Bugün: 12.12.2018

MÜRŞİD FARZDIR

TARİHİ: 06.03.2002
Can dostlarım gönül dostlarım! Bir defa daha kalp kalbe bir yakınlaşmanın içinde olacağız. Bir defa daha Allah’tan gelen bir güzelliği paylaşmanın huzurunu ve gururunu yaşayacağız. Bir defa daha Allah ile beraber olmanın hazzını idrak edeceğiz. Unutmayın, Allah’û Tealâ hepinizi sadece mutlu olmanız için yarattı. Bu akşamki sohbetimizin konusu: Mürşid farzdır. Farz mıdır? Eğer sorarsanız insanlara, size diyeceklerdir ki; “Hayır, farz değildir. Bu, mürşidin farz olmasını hangi deli çıkarmış?” Böyle diyeceklerdir. Onlar gene öyle söylesinler. Biz bakalım, Allah ne söylüyor!
 
Hep birileri size Allah’ın söylediğinin dışında bir şeyler söylerse siz hep düşünün. Onlar diledikleri gibi konuşabilirler ama Allah ne söylüyor? Konunun önemli olan yeri orası, Allah ne söylüyor? Allah diyor ki: “Mürşid farzdır.”  Öyleyse mürşid farzdır. Kim, ne söylerse söylesin. Önemli olan Allah’ın söylediğidir. Sadece onun için yaşarız ve onun için ölürüz. Öyleyse eğer varsak Allah’û Tealâ bizi yaratmışsa, kendisine sevgili kılmışsa o zaman ona olan can borcumuzun yanında, Allah’ın lütuflarına karşılık çok büyük borçlarımız var.  Öyleyse evvelâ biz mürşidimize tâbî olduk mu? Tabiî tâbî olduk. Evvelâ Dayı Bey’e tâbî olduk. Sonra Muhammed Raşit Hz.’ne tâbî olduk. Sonra da sizler bize tâbî oldunuz. Çünkü Allah’û Tealâ irşad görevini verdi. Nasıl bizden evvelkiler kendi mürşidlerine tâbî olmuşlarsa biz de kendi mürşidimize tâbî olduk. Siz bize tâbî olacaksınız. Aradan geçen senelerde sonradan gelen nesiller de sizlere tâbî olacaklar. Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’den bu tarafa 14 asırdır tâbiiyet müessesi var ve farz! 

Şimdi Kur’ân-ı Kerim’de tâbiiyetin farz olduğu kesinleşmiş. Allah’û Tealâ buyuruyor ki Nisâ-80’de:
4/NİSÂ 80: “Men yutiır resûle fe kad atâallâh(atâallâhe), ve men tevellâ fe mâ erselnâke aleyhim hafîzâ(hafîzen).”


“Kim Resûl`e itaat ederse, böylece andolsun ki Allah`a itaat etmiş olur. Ve kim yüz çevirirse, o taktirde Biz seni, onların üzerine muhafız olarak göndermedik.


“Biz resûllerimizi kendilerine itaat edilsin diye göndeririz. Resûle itaat, Bize itaattir.” diyor. İşte Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V); o risaletin ve aynı zamanda da nübüvvetin sahibi, irşad makamının en yükseğinin sahibi, kâinatın mürşidi. Ne diyor Allah’û Tealâ onun için? “Seni âlemlere rahmet olarak yarattım.” diyor Allahû Tealâ. Mürşidlerin en üst noktasında olanı Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’dir.

21/ENBİYÂ 107: “Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn(âlemîne)”. “Seni Biz, sadece âlemlere rahmet olarak gönderdik.
.
“Öyleyse şu gün, günümüzün uyum sağlayan bir kesimi var mı? Evet. Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’in mürşidliğine onların hiç sesi çıkmıyor. “Tamam. O, mürşiddi, son mürşiddi ve onunla beraber irşad etme olayı tamamlandı. Ondan sonra hiç kimse irşad makamının sahibi olamaz. Mürşid olamaz.” diyorlar.”

Ve sahâbe, Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’e tâbî olmuşlar mı? Ona da hiç kimsenin itirazı yok. O da yerli yerine oturuyor. Belki de tartışmasız tek konu. Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’e tâbî olunmuş mu? Kesin. Hiç kimsenin itirazı yok. Herkes aynı şeyi söylüyor. Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’e tâbî olunmuş. Neyse tartışmasız bir konumuz var, Allah’a şükürler olsun. Kur’ân-ı Kerim bu kadar unutulabilir miydi? Unutulabilirdi ki; unutuldu. Kur’ân-ı Kerim’in aslından insanlar bu kadar ayrılabilir miydi? Ayrılabilirler ki; ayrıldılar.
Evvelâ peygamberlerden başlayalım. Bütün peygamberlere tâbî olunmuş. Son olarak; son peygamber, son nebî olan Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’e tâbî olunmuş. Bu konu burada başlıyor, burada bitiyor. Çünkü kimsenin buna bir itirazı yok.

Peki, Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’den sonra ne olacak? Allah’û Tealâ diyor ki: “Biz bir resûl göndermedikçe kimseye azap etmeyiz.”


17/İSRÂ 15: “Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsihî, ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).”


“Kim hidayete erdiyse, sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez. Ve Biz, bir resûl göndermedikçe azap edici olmadık.”
“ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen): Biz bir resûl göndermedikçe azap etmeyiz. Bütün kavimlerde resûl vardır.” diyor.

Şu anda dünya üzerinde hiçbir kavim, hiçbir millet yok ki; o milletin içinde Allah’ın bir resûlü olmasın. Olmasa ne olur? Ölse ne olur resûl? O da bir insan neticede, ölecek. Öldüğü gün Allah’û Tealâ mutlaka yerine yenisini tayin edecek. Muhtevaya dikkatle bakın! Bu muhteva içerisinde, her devirde kıyâmete kadar bütün milletlerin içinde mutlaka resûl olması lâzım. Neden? Çünkü kıyâmet günü cehenneme gidecek olanların muhtevasına baktığınızda, Âdem (A.S)’dan kıyâmet gününe kadar, bütün zaman parçalarındaki bütün insanların cehenneme giden kesiminin, orada olduğunu göreceksiniz. Geri kalanların da hepsi mutlaka cennettedir. Öyleyse insanlardan cennete veya cehenneme gitmeyen hiç kimse yok.


Öyleyse cehennemdeki insanlar:
1- Bütün devirlerde bütün insanların %90’ından fazlasını oluşturduğuna göre, cehennem bütün devirlerdeki insanları kapsıyor.
2- Bütün yerleşme yerlerindeki insanları kapsıyor. (Bir dağ başında bile olsa o kişi, onu da kapsıyor.)


Hiç istisna yok. İnsan olarak yaşamış olan herkes ya cehenneme ya da cennete mutlaka gidecek. Gideceği yer ya cehennemdir ya cennettir. Ama mutlaka oradadır. İnsan olarak yaratılan hiç kimsenin bunun dışında kalması söz konusu değil.
Öyleyse hâl böyleyse cehennemdeki insanlar bütün zaman parçalarını ifade ediyor. Cehennemdeki insanlar, bütün zamanlardaki, bütün yerleşme birimlerindeki insanların hepsini ihtiva ediyor.


O zaman mademki Allah’û Tealâ diyor ki: “Biz, bir kavme resûl göndermedikçe o kavme azap etmeyiz.” O zaman Allah’û Tealâ kesinlikle bunu ifade etmiş oluyor ki; hiçbir devirde, hiçbir kavim resûlsüz değildir. Şu anda, içinde bulunduğumuz anda; şu dünyada ne kadar millet varsa o milletlerin hepsinin içinde mutlaka Allah’ın bir resûlü var; İbrâhîm Suresinin 4. âyet-i kerimesine göre onların diliyle onlara hitap eden bir resûl.


Allah’û Tealâ İbrâhîm-4’te diyor ki: “Biz, hiçbir resûl yoktur ki onu, kendi kavminin lisanıyla onlara hitap etsin diye, kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım.”
14/İBRÂHÎM 4: “Hiçbir resûlümüz yoktur ki; Biz, onu kendi kavminin lisanıyla göndermiş olmayalım. Onlara (kendi lisanlarıyla) beyan etsin (açıklasın) diye. Öyleyse Allah, dilediğini (Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri) dalâlette bırakır. Dilediğini (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) hidayete erdirir. Ve O, Azîz’dir, Hikmet Sahibi’dir” Mu’minûn Suresi 44. âyet-i kerime; “Bütün devirlerde bütün kavimlere resûl göndeririz, art arda göndeririz, kesintisiz göndeririz.”  diyor Allahû Tealâ.


23/MU`MİNÛN 44: “Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.”
.

Bütün bunlar, irşad müessesesinin kıyâmete kadar devam edeceğinin kesin göstergeleridir.

ÖYLEYSE MÜRŞİDLER KİMLERDEN TEŞEKKÜL EDER:

1- Huzur namazının imamı, en büyük mürşid. Huzur namazının imamı da mutlaka resûldür.
2- Bütün kavimlerdeki resûller.

Ne diyor Mu’minûn-44’te Allahû Tealâ? “Biz, bütün kavimlere resûl göndeririz ve ardı ardına göndeririz.” Bir şey daha söylüyor sevgili kardeşlerim! “Hiçbir kavim olmamıştır ki; onlara resûl gönderdiğimiz zaman resûllerini kabul etsinler. Hepsi resûllerini inkâr ettiler.” diyor. İstisnasız bütün milletler resûllerini inkâr etmişler.

Neden? Çünkü her devirde insanların çoğunluğu, %90’dan fazlası tâbî olmayanlar. Ve bunlar çoğunluk olduklarına göre her zaman duruma hâkimler ve her zaman Allah’ın resûllerini mutlaka reddedecekler. Bugün de aynı olay cereyan ediyor. Hepsi mi reddediyor? Hayır. Çoğunluk reddediyor. Ama her devirde o resûllerin etrafında mutlaka Allah’ın dostları yerleşir. Öyleyse bütün devirlerde hep resûller yaşamıştır. Bugün de bütün kavimlerin içinde resûller hayattadır.

İşte kâinatta bir tek dîn vardır: Hz. İbrâhîm’in hanif dîni. Ve bütün resûller kendi kavimlerine sadece o dîni anlatırlar. Hz. İbrâhîm’in hanif dînini. O dîn, İslâm’dır. O dîn, Hristiyanlık’tır. O dîn, Hüdayin’dir yani Musevîlik’tir. Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberler, sadece o dîni yaşamışlar (Hanif dînini yaşamışlar.) Hz. İbrâhîm de dâhil olmak üzere; ilk peygamber, ilk insan olan Âdem (A.S)’dan Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’e kadar gelen bütün peygamberler, bütün nebîler, bütün kavimlerdeki bütün resûller hepsi bir tek dîni yaşamışlar. Ve hepsinde de tâbiiyet mutlak olarak farz.

Öyleyse Allah’û Tealâ ne emrediyor? Hadi sizinle beraber zamanın sonsuz ötesine geçelim. Zamandan önceye ulaşalım.


A’râf-172’de ne diyor Allah’û Tealâ? “Biz, zamandan evvel bütün âdemoğullarının sırtlarından, onların zürriyetlerini çıkardık da onlara dedik ki:

‘E LESTU BİRABBİKUM: Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?
KALU: dediler ki.
BELA: evet.’ Ve onların nefslerini şahit tuttuk; kıyâmet günü biz bundan haberdar değildik demesinler diye.” diyor.
.
7/A`RÂF 172: “Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu birabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).”
.
“Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allah’û Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.” Neden haberdar değildik? Neden olduğunu Maide Suresi’nin 7. âyet-i kerimesinde görüyoruz. ----- 5/MÂİDE 7: “Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).”
.
Allah’ın, sizin üzerinizdeki nimetini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki Allah göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.” Allah’û Tealâ diyor ki: “O gün  orada, “e lestu birabbikum” gününde dediniz ki: işittik ve itaat ettik.’”

Acaba Allah’û Tealâ ne demek istiyor? Hepimiz demişiz ki Allahû Tealâ’ya: “İşittik ve itaat ettik.” Ne olmuş? Allahû Tealâ’ya: “Evet, Sen bizim Rabbimizsin; bela.” dedikten sonra (hepimiz Arapça’da negatif suallerin pozitif cevabı;  “bela.” demişiz), Allah’û Tealâ o zaman diyor ki: “Ben sizin Rabbiniz olduğuma göre şimdi sizlerden yemin istiyorum: Ey nefsler! Bana teslim olacağınıza dair Bana yemin verin! Ey ruhlar! Sizlerden misak istiyorum. Fizik vücudunuz ölmeden evvel, Bana geri dönüp teslim olacağınıza dair, Bana ulaşıp Bana teslim olacağınıza dair Bana misak verin.”

Ve fizik vücutlarımıza dönüyor ve diyor ki: “Ey fizik vücutlar! Sizden de ahd istiyorum; şeytana kul olmaktan kurtulup Bana kul olacaksınız, diye.”

Sonra da soruyor: “Sözlerimi işittiniz mi?”
Cevap veriyoruz: “semina: işittik.”
“Öyleyse itaat edin! Yemin verin, misak verin, ahd verin!” diyor Allahû Tealâ.

Hepsi Allah’a teslim olacaklarına dair; nefslerimiz yemin veriyor, fizik vücutlarımız ahd veriyor, ruhlarımız misak veriyor. Ve Allah’û Tealâ soruyor: “Emrime itaat ettiniz mi?” Cevap veriyoruz: “ata’nâ: itaat ettik.” “Öyleyse misakinizi üzerinize farz kıldım. Bu benim vasiyetimdir.” diyor Allahû Tealâ..

Öyleyse Allah’a verdiğiniz 3 yeminin ötesi de var. İrademizi de Allah’a teslim etmek durumundayız. Allah’ın vasiyeti ve Allah’ın ahdi; yemin, misak, ahdin ötesinde Allah’ın başka bir talebini de yansıtıyor. Bu, Allah’ın bize emrettiği, irademizi de Allah’a teslim etme hedefidir.  Her şey öylesine güzel ki; bu güzellik içinde insan nasıl olur da Rabbine âşık olmaz, nasıl olur da Rabbine hayran olmaz. İşte bir bütün içerisinde Allah ve insanlar… Allah’û Tealâ ruhlarımızdan misak almış. Konusu ne? Konusu; ruhumuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmamız. Ra’d-21, Allah’û Tealâ ondan bahsediyor:
..
13/RA`D 21: “Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi)”.
.
“Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.”


“vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: ve onlar Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını) O’na ulaştırırlar.”

Neymiş, neymiş? Allah’û Tealâ, Allah’a bir şeyleri ulaştırmamızı emretmiş, farz kılmış üzerimize. Onu Allah’a teslim etmekle mükellefiz.  Ruhumuzu Allah’a teslim etmek, misakiniz. Neyle mümkün? Mutlaka mürşide tâbî olmakla mümkün. Tâbî olmadıkça Allah’a ruhunuzu ulaştıramazsınız.

Nefslerinizi Allah’a teslim edeceğinize dair yani bir başka ifadeyle daimî zikre ulaşacağınıza dair nefsleriniz Allah’a yemin vermiş. Eğer mürşidinize ulaşıp da tâbî olamazsanız, nefsinizi tasfiye etmek şöyle dursun tezkiye bile edemezsiniz. Yani nefsinizin afetlerini yok edip de nefsinizin kalbine Allah’ın fazıllarını toplayamazsınız. Mutlaka tâbiiyet.

Bir irşad makamına tâbî olmadıkça fizik vücudunuzu Allah’a kul edemezsiniz. Peki, tâbiiyet olmadan da bir insan Allah’ın cennetine ulaşabilir mi? Ulaşabilir. Bir şartla: O kişi Allah’a ulaşmayı diler ama ömrü mürşidine ulaşacak kadar olmaz. Normal standartlarda bir insan Allah’a ulaşmayı diledikten sonra, Allahû Tealâ’nın onu mürşidine ulaştırması diyelim bir ay alacak. Önce bu bir ayı yaşayamazsa kişi, mesela âmenû olduktan sonra (Allah’a ulaşmayı diledikten sonra) bu kişi ertesi gün ölmüş. O kişi, mürşidine ulaşamaz. Ulaşamaz ama Allah’a ulaşmayı dilediği için o kişi mutlaka Allah’ın cennetine girer.

Öyleyse biz, bütünü düşünüyoruz. Bütün, 4 tane teslim içerir. Ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim etmek. Hepsi de farz. Hiç birini mürşidinize tâbî olmadan gerçekleştiremezsiniz. Söylediğim gibi eğer Allah’a ulaşmayı diledikten sonra, Allah bu dileğinizi kalbinizde görüp, bilip, işittikten sonra görmüştür, bilmiştir, işitmiştir. Bundan sonra irşad makamına ulaşacak kadar ömrünüz biçilmemişse, Allah’û Tealâ size o ömrü vermemişse sadece o taktirde mürşidinize ulaşmadan Allah’ın cennetine girebilirsiniz. Niçin girebilirsiniz? Allah’a ulaşmayı dilediniz diye.

Allah’a ulaşmayı dilemek herkes için başlı başına bir kurtuluştur. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişi mutlaka kurtulur. Mutlaka Allah’ın cennetine girer ama bu cennet, 1. kat cennettir.

1- Mürşidine ulaşmadan evvel o kişi ölürse, o kişi 1. kat cennete girebilir.
2- Ama kim mürşidine ulaştıktan sonra ölürse 2. kat cennete girer.
3- Kim mürşidine ulaştıktan sonra, ruhunu Allah’a ulaştırdıktan sonra ölürse 3. kat cennete girer. Ama bu kişinin farklı bir statüsü daha vardır. Çünkü dünya saadetinin de yarısını elde etmiştir. Çünkü nefsinin kalbinde %50’den fazla fazilet birikmiştir. Yani davranış biçimleri %50 pozitife dönüşmüştür.
4- Fizik vücudunu Allah’a teslim ettiği zaman, 4. kat cennet, dünya saadetinin %90’ı.
5- Nefsini Allah’a teslim ettiği zaman, 5. kat cennet, dünya saadetinin de %100’ü. Hem cennette mutlak bir saadet hem dünyada mutlak bir saadet.
6- İrşada ulaştığı zaman, 6. kat cennet ve dünya saadetinin gene bütünü.
7- Bihakkın takvaya ulaştığı zaman, iradesini Allah’a teslim ettiği zaman 7. kat cennet, dünya saadetinin %100’ü.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Yaşayacak olan bir insan için irşad makamı vazgeçilmez bir zorunluluktur. Ve insanlar onu rahatlıkla reddedebiliyorlar. Bu bizim problemimiz değil onların problemi. Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Biz size Kur’ân’ın hükümlerini anlatırız.

Öyleyse Allah’û Tealâ ne diyor Kur’ân-ı Kerim’de Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesinde? “Biz âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm’e ulaştırırız.” diyor Allahû Tealâ.


22/HACC 54: “Ve li ya’lemellezîne ûtûl ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin)”.
.
“Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl`ün, Nebî Resûl`ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O`na îmân etmeleri, onların kalplerinin O`nu (Allah`ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah`a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm`e hidayet edendir.” 
.
Sıratı Mustakîm’e ulaştırmak ne demek? Mürşide ulaştırmak demek. Çünkü mürşide ulaşıp da Allah’ın gösterdiği mürşid olacak, 12 tane ihsan almış olacaksınız Allah’û Tealâ’dan- tâbî olduğunuz zaman, ancak o takdirde ruhunuz Allah’a ulaşabilir. Aksi takdirde ulaşmaz. Yani siz, mürşide tâbî olmadıkça, ruhunuzun Allah’a ulaşması hiçbir standartta mümkün değildir sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler.

ALLAH’Û TEALÂ NE DİYOR?
.
5/MÂİDE 35: “Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).”
.
“Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.”
“yâ eyyuhellezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete: ey âmenû olanlar! (Allah’a ulaşmayı dileyenler) takva sahibi olun.”

Nasıl? “Allah’a ulaşmaya vesile olan kişiyi Allah’tan isteyin ve ona tâbî olarak takva sahibi olun.” diyor Allahû Tealâ.  Öyleyse Allah ile olan ilişkilerinizde, Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz (âmenû olacaksınız). Bu temel şart, olmazsa olmaz şartı. Dilemiyorsunuz. Dilemezseniz kurtuluşunuz mümkün değil. Gideceğiniz yer mutlak olarak cehennem. Allah’a ulaşmayı dilemeyen hiç kimsenin kurtulması mümkün değil. Ve insanların çoğu dün de dilemediler, bugün de dilemiyorlar, yarın da dilemeyecekler. İnsanların belki %10’undan azı dileyecek bunu ve onlar mutlaka kurtuluşa ulaşacaklar. Ve âmenû olan (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir insan, Allah’a kendisini ulaştıracak olan vesileyi Allah’tan istemek mecburiyetinde.

Şimdi gelin beraberce Fâtiha Suresine bakalım. Ne diyor Allahû Tealâ?
1/FÂTİHA 1: Bismillâhir rahmânir rahîm. “Rahmân ve rahîm olan Allah`ın ismi ile.
1/FÂTİHA 2: “El hamdu lillâhi rabbil âlemîn (âlemîne)” *** Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.


1/FÂTİHA 3: Er rahmânir rahîm(rahîmi).
**** Rahmân’dır, Rahîm’dir.


1/FÂTİHA 4: Mâliki yevmid dîn(dîne).
***** Dîn gününün mâlikidir.

1/FÂTİHA 5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
 (Allah`ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.


1/FÂTİHA 6: İhdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme).
(Bu istiane`n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM`e hidayet et (ulaştır).


1/FÂTİHA 7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.
eûzubillâhî mineşşeytanirracim: kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.


bismillâhir rahmânir rahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismi ile.
(Bir kelime ilâve edelim; başlarım.)

Fâtiha’nın başı eûzu besmele! Eûzu besmele ve Allah’û Tealâ buyuruyor: “el hamdu lillâhi rabbil âlemîn (âlemîne): hamd, âlemlerin Rabbinedir.”
.
Allah; sadece zahirî âlemin Rabbi değildir, gayb âleminin de Rabbidir. Bunların zıttı olan berzah âleminin de Rabbidir, emr âleminin de Rabbidir, zülmanî âlemin de Rabbidir ve yokluğun da Rabbidir.


Devam ediyor Allah’û Tealâ: “er rahmânir rahîm(rahîmi): Rahmân ve Rahîm’dir.”  Rahîm esması herkes için geçerli değildir. Allah’ın yoluna girenler; Allah’a ulaşmayı dileyerek 12 ihsanla mürşidine tâbî olanlar için geçerlidir.  mâliki yevmid dîn(dîne): (Bakınız burada olay başlıyor:) dîn gününün sahibidir.

İnsanların mürşidlerine tâbî oldukları günün sahibidir. Dîn günü! Allah’û Tealâ burada, “Dîn günü!’ diyor. Açıklamalar ardı ardına geliyor.
iyyâke na’budu: yalnız sana kul oluruz. Sana kul olmanın başlangıç günü, o dîn günüdür. Allah’a kul olmanın başlangıç günü dîn günüdür.  ve iyyâke nestaîn(nestaînu): ve yalnız Senden istianeyi isteriz. Nasıl isteriz? Niçin isteriz? “Niçin isteriz”in cevabı, hemen arkasından geliyor.  ihdinas sırâtel mustakîm(mustakîme): bu istianen ile bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştır.  Yani “İstianen ile mürşidimizin kim olduğunu bize bildirmen ile biz gidelim o mürşide tâbî olalım da bizi böylece Sıratı Mustakîm’e ulaştır.” Gerçekten bir mürşide tâbî olduğunuz zaman Sıratı Mustakîm’e mi ulaştırır Allahû Tealâ? Allah’a ulaşmayı dilemişsek mutlaka!


Allah’a ulaşmayı dileyen bir insan Allah’tan 12 tane ihsan alır. Bu 12 tane ihsanla kim Allah’ın kendisine gösterdiği mürşide ulaşırsa -ki mutlaka gösterir- o zaman ona tâbî olur. Tâbî olduğu an ruhu vücudundan ayrılır. Allah’a doğru yola çıkar ve mutlaka Allah’a ulaşır. O kişi sağ kalsa da ulaşır, ölse de ulaşır. Yeter ki yola çıksın. Yola çıktıktan sonra kişi ölürse, ruhu Allah’a ulaştığında Allah’û Tealâ onu sağken ulaşmış gibi kabul eder, 3. kat cennete alır.

Mürşidine ulaşamadan ölürse 1. kat cennete alır. Öyleyse arada bir farklılık var. Mürşide ulaşmak, cennetleri bir anda üst kata çıkarıyor.  Öyleyse Allah’a ulaşmayı dileyen bir insanı, Allah’û Tealâ onu ömrü varsa mutlaka mürşidine ulaştırır. Mutlaka o kişinin ömrü varsa ruhunu da Kendisine ulaştırır. Ulaştırmaması mümkün değildir. Kul ulaştırmaz. Allah ulaştırır. Allah ona; namazı sevdirir, orucu sevdirir, zikri sevdirir ve mutlaka ruhunu Allah’a ulaştırmasını temin eder. Allah bunu temin edeceğine dair söz vermiştir. Ve Allah’ın sözünde hulf olmaz.

Öyleyse bakıyoruz olaylar dizisine. Kişi Allah’a ulaşmayı dilemiş. Dilemişse mutlaka Allah’û Tealâ ona 12 tane ihsan verecek ve onu mürşidine ulaştıracaktır. Demin görmüştük ki Allahû Tealâ: “Mutlaka Allah’a ulaştırmaya vesile olanı isteyin.” diyor

Şimdi Fâtiha Suresinde diyoruz ki: “Yarabbi! Bizi Sıratı Mustakîm’ine ulaştır.” Neyle? İstiane ile.  “Yalnız senden istiane isteriz.” Yani “Mürşidimizi bize bildirecek olan cevabı, yardımı (istiane isimli yardımı) yalnız Sen verirsin. Senin yardımın adı istianedir.”

Bütün insanların yardımının adı yardımdır; nusret adını alır. Ama Allah’ın mürşid konusundaki yardımı yani bize mürşidimizi göstermesi istiane adını alır. Gösterir mi?
.
İşte Bakara Suresi 45 ve 46. âyetler:
2/BAKARA 45: “Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne)”.
.
“(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.”


2/BAKARA 46:  “Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).”  “Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.  Ey âmenû olanlar! Allah’tan sabırla ve namazla (bu namazın adı hacet namazı) istianeyi isteyin.” diyor Allahû Tealâ.
.
Yani; “Ruhunuzu Sıratı Mustakîm’e ulaştıracak olan mürşid her kimse, o mürşidi size bildirmesini Allah’tan isteyin. Bu zor bir iştir.”
Ne demek istiyor Allah’û Tealâ? Ne demek istediğini hemen arkasından söylüyor. “Ama huşûya ulaşanlar için zor değildir. Çünkü onlar kesin şekilde yakîn hasıl ederek inanırlar ki; ruhlarını ölmeden evvel mutlaka Allah’a ulaştıracaktır. Ve onlar gene yakîn hasıl ederek kesin şekilde inanırlar ki; ölümden sonra ruhları tekrar Allah’a geri döndürülecektir.” diyor Allahû Tealâ. Kimdir huşû sahibi? Ruhunu Allah’a ulaştıracağından kesin şekilde emin olan kişi. O, huşû sahibidir. Onlar ne yaparlarmış? İstiane isterlermiş Allahû Tealâ’dan. Ve Allah’û Tealâ da onlara mutlaka istianeyi verirmiş. Ama onun dışındakiler de hava alırmış. Allah’û Tealâ onlara göstermezmiş. Gösterse ne yazar? O kişi Allah’a ulaşmayı dilemiyor ki! O kişinin talebi yok ki Allah’û Tealâ ona göstersin.

Öyleyse ne olur? Allah’û Tealâ ona mürşidini gösterir. Gösterirse ne olur? Kişi… Allahû Tealâ’nın göstereceği mürşid, mutlaka kişinin ulaşabileceği bir yerdedir. Kişi mürşidine ulaşır. Diz çöker, mürşidinin önünde tövbe eder. Ve ona tâbî olur. Tâbî olursa ne olur? Emir olur.


Furkân Suresi 69-70. âyetler:
25/FURKÂN 69: “Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).”
“Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.”
25/FURKÂN 70: “İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).”
“Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).”


Furkân-69: Cehenneme gideceklerden bahsediyor Allahû Tealâ.
.
Furkân-70: “Ama kim tövbe eder de mü’min olursa ve nefs tezkiyesine başlarsa (amülissalihat yaparsa) Allah onların günahlarını sevaba çevirir Ve ruhu, tövbeleri kabul edilmiş olarak Allah’a döner.” diyor Allahû Tealâ...
.
Öyleyse Furkân Suresi’nin 70. âyet-i kerimesinde tâbî olan bir kişinin mü’min olacağı yazıyor. Ve aynı zamanda da bu kişinin nefs tezkiyesi yapacağını da söylüyor Allahû Tealâ. Amülissalihat yapacağını söylüyor. Ve Mü’min Suresi’nin 40. âyet-i kerimesinde bu insanların; nefs tezkiyesine başlayan insanların müminler olduğunu söylüyor.
40/MU`MİN 40: “Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu`minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).”
.
“Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır”.
.

Diyor ki: “Onlar ki amülissalihat yaparlar. İşte onlar mü’minlerdir. Kadın olsun, erkek olsun Allah mü’minleri mutlaka cennetine alacak. Ve hesapsız rızıklandırılacaktır.”
 
Öyleyse madde 1: Bir insan mürşidine ulaşamazsa mü’min olmak şerefine eremez. Öyle mi? Evet, Kur’ân-ı Kerim öyle söylüyor.

Şimdi Allah’û Tealâ 12 tane ihsan verir, dedik. Ne o ihsanlar?  Allah’a ulaşmayı diledikten sonra Allah kişide Rahmân emasıyla tecelliye başlar. Ve bu tecelliyle birlikte;

1- Gözlerimizdeki hicab-ı mestureyi alır.
2- Basar hassamızın üzerindeki gışaveti alır.
3- Kulaklarımızdaki vakrayı alır.
4- Sem’î hassasının üzrindeki mührü alır.
5- Kalpteki ekinneti alır.
6- Kalbin idrak hassasındaki mührü alır.
 7- Kalbe ihbat koyar. 
8- Kalbimize ulaşır.
9- Kalbimizin nur kapısını Allah’a çevirir.
10- Göğsümüzden kalbimize nur yolu açar.
11-Bizi huşû sahibi kılar.
12- Mürşidimizi gösterir. Ve o mürşide, bizi mutlaka Allah ulaştırır.

Biz bir adım atmışız, 12 tane ihsan almışız Allah’û Tealâ’dan. 12.si, mürşidimizin gösterilmesi.

2. adımı atıyoruz, 7 tane karşılık geliyor. 2. adımımızı atıyoruz mürşidimize tâbî oluyoruz. Mürşidimize bizi ulaştırmak kimsenin görevi değildir. Allah bunu tayin ediyor.

Diyor ki Allahû Tealâ: “ve alallâhi kasdus sebîli: her mürşidin bulunduğu dergâhtan devrin imamının bulunduğu anadergâha bu gözlerle, yeryüzünün sathına paralel görünmeyen yollar vardır.” 

Bu yolların adına Kur’ân-ı Kerim; “Sebîller.” diyor.
.
16/NAHL 9: Ve alâllâhi kasdus sebîli ve minhâ câirun, ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).” “Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm`e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah`ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.”
“Sebîlleri kast etmek, tayin etmek, tespit etmek; yalnız Allah’ın üzerine vazifedir.” diyor Allahû Tealâ.

Onun için Fâtiha Suresi: “YARABBİ! YALNIZ SENDEN İSTİANEYİ İSTERİZ.” Yani “MÜRŞİDİMİZİN KİM OLDUĞUNU SENDEN BAŞKA KİMSE BİLMEZ. BUNU TAYİN EDECEK, TESPİT EDECEK SENSİN.”

Sebîllerin tespiti irşad makamına ulaştırma işi sadece Allah’ın üzerine vazifedir.” diyorsa Allahû Tealâ, Fâtiha Suresiyle tam bir uyum içerisinde bu. “Yalnız Senden istianeyi isteriz. Bize bu istianeyi ver ki;  (arkasındaki cümle geliyor:) Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştır.”
1/FÂTİHA 5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah`ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.


1/FÂTİHA 6: İhdinâs sırâtel mustakîm(mustakîme).
(Bu istiane`n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM`e hidayet et (ulaştır).


1/FÂTİHA 7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
“O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.” ****
Ne oluyor irşad makamına ulaştığınız zaman? 7 ni’metin 1.’si devrin imamının ruhunun başınızın üzerine gelmesidir. Peki, ne diyor Fâtiha Suresi?  “sırâtallezîne en’amte aleyhim: o yol ki; o Sıratı Mustakîm ki üzerlerinde, başlarının üzerlerinde ni’met olanların yoludur.”

Ne diyordu Allah’û Tealâ Âli İmrân-164’te: “Mü’minlerin üzerine bir ni’met olmak üzere Allah resûl beas eder.” diyor. 


3/ÂLİ İMRÂN 164: “Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).”
.

“Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah`a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler”.
.

Ne oluyor? Kişi resûle (devrin imamı olan resûle) tâbî oluyor ki; Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V)’e kadar nebîler gelmiştir. Onlar nebî resûllerdir. Ondan evvelki 600 yıl nebî yoktur. Ondan 600 sene evvel Hz. İsa, ondan sonra 2000 yıl nebî yok, 2000 yıl evvel Hz. Musa.

Görüyoruz ki Allah’ın, Bakara Suresi’nin 45 ve 46. âyetlerinde dizaynı üzerine bir insan (Allah’a ulaşmayı dileyen insan), Allah’û Tealâ mürşidini gösterecekse hacet namazını kılar, sorar ve Allah ona mutlaka mürşidini gösterir. Onun için Allahû Tealâ: “Namazla ve sabırla isteyin.” diyor. Çünkü kişi, Allah’a ulaşmayı dilememişse ne kadar sorsa Allah ona göstermeyecektir. O zaman sabretmesi lâzım. Bir gün hakikati öğrenecektir ki; Allah’a ulaşmayı dilemezse Allah, ona mürşidini göstermeyecektir. O zaman diler. Dileyince de mutlaka Allah’û Tealâ da gösterir.
.
2/BAKARA 45: “Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).”
.
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
.
2/BAKARA 46: “Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).”
.
“Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.”
Öyleyse istianeyi istiyoruz Allah’tan, mürşidin kim olduğunu bilmek istiyoruz. Allah’û Tealâ mutlaka gösteriyor. O zaman hangi mürşide tâbî olursak olalım, devrin imamının ruhu oradadır. Tâbî olduğunuz anda arşı tutan meleklerle beraber oradadır. Ve derhal başınızın üzerine gelir, yerleşir.
.

Başınızın üzerine gelir yerleşirse ne olur? Bu devrin imamının ruhunun, başımızın üzerine gelip yerleşmesi; 1. Nİ’MET. Bu ni’met başımızın üzerine geldiği zaman, Mü’min Suresi’nin 15. âyet-i kerimesine göre bizim için yeni bir şey söz konusu olur. Mü’min olmak!
.
40/MU`MİN 15: “Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).”
.
“Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.”
.
Çünkü Mucâdele Suresi’nin 22. âyet-i kerimesi diyor ki: “Onların üzerine, başlarının üzerine Allah’ın katından ruh gönderilir. Devrin imamının ruhu gönderilir. Ve o insanlar onunla yed edilirler ve onunla desteklenirler. Başlarının üzerindeki ruhla desteklenirler. Ve onların kalplerinin içine Allah, îmânı yazar. Onların kalplerinin içine îmân yazılır.” diyor Allahû Tealâ.
.

58/MUCÂDELE 22: “Lâ tecidu kavmen yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîratehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne).”
“Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?”
..
Hangi sebeple? Başlarının üzerine devrin imamının ruhu geldiği için. Mu’min-15’te; bu ruh kişinin üzerine geliyor. Şöyle anlatıyor Allahû Tealâ: “Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların başlarının üzerine katından (emrinden) bir ruh gönderir. O kişiye, o kişinin ruhuna Allah’a ulaşma gününün, yevm`et talâkın, Allah’a mülâki olma gününün geldiğini haber vermek üzere emrinden ruh gönderir. Devrin imamının ruhunu gönderir.”

Ruhunuz vücudunuzdan her gün 100’lerce defa ayrılır. Hangi günahı işlerseniz hiç birine iştirak etmez. Ama sizden de bir yere ayrılamaz. Vücudunuzdan ayrılır. O günaha iştirak etmez. Günahı bittikten sonra görevi tekrar vücudunuza geri dönmektir. Vücudunuzda şiddetle ruhu kendisine çeken bir güç vardır. Ama ruhunuz da buna karşı koymak gücünün sahibidir. Günah işlediğiniz sürece, o günaha ruhunuzun iştirak etmesi mümkün değildir.  Ne oldu? Tâbî oldunuz. Devrin imamının ruhu başınızın üzerine geldi.
.
Ve Fâtiha Suresi:  sırâtallezîne en’amte aleyhim: o Sıratı Mustakîm ki başlarının üzerinde ni’met olanların yoludur.
.
gayril magdûbi aleyhim: üzerlerine gadap duyulanların yolu değildir. Kimlere gadap duyduğunu söylüyor Allah’û Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de; “Kâfirlere gadap duyarım. Mü’min olmayanlara gadap duyarım.” diyor.
.

Öyleyse başının üzerinde ni’met olanlar mü’minler.  Mü’minler mi? Şimdi göreceğiz ama bir muhteva daha, Allah’û Tealâ buyuruyor ki: “ve lâd dâllîn.”
Fâtiha Suresi; “ve lâd dâllîn.” ile bitiyor. Bizi çok önemli bir sonuca ulaştırıyor: “Ve dalâlette olanlar da Sıratı Mustakîm’in üzerinde bulunamazlar.”

İNSANLAR ALLAH’Û TEALÂ TARAFINDAN 2 GRUBA AYRILIYOR:

1- Hidayet üzere olanlar, hidayette olanlar.
2- Dalâlette olanlar.

Bir insan mürşidine ulaşmadıkça, Allah’ın kendisine gösterdiği mürşide ulaşıp da tâbî olmadıkça o kişi dalâlettedir. 10 âyet-i kerime, mürşidine tâbî olmayan dalâlettedir. Dikkat edin ki kişi, Allah’a ulaşmış olmayı dilesin. Allah’a ulaşmayı dilesin. Dilemiyorsa tâbiiyeti hiçbir şey ifade etmez. Olmamış hükmündedir. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi var ise o kişiye, Allah’û Tealâ mutlaka mürşidini gösterecektir. O kişi mürşidine ulaşacaktır. Ulaştığı zaman o kişi dalâletten mutlaka kurtulacaktır. Sıratı Mustakîm üzerine gelecektir.

Öyleyse 10 âyet-i kerime, konumuz ile son derece alâkalı. Mürşidine tâbî olmayan kişi dalâlettedir. Onun için (kişinin dalâletten kurtulması, hidayet ehli olması için) mürşid farzdır.

1.ÂYETİ KERİME; 28/KASAS 50: “Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).”
.
“Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.”
.
“Habibim! Senin davetine tâbî olmazlarsa, icabet etmezlerse, sana tâbî olmazlarsa bil ki onlar, kendi hevalarına tâbî olmuşlardır. Kim Allah’ın davetçisine değil de kendi hevasına tâbî olursa; nefsinin afetlerine tâbî olursa ondan daha çok dalâlette olan kim vardır?” diyor Allahû Tealâ.

SADECE 2 TANE ALTERNATİF:

1- Nefsinize (nefsinizin afetlerine) tâbî olacaksınız.
2- Mürşidinize tâbî olacaksınız.

Dikkat edin! Herhangi bir mürşidden bahsetmiyoruz. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah, ona mürşidini gösterecektir ve kişi o mürşide ulaşacaktır. Öyleyse herkesin ulaşabileceği yerde Allah’ın bir mürşidi mutlaka vardır. Ve Allah mürşidi göstereceğine dair söz veriyor.  Ne oldu sevgili kardeşlerim şimdi? Şu oldu: Kişi, bu istikamette bir gayretin sahibi oldu. Allah’tan mürşidini sordu. Allah gösterdi. Kişi ona ulaştı. Ulaşmazsa eğer kurtuluşu yok. Sadece 1 âyet söyledik.
.
2. ÂYETİ KERİME, 20/TÂHÂ 123: “Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.” ****  “(Allah’û Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”
.
“Hadi hepiniz, birbirinize düşman olarak oradan aşağıya inin! Size hidayetim gelecek. Kim hidayetçime tâbî olursa sadece onlar dalâletten kurtulurlar ve şâkî de olmazlar.” 

SADECE TÂBÎ OLANLAR DALÂLETTEN KURTULABİLİYOR.

3. ÂYET-İ KERİME, 18/KEHF 17: “Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâhi, men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).”
.
“Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.”****
men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden): Allah kimi Kendi Zat’ına ulaştırırsa o zaman o kişi hidayete erer. Çünkü dalâlette ise onlar için bir hidayetçi bulunmaz. Onlar için bir velî mürşid bulunmaz.

Yani dalâletten kurtulmayı istemeyen bir insan, onun için hiçbir zaman bir mürşid olmayacaktır (âyet 3)

4. ÂYETİ KERİME, 45/CÂSİYE 23: “E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
.
  “Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?”
.
“Habibim! O hevalarını kendilerine ilâh edinenleri görüyor musun? Allah onları, kendi ilimleri üzere dalâlette bırakır.” Kimmiş bu insanlar? Hevalarına tâbî olanlar. Hevalarını kendilerine ilâh edinenler yani hevalarına tâbî olanlar. Kasas-50’de ne diyordu Allahû Tealâ? “Kim mürşidine değil de hevasına tâbî olursa onlar dalâlettedir.” diyordu. Bu kişi de dalâlette, tâbî olmadığı için.
.

5. ÂYET-İ KERİME 62/CUMA 2: “Huvellezî bease fîl ummiyyîne resûlen minhum yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin)”.
.
“Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allah`a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sadece açık bir dalâlet içinde idiler. “Biz bütün kavimlerde ümmîlerin içinden resûl beas ederiz. Onlara Allah’ın âyetlerini okusun diye. Nefslerini tezkiye etsin diye. Onlara kitap öğretsin diye. Onlara hikmet öğretsin diye. Bir resûle tâbî olmadan evvel, onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.” diyor Allahû Tealâ.
.

Peki, bunun dışında Allah’û Tealâ ne söylüyor? Cuma-2’de de aynı şeyleri söylüyor.

6. ÂYETİ KERİME: Âli İmrân-164:  3/ÂLİ İMRÂN 164: “Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmete, ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).” 
.
“Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah`a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.”
.
“Mü’minlerin üzerine bir ni’met olsun diye Allah resûl beas eder. Onlara Allah’ın âyetlerini okusun diye. Onların nefslerini tezkiye etsin diye. Onlara kitap öğretsin diye. Onlara hikmet öğretsin diye. Bir resûle tâbî olmadan evvel, onlar apaçık bir dalâlet içindeydiler.”

7. ÂYET-İ KERİME 46/AHKÂF 32: “Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).”
.
“Ve Allah’ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah’tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.”
8. ÂYETİ KERİME, 16/NAHL 36: “Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).”
.
“Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).”……

“Allah bütün kavimlerde resûl beas eder. O kavimlerdeki insanları şeytana kul olmaktan kurtarsınlar da Allah’a kul etsinler diye. Bir kısmı bu yüzden hidayete erdiler, bir kısmının üzerine dalâlet hak oldu.” Tâbiiyetle hidayet!

9. ÂYETİ KERİME 39/ZUMER 23: “Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).”
.
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.“İşte bu Allah’ın hidayetidir ki Allah, bununla kullarından dilediğini hidayete erdirir. Kim de dalâlette ise onlar için bir hidayetçi yoktur.”  Bu Zumer Suresinin 23. âyet-i kerimesi.

VE 10. ÂYET-İ KERİME, 7/A`RÂF 186: “Men yudlilillâhu fe lâ hâdiye lehu, ve yezeruhum fî tugyânihim ya’mehûn(ya’mehûne)”.
.
“Allah kimi dalâlette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi (hidayete erdiren) yoktur. Ve onları azgınlıkları (isyanları) içinde şaşkın (bir halde) terkeder (bırakır).”…….“Allah dilediğini dalâlette bırakır. Onlar için bir hidayetçi olmaz. Allah onları isyanları içinde şaşkın bir halde bırakır.” İsyan edenleri, Allah’a ulaşmayı dilemeyenleri Allah’û Tealâ dalâlette bırakıyor.
.
Ne oldu sevgili kardeşlerim? 10 tane âyet-i kerime, mürşidine ulaşmayan kişinin dalâlette olduğunu söylüyor. Dalâlette olanların ise gideceği yer cehennem.

İşte Allah’û Tealâ A’râf-179’da diyor ki:
7/A`RÂF 179: “Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne).”
.
  “Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.”.

“Biz cehennemi insanların ve cinlerin çoğu için yarattık. Onların kalpleri vardır; fıkıh edemezler. Kulakları vardır; duyamazlar. Gözleri vardır; göremezler. Onlar hayvanlar gibidirler. Hayır, daha çok dalâlettedirler.”  Dalâlette olanların gidecekleri yer cehennem. İnsanların çoğu cehennem için yaratılmış. Cehennem insanların çoğu için yaratılmış. İkisi de aynı sonuca çıkıyor.

7/A`RÂF 178: “Men yehdillâhu fe huvel muhtedî ve men yudlil fe ulâike humul hâsirûn(hâsirûne).”
.
 “Allah kimi hidayete erdirirse (kendisine ulaştırırsa), artık o hidayete ermiştir. Ve kim dalâlette bırakılırsa, işte onlar, onlar artık hüsrana uğrayanlardır (nefslerini hüsrana düşürenlerdir)."
.
“Dalâlette olanlar hüsranda olanlardır.” diyor Allahû Tealâ.
 23/MU`MİNÛN 103: “Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne)”.
.
“Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır. “O hüsranda olanlar var ya! Onların günahları sevaplarından çoktur. Onların gidecekleri yer cehennemdir. Ebediyen cehennemde kalacaklardır.”.

Ve Allah’û Tealâ bir defa daha ispat ediyor ki; tâbiiyeti olmayan kişi dalâlettedir ve gideceği yer cehennemdir. Öyleyse mürşid farz mıdır? Kim dalâlette kalmak istiyorsa onun için bir problem yok. O tâbî olmasın. Dalâlette kalsın. Dalâlette kalanların gidecekleri yer cehennem. Kim Allah’a ulaşmayı dilemezse onlar uzak bir dalâlet içinde. Allah’a ulaşmayı diledikten sonra kişi, kısa bir zaman içerisinde, birkaç gün içerisinde mürşidine ulaşacağı için, -bu kişi hidayete birkaç gün uzaklıkta bir dalâlet içinde, çok yakın bir dalâlet içinde- hidayete çok yakın bir dalâlet. Ve kişi zaten mürşidine ulaşmak istiyor. Allah’û Tealâ mutlaka ona mürşidini gösteriyor. O birkaç günlük zaman parçası içerisinde, o kişi mutlak olarak Allah’ın o mürşidine ulaşıyor. Tâbî oluyor. Tâbî olduğu anda Allah’û Tealâ kalbinin mührünü açıyor. Kalbinin içindeki küfür kelimesini dışarı alıyor. Kalbinin içine îmânı yazıyor. O kişi ancak tâbî olduğu zaman mü’min olabiliyor. Ondan evvel mümin de değil.

Tâbî olmadan evvel kişi dalâlette, kâfir hüviyetinde. Tâbî olmadan evvel kişi dalâlette! Öyleyse tâbiiyet neyi ifade eder? Tâbiiyet olduğu anda ruh, Allah’a doğru yola çıkar. Tâbiiyet olduğu anda fizik vücut şeytana kul olmaktan kurtulmaya, Allah’a kul olmaya başlar. Tâbiiyet anından itibaren nefs, tezkiye için hazır hale gelmiştir. Nefs tezkiyesi başlayacaktır. Ruhun da hidayeti tâbiiyetle başlar. 
.
FİZİK VÜCUDUN DA HİDAYETİ TÂBİİYETLE BAŞLAR. NEFSİN DE HİDAYETİ TÂBİİYETLE BAŞLAR.

Şurasını hiç unutmayın! Hidayet çağındayız. İçinde bulunduğumuz asra, “hidayet asrı” diyor Allahû Tealâ. 3. milenyumun, 3. bin yılın ilk yüzyılı. Başlangıcı bu yıllar, hidayet yılları. Bu devre “hidayet devri, asr-ı hidayet” diyor Allah’û Tealâ. 2001’den başlayarak ileri doğru giden yıllar. Dünyanın ne kadar ömrü kaldı bakalım görürüz. Eğer irşad makamına ulaşıp tâbiiyet yoksa hidayet yok. Mü’min olmak yok. Hidayet yoksa kişi dalâlette. Mümin olmak yoksa kâfir. Kurtuluşunuzun irşad makamına ulaşmakla mümkün olacağını hiç mi hiç unutmayın!

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; Allah’û Tealâ bizi bütün güzelliklere ulaştırmış. Şunu görüyoruz: Tâbiiyeti yoksa kişi için:

1- Hidayet yoktur.
2- Mü’min olmak yoktur.
3- Kurtuluş yoktur.
4- Nefs tezkiyesi yoktur.
5- Fizik vücudun hidayeti yoktur.
6- Nefsin hidayeti yoktur.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın hepinizi irşad makamına ulaştırarak, mutlu bir dünya hayatı ve 2. kat cenneti derhal size temin etmesini, Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaAllah burada tamamlamak istiyoruz sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah hepinizden razı olsun. 


  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 371