Bugün: 18.11.2019

Mutluluk - 2

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha bir zikir sohbetinde birlikteyiz.
Bir defa daha size mutluluktan bahsetmek üzere...

Allah’ın sizden tek istediği, sizden yegâne talebi olan şey mutluluğunuzdur.

Sevgili kardeşlerim! Biliniz ki hepiniz mutlu olmak için yaratıldınız. Konumuz mu? Mutluluk… Öyleyse hepiniz için Allah’ü Teâlâ mutluluğu öngörmüş. İstisnasız hepinizin mutlu olması, Allah’ın yegâne dileğidir. Başka bir şey istemiyor. İbadetler, mutluluğu kazanabilmeniz için, sizin yapmanız gereken, sizin kazanacağınız vasıfları hazırlayan sistemler.

Mutluluk, bir vasıf kazanma müessesesidir. Öyle bir insan olacaksınız ki; negatif faktörler size tesir etmeyecek. Bütün negatif sistemlere karşı bir zırh giyinmiş olacaksınız. Öyle bir insan olacaksınız ki; sizden çevrenizdeki herkese güzellikler saçılacak. Sadece onları mutlu edecek davranışların içinde bulunacaksınız. Öyle bir hüviyete kavuşacaksınız ki; o hüviyet içerisinde, sizin onlara verdiğiniz mutluluğun, onlardan size geri döndüğünü yaşayacaksınız.

Öyleyse... Mutluluk mu? Eski adı saadet. Saadet içinde bir dünya hayatı: Mutlaka cennet! Allah’ın hepinizden istediği şey bu! Sizler! MİHR Vakfı’nın mensupları; hepiniz Allah’ın cenneti için hedef tayini yaptınız ve Allah’a ulaşmayı dilediğiniz andan itibaren, biliniz ki yeriniz orasıdır.

Öyleyse cennete gitmek; insanlara o kadar çok zor görünen şey; aslında hiç de zor değil. Bildiğiniz gibi bir dileğiniz Allah’ın cennetine girmeniz için yeterli. İnsanlar mı? Onlar bilmiyorlar. Allah’ın kendilerine ne kadar büyük ni’metler verdiğinin farkında değiller. Sevgili kardeşlerim! Bu incelikleri, bu, “Kör kör parmağım gözüne.” diye Kur’ân’ın içinde yanıp sönen sinyalleri, bu insanlar hiç görmemişler. Acaba görmemişler mi? Görmelerine iblis tarafından mâni olunmuş.

Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah ile olan dizaynınızda muhtevaya dikkatle bakın! O, sizin mutlaka cennete ulaşmanızı istiyor ve bunu size bedavadan vermeye hazır. Yani siz özel bir gayret göstermeyeceksiniz. Sadece bir dilekte bulunacaksınız. Ne diyeceksiniz? Hadi söyleyin bakalım: “Yarabbi! Ben, bana emanet olarak verdiğin ruhu, Sana ulaştırmak istiyorum. Ben, Sana ulaşmak istiyorum. Ben, Sana aşığım. Ben, Sana hayranım. Ben, Seni seviyorum Yüce Allah’ım! Ben, mutlaka Sana ulaşmak istiyorum.”

Bu dizayn, “Bir insan böyle söyledi diye Allah’a ulaşmayı dilemiş olmaz.” şeklinde tecelli ediyor. Yani kalbinizde gerçek bir talebin var olması gerekiyor. Allah’a ulaşma konusunda, gerçek bir talep, gerçek bir istek, gerçek bir niyet…

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Böyle bir talebin sahibi misiniz, değil misiniz? Bunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Talep ettiniz mi, yoksa talep ettiğinizi mi zannediyorsunuz? Bunların ikisi; zannetmek ve istemek birbirinden tamamen farklı iki tane faktördür. Peki, bunu anlayabilir misiniz? Gerçekten Allah’a ulaşmayı dileyip dilemediğinizi? Kesin, hemen anlarsınız.

Allah’a ulaşmayı dilemeden evvel, siz herhangi bir insandınız. Allah’ü Teâlâ’nın emirleri size belki vız geliyordu. Belki omuzlarınızda bir yüktü. Ya da zaten hiç ibadet etmiyordunuz. Ne namaz kılıyordunuz ne oruç tutuyordunuz ne zekât veriyordunuz ne zikir yapıyordunuz. Hiçbirisini yapmıyordunuz, bundan eksiklik duyduğunuz da yoktu. Sonra öğrendiniz ki Allah’a ulaşmayı dilemek lâzım. Hadi dilediniz. Gerçekten dilediniz mi? Bu dilek kalbinize girdi mi? Kalbinizde hissettiniz mi Allah’a ulaşmayı dilemeyi? Kalbî talebiniz oldu mu Allah’tan? Olup olmadığını hemen anlarsınız. Nereden anlarsınız, biliyor musunuz? Eğer Allah’a ulaşmayı kalben dilemişseniz, bunu kalbinize, içinize sindirmişseniz (hani “içine sinmek” derler ya insanın), o zaman Allah’ın ibadetlerine karşı bir sevgi duyacaksınız. Artık namaz kılmak size ağır gelmeyecek, zikir yapmak ağır gelmeyecek, oruç tutmak ağır gelmeyecek.

Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, Allah’ü Teâlâ tarafından ibadetlerin kendisine sevdirildiği kişidir. O kişi, namaz kılmayı sever. Oruç tutmak, tâbî olmuşsa onun için hiçbir problem teşkil etmez. Çünkü açlık ve susuzluk hissettirmez Allah’ü Teâlâ ona. Allah ona orucu sevdirmiştir. Orucu, onun zevkle yaşayacağı bir hüviyete sokmuştur. Namazı sevdirmiştir Allah’ü Teâlâ ona. 5 vakit namazın ötesinde, 2 vakit de kuşluk sünneti ve teheccüd olmak üzere, 2 vakit de ilâve namazı kılar bu kişi, zevkle kılar.
Öyleyse sevgili kardeşlerim! Kişi zikirden çok hoşlanır. Zikir yaptığı zaman, Allah’ı düşünmeye başlar ve adeta kendinden geçer. Üç boyutlu bir izlenim, üç boyutlu bir hissiyat değil baştan ulaşacağınız şey. Farkı derhal hissedersiniz. Allah’ın ibadetlerine karşı içinizde bir sıcaklık, bir yaklaşım olmuştur ve namaz kılmanın, oruç tutmanın, özellikle zikir yapmanın size vereceği, dünya zevklerine benzemeyen bir haz, bütün benliğinize yayılır. İşte o zaman siz var ya, o zaman siz, Allah’a ulaşmayı dilemiş bir insansınız!

Sevgili kardeşlerim!

DİLEDİĞİNİ ZANNETMEKLE, DİLEMEK AYNI ŞEY DEĞİLDİR

“Ben Allah’a ulaşmayı diledim ama senin söylediklerinden hiçbirini duymuyorum, hissetmiyorum, yaşamıyorum.” diyen biriniz varsa içinizde, ona deriz ki: “Hayır, sen Allah’a ulaşmayı dilemedin. Kendini boşuna aldatma. Sadece, sen Allah’a ulaşmayı dilediğini zannediyorsun.” O kişi de bize diyebilir ki: “Hayır, ben Allah’a aynen böyle söyledim: ‘Ey Allah’ım! Ben, Sana ulaşmayı diliyorum.” Eğer tam böyle benim gibi yapıp da bunu söylemişseniz, hayır dilemediniz. Onu kalbiniz söyleyecek, kalbiniz…
 
KALBİNİZ ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEYECEK. O DİLEDİĞİ ZAMAN, SÖYLEDİĞİM ŞEYİ HİSSEDECEKSİNİZ

Sevgili kardeşlerim! İki kişi kavga eder, bir üçüncü kişi onları barıştırır. Taraflardan birisi gerçekten barışmak istiyordur ve barışmayı en güzel şekilde sahneye koyar. Diğeri de tükürür gibi “Ben seninle barıştım.” der. İkincisi barışmamıştır. Kalbi; “Ben barışmadım.” diyor.

Şunu söylemek istiyorum sevgili kardeşlerim! Dilek, kendinizi bir hedefe yöneltmektir. Böyle bir yönelme yoksa, dilinizle demin anlattığım biçimde, “Yarabbi! Ben, Sana ulaşmayı diliyorum işte.” tarzında bir dilek, size bir şey kazandırmaz. İç dünyanızı Allah’a yöneltmeye çalışın. İç dünyanız Allah’a ulaşmayı dilesin. Bu bir istek olsun, bu bir tutku olsun, vazgeçilmez bir şey olsun sizin için. Onsuz yapamadığınız bir şey...

Sevgilerin şahikasına Allah’ta ulaşırsınız. Öyle bir şey olur ki; Allah bir tarafta olur, Allah’ın dışındaki herşey, en sevdiklerinizin topu ikinci tarafta olur. Ve siz, adım adım kendinize bir hedef tayin edersiniz; Allah’ın kulu olmak, sonra da kölesi olmak, azatsız kölesi…

Sevgili kardeşlerim! Ah bir anlatabilsem… Kelimeler yetse... Ne O’nu tarife kelimeler yeter ne O’nu sevmenin, kelimelerle ifadesi mümkündür. Anlatılamaz ki... Kelimeler öylesine yetersiz ki kardeşlerim…

O’na, evvelâ O’ndan hoşlanmakla yakîn hasıl edersiniz. O hoşlanmak, yerini Allah’ı sevmeye bırakır. Daha sonraki safhada, gerçek anlamda bir aşk duyarsınız Allah’a karşı. Ama daimî zikirden sonrası, hayranlıktır. O, Rabbinizdir, sahibinizdir, her şeyinizdir. Öyle bir gün gelir ki; sadece O’nun için yaşarsınız; sadece Allah için. Hiçbir şeyinizin, gözünüzde hiçbir değeri yoktur. Sağlınızın, hayatınızın, hiçbir şeyinizin... Varsa yoksa Allah, sadece Allah.

Öyleyse sevgili kardeşlerim! O Allah, varlığını size öyle bir hissettirir ki; bütün uzuvlarınız, her zerreniz adım adım Allah için olmaya başlar ve bir gün her şeyinizle Allah için olursunuz. O zaman, başkaları için yaşamaya başlayacaksınız ki bu, Allah için olmanın kesinleştiğini gösterir. Hayatınızı başka insanların mutluluğuna adamak, hayatınızı başka insanların mutluluğuna, saadetine vakfetmek: Bu, sevgi vakfıdır. İlâhî vakfın adı budur. İlâhî vakıf...

Sevgili kardeşlerim! O zaman, yaşamanın ne kadar güzel, doyulmaz bir zevk olduğunu yaşayacaksınız. Kendinizi Allah’a adadığınız zaman, dünya üzerine bunun yankılanması, reflekte edilmesi, aksetmesi, sizin kendinizi Allah’ı sevenlere adamanızı ifade eder.

Sevgili kardeşlerim! Bir süre sonra meselâ sevenlerle sevmeyenleri ayırt etmezsiniz. Hepsi sizin için yardım edilmeye değer, Allah’ın yaratıklarıdır. Her zaman bir yaratık, sadece bir yaratık olduğunuzun idrakinde, sizi Yaratan’a en büyük saygıyı, en büyük huşûyu, en üst seviyede hayranlığı yaşamak üzere adım adım Allah’ın yolunda ilerlersiniz. Her şey öylesine güzel ki...

Sevgili kardeşlerim! Şu kelimeler, kelimeler bir yetse... O’nu tanıdığınız zaman, O’nunla hemhâl olduğunuz, O’na hayran olduğunuz zaman var ya! İşte o zaman bu dünyada yaşamanın doyulmaz bir zevk olduğunu, bütün boyutlarıyla, her zerrenizde hissedersiniz. Onun için, ne zaman bir camide, “Ey ahali! Allah’tan korkun! Günah işlemeyin!” falan tarzında duyurular işittiğim zaman, hep üzülmüşümdür, “Dîn anlayışımız bu mu olacaktı?” diye.

Hayır, sevgili kardeşlerim! Allah’ü Teâlâ, Allah’tan korkmanızı istemiyor, Allah’a huşû duymanızı istiyor. Huşû müessesesi, haşyet müessesesi “havf” değildir, korku değildir. Allah’ü Teâlâ velev ki Kur’ân-ı Kerim’de “havf” kelimesini kullanarak, bizâtihi korkuyu kullanarak, “Benden korkun!” dese bile, o aslında “Beni sevin!” anlamına gelir.

Huşû, tıpkı teslim olmak gibi, tıpkı Âmenû olmak gibi, tıpkı takva sahibi olmak gibi ki; o da sakınmak, çekinmek, korkmak anlamına gelir, 7 safhalı bir müessesedir. Haşyetiniz, Allah’a karşı duyduğunuz huşû müessesesi. Nasıl takva, sadece korkmak değil, kademe kademe Allah’a daha çok, daha çok yaklaşmayı ifade ederse, huşû müessesesi de aynı standartları hâvidir. 7 safhalı, Allah’a daha çok huşû duyma. Bu huşûnun ağırlık merkezinde korku yok; sevgi var, aşk var, hayranlık var ve kelimelerle anlatılabilse, hayranlığın da daha ötesi var.

Öyle bir gün gelecek ki, sevgili kardeşlerim, kendinizi bir hiç olarak göreceksiniz. Sadece, O’nun emrinde, O’nun bir yaratığı, bir mahlûku, azatsız kölesi olacaksınız. Hayatınız da dahil her şeyinizi, O’nun bir emriyle derhal Kendisine teslime hazır hale geleceksiniz.

Unutmayın ki biz insanlar, sadece ve sadece birer mahlûkuz, birer yaratık. Yaratan O. O, Allah! Hepimizi, bütün kâinatı, 6 tane âlemi, 3 asıl, 3 karşıt unsur olmak üzere, zıddıyla kaim kılarak yaratmış. Sonra da hepsini ilmiyle ve rahmetiyle, “Rahîm” esmasıyla kuşatmış. Sevgili kardeşlerim! “Rahîm” esmasıyla kuşatmak dediğim zaman, orada durun. Allah’ı en çok temsil eden esma, Rahîm esmâsıdır Allah’ü Teâlâ’nın; “Er Rahîm.”

Öyleyse yaratık olan 6 âlemin bütünü, 6 âlemin kapladığı bütün alanlar, Allah’ü Teâlâ’nın Rahîm esmasıyla ve O’nun Rahîm esmasının Allah ile irtibat kurma standartlarında her şeyi kaplamıştır. Zahirî âlem, bütün galaksileriyle Allah’ü Teâlâ tarafından kaplanmıştır. Rahmetiyle, Rahîm esmasıyla ve ilmiyle…

Allah, ‘El Âlim’ isminin sahibidir, ‘Er Rahîm’ isminin sahibidir. Bilirsiniz; tamlama olduğu zaman, “lam”lar, “ra” olur. “El Rahmân” kelimesi, “Er Rahmân” olarak okunur, okuma sırasında. Aslında bu tecvit müessesesine, doğrusunu isterseniz benim pek aklım ermiyor. Ve de, gördüğünüz gibi öyle pek güzel bir okumayı da, hiçbir zaman becerememişimdir ama bu beni hiç etkilemez. Rabbim isteseydi, bana en güzel şekilde tecvidi öğretirdi. Rabbim isteseydi, bana en güzel şekilde Arapçayı öğretirdi; A’dan Z’ye.

İsteseydi, kalbime Kur’ân-ı Kerim’i yerleştirirdi. Ben hiçbir sıkıntı çekmeden, onu su gibi okurdum. İsteseydi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e okuma-yazma öğretirdi. Sevgili kardeşlerim!  

Şunu demek istiyorum: Allah’ın şu anda size verdiği ne varsa, o sizde var olan şeyler, hepinizin bilmesini istiyorum, sizi mutlu etmek için her zaman yeterlidir. Hep şeytan sizi, sizde olmayan şeylerin olması konusunda sıkıntıya sokar. Hep sizi: “Bak, başka insan zengin, falanca zengin, sen fakirsin. Öyleyse Allah’ü Teâlâ seni sevmiyor. Sen Allah’a lâyık değilsin.” Bunlar gibi sözler söyleyerek, sizi kendinden yana kılmaya çalışır. Bütün daveti isyandır. Allah’a isyan etmeniz; Allah’ın ordusundan, göklerin ordusundan çıkmanız, şeytanın ordusuna, cehennemin ordusuna katılmanız demektir. Sevgili kardeşlerim!

Eğer biz sizlere bunları anlatmasaydık, hepiniz farkına bile varmadan, şeytanın emrindeydiniz. Hiç hissettirmez ama sizi elde etmesi ve kullanması, son derece kolaydır onun için.

Neden? Neden kolaydır?  Hadi söyleyin bakayım; neden kolaydır? Çünkü nefsinizin afetleri, zaten şeytanın ekmeğine yağ sürecek şekilde yaratılmıştır. Yani? Nefsinizin afetleri, Allah ne emretmişse onları yapmak istemez, şeytan da… Nefsinizin afetleri, Allah neyi yasaklamışsa onları da mutlaka yapmak ister, şeytan da…
 
Öyleyse şeytan nefsinize ne emredecek? Nefsinizden neyi yapmasını isteyecek? Allah’ın emrettiği şeyi yapmamanızı isteyecek. Neyi yapmanızı isteyecek? Allah’ın yasak ettiği şeyi yapmanızı isteyecek ve zaten nefsiniz de Allah’ın yasak ettiği şeyi yapmak istiyor. Allah’ın emrettiği şeyi de yapmamayı. Şeytan da aynı şeyi istediği için, nefsinize istediği şeyleri yaptırmak, şeytan için bir problem değil. Önünde hiçbir güçlük yok. Öyleyse neden insanların büyük kısmına, çok büyük bir kısmına iblis hâkimdir? İşte bunun için...

İNSANOĞLU KULVARA EŞİT ŞARTLARDA GİRER

Ruhu %100 hasletlerle doludur, nefsi de %100 afetlerle doludur. Ama hâkim olan her zaman afetlerdir; şeytanın devamlı telkinleri sebebiyle. Unutmayın, şeytan herkesle konuşabilecek olan bir özelliğin sahibi kılınmıştır Allah’ü Teâlâ tarafından. Ama Allah’ü Teâlâ herkese vahyetmez.

Dikkat edin ki, Allah ile olan ilişkileriniz, liyakat esasına bağlıdır. Neye lâyıksanız, Allah ile o kadar irtibatta olursunuz, bağlantılı olursunuz. Önce size ilham eder. Ne zaman ilham etmeye başlar? Allah’a ulaşmayı dilediniz, 12 tane ihsan aldınız, mürşidinize ulaştınız, ruhunuz Allah’a doğru yola çıktı. Nefsinizin kalbinde, %21 fazl, %2 de rahmet birikimi tamamlandı. Nefs-i Mülhime’desiniz. Allah’tan ilham almaya başladığınız noktadasınız.

Bu ilham, hiçbir zaman karşılıklı mukabele, karşılıklı konuşma, karşılıklı muhavere değildir. Allah bir şeyde, içinizden bir talep geçtiği zaman ona bir cevap ulaştırabilir size. Meselâ bir şairin, bir mısrasına koymak istediği bir kelimeyi bulamaması halinde, Allahû Tealâ’nın ansızın ona yardım ederek, o kelimeyi ona bildirmesi, işte bu ilhamdır.

İlham, vahiy değildir. İlham, spontane bir konuşma ifadesidir. Bir kelime söyler, bir mısra söyler, sonrası gelmez. Herkes, ilhama muhatap olabilir. Belki Allah’ü Teâlâ tarafından başka vasıflar da kişiyi ilham sahibi yapabilir. O vasıfların neler olduğunu bilmiyoruz. Ama Kur’ân’daki sıra, 28 basamaktaki sıra, 17. basamakta ilhamı mutlaka başlatır. İlham, Allah’ü Teâlâ’nın bazen bir kelimeyle, bir cümleyle, bir şeyleri duyurması halidir, bir şeyleri hissettirmesi halidir; ama hiçbir zaman bir tezekkür değildir. Karşılıklı konuşma, sizin suallerinize cevap verme müessesesi değildir. Tezekkür, vahyi ifade eder. Allah ile karşılıklı konuşma, tezekkür etme, müzakere etme…

SEVGİLİ ÖĞRENCİLER, İZLEYENLER VE DİNLEYENLER!

Her şey çok mu güzel yoksa bana mı öyle geliyor, ne diyorsunuz? Hadi söyleyin. Size de mi öyle geliyor? Hay Allah razı olsun! Artık eski bahçelerden geçerken, oraların yemyeşil olduğunu, bu yeşilin size bir ferahlık ve sevinç verdiğini düşünmeye başladınız mı? Ağaçlar, çiçekler, gökyüzü, bulutlar, denizin yeşili, göğün mavisi, size bir şeyler fısıldamaya başladı mı?

Sevgili kardeşlerim! Allah’a çok şükredin; varsınız. Şu dünya adı verilen gezegene, Allah’ü Teâlâ sizi hayat sahibi olarak, bir yaşantı nasip etmek suretiyle, bu yolda mûkim kılmış. Dünya adı verilen bu gezegendesiniz. Daha binlerce gezegende hayat var. Bizim gibi insanlar var. Bizden çok daha mütekâmil, teknik seviyede bizi çook gerilerde bırakan...

Sevgili kardeşlerim! İşte bakın, her şeyimizle birlikteyiz. Siz şu anda benim ağzımda karanfil olduğunu; hayır, iki tane karanfil olduğunu biliyorsunuz. Eğer öksürük söz konusuysa, bu Allah’ü Teâlâ’nın bir hediyesidir. Demek ki öksürmemiz gerekli.

Vaktiyle bir profesörün bana söylediğini hatırlıyorum. “Bu öksürüğün için, Allah’ü Teâlâ’ya çok hamt etmelisin, şükretmelisin. Çünkü orada biriken, savaşın dışarıya atılan neticesidir bu. İçinde hep savaş olacak. Dışarıdan gelen mikropların içerideki askerler tarafından karşılanması ve savaşın sonunda şehitlerle, ölülerin dışarı atılması olayı. Onun için bu her zaman devam etmeli! Sen de hep mutlu olmalısın. Bu öksürüğün sebebiyle.” dedi.

Sevgili kardeşlerim! O demeseydi de Allah’ü Teâlâ bana aynı şeyleri söylüyor: “Ne verdiysek en güzeli odur.”

Öyleyse sevgili kardeşlerim! Bazıları, bazı kardeşlerimiz üzülüyormuş; ben öksürüyorum diye. Neden üzülüyorsunuz? Bu bir temizlik ameliyesi! Öyleyse her an iç dünyanızda savaş var, her an hücreler arasında antikorlarla mikroplar arasında devamlı savaş var.

Dinliyorsunuz değil mi, aktüel bilimler konusunda yeni kat edilen mesafeleri? Genetik kodlar sisteminde bir yeni aşama ve genetik ilmi birtakım sistemleri harekete geçiriyor. Bu sistemler artık kanser hücrelerini, o genetik ilminin kendilerine yüklediği öldürücü vasıtaları başka hücrelere hiçbir zarar vermeden kanser hücrelerine ulaştırıyor. Kanser hücrelerini yok etmeye başlıyor. Tıp, böyle bir noktaya ulaşmış durumda. Öyleyse Allah’a sonsuz hamd ve şükretmeliyiz ki bize öksürük verdi. Ama aynı zamanda karanfili de vermiş.

Ne diyorsunuz sevgili kardeşlerim! Ne diyordu Merkez Efendi? diyordu ki: “Ben de arkadaşlarımın gittiği bütün mahkemelere gittim. O davalarda ben de bulundum. Ama arkadaşlarımın hissettiği şeyi hissetmedim. Her şey merkezindeydi.” Ve sonra Allah’ü Teâlâ’nın söylediği, o en güzeli ifade etmiş: “Vallâhu serîul hısâb: Ve Allah, hesabı çabuk gören, seri olarak görendir.”

2/BAKARA-202: Ulâike lehum nasîbun mimmâ kesebû vallâhu serîul hısâb(hısâbi).

İşte onlar ki, onların, kazandıklarından (kazandıkları derecelerden dolayı) nasibi vardır. Ve Allah, hesabı çabuk görendir.

Nasıl görür? Anında görür. Kim bir başkasına bir kötülük yapmışsa, o kötülüğün, mizanın gösterdiği değeri kadar derecat kaybeder. Ne yapmıştır? Kötülüğü eden, kaybettiği dereceyle cezalandırılmıştır. Her kötülüğün, davranış biçiminin, ya pozitif ya da negatif bir derecesi vardır. Negatif ise cürümü kadar yer yakar. Yani 10 derecelik bir günah işleyen kişiye, sadece 10 derece yazılır. Ama 10 derecelik bir sevap işleyen bir kişi, 10 katını yani 100 derece alır normal şartlarda.

6/EN`ÂM-160: Men câe bil haseneti fe lehu aşru emsâlihâ, ve men câe bis seyyieti fe lâ yuczâ illâ mislehâ ve hum lâ yuzlemûn(yuzlemûne).

Kim (Allah’ın huzuruna) bir hasene ile gelirse, artık onun on misli, onundur.Ve kim bir seyyie ile gelirse, o zaman onun mislinden başkası ile cezalandırılmaz. Ve onlar zulmolunmazlar.

Ne zaman bu kişi, 1. gök katına ulaşırsa, 100 kat almaya başlar, 2. gök katına kadar. Mürşide ulaştığı andan itibaren 100 kat almaya başlar. 2. gök katında 200 kat almaya başlar, 3., 4., 5., 6., 7. gök katlarında, 700 kata kadar yükselir.

2/BAKARA-261: Meselullezîne yunfikûne emvâlehum fî sebîlillâhi ke meseli habbetin enbetet seb’a senâbile fî kulli sunbuletin mietu habbeh(habbetin), vallâhu yudâifu li men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).

Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her sünbülünde (başağında) yüz adet tane (tohum) olmak üzere, yedi sünbül (başak) veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimse için (onun rızkını) kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi’dir, Alîm’dir. Öyleyse sevgili kardeşlerim!

O, Allah! Ne yapar? Kim bir derecat kaybederse, bir başkasına kötülük yapmak suretiyle, o kişinin, o yaptığı kötülüğün karşılığı olan derecat, negatif rakamlar; nakıs rakamlar olarak kişinin hayat filmine derhal, anında mizan tarafından kaydedilir. Ama bir başkasının mizanında da aynı işlev yapılır, fakat ters. Yani zarar gören, zulme uğramış kişi yani mazlumun hayat filmine, pozitif rakamlarla aynı miktar kaydedilir. O kişi hışma uğramıştır, o kişi zulme uğramıştır; mazlumdur. Uğradığı zulüm hangi boyuttaysa, aynı boyutta derecat sahibi olur.

Derecatla zulüm, birbirini götürüp sıfırlar. Zâlimin, zulmü yapanın amel defterinde, hayat filminde pozitif derecatla, kişinin gördüğü kötülük gene karşılaşır, birbirini sıfırlar. Mazlumun amel defterinde kendisine zulüm yapılan, yapılan zulüm kadar derecat kazanmıştır. Zulmü yapan zâlim, zulmü kadar derecat kaybetmiştir. Derecatla amel, birbirini sıfırlamıştır.

Böyle bir kişinin, zulme uğradıktan sonra kısas yaptığını düşünelim. İntikam alma hissi ağır basmış. Aynı fiili, o da ötekine karşı işlemiş. Meselâ birisi ötekine bir tokat attıysa, ikinci de birinciye bir tokat atmış. Attığı anda her şey yeniden sıfırlanır. Tokatı atan eskiden derecat kazanmışken, şimdi aynı miktardaki derecatı kaybedecektir. Ve başlangıç noktasına geri dönecektir. Kazandığı derecatla, kaybettiği derecat birbirine eşit olacaktır; mazlumun; zarar görenin.

Ne olmuştur başlangıçta? Bu kişi zarar görmüştür. Yani birisi ona tokat atmıştır ve bu sebeple bu kişi; tokatı yiyen kişi derecat kazanmıştır. Şimdi intikam aldığı zaman, tokatı geriye iade ettiği zaman, amel defterinde yani hayat filminde bir negatif fiil var. O, tokat atıyor; bu sefer bir başkasına. Karşılığında negatif derecat var ve kaybettiği derecatla fiili gene birbirine eşit.

Öyleyse fiillere bakıyoruz. Bu kişi bir tokat yemiş, birinci fiil. İkinci fiil, bir tokat atmış. Öyleyse, fiiller birbirine eşit. Tokat yemekle tokat atış, birbirine eşit iki tane fiildir. Eşit olması şarttır. Peki, derecelerine bakıyoruz. Tokat yediği zaman derecat kazanmıştı; tokadı attığı zaman derecatı kaybetti. Öyleyse kaybettiği derecelerle kazandığı dereceler de birbirine eşit. Allah gene hesabı çabuk gördü. İlk kötülüğü yapana, zâlime dönüyoruz. Zulmü yaptığı anda derecat kaybetti. Fiiliyle kaybettiği derecat, birbirine eşit. Tokadı yediği zaman, gene yediği tokatla kazandığı derece; derecat kazanıyor, gene birbirine eşit. Derecelere bakıyoruz, kazandığı derecelerle kaybettiği birbirine eşit. Tokat atma müessesesine bakıyoruz, yediği tokatla attığı tokat birbirine eşit. Hem fiiller eşitlenmiştir hem de dereceler eşitlenmiştir. Sıfıra sıfır, elde var sıfır.

Sevgili kardeşlerim!

Allah’ü Teâlâ, unutmayın ki hepinizi mutlu olasınız diye yarattı ve Allah’ü Teâlâ hepinizden, sadece ve sadece mutlu olmanızı istiyor. Saadetse yanı başınızda, elinizi uzattığınız zaman tutabileceğiniz bir yakınlıkta sizi bekliyor. O saadete, sadece değişerek ulaşabilirsiniz. Nefsinizin afetlerini azaltmak, sonunda da yok etmek suretiyle.
Allah’ü Teâlâ ne diyor nefsiniz için? Her ne kadar “Biz, insanı” diyorsa da nefsi kastediyor. “Biz insanı (nefsi) bir ahseni takvim içinde yarattık. Sonra onu esfeli safilîne reddettik.” diyor.

95/TÎN-4: Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin).

Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.

95/TÎN-5: Summe redednâhu esfele sâfilîn(sâfilîne).

Sonra onu, esfeli safiline (en sefil hale, nefsinin karanlıklarına) iade ettik (çevirdik).

“Biz, insanı ahsene ulaşabilecek olan bir hüviyette yarattık.” diyor.

AHSEN OLAN NEDİR?

Ruhunuzdur. Ruhunuz; ahsendir. Allah’tan gelmiştir, bünyesinde sadece hasletler vardır. En büyüğü, en önemlisi sevgi olan, 19 grup haslet. Yalnız pozitifler. Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getirmek isteyen, yasak ettiği fiilleri asla işlemek istemeyen bir güzellikle mükâfatlandırılarak dünyaya gönderildiniz.

Ruhunuz, bu özelliklerin sahibidir; tekâmülün zirvesinde, Ahsen olarak yaratılmıştır. Her yapacağı olay, mutlaka ona derecat kazandırır. Ya Allah’ın bir emrini yerine getirir, derecat kazanır veya bir kötülük işlemesi mümkünken onu yapmayarak, Allah’ın yasak kıldığı bir fiili işlemeyerek derecat kazanır. Hep derecat kazanacak işlevler yapar.

İşte! Nefsinizi de Allah’ü Teâlâ, bir takvim içinde, bir zaman parçası içinde ahsene yani ruhunuzun bütün hasletlerinin, nefsinizin kalbini dolduracağı bir noktaya ulaştırmak üzere yarattı. Ama bunu yapmayanlar için, esfeli safilîn; cehennemin en altı söz konusudur.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Her şey öylesine güzel ki... Şu gözlüklerimi size vereyim, ister misiniz? Bunlarla bakın. Allah’ın bana verdiği o gözlükleri size verebilseydim, aynı gözlüklerle siz de bakabilseydiniz, sizden daha çok mutlu olurdum diye düşünüyorum; siz mutlu oldunuz diye.

İşte sevgili kardeşlerim! Daimî zikre ulaştığınız zaman, gözlük sahibi olacaksınız. Bütün olayların pozitif yönlerini görebilme özelliğinin sahibi olacaksınız. Sizin düşmanınız kalmayacak. Onlar mı, başkaları mı? Onlar size düşman olabilir. O, onların problemi ama siz onlara düşman olamazsınız.
Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım!Sizleri öylesine seviyorum ki… Bütün güzelliklerin sizin için yaratıldığını, Allah’ın uzantısıyla, Rahîm esmasıyla, her an sizde var olduğunu biliyor musunuz? Bu, tecellidir. “Nereye giderseniz gidin, sizinle beraberim.” diyor. Neden? Çünkü sizin içinizde, Allah’ın Rahîm esması mevcut; sizinle beraber; Rahîm esmasının tecellisi. Allah’ın ilmiyle beraber, saçınızın ucundan, ayak parmaklarınızın ucuna kadar Allah, Rahîm esmasıyla ve ilmiyle, her zerrenizi kaplamış durumdadır. Her an sizinle beraber.

O İLMİN VE RAHMETİN GÖRÜNTÜSÜ MÜ? TAM SİZİN GÖRÜNTÜNÜZ.

Sevgili kardeşlerim! Hani hep söylüyorum ya size; hadi gelin, “kanitun” olalım diye. İçinizden bir şeyler çıktığını düşünün. Ayak parmaklarınızdan başlayan, dizlerinize, karnınıza, göğsünüze, omuzlarınıza çıkan, sonra da başınızın üzerinden yükselen bir şeyler düşünün diye. İşte o, Allah’ın rahmeti ve ilmi. Allah’ın Rahîm esmasıyla tecellisi. O’nu, O’na, Kendisine gönderiyorsunuz, “kanitun” oluyorsunuz. Sonra tekrar size geri dönüyor.

Sonra mı? Sonra bir gün, Allah’ü Teâlâ sizi âdeme götürecek; Yokluk’a. Yani 7 gök katının ötesi, İndi İlâhi’nin ötesi; Yokluk’tur. Allah’ın Zat’ı da Yokluk’tadır. Sizdeki tecellisi, sadece bir tecellidir. Allah’ın ilminin ve Rahîm esmasıyla tecellisinin, sizlere ulaşmasıdır. Kendisine geri dönen, tekrar size dönecek olan, başınızdan itibaren aşağı doğru inip, bütün vücudunuzu kaplayacak olan, gene Allah’ın tecellisi ve rahmetidir, Allah’ın tecellisi ve ilmidir. O, Rahîm esmasıyla her an, her şeyinizden haberdardır. “Size şah damarınızdan daha yakınım.” dediği zaman Allah’ü Teâlâ, bu tecelliyi kastediyor.

50/KAF-16: Ve lekad halaknel insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuh(nefsuhu), ve nahnu akrebu ileyhi min hablil verîdi.  

Ve andolsun ki insanı Biz yarattık. Ve nefsinin ona ne vesveseler vereceğini biliriz. Ve Biz, ona şah damarından daha yakınız.

Birtakım insanlar, bir iddiada bulunurlar. Derler ki: “Allah tektir, kâinat da tektir. Allah’ü Teâlâ, sadece kâinatı kaplar. Göklerde bir Allah yok.” Bu bir küfürdür. Allah Yokluk’tadır. Kâinatı yaratmadan evvel de vardı. Neredeydi? Bir mekâna ihtiyacı hiç olmadı, Yokluk’taydı. Siz gözlerinizle görürsünüz, kulaklarınızla işitirsiniz, dilinizle konuşursunuz, ses çıkarırsınız. Allah’ü Teâlâ herşeyi yapar, kımıldamasına ihtiyaç yoktur. Her zerresiyle herşeyi yapmaya kaadirdir. Oradan, âdemden kâinata baktıracak size. İnsan vücudu şeklinde bir kâinat göreceksiniz, cinsiyetsiz bir insan vücudu.

Sevgili kardeşlerim!  

Allah’ı sevin, çok sevin. Sevginiz, sizin mutluluğunuzun muharrik unsurudur, harekete geçirici, teşvik edici unsurudur. Etrafınızdaki insanları sevin ki; onlardan sevgiyi geri alasınız. Sevdikçe sevilirsiniz, nefret ettikçe nefret edilirsiniz. Her toplumun içinde birtakım insanlar vardır, sevemezler. Ama onlar sevilmezler de.

İnsanlar vardır, severler. Başkaları kendilerine kötü davransa da severler. Ama onlar, büyük kitle tarafından mutlaka sevilenlerdir.

Öyleyse sevgili kardeşlerim! Sevginin hâkim olduğu bir ortamda, beşerî münasebetlerde, herkese en güzeli ulaştırarak yaşayın. İnsanları sevin! Sevdikçe mutlu olursunuz. Mutlu oldukça sevilirsiniz ve sizden çevrenize, hep başkalarını mutlu kılacak davranışlar ulaşır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Sizlerle ne zaman konuşsam zamanın nasıl akıp gittiğini hiç anlayamıyorum. Sanki biraz evvel başlamışım ve az bir zaman, birkaç dakika geçmiş ve konuşma bitmiş gibi geliyor bana. Ama gene de zamanımızı doldurduk. Sizlere doyum olmaz. Her zaman şu kalbimizin bir köşesinde, bir yeriniz olduğunu bilmenizi istiyorum. Hepinizi çok seviyorum sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım!

Allah’ü Teâlâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırmasını, sonsuz mutluluklar içinde yaşamanızı Allah’ü Teâlâ’dan dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 815