeahuş şeytânu fe kâne minel gâvîn(gâvîne).

Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku (anlat). Sonra o, ondan (âyetlerden) ayrıldı, artık şeytan onu kendisine tâbî kıldı. Ve böylece o zarar görenlerden (azgınlardan) oldu.

“Habibim! Onlara o kişinin hikâyesini anlat ki; Biz ona âyetler indirmiştik de sonra o, şeytana tâbî olmuştu.”

Yani bırakınız Allahû Tealâ’nın bir velîsini, şeytana tâbî olacağı elbette Allahû Tealâ tarafından o kişinin evvelden biliniyordu, ona dahi Allahû Tealâ bir şey indirdiği zaman adına “âyet” diyor. Âyetler kitabı oluşturur, sureleri oluşturur. Sureler de kitabı oluşturur.

Öyleyse “Allah peygemberlerden başkasına âyet indirmez.” sözü sadece insanların zannıdır. Bu sebeple Risalet Nurları’nın âyet âyet indirilmesi, kaydettirilmesi; Allahû Tealâ’nın Kur’ân hakikatleriyle, âyetin sadece peygamberlere değil, peygamber olmayanlara da indirileceğinin ifadesi.

Bu vesileyle bir defa daha altını çizerek söyleyelim ki; biz peygamber değiliz. Hiçbir zaman bu konuda bir iddiamız da olmadı. Kendimizi hiçbir zaman peygamber ilan etmedik. Biz Allah’tan korkarız. Allah bizim sahibimizdir. Ne söyletirse onu söyleriz.

Resûl başka şeydir, nebî yani peygamber başka şeydir. Peygamberlik müessesesi, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile beraber sona ermiştir ve peygamberlere Allahû Tealâ şeriat kitabı indirir. Peygamber olmayan resûllerine de kitap indirir ama bunlar şeriat kitabı olamazlar. Bize de Allahû Tealâ Risalet Nurları’nı yazdırdı. Risalet Nurları bir şeriat kitabı değildir. Kimse o kitapla emrolunmamıştır. Emirler sadece bizedir. Bu sebeple nebî olmadığımız bir defa daha kesinleşiyor. Zaten Allahû Tealâ Risalet Nurları’nın içinde iki defa “Sen Peygamber değilsin.” ifadesini kullanıyor. Buna rağmen bir takım üçkağıtçılar, bizim peygamberlik iddiasında bulunduğumuz gibi bir yalanı, bir iftirayı bize reva gördüler. Bir defa daha altını çizerek söylüyoruz: “Biz peygamber değiliz.” Hiçbir zaman öyle bir iddianın sahibi olmadık. Bunlar sadece insanların hakkımızdaki iftiralarıdır.

İkinci, Kur’ân’dan kopan Kur’ân hakikatlerinden ikincisi: “Resûllerin hepsi peygamberdir. Hem de kendilerine kitap verilen peygamberlerdir.” Akait’in ikinci temel yanlışı bu. “Kim resûlse o mutlaka peygamberdir.” diyorlar. “Bütün resûller nebîdir.”

Hayır. Bütün resûller nebî değildir. Bütün nebîler yani peygamberler aynı zamanda mutlaka resûldürler. Ama bütün resûller nebî değillerdir. Allahû Tealâ Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde diyor ki:

23/MU`MİNUN 44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

“Biz bütün kavimlere resûl gönderdik ve bütün kavimlere resûl göndeririz. Bütün kavimlere… Ve hangi kavme resûl gönderdiysek bütün kavimler resûllerini inkâr ettiler.” buyuruyor.

Bakara-87’de gene Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor:

2/BAKARA 87: Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe ve kaffeynâ min ba’dihî bir rusuli ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudus(kudusi), e fe kullemâ câekum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferîkan taktulûn(taktulûne).

Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.

“Bütün kavimlere resûl göndeririz.” diyor.

Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ:

16/NAHL 36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

“Biz bütün kavimlere resûl göndeririz.” diyor. “O kavimlerdeki insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlarda Allah’a kul etsinler diye. Bu sebeple bir kısmı hidayete erdiler bir kısmına ise dalâlet hak oldu.” diyor.

Bütün kavimlerine mutlak olarak her devirde Allahû Tealâ resûl gönderdiğini söylüyor.

İsrâ Suresinin 15. âyet-i kerimesinde: “Biz resûl göndermedikçe hiçbir kavme azap etmeyiz.” diyor.

7/A`RAF 15: Kâle inneke minel munzarîn(munzarîne).

(Allahû Tealâ): “Muhakkak ki sen izin (mühlet) verilenlerdensin.” buyurdu.

Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Biz her kavime sadece onların lisanıyla onlara hitap etsinler diye mutlaka resûl göndeririz.” diyor. “Onların lisanıyla onlara hitap etsin diye onların arasından resûl göndeririz.” diyor.

İşte Allahû Tealâ’nın gösterdigi Kur’ân-ı Kerim âyetleri, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in Son Nebî olduğunu söylüyor. Ahzâb Suresinin 40. âyet-i kerimesi:

33/AHZAB 40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen).

Muhammed (A.S), sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası olmamıştır (değildir). Fakat Allah’ın Resûl’ü ve Nebîler’in (Peygamberler’in) Hatemi’dir (Sonuncusudur). Allah, herşeyi en iyi bilendir.

“Muhammed aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir. O, Allah’ın Resûl’üdür ve nebîlerin hatemidir. Nebiler O’nunla hitam bulmuştur, sona ermiştir, mühürlenmiştir.” diyor Allahû Tealâ. “Nebîlerin sonuncusudur.” diyor Allahû Tealâ.

O, son peygamberdir. Peygamberlik müessesesi O’nunla bitmiştir. Son şeriat kitabı Kur’ân-ı Kerim’dir. Kâinatı sonsuza kadar o şeriat idare edecektir.

Ama görülüyor ki Allahû Tealâ bütün kavimlere resûl gönderiyor. Bu kavimlere gönderilen resûllerden eğer nübüvvet söz konusuysa sadece bir tanesi nebî resûldür. Geri kalanların hepsi velî resûldür.

İşte peygamberler arasında fetret devirleri vardır. 1400 seneden beri fetret devirleri yaşanıyor. Kıyâmete kadar da yaşanacaktır. Bir peygamber 1400 seneden beri yoktur, bugün de yoktur, yarın da olmayacaktır. Hiç olmayacaktır. Ama resûller bütün kavimlerde şu anda da yaşamaya devam ediyor.

Öyleyse resûllerin hepsi peygamber değildir. Peygamberler mutlaka resûldür ama resûller velî resûllerdir. Sadece peygamberler nebî resûldür ama şu anda da dünyadaki bütün kavimlerde Allah’ın resûlleri yaşıyor.

Öyleyse resûllerin hepsi peygamber değildir. Hele kendilerine kitap verilen, şeriat kitabı verilen peygamberler hiç değildir. Allahû Tealâ “Biz” diyor “nebîlerimize şeriat kitabı indiririz ki o kitaptaki şeriatla hükmetsinler.”

Peygamberler, kendilerine indirilen şeriat kitabıyla hükmetmek üzere gönderilirler. Peygamber Efendimiz (S.A.V), O’ndan evvel Hz. İsa, ondan evvel Hz. Musa, ondan evvel Hz. İbrâhîm; hep kendilerine şeriat kitabı gönderilen nebîlerdir.

3. hakikat, yanlış bir zan olarak şöyle girmiştir öğretinin içine: “Nebîler, kendilerine kitap verilmeyen peygamberlerdir.” Tam aksine nebîler kendilerine kitap verilen peygamberlerdir. Âli İmrân Suresinin 81. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

3/AL-İ İMRAN 81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).

Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah`ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O`na mutlaka îmân edeceksiniz ve O`na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.

“Ey nebîler! Size kitap verdik ve hikmet verdik.”

Öyleyse nebîler kendilerine kitap verilmeyen peygamberler değil, tam aksine kitap verilen peygamberlerdir.

4 konu: “Mürşid denen, Allah’a ulaştırmakla vazifeli kimse yoktur.”

Allahû Tealâ diyor ki Cinn Suresinin 14. âyet-i kerimesinde:

72/CİN 14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev raşedâ(raşeden).

Ve gerçekten bizden, (Allah’a) teslim olanlar da var ve bizden kasitun (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allah’a) teslim olmuşsa işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir).

“Kim hidayete ermeyi dilerse mürşidini arar.”

Allahû Tealâ: “Kim Allah’a ulaşmayı dilemezse onlar için bir velî mürşid bulunmaz.” buyuruyor.

18/KEHF 17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir (mucizelerindendir). Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

Nasıl Cinn-14’te “Kim Allah’a teslim olmayı dilerse mürşidini arar.” Daha başlangıcından başlayalım. Cinler arasında söylenen söz: “Bizim aramızda kalpleri kasutun olanlar da var. Allah’a teslim olanlar da var. Kim Allah’a teslim olmayı dilerse, mürşidini arar.” buyuruyor.

Allahû Tealâ Kehf Suresinde mağaraya sığınan Ashab-ı Kehf için: “Bize katından bir mürşid ihsan eyle.” diyorlar Allahû Tealâ’ya.

18/KEHF 10: İz evel fityetu ilel kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi` lenâ min emrinâ reşedâ(reşeden).

Gençler mağaraya sığındıkları zaman şöyle dediler: “Rabbimiz, bize Senin katından bir rahmet ver. Ve bize emrimizden (bizim içimizden, Senin emirlerinden bize ait olan rahmet ve salâvâtı ulaştıracak kişiyi) mürşidi tayin et.”

Allahû Tealâ gene Kehf Suresinde diyor ki: “Kim Allah’a teslim olmayı dilemezse onlar için bir velî mürşid bulunmaz.”

18/KEHF 17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir (mucizelerindendir). Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

“fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).”

Öyleyse Allahû Tealâ mürşidlerin varlığını kesin olarak koymuş Kur’ân-ı Kerim’e.

Ve Allahû Tealâ mürşidlerin en büyüğünün devrin imamı olan resûl olduğunu söylüyor. İnsanları hidayete erdirmekle vazifeli kıldığını söylüyor.

32/SECDE 24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).

Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

“Onlardan (insanlardan) imamlar kıldık. Emrimizle hidayete erdirsinler diye. İnsanların ruhlarını Allah’a ulaştırsınlar diye. Sabrın sahibi oldukları için ve Allah’ın âyetlerine bihakkın kademesinde, hakka tukatihi takva kademesinde yakîn hasıl ettikleri için. Hakk’ul yakîn kademesinde yakîn hasıl ettikleri için.”

Öyleyse Allah’la kul arasına Allah sokuyor insanları, insanları hidayete erdirsinler diye. Öyleyse görüyoruz ki; mürşidler var.

5. konumuz: “Allahla kul arasına kimse giremez.” sözü bütünüyle yanlış bir ifadedir. Tam aksine Allahû Tealâ’nın insanlarla Kendisi arasına bir vazifeli soktuğunu ve hidayete erdirmekle vazifeli kıldığını söylüyor.

Kim mürşidine ulaşıp da tâbî olursa devrin imamı, bu konuda vazifeli olan devrin imamının ruhu, o kişinin başının üzerine ulaşıyor ve kişiye Allah’a mülâki olma gününün geldiğini söylüyor. Mu’min Suresi 15. âyet-i kerime:

40/MU`MİN 15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).

Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.

Allah’ın insanla Kendisi arasına koyduğu vazifeli, o kişiye gelip ruhunun Allah’a geri dönmesi emrini veriyor: “Yem’et telâkin geldi (diyor) senin. Allah’a geri dön. Bu vücudu artık ben kontrolüm altında tutacağım.”

Allah’la kul arasına demek ki insanlar giriyor. Bütün mürşidler, kul ile Allah arasında vazifelilerdir.

6. yanlış, 6. zan: “Allah peygamberlerden başkasına vahyetmez. Vahiy, Hatemül Enbiya olan Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra kesilmiştir.”

Allah peygamberlerden başkasına vahyeder. Nahl Suresinin 68. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ Allah’ın arıya vahyettiğini söylüyor:

16/NAHL 68: Ve evhâ rabbuke ilen nahli enittehızî minel cibâli buyûten ve mineş şeceri ve mimmâ ya’rişûn(ya’rişûne).

Ve Senin Rabbin, balarısına, dağlardan, ağaçlardan ve onların (insanların) kurdukları çardaklardan, evler (kovanlar) edinmelerini vahyetti.

Allahû Tealâ arıya vahyettiğini söylüyor. “Yaylım yollarına çıksın da insanlar için şifa olan balı oluştursun diye.” diyor.

Allahû Tealâ göklere, yere vahyettiğini söylüyor:

33/AHZAB 72: İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insân(insânu), innehu kâne zalûmen cehûlâ(cehûlen).

Muhakkak ki Biz, emaneti göklere, arza ve dağlara arz ettik (sunduk, teklif ettik). Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Ve insan onu yüklendi. Muhakkak ki o (nefs), çok zalimdir, çok cahildir.

Emaneti teslim alsınlar diye göklere, yere, dağlara Allahû Tealâ vahyettiğini söylüyor.

Allahû Tealâ Mâide Suresinin 111. âyet-i kerimesinde Hz. İsa’nın havarilerine vahyettiğini söylüyor:

5/MAİDE 111: Ve iz evhaytu ilâl havâriyyîne en âminû bî ve bi resûlî, kâlû âmennâ veşhed bi ennenâ muslimûn(muslimûne).

Ve havarilere; “Bana ve Resûl`üme îmân edin.” diye vahyettiğim zaman, onlar da “Îmân ettik ve bizim (Hakk`a) teslim olduğumuza şahid ol.” demişlerdi.

Kasas Suresinin 7. âyet-i kerimesinde Hz. Musa’nın annesine vahyettiğini söylüyor:

28/KASAS 7: Ve evhaynâ ilâ ummi mûsâ en erdıîh(erdıîhi), fe izâ hıfti aleyhi fe elkîhi fîl yemmi ve lâ tehâfî ve lâ tahzenî, innâ râddûhu ileyki ve câılûhu minel murselîn(murselîne).

Ve Musa (A.S)’ın annesine şöyle vahyettik: "Onu emzirmesini ve onun için korktuğu zaman onu nehre atmasını (bırakmasını). Ve sen korkma, mahzun olma (üzülme). Muhakkak ki Biz, onu sana döndüreceğiz. Ve onu mürselinlerden (resûllerden) kılacağız."

Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryeme vahyettiğini söylüyor Allahû Tealâ. Ve nihayet diyor ki: “Allah’ın bir insanla konuşması olmamıştır illa vahy ile.”

42/ŞURA 51: Ve mâ kâne li beşerin en yukellimehullâhu illâ vahyen ev min verâi hıcâbin ev yursile resûlen fe yûhıye bi iznihî mâ yeşâu, innehu aliyyun hakîm(hakîmun).

Allah’ın hiçbir insanla konuşması olmamıştır, illâ vahyile veya perde arkasından veya dilediğine izniyle vahyetsin diye resûl (melek) göndererek. Allah, bilir ve hikmet sahibidir.

Allah kiminle karşılıklı bir mukalemeye girerse, konuşmaya girerse bunu vahiy yoluyla gerçekleştirir.

Kur’ân-ı Kerim bu kadar çok delil taşımasına rağmen onlar hâlâ bu cehalet içersinde iddialarda bulunmaktadırlar. “Allah” diyorlar “peygamberlerden başkasına vahyetmez.” Bunlar sadece cehalet, sevgili kardeşlerim. Ve bu cehalet dînimize öyle bir girmiş ki hakikatleri yok etmiş. Kur’ân hakikatleri hep unutulmuş. İnsanların zırvaları, uydurdukları şeyler dînimizin temel hükümleri arasında yer almış.

7. konu: “Ruh vücuttan çıkarsa kişi ölür. Bu sebeple ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşması diye bir şey yoktur.”

Evet, böyle söylüyorlar. Allahû Tealâ ruhumuzu Allah’a ulaştırmayı yani bedenimizden çıkarmayı üzerimize defaetle farz kılmış. Bunun farz olduğu, evvelâ bir emir olduğu Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesinde kesinleşiyor. Diyor ki Allahû Tealâ:

13/RAD 21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

“Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi yani ruhu Allah’a ulaştırırlar.”

Neymiş? Allahû Tealâ ruhumuzun Allah’a ulaştırılmasını emretmiş.

Kur’ân’da hangi konu bir emir olarak geçmişse o bir farzdır. Demek ki ruhumuzun Allah’a ulaşması, üzerimize farz. İşte Muzzemmil Suresi 8. âyet-i kerime:

73/MUZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi`ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

“Allah`ın ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek Allah`a ulaş.”

Ruhun Allah’a ulaşması bir defa daha farz. Sonra:

39/ZUMER 54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

“Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye`tiyekumul azâbu.” Zumer-54: “Üzerinize azap gelmeden önce Allah’a yönelin, Allah’a ulaşmayı dileyin ve O’na teslim olun. Yani ruhunuzu ulaştırın, teslim edin, fizik vücudunuzu teslim edin, nefsinizi teslim edin, iradenizi Allah’a teslim edin edin.”

Teslim olmak Allahû Tealâ’ya, farz.

Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

89/FECR 27: Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh(mutmainnetu).

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR 29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR 30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.

Fecr-27, 28, 29, 30: “Ey mutmain olan nefs! Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan. Ey ruh! Rabbine rücû et, Rabbine geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş. Ey fizik vücut! Kullarımın arasına gir ve cennetime gir.”

Ruhun Allah’a ulaşması, kesinlikle üzerimize Allahû Tealâ tarafından farz kılınmış. Öyleyse açık bir şekilde Allahû Tealâ ruhun Allah’a ulaşmasını üzerimize farz kılmış. Buna rağmen bu yanlış hâlâ devam ediyor. “Ruh vücuttan ayrılırsa kişi ölür.” deniyor ve Kur’ân-ı Kerim tefsirlerinde bizim sevgili profösörlerimiz bunları yazıyorlar. Hepsi de bu konuda bir büyük yanılgının içindeler.

8. yanlış, 8. zan: “Dünyada rahat yoktur.”

Dünyada rahat da vardır, dünyada mutluluk da vardır sevgili kardeşlerim. Ve Allahû Tealâ sizden sadece mutlu olmanızı ister. Nefsinizin kalbindeki afetlerin yarısını temizlemeyi ve mutluluğun yarısını yaşama konusunda size garantiyi Allahû Tealâ veriyor: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım.” diyor.

Bir insanın ruhunun Allah’a ulaşabilmesi ise nefsinin kalbinin %51 oranında afetlerden temizlenmesiyle mümkündür. Bu temizlenme, %51 oranında o kişinin mutluluğa ulaşması demektir. Ve herkesi buraya ulaştıracağını Allahû Tealâ garanti ediyor. Herkesi bu hedefe ulaştıracağını Allahû Tealâ garanti ediyor. Diyor ki: “allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).” Şûrâ-13:

42/ŞURA 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

“Allah dilediğini Kendisine seçer ve onlardan kim Allah’a yönelirse, Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onları Kendisine ulaştırır.”

Allahû Tealâ’nın nefs tezkiyesi, dünya mutluluğunun yarısını ifade eder. Nefs tasfiyesi ise nefsimizin kalbinde afetlerin tamamen yok olması ise dünya mutluluğunun bütününü ifade eder.

Öyleyse “Dünyada rahat yoktur, mutluluk yoktur.” lafı sadece bir hayaldir, bir uydurmadır, bir yalandır. Kişi nefsinin kalbindeki afetleri azaltıkça mutluluğu artar. Çünkü nefsiyle ruhu arasındaki kavga bittiği gibi onunla etrafındaki insanlar arasındaki kavga da biter. O kişinin Allah ile olan ilişkilerinde de bütün ibadetleri de mutlaka yerine getirdiği için, yasak ettiği fiilleri asla işlemediği için mutluluğu sonsuz bir mutluluk olarak devreye girer.

Sevgili kardeşlerim! Öyleyse “Dünyada rahat yoktur.” sözü bütünüyle bir yalandır. Kişi daimî zikre ulaştığı zaman mutlak bir saadetin içinde yaşar. İç dünyasında sonsuz bir saadetin sahibidir, nefsiyle ruhu arasındaki kavga bittiği için. Dış dünyasında sonsuz bir mutluluğun sahibidir, başka insanlarla kavgası bittiği için. Allah ile olan ilişkilerde de sonsuz bir mutluluğun sahibidir, bütün emirleri ve bütün nehiyleri gerçekleştirdiği için. Öyleyse “Dünyada rahat yoktur.” sözü sadece bir yalandır.

“Dînde zorlama vardır.” Bir başka yanlış. Allahû Tealâ tam aksini söylüyor. Bakara Suresi 256. âyet-i kerime  “Lâ  ikrâhe  fiddîni.” diye başlıyor.

2/BAKARA 256: Lâ ikrâhe fîd dîni kad tebeyyener ruşdu minel gayy(gayyi), fe men yekfur bit tâgûti ve yu’min billâhi fe kadistemseke bil urvetil vuskâ, lânfisâme lehâ, vallâhu semîun alîm(alîmun).

Dînde zorlama yoktur. irşad yolu (hidayet yolu, Allah’a ulaştıran yol), gayy yolundan (dalâlet yolundan, şeytana, cehenneme ulaştıran yoldan) açıkça (ayrılıp) ortaya çıkmıştır. Artık kim tagutu (şeytanı ve şeytana ulaştıran yolu) inkâr edip de Allah’a îmân ederse (mü’min olur, Allah’a ulaştıran yolu tercih ederse), böylece o, (Allah’tan) kopması mümkün olmayan urvetul vuskaya (sağlam bir kulba, mürşidin eline) tutunmuştur. Allah Sem’î’dir, Alîm’dir.

Öyleyse başka bir şey söylemeye gerek yok.

10. yanlış: “Mürşide ulaşmak farz değildir. Mürşidsiz de cennete girilebilir.”

Aslında gerçekten mürşidsiz de cennete girilebilir. Mürşide ulaşmadan evvel de bir insanın cennete girmesi mümkündür ama Allahû Tealâ o kişiye verdiği sözü tutarken yani: “Kişi Allah’a ulaşmayı dilerse Allah mutlaka onu Kendisine ulaştıracaktır.” Bu sözünü tutarken mürşide ulaşmak da mutlak bir gereklilik olarak çıkıyor karşımıza.

Evvelâ mürşide ulaşmak farz mıdır? “Farzdır.” diyor Allahû Tealâ. Mâide-35:

5/MAİDE 35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihî leallekum tuflihûn(tuflihûne).

Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

“Yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete: Ey âmenû olanlar! Takva sahibi olun. (Âmenû olmuşsa zaten takva sahibi, 1. takvanın sahibi. ‘2. defa takva sahibi olun.’ diyor. Ne yapacağız?) Allah’a ulaşmayı, Allah’a ulaşmaya vesile olacak olan kişiyi Allah’tan isteyin.” diyor.

“Allah’a ulaşmaya vesile olacak mürşidi Allah’tan isteyin.” diyor. Mürşidi Allahû Tealâ farz kılıyor. O mürşidi istemekten murat, mürşide ulaşıp tâbî olmak. Öyleyse mürşide ulaşmak farzdır. Allahû Tealâ açık bir şekilde farz kılmış. Ayrıca diyor ki Nahl Suresinin 9. âyet-i kerimesinde:

16/NAHL 9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).

Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm`e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah`ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.

“alallâhi kasdus sebîli: Sebîllerin tayini ve tesbiti Allah’ın üzerine vazifedir.” diyor.

Mürşid farzdır.

11. konu: “Allah görülemez.”

Evet, Allahû Tealâ bu gözlerle gerçekten görülemez. Bu gözler Allah’ı görmeye tahammül edemez. Ama Allahû Tealâ başka bir göz veriyor kişiye: Kalp gözü. İşte o kalp gözle kim iradesini Allah’a teslim ederse o zaman Allah’ın Zat’ını görür.

Allahû Tealâ bir kısım insanların Allah’ın katında Allah’ın Zat’ına şahadet ettiklerini söylüyor: “Ve onlar Allah’ın katında Allah’ı müşahede edenlerdir.” diyor. “Allah’ın Zat’ına şahadet edenlerdir.” diyor.

Yûsuf Suresinin 108. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

12/YUSUF 108: Kul hâzihî sebîlî ed’û ilallâhi alâ basîretin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).

De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”

“Habibim! O ümmîlere ve Kitap sahiplerine de ki: ‘Ben ve bana tâbî olanlar, biz hepimiz basiret üzere yani kalp gözümüzün basar hassasıyla Allah’ı görerek Allah’a basiret ederek Allah’ın Zat’ını görerek Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu Sıratı Mustakîm’dir. Bu, bizim yolumuzdur.”

Allahû Tealâ buyuruyor: “Baş gözleri kör olmaz.” diyor. “Kalp gözleri kör olur.” diyor. Kalbin de bir gözü var ve o göz, Allah’ı görmeye yetkilidir. Allah görülür.

22/HAC 46: E fe lem yesîrû fîl ardı fe tekûne lehum kulûbun ya’kılûne bihâ ev âzânunyesmeûne bihâ, fe innehâ lâ ta’mal ebsâru ve lâkin ta’mal kulûbulletî fîs sudûr(sudûri).

Onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onların, onunla akıl ettikleri kalpleri ve onunla işittikleri kulakları olsun. Fakat baş gözleri kör olmaz. Lâkin sinelerdeki kalpler kör olur.

“Allah’a ulaşılamaz.” 12. zan. Hele bir takım dînden, Allah’ın kitabından hiç habersiz insanlar dîn hakkında ahkâm kesiyorlar. Diyorlar ki: “Şu kâinat var ya” diyorlar “o Allah’tır. Onun dışında Allah falan aramayın. Göklerde sizin zannettiğiniz gibi bir Allah yoktur.” diyorlar.

Allahû Tealâ da diyor ki: “Allah 6 günde 6 âlem yarattı.” 3 asıl, 3 karşıt. Demek ki Allah varken kâinat yokmuş. Allah kâinatsa, âyet burda da bitmiyor. “Sonra arşı istiva etti.” diyor. “Arşın üzerine gelip yerleşti.” diyor Allahû Tealâ için.

25/FURKAN 59: Ellezî halakas semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ fî sitteti eyyâmin summestevâ alel arşir rahmânu fes’el bihî habîrâ(habîren).

Gökleri ve arzı (yeryüzünü) ve ikisi arasındakileri altı günde yaratan O’dur. Sonra Rahmân arşa istiva etti. Öyleyse onu, bundan haberdar olana (Cebrail A.S’a) sor.

Bu kâinat Allah’sa herkes Allah’ın bir parçası demektir. Bütün dünyadaki pislikler de Allahû Tealâ’nın bir parçası oluyor. Sevgili kardeşlerim! Böyle bir saçmalığı nasıl söyleyebiliyor insanlar?

O Allah ki Kendi Zat’ına davet ediyor ve diyor: “Biz Kur’ân’ı indirdik.” diyor, “İncil’i indirdik.” diyor, “Tevrat’ı indirdik.” diyor. Göklerden yere indiriyor.

Allahû Tealâ diyor ki: “Buradaki bir gün, sizin dünyanızda bin yıla eşittir.” diyor. Allah’ın katındaki bir gün.

22/HAC 47: Ve yesta’cilûneke bil azâbi ve len yuhlifallâhu va’deh(va’dehu), ve inne yevmen inde rabbike ke elfi senetin mimmâ teuddûn(teuddûne).

Ve azabı senden acele istiyorlar. Ve Allah, asla vaadinden dönmez. Ve Rabbinin katındaki bir gün, sizin saydığınız bin sene gibidir.

Öyleyse Allah’ın hem görünmesi söz konusu Kur’ân-ı Kerim âyetleri muhtevası içinde hem de Allah’ın Allah’a ulaşılamazlığı bir tarafa bırakın, Allah ruhumuzu Allah’a ulaştırmamızı üzerimize farz kılıyor. Demin söylemiştik ama tekrar söyleyelim: Allah’a ruhumuzu hayattayken ulaştırmak, üzerimize farz kılınmış. Muzzemmil Suresinin 8. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

73/MUZEMMİL 8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi`ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

“Allah`ın ismiyle zikret, Rabbinin ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek O`na (Allah`a) ulaş.”

Fecr-28’de:

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

“Rabbine geri dön.” diyor. “Geri dönerek Rabbine ulaş.” diyor. Öyleyse Allah ulaşılamaz değil. Ulaşılır. Ayrıca Allahû Tealâ da ulaşmamızı üzerimize farz kılmış. Defaatle. Bunun bir farz olduğu, Ra’d Suresinin 21. âyet-i kerimesinde emir şeklinde tecelli ettigi için kesinleşiyor. Diyor ki:

13/RAD 21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

“Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi, ruhlarını O’na, Allah’a ulaştırırlar.” diyor.

Allahû Tealâ ruhumuzun Allah’a ulaşmasını emretmiş. Yani farz olduğu bir defa daha kesinleşiyor.

13. konumuza geliyoruz: “Cehennemde bir süre cezalandırıldıktan sonra inananlar muhakkak cennete girer.” diyorlar. Ama Allahû Tealâ cehenneme girenin bir daha cehennemden asla çıkmayacağını söylüyor. 29 tane âyet-i kerime var Kur’ân-ı Kerim’de. Bu konunun cevabı olarak bunların hepsini söylüyorum:

1. âyet-i kerime A’râf-36:

7/A`RAF 36: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ vestekberû anhâ ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler ve onlara karşı kibirlenenler, işte onlar ateş ehlidirler ve onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacaklardır).

“ulâike ashabun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).” diyor Allahû Tealâ. “Onlar ateş ehlidirler. Orada ebediyen kalacaklardır.”

Artık ne söylediğini söylemeyeceğim ama âyetleri sıralıyorum:

2. âyet Ahzâb-65:

33/AHZAB 65: Hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), lâ yecidûne veliyyen ve lâ nasîrâ(nasîren).

Orada ebediyyen kalıcılardır (kalacak olanlardır). (Orada) bir dost ve bir yardımcı bulamazlar.

3. âyet Âli İmrân-116:

3/AL-İ İMRAN 116: İnnellezîne keferû len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Muhakkak ki inkâr edenlere, malları ve evlatları, Allah`tan bir şeye (azaba) karşı kendilerine asla bir fayda vermez. Ve işte onlar ateş ehlidir, onlar, orada devamlı kalacak olanlardır.

4.’sü Bakara-39:

2/BAKARA 39: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâr(nârı), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacak olanlardır.

5.’si Bakara-81:

2/BAKARA 81: Belâ men kesebe seyyieten ve ehâtat bihî hatîetuhu fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Hayır (sandığınız gibi değil), kim, günah kazanmış da hataları kendisini kuşatmışsa, işte onlar artık ateş ehlidir ve orada devamlı kalacak olanlardır.

6.’sı Bakara-217:

2/BAKARA 217: Yes’elûneke aniş şehril harâmi kıtâlin fîhi, kul kıtâlun fîhi kebîr(kebîrun), ve saddun an sebîlillâhi ve kufrun bihî vel mescidil harâmi, ve ihrâcu ehlihî minhu ekberu indallâh(indallâhi), vel fitnetu ekberu minel katli, ve lâ yezâlûne yukâtilûnekum hattâ yeruddûkum an dînikum inistetâû, ve men yertedid minkum an dînihî, fe yemut ve huve kâfirun, fe ulâike habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirah(âhirati), ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne)

Sana haram (hürmetli) aydan ve onun içinde yapılan savaştan soruyorlar. De ki: “Onun içinde (o ayda) savaş büyük (günahtır). (Fakat insanları) Allah yolundan saptırmak (alıkoymak) ve O’nu inkâr etmek, (mü’minlere) Mescid-i Haram’ı (yasaklamak) ve onun halkını oradan (Mekke’den sürüp) çıkarmak ise Allah katında daha büyüktür (büyük günahtır). Ve fitne, (adam) öldürmekten de daha büyüktür (bir suç ve günahtır). Eğer onların güçleri yetse (yapabilseler), sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan geri kalmazlar. Sizden kim dîninden dönerse, o taktirde o, kâfir olarak ölür. Bu sebeple işte onlar, amelleri dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar, orada ebediyyen kalacak olanlardır.”

7.’si Bakara-257:

2/BAKARA 257: Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilân nûr(nûri), vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât(zulumâti), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) dostudur, onları (onların nefslerinin kalplerini) zulmetten nura çıkarır. Ve kâfirlerin dostları taguttur (onlar, şeytanı dost edinirler, şeytan kimseye dost olmaz), onları (onların nefslerinin kalplerini) nurdan zulmete çıkarırlar. İşte onlar, ateş ehlidir. Onlar, orada ebedî kalacak olanlardır.

8, Bakara-275:

2/BAKARA 275: Ellezîne ye’kulûner ribâ lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmullezî yetehabbetuhuş şeytânu minel mess(messi), zâlike bi ennehum kâlû innemâl bey’u mislur ribâ, ve ehallallâhul bey’a ve harramer ribâ, fe men câehu mev’izatun min rabbihî fentehâ fe lehu mâ selefe, ve emruhû ilâllâh(ilâllâhi), ve men âde fe ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Riba (faiz) yiyenler, kabirlerinden ancak şeytan çarpmasından hırpalanmış bir kimse gibi kalkarlar. İşte bu, onların: “Oysa alışveriş riba gibidir.” demeleri sebebiyledir. Ve Allah, alışverişi helâl, ribayı (faizi) haram kılmıştır. Bundan sonra, Rabbinden kendisine öğüt gelen kimse (ona uyarak) artık (faizden) vazgeçerse, o taktirde geçmiş olan (önceden aldığı faiz) onundur ve onun işi (onun hakkındaki hüküm) Allah’a aittir. Ve kim de (faizciliğe) dönerse, işte onlar, ateş ehlidir. Ve onlar orada ebedî kalacak olanlardır.

9, Beyyine-6:

98/BEYYİNE 6: İnnellezîne keferû min ehlil kitâbi vel muşrikîne fî nâri cehenneme hâlidîne fîhâ, ulâike hum şerrul beriyyeh(beriyyeti).

Muhakkak ki kitap ehlinden inkâr edenler ve müşrikler, cehennem ateşindedirler ve orada devamlı kalacak olanlardır. İşte onlar, onlar yaratılmışların şerli olanlarıdır.

10. âyet-i kerime Cinn-23:

72/CİN 23: İllâ belâgan minallâhi ve risâlâtihi, ve men ya`sıllâhe ve resûlehu fe inne lehu nâre cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden).

(Bu) sadece Allah’tan olanı tebliğ ve O’nun risaletidir. Ve kim Allah’a ve O’nun Resûl’üne asi olursa, bundan sonra muhakkak ki onun için, içinde ebediyyen kalacağı cehennem ateşi vardır.

11. âyet-i kerime Enbiyâ-99:

21/ENBİYA 99: Lev kâne hâulâi âliheten mâ veradûhâ, ve kullun fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Eğer onlar gerçekten ilâhlar olsaydılar, oraya (cehenneme) girmeyeceklerdi. Ve hepsi orada ebediyyen kalacak olanlardır.

12. âyet-i kerime Haşr-17:

59/HAŞR 17: Fe kâne âkıbetehumâ ennehumâ fîn nâri hâlideyni fîhâ, ve zâlike cezâûz zâlimîn(zâlimîne).

Böylece ikisinin (münafıkların ve şeytanın) akıbeti orada, ateşin içinde ebediyyen kalmak oldu. Ve işte bu, zalimlerin cezasıdır.

13. âyet-i kerime Mucâdele-17:

58/MUCADELE 17: Len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â(şey’en), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Onların malları ve evlâtları, Allah’tan bir şeye (azaba) karşı onlara asla fayda vermez. İşte onlar, ateş ehlidir, orada ebediyen kalacak olanlardır.

14. âyet-i kerime Muhammed-15:

47/MUHAMMED 15: Meselul cennetilletî vuidel muttekûn(muttekûne), fîhâ enhârun min mâin gayri âsin(âsinin), ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta’muh(ta’muhu), ve enhârun min hamrin lezzetin liş şâribîn(şâribîne), ve enhârun min aselin musaffâ(musaffen), ve lehum fîhâ min kullis semerâti ve magfiretun min rabbihim, ke men huve hâlidun fîn nâri ve sukû mâen hamîmen fe kattaa em’âehum.

Takva sahiplerine vaadedilen cennetin durumu şudur ki; içinde kokusu değişmeyen sudan nehirler, tadı bozulmayan sütten nehirler, içenlere lezzet veren şaraptan nehirler ve saf (süzülmüş) baldan nehirler bulunur. Onlar için orada her çeşit meyve bulunur ve (onlar için) Rab’lerinden mağfiret vardır. (Bunların durumu), ateşte devamlı kalacak olan ve hamîm (sıcak kaynar su) içirilen, bu sebeple bağırsakları parçalanan kimsenin durumu gibi midir?

15. âyet-i kerime Mu’minûn-103:

23/MU`MİNUN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.

16. âyet-i kerime Mu’min-76:

40/MU`MİN 76: Udhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).

Ebediyyen orada kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Artık kibirlenenlerin kalacakları yer ne kötü.

17. âyet-i kerime Nahl-29:

16/NAHL 29: Fedhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ fe lebi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).

Haydi, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin (büyüklük taslayanların) kaldığı yer ne kötüdür.

18. âyet-i kerime Nebe-21, Nebe-22, Nebe-23:

78/NEBE 21: İnne cehenneme kânet mirsâdâ(mirsâden).

Muhakkak ki cehennem mirsad olmuştur.

78/NEBE 22: Lit tâgîne meâbâ(meâben).

Azgınlar için meab (sığınılacak yer) olarak.

78/NEBE 23: Lâbisîne fîhâ ahkâbâ(ahkâben).

(Onlar) orada bütün zamanlar boyunca kalacak olanlardır.

19. âyet-i kerime Nisâ-14:

4/NİSA 14: Ve men ya’sıllâhe ve resûlehu ve yeteadde hudûdehu yudhılhu nâren hâliden fîhâ ve lehu azâbun muhîn(muhînun).

Ve kim Allah`a ve O’nun Resûl`üne isyan eder ve O`nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde ebedî kalacakları ateşe koyar. Ve onun için "alçaltıcı azap" vardır.

20. âyet-i kerime Nisâ-93:

4/NİSA 93: Ve men yaktul mu’minen muteammiden fe cezâuhu cehennemu hâliden fîhâ ve gadıballâhu aleyhi ve leanehu ve eadde lehu azâben azîmâ(azîmen).

Ve kim, bir mü`mini taammüden (kastederek) öldürürse, o takdirde onun cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir ve Allah ona gazab etmiş ve ona lânet etmiştir. Ve (Allah), onun için "büyük azap" hazırlamıştır.

21. âyet-i kerime Nisâ-169:

4/NİSA 169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîren).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.

22. âyet-i kerime Ra’d-5:

13/RAD 5: Ve in ta’ceb fe acebun kavluhum e izâ kunnâ turâben e innâ le fî halkın cedîd(cedîdin), ulâikellezîne keferû bi rabbihim, ve ulâikel aglâlu fî a’nâkıhim, ve ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Eğer acayip buluyorsan (şaşıyorsan) (bil ki;) asıl onların: “Biz toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten, mutlaka yeniden mi halkedileceğiz (yaratılacağız)?” sözleri acayiptir (şaşılacak şeydir). İşte onlar, Rab’lerini inkâr eden kimselerdir. Ve işte onlar, boyunlarında demir halkalar olanlardır ve işte onlar ateş ehlidir. Onlar orada ebedî kalanlardır.

23. âyet-i kerime Tegâbun-10:

64/TEGABUN 10: Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nari hâlidîne fîhâ, ve bi’sel masîr(masîru).

Âyetlerimizi inkâr edenler ve yalanlayanlar; işte onlar, ateş ehlidirler, orada (cehennemde) ebediyyen kalacak olanlardır. Ve (o) ne kötü varış yeri (ulaşılacak yer).

24. âyet-i kerime Tevbe-17:

9/TEVBE 17: Mâ kâne lil muşrikîne en ya`murû mesâcidallâhi şâhidîne alâ enfusihim bil kufr(kufri), ulâike habitat a`mâluhum ve fîn nâri hum hâlidûn (hâlidûne).

Müşriklerin, Allah’ın mescidlerini imar etmeleri olmaz. Kendilerinin (nefslerinin) küfürlerine (inkârlarına, kâfirliklerine) şahitler iken. İşte onların amelleri heba olmuştur. Ve onlar, ateşte ebedî kalacak olanlardır.

25. âyet-i kerime Tevbe-63:

9/TEVBE 63: E lem ya’lemû ennehu men yuhâdidillâhe ve resûlehu fe enne lehu nâre cehenneme hâliden fîhâ, zâlikel hızyul azîm(azîmu).

Allah ve O’nun Resûl`üne karşı, kim haddi aşarsa, artık onun için mutlaka orada ebediyyen kalacağı cehennem ateşinin olduğunu bilmiyorlar mı? İşte bu, büyük rüsvalıktır (rezilliktir).

26. âyet-i kerime Tevbe-68:

9/TEVBE 68: Vaadallâhul munâfikîne vel munâfikâti vel kuffâre nâre cehenneme hâlidîne fîhâ hiye hasbuhum, ve leanehumullâh(leanehumullâhu) ve lehum azâbun mukîm (mukîmun).

Allah, münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kâfirlere, orada ebedî kalacakları cehennem ateşini vaadetti. O (cehennem), onlara yeter. Ve Allah, onlara lânet etti. Ve onlar için ikâme edilmiş olan (devamlı kılınan) bir azap vardır.

27. âyet-i kerime Yûnus-27:

10/YUNUS 27: Vellezîne kesebûs seyyiâti cezâu seyyietin bi mislihâ ve terhekuhum zilleh(zilletun), mâ lehum minallâhi min âsim(âsimin), ke ennemâ ugsîyet vucûhuhum kita`an minel leyli muzlimâ(muzlimen), ulâike ashâbun nâr(nâri), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Seyyiat kazanan kimselerin seyyiatlerinin cezası, onun misli kadardır. Ve onları bir zillet kaplar. Ve onların Allah’a karşı bir koruyucusu yoktur. Onların yüzleri karanlık geceden bir parça ile kaplanmış gibidir. İşte onlar, ateş halkıdır. Onlar, orada devamlı kalanlardır (kalacak olanlardır).

28. âyet-i kerime Zumer-72:

39/ZUMER 72: Kîledhulû ebvâbe cehenneme hâlidîne fîhâ, fe bi’se mesvel mutekebbirîn(mutekebbirîne).

(Onlara): “Orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin!” denildi. Artık kibirlenenlerin mesvası (kalacağı yer) ne kötü.

29. âyet-i kerime Zuhrûf-74:

43/ZUHRUF 74: İnnel mucrimîne fî azâbi cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Muhakkak ki mücrimler (suçlular), cehennem azabı içinde ebediyyen kalacak olanlardır.

Tam 29 tane âyet-i kerime Kur’ân-ı Kerim’de, bir insanın cehenneme girdikten sonra cehennemden çıkmasının mümkün olmadığını ve ebediyyen cehennemde kalacağını ifade ediyor.

14. konumuz: “Şekil şartlarına tamamen riâyet etmeyenlerin namazı kabul olunmaz.”

Bir hurafedir ortalıkta dolaşıyor: “Bilmem hangi harfi boğazınızdan çıkarırken normal çıkaramıyorsanız sizin namazınız kabul olunmazmış. Şekil şartlarından herhangibirine riâyet etmediniz. Ellerinizi kulaklarınızın altına değil de üst tarafına koydunuz. Gitti, namazınız yandı! Şekil şartlarından herhangibirisine riâyet etmediniz, okumanızda bir Arap gibi okuyamadınız. Boğazınızdan seslerin mutlaka doğru çıkması lâzım, çıkmazsa namazınız kabul olmaz.”

Buna benzer bir sürü hurafe dînimizin içersine girmiş. Aslında Allahû Tealâ sizin kalbinize bakar. Şekil şartlarında bilerek olmadıktan sonra kasıt olmadıktan sonra eksiklik olsa da Allahû Tealâ namazınızı, bütün ibadetlerinizi kabule her zaman hazırdır. Allah bizim, bizlerin dostudur. Ve kasıt olmadığı sürece Allah bütün ibadetleri kabul edicidir.

15. konu. Bu demin söylediğimiz harflerin mahreçleri burada geçiyor asıl. “Tecvide veya harflerin mahreçlerinden çıkması gereken telaffuzuna uymayan kıraatlar kabul olunmaz.”

Bu da doğru değil sevgili kardeşlerim. Herkes Arapça bilgisine ve telaffuza yeterli miktarda sahip değildir. Bunlardan biri de biziz. Ve Allahû Tealâ bizim kalbimize bakıyor. Kelimeleri elimizden geldiğince uygun şekilde telaffuz etmeye çalışıyoruz ama bir Arap kadar muntazam ve uygun ve mahreçlerinden seslerin çıkması, bizlerde pek mümkün olmaz. Böyle olmadığı için Allahû Tealâ’nın namazlarımızı veya diğer ibadetlerimizi kabul etmemesi diye bişey hiçbir zaman söz konusu değildir.

Şekil şartları, Allah ile olan ilişkilerinizde hüküm ferma değildir. Siz hüsnü niyetle Allah rızası için ibadetlerinizi yaparsanız Allahû Tealâ onları mutlaka kabul eder. Her ibadet kiramen katibîn melekleri tarafından amel defterinize kaydediliyor. Kazandığınız derecede farklılıklar olabilir. Ama bu, önemli bir fark hiçbir zaman oluşturmaz.

16. konu: “İrciî emri bir ölüm emridir.”

Allahû Tealâ Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesinde diyor ki:    

89/FECR 28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

“İrciî  ilâ  rabbiki: Rabbine rücû et. Rabbine geri dön. Ruhunu hayatteyken Allah’a ulaştır.”

Ruhun Allah’a geri dönmesi, kişinin ölümüyle mutlak olarak gerçeklesir. Ölüm melekleri gelirler. Kişinin mitekondrilerini çalışmaz hale getirirler. Yani elektrik enerjisi üretemez vücut ve beyinden başlayan -oksijen gitmediği için beyne- ölüm, bütün vücuda yayılır ve ruh da nefs de ölen bir vücutta manyetik alanlar sona erdiği için barınamazlar; ikisi de vücudu terk etmek mecburiyetindedir.

Ruh sağ tarafımızda, omuzlarımızdan bir metre filan çevresinde yukarda yer alır. Nefs de sol tarafımızda yer alır. Ve ölüm melekleri ruhumuzu beraberlerine alarak Allah’a ulaştırırlar. Ama böyle bir şey, ölümden sonra ruhumuzun Allah’a ulaşmasıdır. Yani ruhu vücudunda olan bir kişi için geçerli olan olay budur. Eğer ruhunuz zaten Allah’a ulaşmışsa o zaman farklı bir olay cereyan eder. Allah’ın katından geri gelen ruhunuz, Azrail (A.S) ve O’nun meleklerine teslim olur. Beraberce 7 gök katını aşarlar. Sidretül Münteha’dan sonra ruhunuz Allah’a tekrar geri döner. Her hâlükârda ruhunuzun Allah’a ulaşması söz konusudur.

Allahû Tealâ sadece irciî emriyle değil diğer emirlerle de ruhu Allah’a davet eder. Hayatta iken ruhunuzu Allah’a ulaştırmak, üzerinize defaatle farz kılınmıştır. Öyleyse bu farzlardan biri de irciî emridir. Biliyorsunuz ki intihar eden kişi, Kur’ân-ı Kerim’de mutlaka cehenneme gidecegi belirtilmistir. İntihar eden kişi mutlaka cehenneme gidecektir, ebediyyen kalmak üzere. Öyleyse intihar etmek, cehenneme gitmenin temelini teşkil eder.

4/NİSA 29: Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ te’kulû emvâlekum beynekum bil bâtılı, illâ en tekûne ticâreten an terâdın minkum, ve lâ taktulû enfusekum, innallâhe kâne bikum rahîmâ(rahîmen).

Ey îmân edenler (âmenû olanlar)! Birbirinizin mallarını batılla (haksızlıkla) yemeyin, ancak sizin rızanızla yaptığınız ticaret hariç. Ve kendinizi (ve birbirinizi) öldürmeyin (intihar etmeyin). Muhakkak ki Allah, size karşı Rahîm’dir.

4/NİSA 30: Ve men yef’al zâlike udvânen ve zulmen fe sevfe nuslîhi nâra(nâren) ve kâne zâlike alallâhi yesîrâ(yesîran).

Ve kim bunu düşmanlık ve zulümle yaparsa, o taktirde biz onu yakında ateşe yaslayacağız. Ve işte bu, Allah için kolaydır.

Hiç Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de herkese hitaben “İrciî  ilâ  rabbiki.” der mi, “Rabbine geri dön. İntihar et de ruhun Bana geri dönsün.” der mi sevgili kardeşlerim? Aynı Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’e “İntihar edenin gideceği yer cehennemdir.” yazsın, ondan sonra da intihar emri versin! Allahû Tealâ diyor ki Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah abesle iştigal etmez.” Onun için irciî emri hayattayken insan ruhunun Allah’a ulaşması emridir. Zaten demin söylediğimiz gibi birçok defa Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyet-i kerime ile ruhumuzun Allah’a hayatteyken geri dönmesini üzerimize farz kılmış. Dolayısıyla “İrciî ilâ rabbiki.” de bunlardan biri ve üzerimize farz.

17. konu: “Allah’ın rahmet ve fazlının nefsin kalbine yerleşmesiyle oluşacak tarzda nefs tezkiyesi yoktur.” diyorlar.

Oysa ki nefs tezkiyesi Kur’ân’ın temelidir ve Allahû Tealâ üzerimize farz kılıyor nefsimizi temizlemeyi.

Kişi Allah’a ulaşmayı diliyor, mürşidine ulaşıyor; tâbiiyetiyle beraber kalbine Allah îmânı yazıyor. Niçin? Nefs tezkiyesi yapsın diye. Kişi zikir yapınca Allah’ın katından gelen rahmet ve fazl, rahmet ve salâvat kişinin göğsüne ulaşıyor, göğsünden kalbine ulaşıyor. Kalbe giren nurlardan fazıllar, îmân kelimesinin etrafında yapışıp ters manyetik alanlara sahip oldukları için yapışıp orada kalıyorlar. Bunların ilk %7 birikimiyle Nefs-i Emmare’de oluyoruz. Ruhumuz 1. gök katına ulaşıyor. 2. defa, 3. defa, 4., 5., 6., 7. defa %7 nur birikimiyle Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye kademelerine ulaşıyor nefsimiz. %51 nur birikimi tahakkuk ediyor ve %2 rahmet, 7 defa %7 yani %49 fazl birikimiyle ruhumuz Allah’ın Zat’ına ulaşıyor. Allah’ın Zat’ında ifna oluyor, yok oluyor.

Öyleyse nefs tezkiyesi de farzdır. Daha ötesi nefs tasfiyesi de farzdır. Daimî zikirle nefsimiz %100 nurlarla dolar ve nefsimiz tasfiye edilmiş olur.  O kişi kalp gözü ve kalp kulağı mutlaka açılan birisi olur.

18. konumuz: “Hidayet de doğru yoldur, Sıratı Mustakîm de doğru yoldur.” ifadesi.

Hidayet bir yol değildir. Hidayet, insan ruhunun Allah’a ulaşmasıdır. Allahû Tealâ diyor ki:

3/AL-İ İMRAN 73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah`a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz`in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm`dir (en iyi bilendir).

“innel hudâ hudallâhi”
 
inne: Muhakkak ki.
el hudâ: Hidayet.
hudallâhi: Allah’a ulaşmaktır.

Ama bazı kişiler diyorlar ki: “hudallâhi: Allah’ın ulaştırmasıdır, mânâsına gelir. Tamam, o mânâya geliyorsa o zaman gene problem yok. Şûrâ-13 ile birleştirdiğimiz zaman aynı neticeye ulaşıyoruz. Çünkü Şûrâ-13’te Allahû Tealâ diyor ki:

42/ŞURA 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

“Allah dilediğini Kendisine seçer ve seçtiklerinden kim Allah’a yönelirse, ulaşmayı dilerse Allah onları Kendisine ulaştırır.”

Öyleyse Allah’ın Allah’a yönelenleri yani Allah’a ulaşmayı dileyenleri Kendisine ulaştırdığı kesin. Allah’a yönelen kişinin Allah’a ulaşmayı dileyen kişi olduğu kesin. Çünkü Allah’ın ulaştırdığı yer, Kendi Zat’ı. Öyleyse nasıl yorumlanırsa yorumlansın, ruhun Allah’a ulaşması söz konusu. İşte hidayet, Allah’a insan ruhunun ulaşmasıdır. İşte Bakara-120:

2/BAKARA 120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve lân nasârâ hattâ tettebia milletehum, kul inne hudâllâhi huvel hudâ, ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın Kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.”. Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.

“inne hudallâhi huvel hudâ”
 
inne: Muhakkak ki.
hudallâhi: Allah’a ulaşmak
huve: İşte o.
el hudâ: Hidayettir.

Allah’a ulaşmayı “Allah’ın ulaştırmasıdır.” derseniz gene aynı neticeye ulaşıyoruz. Allah’a yönelen, Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin ulaşacağı yer Allah’ın Zat’ı oluyor. Allah’ın seçtiklerinden her kim Allah’a yönelirse Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onu Kendisine ulaştırıyor. Öyleyse hidayet, Allah’ın Kendisine ulaştırmasıdır.

Öyleyse hidayet bir yol değildir. İnsan ruhunun dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaştırılması halidir.

Sıratı Mustakîm nedir? Sırat, yol demek. Mustakîm, istikamet üzere olan yol demek. “Kime istikamet üzere?” suali geliyor akla. Hicr Suresinin 41. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

15/HİCR 41: Kâle hâzâ sırâtun aleyye mustekîm(mustekîmun).

Allahû Tealâ şöyle buyurdu: “İşte bu, Bana yönlendirilmiş (Bana ulaştıran) yoldur.”

Bu Hicr-41’deki ifade, Allahû Tealâ’nın Kendisine ulaştırması istikametinde. “sırâtun aleyye mustekîm” diyor. “Bana istikametlenmiş yol.” diyor.

Sıratı Mustakîm, Allah’a istikametlenmiş yol demek. Yani Allah’a ulaştıracak olan yol demek. Halbuki “doğru yol” dediğiniz zaman, doğru yol denen mefhumun ne olduğu belli değil. Ne doğru yoldur? Bir açıklama getirilmiyor. Şeytanın bir tuzağıyla karşı karşıyayız. Diyor ki: “Sıratı Mustakîm doğru yoldur.” Bu doğru yol bir defa doğru değil. İstikamet üzere olan yol demek Sıratı Mustakîm. Doğru yolun neden doğru olduğu konusunda hiçbir işaret yok. Ve de aslında söylediğimiz standartlarda görünüyor ki Sıratı Mustakîm, Allah’ın Zat’ına istikametlenmiş yoldur. İnsan ruhunun vücudundan ayrılarak Allah’a ulaşacağı yoldur.

Öyleyse hidayet yol değildir, Allah’a ulaşmaktır. Sıratı Mustakîm ise Allah’a ruhu ulaştıran yolun adıdır. Birisi yol, birisi ulaşmak.

19. konumuz: “Lâ ilâhe illallah diyen cennete girer.” Hiçbir zaman yok böyle bir şey Kur’ân-ı Kerim’de.

Lâ ilâhe illallah diyen cennete girmez. Lâ ilâhe illallah demek insanı cennete ulaştırmaz. Ama kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişiyi Allahû Tealâ mutlaka cennetine ulaştırır. “Ben cennete girmek istiyorum.” diyen kişi cennete giremez. Lâ ilâhe illallah diyen kişinin cennete girmesi mümkün değildir. Buna ait olan bir âyet-i kerime hiç kimse gösteremez Kur’ân-ı Kerim’de ama kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişiyi Allah mutlaka Kendisine ulaştırır. Cennetine -afedersiniz- mutlaka ulaştırır. Ve birçok âyet-i kerime Kur’ân-ı Kerim’de bu istikamette sıralanmış durumda.

Kim Allah’a ulaşmayı dilemezse gidecegi yer cehennemdir. Kim de Allah’a ulaşmayı dilerse gideceği yer mutlaka Allah’ın cennetidir. Allah’ın cennetine sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler girer. Dilemeyenlerin gideceği yer mutlak olarak cehennemdir.

Allahû Tealâ cehennemden bahsediyor. Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişi, onun gidecegi yer mutlak olarak cehennemdir.

10/YUNUS 7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme`ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YUNUS 8: Ulâike me`vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

İşte Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesin olarak geliyor. Diyor ki: “Onlar ki muhakkak surette Allah’a mülâki olmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla mutmain olurlar. Onlar Allah’ın âyetlerinden gâfildirler. Onların gidecekleri yer, kazandıkları dereceler itibariyle cehennemdir, ateştir.” diyor Allahû Tealâ.

Allah’a ulaşmayı dilemeyen mutlaka cehenneme girer. Ama dileyenin de gideceği yer mutlak olarak Allah’ın cennetidir.

Öyleyse bu kadar net ve açık bir hüviyet oluşuyor. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi takva sahibidir. Takva sahiplerinin gideceği yer cennettir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi hidayet üzeredir. Hidayet üzere olanların gideceği yer mutlaka cennettir.

Sevgili kardeşlerim! Böylece Kur’ân-ı Kerim’deki hakikatlere tamamen ters olan 19 ayrı cepheden yanlışlıkları sizlere sunmayı bize nasip kıldığı için Allah’a sonsuz hamd ve şükrediyoruz. Allah hepinizden razı olsun. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırması dualarımızla dileklerimizle, sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz.

  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 828