Bugün: 22.11.2019
  • Ana Sayfa
  • »
  • Kur’ân-ı Kerim Nasıl Mutlu Olacağımızı Öğreten, Kâinatın En Mükemmel Kitabıdır

Kur’ân-ı Kerim Nasıl Mutlu Olacağımızı Öğreten, Kâinatın En Mükemmel Kitabıdır

12. 02. 2001
Eûzubillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.    

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’ya sonsuz hamd ve şükrediyoruz ki; bir defa daha beraberiz. Bir defa daha Allah’tan bahsetmek üzere, bir defa daha mutluluktan bahsetmek üzere.

Unutmayın! Allahû Tealâ’nın tek bir hedefi vardır; hepinizi mutlu kılmak. Kâinatın en üstün varlığı olarak yarattığı insan adı verilen bu mahlûku Allahû Tealâ mutlu görmek istiyor. Huzur içinde bir dünya hayatının sahibi ve mutlaka cennete gitmesi lâzımgelen bir kul.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Biliyorsunuz kâinattaki en üstün varlık insandır. “Bütün göklerde ve bütün arzlarda yarattığım her şeyi katımdan sizlerin emrine musahhar kıldım ey insanlar.” diyor Allahû Tealâ.

45/CÂSİYE-13: Ve sahhara lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu, inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne).

Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size musahhar (emre amade) kıldı. Muhakkak ki bunda, tefekkür eden bir kavim için mutlaka âyetler (ibretler) vardır.

Allahû Tealâ biz insanların emrine musahhar kılmış, bütün kâinatı. Yani insan adı verilen bu varlık, bütün kâinatın uğruna yaratıldığı Allah’ın en çok değer verdiği mahlûk. Allah’ın en çok sevdiği mahlûk. Eğer Allahû Tealâ başka bir mahlûkunu insandan daha üstün kılmış olsaydı, biz insanlara diyecekti ki: “Ben sizleri başka bir mahlûkum için yarattım.” Hayır, öyle demiyor. Başka bütün mahlûkları bizim için yarattığını söylüyor Allahû Tealâ. Her şey biz insanlar için yaratılmış, bütün mahlûklar. Canlı olsun cansız olsun hangi kâinatı oluşturursa oluştursun her şey insan için. İşte böyle bir dizayn söz konusu. Her şey insan için yaratılmış ama insan Allah için yaratılmış. Bakara Suresi 156. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor:

2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

“Onlara bir musîbet isabet ettiği zaman derler ki: ‘innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: muhakkak ki biz Allah içiniz. Allah için yaratıldık. Mutlaka Allah`a ulaşacağız.”

Bir sonraki âyet:

2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).

İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.

“İşte hidayete erenler onlardır. Ruhlarını Allah’a ulaştırabilenler onlardır.” diyor Allahû Tealâ. Allahın rahmeti ve salâvâtı onların üzerinedir.” buyuruyor Allahû Tealâ.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! İnsan, üstün bir varlık olarak yaratılmış. Evvelâ bütün kâinat kendisi için yaratıldığı için, bu cihetle üstün. Bütün diğer malûkattan üstün bir varlık. Ayrıca kendisine Allah’ın emriyle secde edildiği için diğer bütün malûkattan üstün. Biliyorsunuz, Allahû Tealâ buyuruyor:

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(efidete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).

Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve sizler için sem’î (işitme hassası), basar (görme hassası) ve fuad (idrak etme hassası) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

“Biz ona ruhumuzdan üfürdük. Şimdi onun önünde secde edin.”

Sevgili kardeşlerim! Aslında secde edilen insan değildi, Âdem (A.S) değildi. Allah’ın ona ihsan buyurduğu başka hiçbir mahlûkta olmayan ruh idi. Ruh, Allah’ın yalnız insana nasip ettiği bir muhteşem dizayn. Vücudumuzda Allah’ı temsil eden bir vücut. Emr âleminin varlığı; Allah üfürdüğü cihetle Allah’tan gelmiş ve en önemlisi tekrar Allah’a dönecek olan, mutlaka Allah’a ulaşacak olan bir varlık, insanın ruhu. Ve kâinat içerisinde, bütün bir kâinat içerisinde sadece insan böyle bir şerefin sahibi. Başka hiçbir varlığına, mahlûkuna Allahû Tealâ ruh adı verilen kendisine ait, kendisine mutlaka dönmesi gereken bir vücudu vermemiş.

Öyleyse insan, sizler, şu anda bizi dinleyen siz sevgili dinleyiciler, şu anda bizi izleyen siz sevgili izleyiciler, üniversitenin yeni bir dersini izleyen siz sevgili öğrenciler! Ve bu sohbetlerde kâm almak üzere, mutluluğu bir defa daha yaşamak üzere; bizi dinleyen gönül dostlarım, can dostlarım! Allah hepinizden razı olsun.

İşte Allahû Tealâ insanı kâinatın önderi, kâinatın hakîmi olarak yaratmış. Bütün kâinatı emrine musahhar kılmış. Öyleyse insan bir başka açıdan daha üstündür; kâinat emrine musahhar kılındığı için, sihredildiği için, emrine verildiği için. Kimin emrine? O emri vermeye lâyık olanın.

Liyâkat elbette biz insanlara göre değildir. Liyâkat Allah’a göredir. Allahû Tealâ görüyorsunuz ki; ayrı ayrı cephelerden insanoğlunu üstün kılmış, başka diğer bütün mahlûkatından. O zaman Allahû Tealâ’ya hepimiz çok hamdetmeliyiz, çok şükretmeliyiz ki; bizi insan olarak yaratmış. Yaratılıştaki, Allah’ın bizi yaratmasındaki gayeye baktığımız zaman temelde sadece bir unsur görüyoruz: Allah bizleri mutlu olalım diye yaratmış.

İşte beraberce bakışlarımızı çeviriyoruz Kur’ân-ı Kerim’e. Üç temel unsur görüyoruz Kur’ân-ı Kerim’de:

1- Kur’ân-ı Kerim, bir mutluluk davetiyesidir her şeyden önce.
2- Kur’ân-ı Kerim, bir mutluluk yani saadet reçetesidir. Nasıl mutlu olacağımızı bize öğreten, kâinatın en mükemmel kitabı.
3- Bu 2 unsurla yetinmemiş Allahû Tealâ,  Kur’ân-ı Kerim’e bir garanti koymuş: “Kim mutlu olmayı dilerse, onun gereklerini yerine getirirse ben onu,” diyor Allahû Tealâ, “Mutlaka hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırırım.”

Öyleyse Allahû Tealâ tarafından garanti edilmiş bir mutluluk, Kur’ân-ı Kerim bunu da haiz. Öyleyse sevgili can dostlarım, sevgili gönül dostlarım! Saadet açısından Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman Kur’ân-ı Kerim’in bir saadet davetiyesi, bir saadet reçetesi ve bir saadet garantisi olduğunu görüyoruz. Allah saadetinizi garanti ediyor.

Kur`ân-ı Kerim bir saadet davetiyesi midir? Zâriyât Suresinin 56. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:

51/ZÂRİYÂT-56: Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya`budûni.

Ve Ben, insanları ve cinleri (başka bir şey için değil, sadece) Bana kul olsunlar diye yarattım.

“Biz insanları ve cinleri başka bir şey için değil, Bize kul olsunlar diye yarattık.”

Öyleyse hedef Allah’a kul olmak, yaratılış gayemiz bu. Peki, niçin kul olmak? Mutluluğu yakalamak için. Bir insan başlangıç kulluğunda cennet saadetini mutlaka elde eder. Ön kullukta; 2. kat cenneti, Allah’a ruhunu ulaştırıp teslim ettiği zaman gerçek anlamda Allah’a kul olur; 3. kat cenneti elde eder. Fizik vücudunu Allah’a teslim ettiğinde; 4. kat cenneti, nefsini Allah’a teslim ettiğinde; 5. kat cenneti elde eder. İrşada ulaştığı zaman; 6. kat ve Allahû Tealâ’ya bihakkın kul olduğu zaman yani Allah’ın kölesi olduğu zaman; 7. kat cenneti hak eder.

7 kat cennetin 7’si de anlıyoruz ki böyle bir dizaynda insanlar için yaratılmış. Cinlerin de cennetlerinin ve cehennemlerinin olduğunu söylüyor, Allahû Tealâ Kur’an-ı Kerim’de.

Öyleyse cennet saadeti açısından her şey Allah’a ulaşmayı dilemekle her başlangıç kulluğuna, düşünce platformundaki kulluğa ulaştığımız zaman başlıyor. Peki, Allahû Tealâ Allah’a kul olmamızı farz kıldığına göre yaratılış maksadı sadece bizi Kendisine kul etmek olduğuna göre, muradı ne? Muradı, Allah’ın bu farz emrini yerine getirelim de cennet mutluluğunu mutlak olarak hak edelim diye.

Sadece cennet mutluluğu mu? Hayır! Başlangıç kulluğunda ön kullukta ve Allah’a kul olmakta bir standart var. 21 tane basamak aşıyoruz, bu 3 safhada ve 3. cennete kadar ulaşıyoruz. Ama ilk ikisinde dünya saadetine adım atamadığımız halde ruhumuzu Allah’a ulaştırdığımız zaman dünya saadetinin yarısını elde ediyoruz. Nefsimizin afetleri yarı yarıya azalıyor. Allah’a olan itaatimiz yarı yarıya çoğalıyor. Ve cennet saadetinin 3.’sünü, 3. kat cenneti ama dünya saadetinin de yarısını elde ediyoruz.

Ne zaman fizik vücudumuzu Allah’a teslim edersek, ekber kul olursak o zaman bu kulluğa ulaştığımız zaman dünya saadetinin %90’ı bizim oluyor; fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmiş olduğumuz noktada. Daha sonra daimî zikirle nefsimizi de Allah’a teslim ediyoruz ve ruhumuz da vechimiz de nefsimiz de Allah’a teslim edilmiş oluyor. Allah’ın teslim emirlerini gerçekleştiriyoruz. Dünya saadetinin de %100’üne kavuşuyoruz.

Öyleyse Allahû Tealâ bize “kul olma” emri verince bizi kul olmak için kendisine, yaratıyor. Böyle bir hedefi söz konusuysa Allah’ın muradı nedir? Çok açık; bizi mutlu kılmak. Allah’a kul olmak görüyorsunuz ki; kişiyi hem cennet mutluluğunun hem de dünya mutluluğunun 100 üzerinden 100’le sahibi kılıyor. Bunun için de emri var: “Mutlaka böyle olacaksınız. Üzerinize farz kıldım.” diyor. Yani mutluluğu Allahû Tealâ üzerimize farz kılmış.

Öyleyse bizi davet ediyor, bunları gerçekleştirmeye farz kılarak. Yani mademki bunları gerçekleştirenler Allah’ın cenneti, dünya saadetini elde eder; bizi Allahû Tealâ cennetine ve dünya saadetine davet ediyor.

Öyleyse görüyorsunuz ki Kur’ân-ı Kerim bir saadet davetiyesidir. Takva sahibi olmayı emretmiş.

8/ENFÂL-29: Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

“yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe.” diyor Allahû Tealâ.

“Ey âmenû olanlar! Takva sahibi olun.”

Takva sahibi olmakta da aynı standartları görüyoruz. 5 safhada 5 kat cennet ve dünya saadetinin tamamı. Allahû Tealâ, Allah’a teslim olmamızı farz kılıyor. Gene aynı şeyi görüyoruz. 5 safhada cennet ve dünya saadetlerinin tamamı.

Öyleyse bizi Allah’a teslim olmaya davet eden, bizi Allah’a kul olmaya davet eden, bizi takva sahibi olmaya davet eden Allahû Tealâ, bu davetleriyle sadece mutluluğa davet ediyor aslında.

Öyleyse hangi cepheden olaya bakarsanız bakın, kesin olarak göreceksiniz ki Kur’ân-ı Kerim bütün insanları mutluluğa, cennet ve dünya saadetine davet eden bir ilâhi davetiyedir. Hepsi bu kadar mı? Hayır! Allahû Tealâ garanti ediyor, diyor ki: “Ey insanlar! Duyduk duymadık demeyin, kim Allah’a ulaşmayı dilerse o, mutlaka Allah’ın cennetine girer.”

İşte Vel Asr Suresi 1 ve 2. âyetler, Allahû Tealâ buyuruyor:

103/ASR-1: Vel asr(asri).

Asra yemin olsun.

103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

“İnsanlar hüsrandadırlar. Cehenneme gidecekler.”

103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı).

Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.

“illellezîne âmenû: ama âmenû olanlar hariç, onlar cehenneme gitmeyecekler, onlar cennete gidecekler.” diyor Allahû Tealâ.

İşte görüyoruz ki Allahû Tealâ açık bir şekilde cenneti vaad ediyor insanlara. Cennetin insanlara vaad edildiği, takva sahiplerine vaad edildiği açık bir şekilde yer alıyor Kur’ân-ı Kerim’de. Kaf Suresinin 31 ve 32. âyetlerinde bu vaadi, Allah’ın cennet vaadini çok net olarak görüyoruz. Diyor ki Allahû Tealâ:

50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.

Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.

50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).

İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.

“Cennet takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vaad olunduğunuz cennet budur. Bütün evvâb olanlar için (ruhlarını Allah`a ulaştırmış ve Allah`ın ruhlarına sığınak olduğu herkes için) ve başlarının üzerinde devrin imamını muhafız olarak taşıyanlar için vaad olunan cennet.”

Öyleyse Allahû Tealâ cenneti vaad etmiş. Bütün insanlara vaad etmiş. Yani “Allahû Tealâ’nın vaadinde hulf yoktur” demesi söz konusu olduğuna göre, Allah’ın vaadinde hulf olmaz, sözünde hulf olmaz işaretine binaen bu istikamette Allah’ın vaadi haktır. Allahû Tealâ bunu da söylüyor: “Allah’ın vaadi haktır.” diyor.

Öyleyse Allahû Tealâ cenneti takva sahiplerine vaad ettiğine göre, vaadini mutlaka yerine getireceğine göre, bunun açık hükümlerini de koyduğuna göre sonuç kesin. Takva sahibi kimdir? 5 ayrı safhada 5 ayrı takvada normal takvaya ulaştığımız yer, ruhumuzu Allah’a teslim ettiğimiz noktadır. Teslim edersek cennete gireceğimiz kesinlik kazanıyor. Fecr-28:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

“irciî ilâ rabbiki.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Fecr-30:

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.

“vedhulî cennetî: (ruhunu Allah’a döndür) ve cennetime gir.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse bir defa daha işaret geliyor. Allahû Tealâ bir defa daha garanti veriyor: “Ruhunu Allah’a döndür, ulaştır ve Allah’ın cennetine gir.” Şimdi olay buysa bir insan ruhunu Allah’a ulaştırdığında Allah’ın cennetine giriyorsa, Allahû Tealâ’nın insanlara neden “Allah’a ulaşmayı dileyin!” emrini verdiği de açıklık kazanıyor. Çünkü Hûd Suresinin 29. âyet-i kerimesinde, kim Allah’a ulaşmayı dilerse, onların mutlaka Allah’a ulaşacaklarını Hz. Nuh kavmine söylüyor.

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).

Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.

“Ben bu yanımda bulunan âmenû olanları, Allah’a ulaşmayı dileyenleri yanımdan kovamam. Çünkü onların hepsi ruhlarını Allah’a ulaştıracaklardır.” diyor.

Ulaştırırlarsa ne olur? Gördük. Ulaştırırlarsa mutlaka Allah’ın cennetinin sahibi olurlar.

Öyleyse kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah’a mutlaka ulaşır mı? Kesin. Çünkü Allahû Tealâ diyor ki Ankebût Suresinin 5 ve 6. âyetlerinde:  

29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).

Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.

“Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah’ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir. O kişi ruhunu mutlaka Allah’a ulaştıracaktır.”

Bu da Allah’ın garantisi. Ulaştırırsa ne olur? Görüyoruz ki Allahû Tealâ kesinleştirmiş. Öyleyse bu kadar açık bir şekilde Allahû Tealâ ispat etmiş ki; Kur`ân-ı Kerim bir saadet garantisidir. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse salt, Allah’a ulaşmayı dilediği için mutlaka Allah’ın cennetine girer. Yetmez! Allah’a ulaşmayı dileyen mutlaka Allah’a ulaşır. Bu sefer de Allah’a ulaştığı için gene cenneti hak eder. Hem de 3. kat cenneti.

Öyleyse görüyoruz ki Kur`ân-ı Kerim garanti veriyor bize: “Kim Allah’ın davetine icabet ederse, onun gideceği yer kesin olarak cennettir.” Allahû Tealâ bunu garanti etmiş. Ve Kur`ân-ı Kerim’in 2 vasfı:

1.’si: Kur’ân-ı Kerim bir saadet davetiyesidir. Mutluluk davetiyesidir.
2.’si: Kur’ân-ı Kerim bir saadet garantisidir.

Bu kadar mı? Hayır, bu kadar değil. Aynı zamanda Kur’ân-ı Kerim bir saadet reçetesidir. Bize cennet mutluluğuna ve dünya mutluluğuna nasıl ulaşacağımızı gösteren, bunun reçetesini veren bir özellik taşır. Allahû Tealâ emirleriyle bize yol gösteriyor. Ne diyor? “Allah’a ulaşmayı dileyin.” diyor “Âmenû olun.” diyor. Sonra ne diyor? “Mürşidinizi Allah’tan isteyin.” diyor. Sonra ne diyor? “Ruhunuzu Allah’a ulaştırın.” diyor. Sonra ne diyor? “Fizik vücudunuzu Allah’a teslim edin.” diyor. Sonra ne diyor? “Nefsinizi de Allah’a teslim edin.”

Bu kadar mı, salt emirler mi? Hayır! Bu emirlerin hangi şartlarda nasıl gerçekleşeceğini Allahû Tealâ son derece açık olarak anlatıyor. Verdiği garantilerde şunu görüyoruz: Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah`tan 12 tane ihsan alır. Kim mürşidine ulaşırsa ki 12. ihsan mürşidin kişiye gösterilmesi ve Allahû Tealâ tarafından mürşidine ulaşıp da önünde diz çöküp tövbe ederse 7 tane ni`met alır.

Öyleyse Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde 12 tane ihsanı ve 7 tane ni`meti safha safha bize anlatıyor. Ve nerelerde ne yapmamız lâzımgeldiğini, nasıl yapmamız lâzımgeldiğini açık emirleriyle beyan ediyor. Yetmez! Gerçekleştirmeyenlerin cezasını, gerçekleştirenlerin mükâfatını anlattıktan sonra sahâbeyi de misal olarak veriyor. Bütün emirleri yerine getirdiklerini, karşılığında da hepsinin mükâfatını Allahû Tealâ’dan almaya hak kazandıklarını ifade ediyor Allahû Tealâ.

Öyleyse ne emretmiş Allahû Tealâ? 1. emri; Allah’a ulaşmayı dilemek.

1. basamak; insan olayları yaşar.
2. basamak; olayları değerlendirir. Herkes yapar bu ikisini. Ama bir insan Allah’a ulaşmayı dilemedikçe cennete giremez. İlk 2 basamak cehennemin sahiplerine ait. Ve reçetenin ilk maddesi geliyor: “Allah’a ulaşmayı dilemek.” Dilemezsek gideceğimiz yer cehennem, dilersek mutlak cennet. Ve Allahû Tealâ farz kılmış üzerimize, işte reçete burada başlıyor. “Allah’a ulaşmayı dileyin!” diyor, Allahû Tealâ. Ve bu dileğin özelliklerini hemen sayıyor. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah onu işitir, bilir ve görür. Derhal Rahmân esmasıyla tecelliye başlar.

Bu tecelli o kişinin irşad makamıyla arasındaki hicab-ı mestureyi Allah’ın almasıyla noktalanır, 1. Kişinin kulaklarındaki vakrayı Allah’ın açmasıyla noktalanır, 2. Kişinin kalbindeki ekinneti Allah’ın alması ve yerine ihbat koymasıyla noktalanır, 3.

İşte Allahû Tealâ’nın emri, emrin yerine getirilmesiyle Allah’ın Rahmân esmasıyla tecelliye başlaması.

Öyleyse reçetenin bütün maddeleri sırayla ait olduğu standartlarda yerleştirilmiş. Biz ne yapacağız? Reçetede bu var. Buna karşılık Allah bize ne yapacak? Reçetede bu da var. İki taraf; Allah ve biz. Bize düşen bir adım atmak Allah’ın kendisine verdiği vazifeyse 10 adım atmak. Hep başlangıç standartlarında 1’e 10 verir.

Öyleyse biz Allah’a ulaşmayı dilemekle Allah’a bir adım atarız. Allah da bunun üzerine bize 12 tane ihsanda bulunur. İşte ilk 7 ihsan:

Hicab-ı mestureyi almak, 1.
Basar hassasının üzerindeki gışaveti almak, 2.
Kulağımızdaki vakrayı almak, 3.
Sem’î hassasının üzerindeki mührü almak, 4.
Kalbimizdeki ekinneti almak, 5.
Kalbin idrak hassasındaki mührü almak, 6.
Yerine ihbat koymak, irşadı sağlayan, idraki sağlayan bir müessese koymak nefsimizin kalbine, 7.

Sonra,
8. ihsanı; Allah’ın kalbimize hidayet etmesi, hidayeti koyması; ulaşarak.
9. ihsan; bununla kalbimizin nur kapısını Allah’a çevirmesi.
10. ihsan; göğsümüzden kalbimize nur yolu açması, Allah’ın nurlarının kalbimize girebilmesi için.
11. ihsan; bizi huşû sahibi kılması.
12.’si; mürşidimizi göstermesi.

Reçete standartları bir bir veriyor. Biz ne yapacağız? Buna mukabil Allah ne yapacak? Biz Allah’a ulaşmayı dileyeceğiz, vazifemiz bu kadar. Bunu yaptık mı geri kalanı Allah yapacak, 12 tane ihsanda bulunacak bize. Eğer Allah’a ulaşmayı dilemeseydik bu ihsanların hiçbirisi olmayacaktı. 12. ihsan, mürşidin gösterilmesi. 12 tane ihsan aldık. Allah’a ulaşmayı diledik, biz bir adım attık. Allah bize doğru 10 adım attı. İkinci adımı atacağız, 1’e 10 tamamlandı. Allah’ın bize gösterdiği mürşide ulaşıp önünde diz çöküp tövbe etmek, reçetenin 2. maddesi. Bize düşen görev, tâbî olmak. Tâbî oluyoruz, ulaşıyoruz mürşidimize, önünde diz çöküp tâbi oluyoruz. Bu sefer de Allahû Tealâ 7 tane ni`met veriyor. Başımızın üzerine devrin imamının ruhu geliyor. Artık başımızın üzerinde ni`met var. Âli İmrân-164’e göre başımızın üzerinde ni`met var.

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah`a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

Fâtiha Suresi`ne göre başımızın üzerinde ni`met var.

1/FÂTİHA-7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.

“Sıratı Mustakîm.” diyor Allahû Tealâ.

sırâtallezîne en’amte aleyhim: o yol ki üzerlerine ni`met, başlarının üzerlerine ni`met verdiklerinin, başlarının üzerlerinde ni`met olanların yoludur.

İşte o ni`met, mürşidimizin ruhu başımızın üzerinde, 1. ni`met .

Kalbimizin mührünü açıyor, kalbimizin içindeki küfür kelimesi alıyor ve kalbimizin içine îmânı yazıyor, 2. ni`met.

Neyin üzerine yapıyor bunu? Reçetedeki temel standart biz ikinci adımı atacağız, mürşidimize tâbi olacağız. Olmazsa olmaz, tâbi olmazsak gerçeklemez.

Öyleyse neyin yapılması lâzımgeldiğini, neyin yapılmaması lâzımgeldiğini Allahû Tealâ bize açık ve kesin bir şekilde tarif ediyor reçetesinde. Allah’a ulaşmayı dilemek veya dilememek. Dilemezsek gideceğimiz yerin cehennem olduğu kesinleşmiş, Yûnus Suresinin 7 ve 8. âyetleri reçetenin acı tarafı. Allahû Tealâ diyor ki:

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme`ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me`vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

“Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz, bu benim emrim (farzım).” Reçeteye koyuyor bunu. “Eğer gerçekleştirmezseniz,” diyor, “Gideceğiniz yer cehennemdir. İkinci safhada sizin için tayin ettiğim mürşide ulaşacaksınız. Ulaşırsanız 2. kat cennetin sahibisiniz. Ulaşmazsanız, o zaman gideceğiniz yer iki sebepten daha cehennemdir: Küfürde kaldığınız için, 1. Dalâlette kaldığınız için, 2. Aynı zamanda tabiî fıskta da kaldığınız için, 3.”

Öyleyse reçete bize iki tarafı da açık bir şekilde öğretiyor. Ya cehenneme gitmek ya da Allah’ın cennetine girmek. Mürşidimize ulaştık 2 tane ni`met aldık Allahû Tealâ’dan. 3. ni`met, bütün günahlarımızın sevaba çevrilmesi. Reçete, “Bunu yaparsan, bunun mükâfatı budur.” diyor. “Mürşidine ulaştığın zaman senin bütün günahlarını sevaba çeviririm.” diyor Allahû Tealâ. Yani reçete muhtevayı veriyor.

Bir insanın cennete girebilmesi için, kazandığı derecelerin kaybettiği derecelerden fazla olması lâzım. Bunun bütün şartlarını garanti ediyor Allahû Tealâ. Ne yapıyor? Kişinin bütün günahlarını sevaba çeviriyor. Yetmez! Artık günahların sevapları geçmesine müsaadesi yok. Neden yok? Nasıl sağlıyor bunu? Bize o güne kadar 1’e 10 veren Allahû Tealâ her sevabımıza, her kazandığımız dereceye 10 katını veren Allahû Tealâ, o günden itibaren 100 katını vermeye başlıyor. Ve emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiyye, ve tezkiye kademelerinde 7 tane kademede 1’100’den, 1’e 700’e kadar çıkartıyor bunları.

Maksadı ne? Maksadı, bizim için cehenneme gitmeyi imkânsız kılmak. Neden? Hiç mümkün olabilir mi sevgili öğrenciler, izleyenler? Düşünün. Bir insan düşünün; bu insanın cehenneme gitmesi için her gün kazandığı derecelerden 700 kat fazla günah işlemesi lâzım. Her gün kazandığı sevabın 700 katından daha fazla günah işlemesi lâzım. Bu fizik olarak imkânsızdır. İnsan ne yaparsa yapsın her gün kazandığının 700 katından fazlasını günah olarak işleyemez. Eşyanın tabiatına aykırı.

Öyleyse ne yapıyor reçete? Reçete bize açıklıkla neyi yapmamız, neyi yapmamamız gerektiğini bütün detaylarıyla öğretiyor. Ve Allahû Tealâ diyor ki:

10/YÛNUS-100: Ve mâ kâne li nefsin en tu’mine illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yec’alur ricse alellezîne lâ ya’kılûn(ya’kılûne).

Ve Allah’ın izni olmaksızın, bir kimsenin (bir nefsin) mü’min olması (mümkün) olamaz. Ve (Allah), akıl etmeyen kimselerin üzerine ceza (azap) verir.

“Aklını kullanmayana azap ederim.”

Ne demek bu? “Kur’ân-ı Kerim” diyor, “Benim reçetem O’nu öğreneceksiniz. Onu.” diyor “Bizim size büyük kolaylıklarımız var. Bunları öğrendiğiniz takdirde aklınızı kullanmış olursunuz.”

İnsanlar, Allah’ın o muhteşem ifadesine hiç iltifat etmiyor. Diyor ki Allahû Tealâ: “Allah sizin için güçlük dilemez. Allah sizin için kolaylık diler sadece.” Ne yapar Allahû Tealâ? Öyle bir kolaylıkla reçetesini sunar ki, şaşar kalırsınız. Çünkü sadece bir tek dilekle sonsuz bir hayatın içinde, sonsuz mutlulukla geçireceğiniz cenneti size mutlaka Allahû Tealâ sağlıyor. Sadece siz Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Dilemişseniz mutlak olarak Allah’ın cennetine gireceksiniz.

Peki bunu bilen birisi, bunu öğrenen birisi, Allah’a ulaşmayı dileyerek bunu tatbik eden birisi, kimdir o insan? O insan aklını kullanan insandır. Sadece bir dilekle Allah’a ulaşmayı dilemekle cenneti hak etmiştir. Peki ya ötekiler? Ötekiler de cehennemi. Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar ne yaparlarsa yapsınlar, Allah’ın cennetine girmek imkânın sahibi olamazlar. Gidecekleri yer mutlak olarak cehennem. İşte bunlar için Allahû Tealâ, “Aklını kullanmayanlar.” diyor. “Onlara azap ederiz.” diyor.

Öyleyse reçete, son derece önemli. Neyin olması lâzımgeldiğini, neyin olmaması lâzımgeldiğini söylüyor. Olmaması lazım gelen ne? Mürşide ulaşmamak. Eğer insan Allah’a ulaşmayı dilerse Allah 12. ihsanında ona mürşidini gösteriyor. Eğer kişi reçeteye göre yapılmaması lâzımgeleni yaparsa mürşidine ulaşmazsa o zaman,

Dalâlette olacağı için, 1.
Küfürde olacağı için, 2.

Aynı zamanda tabiatıyla böyleyse, fıskta olacağı için 3,  ayrıca hiçbir zaman günahları sevaba çevrilmeyeceği için o kişi mutlaka cehenneme girer. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi için Allahû Tealâ diyor ki: “Onların kaybettikleri dereceler kazandıkları derecelerden mutlaka fazladır.” Mu’minûn-103.

23/MU`MİNÛN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.

Kimler bunlar? Hüsranda olanlar. Kim hüsranda olanlar? Dalâlette olanlar. Dalâlette olanlar kim? Hüsranda olanlar da dalâlette olanlar da günahları sevaplarından fazla olanlar.

Öyleyse böyle olan insanların gideceği yerin cehennem olacağını söylüyor Mu’minûn Suresinin 103. âyet-i kerimesi. İnsanın bu handikapı aşabilmesi için 1. aşamada mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzım, dilemezse söz konusu olan cehennem. Dilerse söz konusu olan Allah’ın cenneti. Bu cenneti pekiştirmekse mürşide ulaştığı noktada kişinin gerçekleşiyor. Reçete hükmünü yenecek, merdivenin daha üst basamaklarında da yol göstererek sağlıyor. Mürşide ulaşan kişi, reçetenin başka bir hükmünü gerçekleştirmek mecburiyetinde. Namaz kılacak, oruç tutacak, zekât verecek, hacca gidecek, kelime-i şehadet getirecek. Hepsi tamam ama asıl yapması lâzımgeleni reçete işaret ediyor; zikir yapacak. Zikir yapmazsa, bu şart olmazsa olmaz şarttır. Zikir yapmazsa kurtuluşu gene mümkün değil.

İşte Allahû Tealâ zikir yapmayı farz kılarak, yeni bir kurtuluş kapısı daha açıyor kişiye. Çünkü zikir yapmak, o kişiyi nefs tezkiyesine ulaştıracaktır. Reçetenin vazgeçilmez şartlarından bir tanesi, zikir yapmak. Bütün reçetenin şartları farz kılınıyor üzerimize. Allahû Tealâ zikri farz kılmış, günün yarısından daha fazla zikri farz kılmış ve daimî zikri de farz kılmış. Neden? Nefs tezkiyesini ve tasfiyesini gerçekleştirelim diye. Gerçekleştiremezsek ne olur? Dünya saadetini yaşayamayız. Gerçekleştirirsek ne olur? Ruhumuzu Allah’a ulaştırdığımızda dünya saadetinin yarısını elde ederiz. Daimî zikre ulaştığımızda dünya saadetinin %100’ünü elde ederiz.

Öyleyse reçete bize gideceğimiz yolu, açacağımız kapıyı kısaca neyi, neden ve nasıl yapmamız lâzımgeldiğini öğretiyor. İşte bütün bunların ışığı altında bizim için söz konusu olan şey, reçetenin muhtevasını öğrenip tatbik etmektir. Yani aklımızı kullanmaktır. “Aklını kullanmayana azap ederim.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse ne olmamız lâzım? Aklını kullananlar olmamız lâzım. Ne olmamız lâzım? Reçeteye riayet edenler olmamız lâzım.

Sevgili kardeşlerim! Allah için yaptıklarımızla, onların karşılığında aldıklarımız arasında bir karınca ile bir dünyanın mukayesesi var. Sadece bir dilekle bir insan, sonsuz bir hayatı cennette geçirmek yetkisini alıyor Allahû Tealâ’dan, sadece bir dilekle.

Öyleyse bu dileği bir karınca olarak düşünürseniz, Allah’ın bir sonsuz hayatı ve cennette yaşatma konusunda verdiği garanti en az bir dünyadır. Öyleyse reçete her alanda bize yolumuzu gösteriyor. Reçete bir pusula; bizi kurtuluşa, mutluluğa ulaştıracak olan muhteşem bir dizaynı içeriyor.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Görüyor musunuz, Allahû Tealâ sizleri ne kadar çok seviyor? Nefs tezkiyesi ile başlıyorsunuz, zikir yapıyorsunuz, Allah’ın katından gelen rahmet, fazl ve salâvât kalbinize ulaşıyor. Kalbinizin içinde îmân kelimesinin etrafında fazıllar toplanmaya başlıyor. Her %7 fazl birikiminde ruhunuz bir gök katı yükselecektir. Ve bunu 7 defa gerçekleştirdiğinizde 7. kata ulaşan ruhunuz, 7. katın 7 âlemini geçecek, Sidretül Münteha’dan Allah’ın Zat’ına dikey olarak yükselip ulaşacaktır. Allah`ın Zat`ına ulaştığınız, Rabbinize döndüğünüz anda da mutlaka Allah’ın cennetini bir defa daha hak edeceksiniz.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Böyle bir dizaynda reçete bize yol gösteriyor, ne yapmamız lâzımgeldiğini. Demek ki zikir de olmazsa olmaz bir şart. İşte reçetenin muhtevasını Allahû Tealâ ne kadar açık olarak ortaya koymuşsa, şeytan da bütün insanları bu reçetenin hükümlerinden alıkoymak için bütün dehasını kullanır. İnsanları hileleriyle vesveseleri ile yalanlarıyla Allah’ın reçetesini tatbik etmemek istikametinde hep kandırmaya çalışır. Tatbik etmemelerini sağlamaya çalışır.

Öyleyse, Kur’ân-ı Kerim Allah’ın reçetesidir. Allah’ın mutluluk reçetesidir. Bu noktada nura baktığımız zaman 7 defa %7 nur birikimi, huşûda kazanılan %2 nurla beraber kişinin nefsindeki, nefsinin kalbindeki nurları %50’yi aşırtarak %51’e ulaştırıyor.

Bütün insanlar hayata gece başlarlar yani nefslerinin kalbi kapkaranlıktır. İnsanlardan bir kısmı bu geceyi gündüze çevirir. Bir kısmı gece hayata gelir ve gece ölür. Nefsinin kalbi kapkaranlık bir şekilde doğar, kapkaranlık bir şekilde ölür. İşte onlar, Allah’ın saadet reçetesinden haberdar olmayanlardır. Akıllarını kullanamayan zavallılardır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Sizler reçeteyi bilenlersiniz. Sizler reçeteyi yaşayanlarsınız. Sizler mutluluğu her noktada hak edenlersiniz. Sizler gelecekte bütün insanlara bu reçeteyi öğretecek olanlarsınız. Geleceğin güneşleri, geleceğin nurları, geleceğin meşaleleri, ışıkları, bütün insanlara mutluluk davetiyesini ulaştıracak olanlarsınız. Şerefle, şanla bu göreve seçildiniz. Allah’ın bütün güzelliklerini insanlara öğretmek, onların mutluluğunda methaldar olmak.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Sizlere mutluluğu hediye ediyor Allahû Tealâ. Sizler akıllarını kullananlarsınız. Ve başkalarının da akıllarını kullanmalarına sebebiyet verecek olanlarsınız. Geleceğin mutlu nesillerinin var olmasında çorbada tuzu bulunacak olanlarsınız. Gelecek nesiller sizlerin eseri olacaktır.

Dışınızdakiler bu büyük hakikatlerden haberdar değiller. Kur’ân-ı Kerim’in bir saadet davetiyesi olduğundan, Kur’ân-ı Kerim’in bir saadet reçetesi olduğundan, Kur’ân-ı Kerim’in bir saadet garantisi olduğundan haberleri yok. Onlara göre dünyada rahat yoktur. Onlara göre sahâbenin bile sadece 10 tanesi cennetle müjdelenmiştir. Geri kalanı cehenneme gidecektir.

Öyle zannederler. Bu 1. gurup; ümitsizler gurubu. Ötekiler de öyle pesimistler ki öylesine bir inancın sahipleri ki, “Allah merhametlidir.” diyorlar. “Bize mutlaka acıyacaktır. Ne kadar günahkâr olursak olalım affedecektir bizi. Doğru posta cennetine alacaktır. Allah merhametin sahibidir. Ayrıca,” diyorlar, “Allahû Tealâ’nın sözü var, garantisi var; kim mü’minse mutlaka onu cennetine alacak. E biz de evvelallah Allah’a inanıyoruz,  öyleyse mü’miniz. Mü’min olduğumuza göre Allahû Tealâ mutlaka bizi cennetine alacak. Bu olmazsa bile Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in şefaati var. Kıyâmet günü bize şefaat edecek, doğru posta cennete gireceğiz. O’nun ümmetinden olmak şerefinin sahibi olarak, biz hepimiz toptan Allah’ın cennetine gireceğiz.”

İşte, 2 tür insan tipi. İkisi de yanlış. İkisi de çok mübalağalı bir tarzda hakikatleri, şeytanın değiştirdiği standartlarda farklı öğrenmişler. Sonuç mu? Sonuç, bir felaketi simgeliyor.

Sevgili kardeşlerim! Ne 1.’ler ne 2.’ler kurtulamazlar. İnsanlar düşünün; hayatları 60 yıl, 70 yıl, 80 yıl devam etmiş. Hayatlarını namaz kılmakla, oruç tutmakla, zekât vermekle geçirmişler, kelime-i şehadet getirmişler, hatta hacca da gitmişler. Ama kurtulmaları mümkün değil. Ve bu büyük hakikatten haberdar değiller.

İşte akıllarını kullanamayanlar bu insanlar sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bunlar akıllarını kullanamayan zavallılar. Kur’ân-ı Kerim’in bir saadet reçetesi olmasından, davetiyesi olmasından ve garantisi olmasından haberleri olmayan insanlar. Ve ne yazık ki buna dayalı olarak kurtuluşları da mümkün olmayan insanlar. Akıllarını kullanamayanlar.

Sevgili kardeşlerim, öğrenciler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Sizler akılarını kullananlarsınız. Sizler sadece cennete girecek olan insanlar değilsiniz. Başkalarının da cennete girmesinde nasibi olanlarsınız. Onlara bütün güzellikleri verecek olanlarsınız.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ hepinizi sonsuz mutluluklara ulaştırsın dileklerimizle, dualarımızla Allahû Tealâ’nın indinde sizlere bir dizayn alıyoruz. Sizi, hepinizi geleceğin müjdecileri olarak selâmlıyorum. Hepinizin sonsuz cennet saadetine ve dünya saadetine ulaşmasını diliyorum. Allah hepinizden razı olsun. Allah’ın mutluluklarını hepinizin yaşaması mükemmel dizayn.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Bir güzelliği daha burada bitiriyoruz. Ne yazık ki zaman çok hızlı bir şekilde akıyor. Ve bugünkü sohbetimiz de inşallah burada tamamlanıyor. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırması dileklerimizle ve dualarımızla sözlerimizi inşallah burada tamamlıyoruz. Yine bir mutluluk perdesi daha burada açılıp kapanıyor. Sonsuz mutluluk dileklerimizle, temennilerimizle ve dualarımızla.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1256