Bugün: 22.11.2019
  • Ana Sayfa
  • »
  • Osmanlı Ordusu, Allah’ın Ordusuydu

Osmanlı Ordusu, Allah’ın Ordusuydu

Osmanlı Nizam-ül Âlem Olduğu Sürece Allah İle Beraberdi. Ordusu, Allah’ın Ordusuydu
TARİHİ: 28.01. 2002

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allah hepinizden razı olsun. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah’ın sohbetini yapmak üzere, Allah’tan bahsetmek üzere; dostluktan, kardeşlikten ve özellikle mutluluktan bahsetmek üzere biraradayız. Eğer Allah ile biraradaysak mutluyuz, Allah bizimleyse mutluyuz. Şu anda sizler, biz ve Allahû Teâla; üçümüz biraradayız. Öyleyse mutluluktan bahsedebiliriz.

Sevgili kardeşlerim! “Allah ile bir ilişki kurulmadan da mutluluk oluşabilir.” diyenlere hep acıyarak bakmışımdır. Hayatlarının neyi ihata ettiğinin hiçbir zaman farkına varamadan ölürlerse gerçekten kendilerine çok yazık ederler.

Sevgili kardeşlerim! Allahsız bir mutluluk mümkün değildir. Mutluluğun ne olduğunu bilemeyenler ancak “Allah ile beraber olmadan da insan mutlu olabilir.” diye bir düşüncenin sahibi olabilirler. Sevgili kardeşlerim! Bu, onların problemi ama bizler mutluluğu yaşayanlarız ama bizler biliyoruz ki; mutluluk, Allah ile bile olmaktır.

Sevgili kardeşlerim! 27 Ocak Pazar günü (yani dün) Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşuydu.  1299 yılından 1922 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu olarak (1300, 1400, 1500, 1600, 1700, 1800) 723 yıl. 700 yıl. 700 yıldan fazla bir süre Osmanlı İmparatorluğu vardı. Allah ile birlikte anılan bir imparatorluk. Kendisinden evvelkilere hiç benzemiyordu. Büyük imparatorluklara baktığınız zaman (Roma İmparatorluğu gibi) onlarda Allah ile olan yakınlığı göremezsiniz ama Osmanlı, Allah ile yakınlığın, mutluluğun imparatorluğuydu.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Osmanlı’nın yükselme devri boyunca yani Osmanlı Cihan İmparatorluğu devam ettiği sürece, Osmanlı Nizam-ül Âlem olduğu sürece, âlem için var olduğu sürece, başka ülkelere yapılan haksızlıkların giderilmesi konusunda hükümran olduğu sürece Allah ile beraberdi ve yükseldi ve yüceldi. Allah ile bir olmak, beraber olmak; bir başka adıyla İslâm’ın hayata geçirilmesi, asıl adıyla tasavvuf, Osmanlı İmparatorluğu’nun simgesiydi.

Tasavvuf; Kur’ân’daki İslâm’ın hayata geçirilmesinin adıdır. Ne Peygamber Efendimiz (S.A.V) ile başlamıştır ne de birtakım iddialara göre O’ndan 900 yıl sonra. Hayır. Hz. Âdem ile beraber başlamıştır. Hz. Âdem ve O’na gerçek anlamda tâbî olanlar, onlar tasavvufu yaşadılar.

Tasavvuf; kâinatın tek dîninin hayata geçirilmesidir. Kâinatta bir tek dîn olmuştur. O dînin Arapça dilindeki adı İslâm’dır. Dîn, Allah’a teslim olmaktır.

Şimdi sevgili kardeşlerim, bir devlet düşünün! Ordusu, Allah’ın ordusudur. Yeniçeri ocağına acemi oğlan olarak dahil olabilmek, mutlaka Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişinin mürşidine tâbî olmasıyla mümkündü. Yeniçeri ocağının piri, Hacı Bektaşi Velî idi. Öyleyse asker ocağı Allah’a ait bir asker ocağıydı.

İşte onlar sevgili kardeşlerim, Allah ile bir oldular. Hayranlık uyandırdılar. Uyandırdılar mı?
İşte basit bir misal:

II. Murat seferde, sabah teftişinde, içtimada! Bir musevi bezirgân, padişahın atının yularını tutuyor.
— Padişahım! Maruzatım var.

— Söyle bakalım, bezirgânbaşı! Nedir durum?

— (Diyor ki:) Senin askerlerin benim bahçemden elma almışlar ama parasını oraya bırakmamışlar.

— (II. Murat buna dehşetle üzülüyor ve askerlere dönüyor, diyor ki:) Beni, bu duruma nasıl düşürürsünüz? Ben, size demedim mi? “Kul borcu ile askere girilmez. Hazineden alın paranızı, borcunuzu ödeyin. Öyle gelin, benim askerim olun, Allah’ın askeri olun.” Ben aranızda kul borcu olmayanların benimle beraber olduğunu düşünüyordum ama bunu yapmışsanız aramızda kul borcu olanlar var demektir. Bu konuya ne kadar önem verdiğimi bildiğiniz halde bana bunu nasıl yaptınız! (Diyor ve soruyor:) Kim yaptı bunu?

— (Askerlerden bir kişi bir adım öne çıkarak!) Ben yaptım padişahım!

— Evlâdım! Söylediklerimi duydun. Hadi, bana cevap ver! Nasıl yaptın bana bunu?

— Padişahım! Bunun 1. sebebi; elma yerdeydi. 2. sebebi; elma çürüktü ve benim de üzerimde para yoktu. O yerdeki çürük elmayı aldım ve sadece onu yedim ama benimle beraber olan şu iki arkadaşım oradaydı. Onlar dallardan meyve kopardılar ve parasını da oraya koydular. Padişahım, soralım emir buyurursanız bezirgânbaşına “Öyle miydi?” diye.

— (Bezirgânbaşı:) Evet, efendim! Öyleydi. Birçok dalda para buldum.

Ve kesinleşiyor ki elma yerde olan bir çürük elma.

— (Ve er diyor ki:) Padişahım! Ben yerde olan çürük bir elmanın para edebileceğini düşünemedim. Yoksa arkadaşlarımdan alırdım, oraya koyardım. Onlar, kendileri o sırada kendi işleriyle meşgul oldukları için, benim yaptığımdan haberdar olmadılar.

— ( II. Murat diyor ki:) Bezirgânbaşı doğru mu söyledikleri?

— Doğru.  (diyor.)

— O yerdeki çürük elma için ne kadar para istiyorsun? (Diyor padişah.)

— Bir kese altın isterim. (diyor.)

— (Padişah hemen emir veriyor.) Getirin. Bir kese altını, bu bezirgâna verin.

— (Vezirlerden biri dayanamamış.) Padişahım! Bir çürük elma için bir kese altın fazla değil mi?

— (II. Murat ona dikkatle bakmış. Demiş ki:) O, hak sahibidir. Şimdi, Allah onun tarafında. O ister, biz ona veririz

Bir kese altın getirilmiş. Bezirgâna teslim edilmiş. Bezirgân elinin tersiyle altın kesesini itmiş.

— (Ve demiş ki:) Beni de aranıza alın!
 
İşte onlar Osmanlı’ydı sevgili kardeşlerim! Onlar tasavvufu yaşadılar. İslâm’ı yaşadılar, kâinatın tek dînini, Hz. İbrâhîm’in hanif dînini, Hz. Âdem’in dînini, bütün peygamberlerin yaşadığı yegâne dîni yaşadılar.

İnsanlar zannederler ki; her peygambere kitap verilmesi dolayısıyla her peygamber, sanki ayrı bir dîn yaşamış. Oysaki hepsi aynı dîni yaşadılar. Her peygamber ve ona tâbî olanlar; ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem ve O’na tâbî olanlar, Hz. İbrâhîm ve O’na tâbî olanlar, Hz. Musa ve O’na tâbî olanlar, Hz. İsa ve O’na tâbî olanlar ve en son; son peygamber, son nebî Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) ve O’na tâbî olanlar, hepsi ruhlarını da vechlerini de nefslerini de iradelerini de Allah’a teslim ettiler. Ve hem cennet saadetinin hem de dünya saadetinin sahibi oldular. Ve şeytan, her peygamberden sonra yeniden büyük gayretlerle dînin temel çıtalarını bozmayı başardı. Ve son peygamber Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’den bu yana geçen, peygambersiz geçen, bugüne kadar geçen süre; 1400 küsur yıl. Bu süreç içerisinde iblis gene pekçok şeyi tarumar etmeyi başardı. İslâm’da artık:

• Allah’a ulaşmayı dilemek,
• Mürşide ulaşıp, tâbiiyet,
• Ruhu Allah’a ulaştırıp Allah’a teslim etmek,
• Muhsinlerden biri olarak fizik vücudu Allah’a teslim etmek,
• Nefsi bütün afetlerden kurtararak Allah’a teslim etmek,
• İrşada ulaşmak
• Ve iradeyi Allah’a teslim etmekten oluşan 7 safhalı İslâm, artık İslâm’ı yaşadıklarını düşünen insanların %90’ından daha fazlası tarafından yaşanmıyor.

Diğer dînlerse İslâm’dan başka bir dînin sahibi olduklarını zannediyorlar. Ama İslâm’ın, Hz. İbrâhîm’in hanif dîni olduğunu ve dînin bütün özelliklerini İslâm’ın götüreceğini, yürüteceğini söylüyor Allahû Teâla Kur’ân-ı Kerim’inde. Ve bütün peygamberlerin aynı dîni yaşadıklarını, tek şeriatın bütün dînlerin şeriatı olduğunu söylüyor Allahû Teâla.

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).


Aynı ilimler verilmiş, aynı hedefler gösterilmiş. Ve İslâm’dan 1400 küsur yıl sonra herşey ne kadar değişmiş. Bütün dînlerin içindeki insanların %90’ından fazlası dînlerinin esaslarını unutmuşlar. Çok büyük bir kısmı da tek bir dînin mevcut olduğunu, o dînin, kendi peygamberleri zamanında yaşandığını unutmuşlar. Sanki başka başka kaidelere bağlıymışlar gibi; Hz. Musa’ya bağlı olanlar, Hz. İsa’ya bağlı olanlar, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e bağlı olanlar ayrı ayrı dînleri oluşturmuşlar ve Allah’ın, Kur’ân-ı Kerim’de söylediği gibi fırkalara ayrılmışlar.

İşte o dînler, fırkalara ayrılmadan evvel neyi yaşamışlarsa Osmanlı; asker sınıfıyla, ilmiye sınıfıyla, bütün halkıyla kâinatın tek dînini çok geniş spektrumlu olarak yaşadılar. Ve halkın büyük kısmı, askerin tamamı, ilmiye sınıfının büyük kısmı kâinatın tek dînini yaşadılar ve dünyaya adalet taşıdılar.

Osmanlı adaleti Ortaçağda bir abideydi. Halkla asillerin arasında öyle büyük bir uçurum açılmıştı ki; Allah’ın adalet mefhumu iki topluma birden tatbik edilemiyordu. Asillerden birisi, halktan birisini en ağır suçla öldürse onu mahkemeye celp etmek için özel izin gerekirdi.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! İşte o devrede Osmanlı bütün Avrupa’ya adalet götürüyor. Tüm Kuzey Afrika’ya adalet götürüyor. Kafkaslara, Balkanlara adalet götürüyor. Avrupa’dan çok daha büyük bir toprak parçasının sahibi olan Osmanlı, yüzyıllarca orada (1299’dan en az 1699’a kadar, 400 yıl) devlet-i âli (yüksek devlet) ünvanını korudu. Osmanlı âlem içindi. Onun için Osmanlı, nizam-ı âlem olarak benliğini korudu. Bu muhakkak ki ilelebet sürmeyecekti. Nitekim insan tabiatının yozlaşmaya yönelik o muhtevası içerisinde, Osmanlı da yavaş yavaş büyük kısmının tasavvufu yaşadığı bir Osmanlı olmayı sürdüremedi ve Hakk’tan adım adım ayrıldı. Ve bütün güller soldu. Bütün değerler adım adım, aşağıya doğru inmeye başladılar. Ve Osmanlı artık nizam-ı âlem ünvanını koruyamadı ve nizam-ı cedid oldu.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu, büyük milletin ilk sultanı; Sultan Osman gördüğü rüyasını şeyhi Edebâli’ye anlatıyor:

— Başımın ucundan bir büyük çınar çıktı. Bütün gökleri kapladı.
— (Şeyh Edebâli diyor ki ona:) Bu, bir imparatorluk! Senin neslin bir gün cihana hâkim olacak. Dört bir yanda at koşturacaksınız; Asya’da da Afrika’da da Avrupa’da da. Ve bu ağaç, çok büyük bir imparatorluğu vücuda getirecek.

Ve 1922 yılına kadar, 623 yıl Osmanlı hanedanını yaşadılar ve sevgili kardeşlerim! Bizler Osmanlı kanı taşıyoruz. Onları Osmanlı yapan şey, cihan hâkimi yapan şey; Allah’a olan derin sevgileri, hayranlıkları ve saygılarıydı. Allah’ın “hak” adı verilen dizaynı orada vardı ve cihana adalet getirdiler. Cihan imparatorluğunu kurdular. Bugün Osmanlı’nın torunları bu ülkenin, Türkiye’nin sahipleridir. Osmanlı bugün ait olduğu yerde değildir. Osmanlı medeniyet seviyesini yakalamayacaktır, onun ötesine geçecektir. Damarlarındaki kan bunu gerçekleştirebilecek olan hüviyete sahiptir. Hayır, sevgili kardeşlerim. Bu muasır medeniyet seviyesi değil, onun ötesi! Gelecekte Osmanlı o noktaya ulaşacaktır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! İşte onlar mutluluğu yaşadılar. Kervansaraylar kurdular. Biliyor musunuz, kervansaray neydi? Eğer bir tek atınız varsa bütün Osmanlı İmparatorluğu’nu yani Avrupa kıtasının 1,5 katı, 2 katına yakın bir dünya dizaynını 5 kuruş para ödemeden devamlı gezebilirdiniz. Hayatınızı isterseniz ölene kadar bu yollarda harcayabilirdiniz. 5 kuruş paraya ihtiyacınız olmazdı, 5 akçeye ihtiyacınız olmazdı.

Kervansarayların hepsi vakıftı. Oralara gelen misafirlere ve onların atlarına 2 aylık bir süre içerisinde mutlak olarak bakılırdı. Hiç kimse geri çevrilmezdi. Hangi dînden olursa olsun. Hangi milletten olursa olsun. İnancı ne olursa olsun. Misafirler baş tacı edilirdi. Ve herkesin 2 aylık bir istihkakı kesin olarak mevcuttu. Bir kervansarayda zamanı tamamlayan kişi eğer başka kervansaraylarda da aynı şeyi yaşamak istiyorsa hiç tasalanmadan diğerlerine geçerdi. Ve bir yıllık bir süreç geçtikten sonra tekrar eskilere dönmek imkânı da söz konusuydu. Yani? Eğer isteyen olursa 10 sene, 20 sene, 30 sene bir insan kervansaraylarda yaşayabilirdi. Osmanlı vakıfları bu kervansarayları bunun için kurdular.

O devirlerde dünyanın en seri posta teşkilatı Osmanlı’ya aitti. Atlar sıra sıra beklerlerdi. Tatar ağaları konunun kumandasını üzerlerine almışlardı. Her menzilde, mutlaka hazır vaziyette çok sayıda at beklerdi. Acil ferman götürenler hiç vakit geçirmezlerdi. Gelirlerdi, terli atı bırakırlardı, derhal yollarına devam ederlerdi. Namazlarını da at üstünde kılarlardı. Mutlaka menzillerine zamanlarında ulaşırlardı.

Sevgili kardeşlerim! Kısaca onlar Osmanlı’ydı. Bizim mekteplerimizde tarih kitaplarında hâlâ Osmanlı’yı kötüleyen yazılar görüyorsunuz. Bu zamanımıza ait acı bir şeydir, tarihini inkâr eden bir millet!  

Sevgili kardeşlerim! Osmanlı ile sadece iftihar ederiz. Bütün cihana adalet taşımış olan, cihan hâkimiyetini 400 yıl elinde tutmuş olan, bütün dünyanın saygısını kazanmış olan, adaletin temsilcisi bir ceddimiz var. Bununla iftihar edin!

Sevgili kardeşlerim! Konumuz, mutluluktu. Onlar mutluluğu yaşadılar. Dört başı mamur bir mutluluk onlar tarafından yaşandı. Allah ile sonsuz bir ilişkinin içindeydiler. Her devirde Allah’ın evliyası büyük saygı görürdü. Bizim zamanımızda da “irticacı” diye hapislere atılır.

Sevgili kardeşlerim! Bu tabiî değil mi? Öyle bir imparatorluktan sonra böyle bir dünyada, bu hüviyette, bu seviyede bir idare… İnsanları artık adam yerine koymadıkları bir ülkenin insanları olduk. Hiç kimsenin tanımadığı bir ülke...

Unutmayın! Yabancı kültürlerin tesiri altında ülke sadece kötüye gider. Ve Osmanlı İmparatorluğu’nun, tasavvuf sayesinde o devredeki dünyanın en üstün milleti olması, ülkesi olması; bugün ülkemizde yaşayan, ülkemiz insanının unuttuğu bir vakıa. Hâlâ, kendi ülkemizde okunan tarihlerimizde, Osmanlı’nın aleyhine bir sürü yazı okursunuz.

Sevgili kardeşlerim! Doğrusunu öğrenmek istiyorsanız Yılmaz ÖZTUNA’nın “Büyük Türkiye Tarihi”ni okuyun. Osmanlı’nın ne olduğunu, en gerçek çehresiyle orada göreceksiniz. O zaman tarih kitaplarının nasıl olup da hakikatleri bu kadar farklı yazdığını hayretle müşahede edeceksiniz.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Mutluluğa gelince; unutmayın, o hepinizin ellerinin altındadır. Eğer siz; kimliğinizi, hüviyetinizi ispat edebilirseniz!

Evvelâ şu cennet saadetinden bahsedelim. İnsanların büyük kısmı cennet saadeti deyince: “Umamam, bana çok uzak! Herhalde Allahû Teâla beni cennetine almaz. (Öyle bir karamsarlık almış ki insanların çoğunu!) Ben mi Allah’ın cennetine gireceğim! Böyle bir şey mümkün değil.”  Böyle derler.

Başka bir grup da (onların tam tersi bir grup da) derler ki: “Ben mi? Mutlaka cennete giderim.” Çünkü Allahû Teâla diyor ki: “Böyle bir dizayn içerisinde Allah’ın cennetine girmek, Kur’ân dizaynı içerisinde son derece basit, son derece kolay! Ve herkes Allah’ın cennetine girebilir. Nasıl girebilir? Sadece bir tek niyetle dilekle! Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişi mutlaka Allah’ın cennetine girer.”

Şimdi, bu bir gerçeğin ifadesidir. Peki, bu gerçekten haberdar olmayanlar, cennete nasıl gideceklerini sanıyorlar? Diyorlar ki: “Cennete gitmek mi? Çok kolay! Allahû Teâla, bizi -Allah’ın verdiği emirleri yerine getirmediğimize göre- bir süre cehennemine atacak. Tamam ama ondan sonra da mutlaka çıkaracak ve geri kalan hayatımızı cennette geçireceğiz.” “Ya! Sahi mi? Peki, nasıl olacak bu iş?” diyorsunuz?  

Diyor ki bu kişi: “Çok kolay! Ben Allah’a inanıyorum. Ve Allahû Teâla da diyor ki Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesinde: ‘Kadın olsun, erkek olsun! Allah mü’minleri cennetine alacak ve hesapsız rızıklandıracaktır.’ Yoksa yanlış mı biliyorum? Hadi bakalım âyet-i kerimeye!” diyor.

40/MU`MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu`minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).
Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.


Bakıyoruz, Allahû Teâla diyor ki: “Onlar ki amilüssalihat yaparlar. İşte onlar mü’mindirler. Allah, bütün mü’minleri cennetine koyacak ve hesapsız rızıklandıracaktır.”

Diyorsunuz ki: “Bir küçücük farklılık var gibi geldi bana. Burada Allahû Teâla ‘Amilüssalihhat yapanlar mü’mindir.’ diyor. Sen biliyor musun amilüssalihat ne demek?”

“Amilüssalihhat; iyi işler yapmak. Ben de bazen fakirlere yardım ederim. Birine başka bir şekilde yardım etmek gerekirse onu yaparım. Hırsızlık yapmam. Öyleyse ben amilüssalihatın sahibiyim ve Allah’a da inanıyorum. Allah’a inanan mü’min olduğuna göre, benim gideceğim yer cennettir.” diyor.

Şimdi birinci grup: “Benim cennete girmem mümkün olamaz. Allahû Teâla sahâbeden bile sadece 10 kişiyi cennetle müjdelemiş. Bu durumda benim gibi günahkâr bir insan -gerçi namaz kılıyorum falan ama benim gibi günahkâr bir insan- nasıl cennete girer? Ben cennete giremem.”

Öteki grupsa diyor ki: “Allah’a inandığıma göre ben mü’minim. Allah da mü’minleri cennetine alacak. Bir süre hafif tertip leblebi gibi kavurduktan sonra cehennemde, mutlaka cennetine alacak.”

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu 2 grup (optimistler ve pesimistler) 2’si de realitenin dışında yaşıyorlar. Çünkü Allah’ın; gerçekten, son derece kolay bir yolla herkesi cennetine alacağı kesin. Herkesi Allahû Teâla cennetine almaya hazır ama ne yazık ki insanların çoğu cehenneme gidecekler. Çünkü bunu tatbik etmeyecekler. Neyi tatbik etmeyecekler? Allahû Teâla diyor ki Kur’ân-ı Kerim’de: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu cennetime alırım.”

Sevgili kardeşlerim, görüyor musunuz? Sadece bir dilekten bahsediyorum. Bir dilek: “Allah’a ulaşmayı dilemek.” Ve insanlar, böyle bir bilginin sahibi değiller. İblis bütün insanlara Allah’ın hakikatini unutturmuş. Bütün sahâbe Allah’a ulaşmayı dilemişler.

Sonrası mı? Sonrasını onlar yapmamış, Allah yapmış. Allah onları Kendisine ulaştırmış. Evvelâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlar. Sonra ruhlarını, sonra fizik vücutlarını, sonra nefslerini, sonra iradelerini Allah’a teslim etmişler ama herşey Allah’a ulaşmayı dilemekle başlamış.

İşte bugün de var, Allah’a ulaşmayı dilemek. Kur’ân-ı Kerim açıkça bunu emrediyor. “Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Dileyenler, onlar Benim cennetime girebilir.” diyor Allahû Teâla. Onların adına Kur’ân-ı Kerim “âmenû olanlar” diyor.

Öyleyse sevgili kardeşlerim, sadece Allah’a ulaşmayı dileyen bir insan; salt bunun için, Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın cennetine mutlaka girecekse o zaman mutluluk elinizin değil ayaklarınızın bile altında değil mi? Sadece bir dilek: “Allah’a ulaşmayı dilemek!” Ve insanlar ellerinin tersiyle Allah’ın emrini itiyorlar. Ve Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar ve cehenneme gitmeye hak kazanıyorlar.

İşte sevgili kardeşlerim, Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir insan, ne yaparsa yapsın kurtuluşa ulaşamaz. Ama mademki Allah’a ulaşmayı dileyen bir insan mutlaka Allah’ın cennetine girecek, o zaman hepinize sesleniyorum! Sadece bizim aramızda olan kardeşlerimize değil, şu anda bizi dinleyen herkese sesleniyorum. Allah’ın cennetine girmeyi istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Eğer istiyorsanız bilin ki; bu başka bir sebebe bağlı değildir. Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Dilerseniz mutlaka Allah’ın cennetine ulaşırsınız. Ama dilemezseniz size öğütlenen neyi yaparsanız yapın, öğütlenenlerden hangisini yaparsanız yapın, hepsini yaparsanız yapın, hiçbir şekilde Allah’ın cennetine giremezsiniz. Mutlaka ama mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemek mecburiyetindesiniz.

Görüyorsunuz ki cennet saadeti sadece Allah’a ulaşmayı dilemekle mutlaka gerçekleşen bir olgudur. Öyleyse Allahû Teâla boşuna mı söylemiş! “Allah sizin için güçlük dilemez. Allah sizin için kolaylık diler.” Daha kolay ne var ki sevgili kardeşlerim? Allah’a ulaşmayı dilemek ve cennet saadetini hemen elde etmek ama kıyâmetten sonra yaşamak.

Öyleyse şimdi bir adım daha öteye geçelim. Bir de dünya saadetine bir bakalım. Dünya saadetini nasıl elde edeceğiz? Onun elde edilmesi o kadar kolay değil ama dünya saadetinin yarısının elde edilmesi çok kolay! Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah 2 şeyi garanti ediyor:

1- O kişinin ruhunu Allah’a ulaştırmayı ve 3. kat cenneti o kişiye nasip kılmayı.

Eğer bu kişi, o hedefe ulaşmadan ölürse en azından 1. kat cennet mutlaka o kişinindir. Allah’a ulaşmayı dilediği anda Allahû Teâla onun üzerine 12 tane ihsan gönderecektir. O kişiyi 12 tane ihsanla mükâfatlandıracaktır. Böyle bir dizaynda 12 ihsanın muhtevası içerisinde, o kişi 1. kat cennetin sahibi olur. Eğer mürşidine ulaşıp tâbî olabilirse Allah ona mürşidini mutlaka gösterecektir. Ona ulaşıp da tâbî olabilirse o zaman o kişi 2. kat cennetin sahibi olur ama dünya saadeti başka insanlardan hiçbir farklılık göstermez. Henüz orada kişi Allahû Teâla’nın bir güzelliğine ulaşmamıştır ama ne zamanki ruhu Allah’a doğru yola çıkar, nefsinin tezkiyesine paralel olarak her nefs tezkiyesi kademesinde, kişinin nefsinin kalbinde bir miktar nur birikimi gerçekleşir. Bunun mânâsı; nefsinin kalbinden o kadar afet atılmıştır. İşte böyle bir dizaynda o kişi, Allah’ın Zat’ına doğru ruhunu yola çıkarmıştır. Ruh, Allah’a ulaştığı zaman kişi 3. kat cennetin sahibi olur.

2- Ve nefsinin kalbindeki afetlerin yarısından fazlası yok olduğu için kişi dünya saadetinin yarısından fazlasına sahip olur.

Öyleyse bu kadarı herkes için Allahû Teâla tarafından garanti ediliyor. Sadece bir tek şey karşılığı: Kişi, Allah’a ulaşmayı dileyecek. Ya bundan sonrası! Bundan sonrası o kişinin kendi gayretine kalmış.

Bundan sonra kişi yoldan da düşebilir. Bundan sonra kişi fizik vücudunu teslim ettiği için daha büyük gayretlere atılabilir. Allah için yola çıkanların %90’dan çok daha fazlası Allah yolunda yollarına devam ederler ama bir kısmı bu noktadan sonraki tehlikeli uçurumdan aşağı düşebilirler. Buna “fıska düşmek” diyor Allahû Teâla. 1000’de 1 gibi nadir bir olay ama oluyor.
 
Sevgili kardeşlerim! İşte cennet saadetini istiyorsanız gördüğünüz gibi çok kolay! Dünya saadeti için bundan sonra daha çok zikretmek durumundasınız. Zikriniz arttıkça, fenâfillah olduktan sonra; önce Allahû Teâla, size İndi İlahi’de bir taht ihsan edecek ve bekâ makamının sahibi olacaksınız. Sonra zikriniz günün yarısını aşacak, zahid olacaksınız. Dünya 2. planda kalacak. Allah’ın dostluğu 1. planda olacak ve nihayet fizik vücudunuzu Allah’a teslim edeceksiniz. Nefsinizin kalbinde %90’dan fazla nur birikimi yani dünya saadetinin %90’ına sahip olacaksınız, cennetin de 4. katına.

Sonra mı? Sonra daha büyük bir güzellik var. Daimî zikre ulaşıyorsunuz. O güne kadar İlm’el yakînin sahibiyken Ayn’el yakînin sahibi oluyorsunuz. Hikmet sahibi oluyorsunuz. Kalp gözünüz, kalp kulağınız açılıyor. Nefsinizin kalbinde hiç afet kalmıyor, nefsinizin kalbi pür-ü pak oluyor ve nefsinizin kalbindeki bütün kötülükler temizlendiği, nefsinizin kalbi halis olduğu için muhlis oluyorsunuz. Ve burası dünya saadetinin %100’üne ulaştığınız yer.

Sonra? Daha sonra irşada ulaşacaksınız. Daha sonra iradenizi de Allah’a teslim edeceksiniz ve iradeniz Allah’ın İradesi’ne bağlanacak. Allahû Tealâ tarafından irşad makamının sahibi kılınacaksınız

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! O zaman dünya saadetinin bütünü sizin olacak, 7. kat cennet ve dünya saadetinin bütünü…

• 4. kat cennet, fizik vücudunuzu teslim ettiğiniz zaman
• 5. kat cennet, dünya saadetinin tamamı, nefsinizi Allah’a teslim ettiğiniz noktada
• 6. kat cennet, yine dünya saadetinin tamamı, irşada ulaştığınız noktada
• 7. kat cennet, dünya saadetinin bütünü; iradenizi de Allah’a teslim ettiğiniz zaman.

Öyleyse sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Böyle bir dizaynda, acaba bu yaşamakta olduğunuz, bu hedefe ulaşanın yaşamakta olduğu mutluluk nasıl bir mutluluktur? Bu mutluluk, 3 âlemde birden tahakkuk eder: Hem iç âleminizde mutlusunuz hem dış âleminizde mutlusunuz (yani başka insanlarla ilişkilerinizde) hem de Allah ile olan ilişkilerinizde mutlusunuz

Bir sulh ve sükûn halindesiniz. İç dünyanızda nefsinizle ruhunuz arasındaki kavgayı bitirmişsiniz. Nefsinizi ruh hüviyetine ulaştırmışsınız. Her ikisi de Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özelliğin sahibi olmuş.

İşte bu noktada, bu özelliklerin dizaynı içerisinde iç dünyanızda artık 2 tane ruh var. Allah’ın bütün emirleri yerine getiriliyor, yasak ettiği hiçbir fiil işlenmiyor. Nefsle ruh arasındaki kavga sıfırlanmış, sona ermiş. Muhteşem bir dostluk kurulmuş. Sulh ve sükûn içerisinde, iç dünyanızda devamlı bir mutluluğu yaşıyorsunuz. Eğer bu mutluluğu sulh ve sükûn içinde dış dünyanızda da Allah ile olan ilişkilerinizde de yaşayabilirseniz bu mutluluk devamlıysa işte bunun adı saadettir.

Gelelim dış dünyanıza! Nefsinizin kalbinde hiç afet kalmadığı zaman, nefsiniz ve ruhunuz sem ahenk olduğu zaman; artık dışarıdaki insanlar, sizin için düşman olmak hüviyetinden çıkarlar. Siz onların düşmanı olabilirsiniz yani onlar, sizi düşman olarak görebilirler ama siz, onları düşman olarak göremezsiniz. Onlar sizin için düşman değildir. Onlara kötülük yapmayı hiç istemezsiniz. Dış âleminizde de sizin açınızdan sulh ve sükûn korunmuştur. Kesintisiz bir mutluluğu yaşayacaksınız. Başka insanların size karşı davranışları ne olursa olsun, siz onlara karşı kötülük yapamazsınız. Onlara karşı düşmanlık edemezsiniz. Böylece dış dünyanızda da sulh ve sükûna ulaşırsınız. İkinci âleminizde de dış âleminizde de sulh ve sükûn kurulmuştur ve kesintisiz olarak kurulmuştur. Bu kesintiyi oluşturacak olan afetler artık nefsinizin kalbinde mevcut değil.

Sonra ne olur? Sonra Allah ile olan ilişkilerinizde de aynı noktaya ulaşırsınız. Kesintisiz bir sulh ve sükûn hali! Allah’ın bütün emirlerini mutlaka yerine getirirsiniz. Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili, hiçbir şart altında işlemezsiniz. Bunu size işletmeyen sizin iradeniz değil, nefsinizdeki afetlerin sıfırlanmış olması. Afetler yoksa Allah’ın yasak ettiği fiillere davet edecek olan mercii yoktur. Afetler yoksa Allah’ın emirlerini yerine getirmemeye sizi davet edecek bir mercii yoktur. Tam aksine ruhunuz da nefsiniz de Allah’ın bütün emirlerini yerine getirmenizi, yasak ettiği hiçbir fiili işlememenizi hem isterler hem de aksine müsaade etmezler. Öyleyse olay tamamlanmıştır.

Allah ile olan ilişkilerinizde de sulh ve sükûn içinde olacaksınız. Hem emirler cephesinde hem de nehiyler cephesinde yani şeytana kısas yapacaksınız. Daha evvelki zaman parçalarında size yaptığı bütün kötülüklerin böylece -intikamını almak istemiyorsunuz ama- intikamını almış olacaksınız. Şeytan size hiçbir şey yapamamanın büyük bir aczi içine girecek.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Bunun adı mutluluktur, dünya mutluluğudur!

• İç dünyanızda, kesintisiz bir mutluluk, sulh ve sükûn hali.
• Dış dünyanızda, başka insanlarla olan ilişkilerinizde kesintisiz bir mutluluk, sulh ve sükûn hali.
• Allah ile olan ilişkilerinizde hem emirler cephesinde hem nehiyler cephesinde tam bir mutluluk.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Hepinizin sonsuz mutluluklara, sonsuz saadetlere ulaşmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1169