Bugün: 22.11.2019

Şeytan`ın Tuzakları - 1

Şeytan`ın Tuzakları - RUH VÜCUTTAN ÇIKINCA KİŞİ ÖLÜR MÜ?
TARİHİ: 01.03.2001

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allah`ın zikir sohbetini yapmak üzere biraradayız. Allahû Tealâ bu istikamette,  Kur’ân’da çok şeyler söylemiş. Herşeyden evvel şunu kesin olarak belirtmem gerekir ki, hidayet kavramı 14 asırda tamamen değişmiş durumda. Kur’ân-ı Kerim`de hidayet; insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması şeklinde dizayn edilmiş. Ama bugün ülkemizde satılan 23 tane Kur’ân-ı Kerim mealinin hepsinde hidayet kavramı “doğru yol” olarak vasıflandırılıyor. Evvelâ herşeyden evvel şunu söylemek lâzım ki, hidayet yol değildir. Hidayet; bir vetiredir, bir işlemdir. Bu işlem, insan ruhunun o kişi ölmeden evvel Allah’a ulaşması şeklinde Kur’ân-ı Kerim`de tarifini bulmuş.

Öyleyse Kur’ân-ı Kerim bu tarifi net olarak veriyor. Ne diyor Allahû Tealâ? Âl-i İmrân-73:

3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah`a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz`in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm`dir (en iyi bilendir).


"İnnel hudâ hudallâh."
 
inne: muhakkak ki, şüphesiz ki
el hudâ: hidayet
hudallâh: Allah’a ulaşmaktır

Bakara Suresi 120. âyet-i kerime, Allahû Tealâ gene aynı kavramı aynı şekilde dizayn etmiş. Diyor ki:

2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).

Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.” . Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.


"İnne hudâllâhi huvel hudâ."
 
inne: şüphesiz ki, muhakkak ki
hudallâhi: Allah`a ulaşmak
huve: işte o
el hudâ: hidayettir

Allahû Tealâ, aynı kavramı, aynı standartlarda bir defa daha veriyor. Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesinde diyor ki:

18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.


“Men yehdillâhu fe huvel muhted: Allah kimi (O’na) Kendisine ulaştırırsa, o zaman o kişi hidayete erer." diyor Allahû Tealâ.

Demek ki bir insanın hidayete ermesi, onun ruhunun Allah’a ulaşmasına bağımlı.  Peki, bunun bir özelliği var mı? Elbette var. Bu ulaşma, o kişi dünya hayatını yaşarken gerçekleşmek mecburiyetinde. Gerçekleşmezse ne olur? Gerçekleşmezse, o kişinin gideceği yer cehennemdir. İşte Allahû Tealâ bu hususu Yûnus Suresinin 7. âyet-i kerimesinde söylüyor.

Diyor ki:

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).


Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.


“Onlar, ruhlarını ölmeden evvel Bize ulaştırmayı dilemezler. Böyle bir talepleri yoktur. Onlar, dünya hayatından razıdırlar. Ve dünya hayatından mutmain olurlar, doyuma ulaşırlar. Onlar, Bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse Alah’ın âyetlerinden gâfil olmak söz konusu. “Kim ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı dilemezse, Allah`a mülâki olmayı dilemezse,  o kişinin gideceği yer cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ. Bir sonraki âyet-i kerimede Yûnus-8’de, diyor ki Allahû Tealâ:

10/YÛNUS-8: Ulâike me`vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).



“Onların kazandıkları dereceleri itibariyle, müktesep hakları itibariyle, iktisap ettikleri dereceler itibariyle gidecekleri yer cehennemdir."

Öyleyse 2 nevî insan var: Allah’a ulaşmayı dileyenler ve dilemeyenler. Öyleyse bu Allah’a ulaşma kavramı Allah’ın Kur’ân-ı Kerim`de en çok değer verdiği kavram. Adeta herşey bunun üzerine kurulmuş. Çünkü eğer bir cennet saadetinden bahsediyorsanız, bunun mutlaka ruhunuzu Allah’a ulaştırmakla kesin bir illiyet rabıtası var. Allahû Tealâ konuya ne kadar önem vermiş? Ne kadar önem verdiği son derece açık…

Allah’a ezelde 3 tane yemin vermişiz: Nefsimizi tezkiye etmek yemini vermişiz. Ruhumuzu Allah’a ulaştırma misaki vermişiz ve fizik vücudumuzu Allah’a kul etme ahdi vermişiz. Bunlardan 2 tanesi; nefsimizin yemini 3 defa ve fizik vücudumuzun ahdi, o da 3 defa üzerimize farz kılınmış. Ama ruhumuzun Allah’a biz ölmeden evvel ulaşması 3 defa değil, tam 9 defa farz kılınmış.  

Öyleyse Allahû Tealâ gerçekten 9 defa farz mı kılmış ruhunuzu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmanızı? Evet. İşte Zumer Suresi 54. âyet-i kerime, 1. farz. Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.


“Üzerinize kabir azabı gelmeden önce Allah`a dönün ve Allah`a teslim olun.”

“Ruhunuzu Allah’a döndürün. Ölmeden önce bunu yapacaksınız.” diyor Allahû Tealâ.

2. âyet-i kerime Zâriyât-50, Allahû Tealâ buyuruyor ki:

51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.


“Fe firrû ilâllâhi: Öyleyse Allah`a kaç, Allah`a sığın."

Fecr Suresinin 28. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!


İrciî ilâ rabbiki.” buyuruyor. “Rabbine rücû et, geri dön. Geri dönerek Rabbine ulaş.”

Görüyorsunuz ki; Allahû Tealâ bir serbest iradeye sesleniyor. Dilediğini yapabilecek olan imkâna ve güce sahip olan bir insan. Bunun hayatta olan bir insan olduğu kesin. Neden? Allahû Tealâ emir veriyor. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim boyunca hiçbir ölüye, “Ey ölü, şöyle yap!” diye emir vermiş değil. Verdiği emir, serbest iradesi olan, bu iradeyi kullanabilecek vitaliteye, canlılığa, hayata sahip olan bir varlığa sesleniyor Allahû Tealâ daima, hep emirler dizisi. İşte bu emirlerden bir tanesi de “Üzerinize o değiştirilmesi mümkün olmayan ölüm günü gelmeden önce Allah’ın davetine icabet edin.” Ölümden evvel olduğu kesin. Yani hiç kimse “Öyleyse bu davet ölüm davetidir.” diyemez. Neden diyemez? Çünkü “Üzerinize ölüm gelmeden önce davete icabet edin.” diyor Allahû Tealâ. Aksi takdirde zaten ne olurdu? Bunların hepsi ölüm emri olurdu insanlara. Oysaki Kur’ân-ı Kerim, intiharı kesinlikle cehennem konusu yapmış. Kim normal bir ölümle ölmez de intihar ederse yani “Kim kendisini öldürürse kendi hayatına kendisi son verirse, o kişinin mekânı cehennemdir.” diyor Allahû Tealâ.  

İşte hadîs-i şerif şöyle: Bir savaşta çok yaralar alan birisi, sahâbe onu gösteriyor birbirlerine; “Mutlaka bu cennete girer.” diye Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “O cehenneme gidecek!” Sahâbe diyor ki: “Çok güzel savaştı, şöyle oldu, böyle oldu.” Peygamber Efendimiz (S.A.V) iki defa daha söylüyor: “O cehenneme gidecek, o cehenneme gidecek!” Sonra bakıyorlar ki; o kişi o gece intihar etmiş. Ve Kur’ân’daki hükme uygun olarak cehenneme gitmesi söz konusu.

Öyleyse hâl böyleyse bu saydığımız emirlerin hepsi, o insanlara göre ölüm emri saydıkları emir, insanları demek ki hepsini cehenneme sokmak için Allah’ın verdiği özel bir emir(!). Hepimize Allahû Tealâ emrediyor: “Ruhunu Allah’a ulaştır. Ee ölümle beraber ulaştıracaksa terslik hangi açıdan? Bu bir ölüm emri oluyor o zaman. Ölüm emri olunca da Allahû Tealâ, kâinatta en çok sevdiği, üzerine titrediği, kâinatı kendileri için yarattığı ve sadece cennete almak istediği insanların hepsini kendi eliyle cehenneme gönderecek demektir. Tabiatıyla böyle bir saçmalığı kabul etmek söz konusu değil.  Allahû Tealâ’nın emirlerine tamamen ters düşüyor. Ve Allahû Tealâ diyor ki Ra’d Suresinin 20, 21 ve 22. âyetlerinde:

13/RA`D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).

Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA`D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA`D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).

Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


“Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk: Ve onlar ki; Allah’a verdikleri yeminleri, misakleri ve ahdleri yerine getirirler, özellikle misaklerini bozmazlar.”

“Yani özellikle o misaki tutarlar, onu mutlaka yerine getirirler.” Ne yaparlarmış bu insanlar? Söylüyor Allahû Tealâ:

“Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale: Ve onlar Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi, ruhlarını Allah’a ulaştırırlar.”

Âyet-i kerime son derece açık: “Allah’ın Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi, Allah’a ulaştırırlar.” Yani hayattayken, ölmeden evvel bunu gerçekleştiriyorlar. Serbest iradeleri varken, o iradeyi uygulayabilecek hayatta bir vücutları varken. Allahû Tealâ ölmüş olan bir insana bunu söyleseydi, fizik vücut ölmüş olduğu için böyle bir olayı gerçekleştirmesi hiçbir şekilde mümkün olmayacaktı.

İşte Allahû Tealâ’nın indinde emirlere baktığımız zaman bunların tam 9 tane emir olduğunu görüyoruz. Lokmân Suresinin 15. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah`a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.


“Kim Bana ulaşmışsa, Sıratı Mustakîm üzerinden ulaşmışsa -ki başka bir yol yok, mutlaka Sıratı Mustakîm üzerinden ruh Allah’a ulaşır- sen de onun yolunu takip et. Aynı yolu takip ederek sen de ruhunu Bana ulaştır.” diyor Allahû Tealâ.

8. âyet-i kerime Yûnus Suresinin 25. âyet-i kerimesi:

10/YÛNUS-25: Vallâhu yed`û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat`ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm`e ulaştırır.



“Allah selâm yurduna, teslim yurduna davet eder. Kimi oraya ulaştırırsa, ulaştırmayı dilerse, onları Sıratı Mustakîm`e ulaştırır.”

Anlıyoruz ki Sıratı Mustakîm`e ulaştırdığına göre Allahû Tealâ, teslim yurdu diye, selâm yurdu diye Kendi Zat’ından bahsediyor. Neden böyle söylüyoruz? Çünkü Nisâ Suresi 175. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

4/NİSÂ-175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah`a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah`a ulaştırmayı dileyenleri) ve O`na (Allah`a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).


“Kim Allah`a sarılmayı dilerse Allah onları rahmetinin ve fazlının içine koyar ve onları Kendisine ulaştıran Sıratı Mustakîm’e vasıl eder.”

Neymiş Sıratı Mustakîm? Allah`a ulaştıran yol. İşte Yûnus-25’te de “Allahû Tealâ kimi o selâm yurduna ulaştırmayı dilerse, onları Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.” buyuruyor ki, demek ki Allahû Tealâ’nın Zat’ı olduğu kesinleşiyor.

Ve 9. âyet-i kerime Muzzemmil-8. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi`ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.



“Allah`ın ismiyle zikret ve herşeyden kesilerek ve O’na (Allah’a) ulaş."

Öyleyse ne görüyoruz? Allahû Tealâ ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını üzerimize tam 9 defa farz kılmış. Konu böylesine önemli bir konu. İşte insanların cennet saadetine ulaşması, bu vetireyi gerçekleştirmeleriyle mümkün. Ve zamanımızda bu konu, bir insanın Allah’ın yoluna girmesinden itibaren 3-4 aylık bir süre içerisinde, hadi uzatalım, 5-6 aylık bir süre içerisinde mutlaka gerçekleşir.

İşte Allah’ın kurtuluş reçeteleri, Kur’ân-ı Kerim’de dizayn edilmiş ve iblis hepsini yok etmek için özel bir gayretin içinde. Öyleyse, hidayet dediğimiz zaman hidayetin mahiyeti son derece açık çıkıyor ortaya. Hidayet, insan ruhunun o kişi ölmeden evvel Allah’a ulaşmasıdır. Eğer bir insan bunu gerçekleştiremezse, o kişinin gideceği yer ne yazık ki cehennemdir. Eğer gerçekleştirirse, bu kişi hidayete erer ki, o zaman da gideceği yer mutlaka Allah’ın cennetidir. Hidayet bu standartlar içinde insan ruhunun Allah`a ölmeden evvel ulaşması oluyor. Hatta bizim zamanımızın dîn âlimleri diyorlar ki: “İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması diye bir şey söz konusu olamaz. Âzrail (A.S) gelir, ruhumuzu alır, ölürüz. Aldığı ruhu da Allah’a götürür ama ölmüş bir insanın ruhudur bu. Hiç kimsenin ruhu hayattayken Allah’a ulaşamaz.” diyorlar.

İşte zamanımızın âlimleri yani ilmi Kur’ân’dan yani Allah’tan öğrenecek yerde Kur’ân’ı Kerim’i bir kenara bırakıp insanların yazdığı kitaplardan dîn öğrenimi yapan ve başkalarını da o kitaplardan dîn öğreten bugünün dîn adamları, hidayet kavramını yok etmişler böylece. “İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması diye bir şey yoktur.” diyorlar. “İnsan ruhu ancak ölümden sonra Allah’a ulaşabilir.” Şimdi bu hususun ne açıdan doğru olduğuna beraberce bakalım. Secde Suresinin 11. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

32/SECDE-11: Kul yeteveffâkum melekul mevtillezî vukkile bikum summe ilâ rabbikum turceûn(turceûne).

De ki: "Size vekil kılınan ölüm meleği, sizi vefat ettirecek (öldürecek). Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz."



“Sizin için vekil kılınan ölüm melekleri gelirler ve sizi öldürürler. Sonra Allah’a döndürülürsünüz.”

Şimdi bu ölüm olayına dikkatle bakalım. Acaba ruhumuz Âzrail (A.S)’ın melekleri tarafından, Âzrail (A.S)’ın vazifelileri tarafından ruhumuz vücudumuzdan ayrıldığı için mi ölüyoruz? Yoksa başka bir sebep mi var? Başka bir sebep var.

Vücudumuzda 200 trilyon hücre var. Bu hücrelerin her birisinde mitokondriler var. Elektrik jeneratörleri. İnsan vücudundaki bütün işlemler elektrik enerjisiyle gerçekleşir. Ve bu elektrik enerjisini kendimiz üretiyoruz. Fizik vücudumuz 200 trilyon hücresinin her birinde mevcut olan mitokondrilerle devamlı elektrik enerjisi üreten bir varlıktır. Ve elektrik enerjisi varsa hareket edebiliriz, ellerimizi hareket ettiririz, konuşabiliriz, görebiliriz, midemiz çalışır, bağırsaklarımız çalışır, kalbimiz çalışır. Bütün sistemler %100 elektrik enerjisinin üretilmesine bağlıdır. Bu elektrik enerjisinin üretilmesi, bir hususu da gerçekleştiriyor ve Allahû Tealâ’nın indinde bütün insanlar için söz konusu olan şey, insanların mutlaka mutlu olması.

Şimdi Âzrail (A.S) veya O’nunla alâkalı olan, O’nunla birlikte vazife yapan diğer melekler geldiler; ne yaparlar? Kontağı kapatırlar. Kapatırlarsa ne olur? Kapatırlarsa eğer, elektrik enerjisi üretmez olur vücudumuz. Yani mitokondriler, vücudumuzun elektrik jeneratörleri artık elektrik üretmez olurlar. O zaman ne olur? Son üretilen enerjiyle fizik vücudunuz 5 dakika, 10 dakika daha fazla hayatta kalabilir. Ama beyne oksijen gitmediği için beyinden başlayan bir ölüm bütün vücuda yavaş yavaş yayılır ve ölürüz. Ama burada enteresan bir başka sonuç daha var. Vücudumuzdaki elektrik enerjisi, elektromanyetik alan oluşturuyordu. Bu elektromanyetik alanın bir kutbu, diyelim kuzey kutbu ruhumuzu vücudumuza çekiyordu. Diğer kutbu, güney kutbu da nefsimizi kendisine çekiyordu. Ama elektrik enerjisi üretilmeyince manyetik alanlar da yok oldu. Yok olunca vücudumuzun nefsimizi ve ruhumuzu kendine çekme özelliği bütünüyle kayboldu. Kaybolunca artık vücudumuz çekemiyor. Ölen bir fizik vücut, bu manyetik alan kaybolması sebebiyle kendisine ne nefsi ne de ruhu çekemez. İşte bu sebeple, o ana kadar fizik vücudumuz tarafından çekilen ruhumuz ve nefsimiz, vücudumuzu terk etmek mecburiyetinde kalırlar. Ve bu terk olayı, her ikisinin de ayrılması, eğer fizik vücudumuzdaysa ruhumuz, her ikisinin de ayrılması, ruhun başımızın üzerinde sağ tarafta, nefsin de başımızın üzerinde sol tarafta yere paralel olarak oluşması şeklinde tecelli eder. Eğer görseydiniz, her ikisinin de bir sigara dumanı gibi vücuttan ayrıldığını, sonra başımızın üzerinde şekillendiğini görecektiniz.

Öyleyse nefsimiz de ruhumuz da biz öldükten sonra bizi terk ediyor. Âzrail (A.S) ruhumuzu aldığı için ölmüyoruz. Elektrik jeneratörleri Azrail (A.S) tarafından kapatıldığı için ölüyoruz. Ruhumuzun ve nefsimizin vücudumuzdan ayrılması ise öldükten sonraki bir olaydır. Bu neyi ifade eder? Fizik vücudun içinde ruhu olan bir insanı… Ya ruhumuz Allah’a ulaşmışsa? O zaman da ruhumuz Allah’ın katından gelir ve başımızın üzerinde mutlaka yerini alır. Sonra ne olur? Sonra Âzrail (A.S) ruhumuzu alıp Sidretül Münteha’ya kadar beraber çıkarlar. Sidretül Münteha’dan sonra da insan ruhu Yokluk’a ulaşır ve Yokluk’ta Allah’ın Zat’ına ulaşır.

İşte zamanımızın âlimleri: “Ne yani (diyorlar) insan ruhu Allah’a iki defa mı döner? Katiyen böyle bir şey olamaz.” diyorlar ama Kur’ân-ı Kerim de bu “Katiyen olamaz.” dedikleri şeyin mutlak olarak oluştuğunu söylüyor. İşte Bakara Suresi 45. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ ne diyordu:

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.


“Sabırla ve namazla (hacet namazıyla) Allah’tan istianeyi isteyin. (Mürşidinizi Allah’tan isteyin.) Bu zor bir iştir ama huşû sahipleri için zor değildir.”

Tamam. Ya 46. âyet-i kerime ne diyor?

2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.



Ne diyor?

ennehum: muhakkak ki onlar
mulâkû rabbihim: Rab’lerine mülâki olacaklardır
ve ennehum: ve muhakkak ki onlar
ileyhi: O’na, Allah’a
râciûn: rücû edeceklerdir

Başı nasıl geliyor âyet-i kerimenin? “Onlar yakîn hasıl ederek, son derece ciddi bir yakîn hasıl ederek inanırlar ki, ruhlarını ölmeden evvel Allah’a mülâki kılacaklardır. Ölümden sonra da ruhları tekrar Allah’a döndürülecektir.” Kim tarafından? Onlar tarafından mı? Hayır, Âzrail (A.S) tarafından.

Öyleyse burada bir olgu var; ruhumuz vücudumuzdan ayrılıyor ve Allah’a ulaşıyor, 2 tarzda:

1- Biz onu ulaştırıyoruz. Bunun adı hidayete ermek.
2- Biz ulaştırmıyoruz. Biz ölmüşüz. Hidayete ermişsek Allah’ın Zat’ından ruhumuz gelmiş. Eğer Allahû Tealâ bize taht ihsan etmişse tahttaki ruhumuz gelmiş. Ama her hâlükârda eğer Allah’a ulaşmışsak ruhumuz mutlaka geri dönüp fizik vücudumuzun başının üzerine yerleşmiş. Eğer ruhumuzu Allah’a ulaştırmamış olan biriysek, hidayete ermemiş biriysek, o zaman zaten ruhumuz vücudumuzda ve ölümle beraber tekrar o zamanki gibi vücudumuzdan ayrılıyor ve vücudumuzun üstünde yerini alıyor.

Öyleyse, böyle bir dizaynda görünen şey odur ki; ruhumuz iki defa Allah`a ulaşıyor ve Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de bunu son derece net olarak söylüyor. Yani insanların “Ölümden evvel insan ruhunun Allah’a ulaşması mümkün değildir.” demesi sadece bir yalanın haykırılmasıdır ve şeytan, bütün bu zavallı âlimlere yalanını kabul ettirmiş durumda. Ve insanlar diyorlar ki: “İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması diye bir şey yoktur, insan ruhu ancak ölümden sonra Allah’a ulaşır. Hidayet de sizin söylediğiniz gibi insan ruhunun Allah’a ulaşması değil, bir doğru yoldur.”

Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını çok açık bir biçimde ifade buyurmuş. İnsan ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaşıyor. İşte bunun adı hidayete ermek ve böyle bir olayın ruhumuzun vücudumuzdan ayrılmasıyla noktalanması söz konusu, Allah’a doğru yola çıkabilmesi için. Bu ise mutlaka mürşide ulaşmayı gerektiriyor. Hiç kimsenin ruhu mürşide ulaşamadan hidayet için yola çıkamaz.

Öyleyse ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşması; böyle bir şeyi gerçekleştirirsek ne olur? İşte Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesi, bu sualin cevabını veriyor:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O`na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.


“Munîbîne ileyhi vettekûhu: O`na ruhunu ulaştır, döndür ve böylece takva sahibi ol.”

Peki, takva sahibi olursak ne olur? Allahû Tealâ diyor ki Kaf Suresinin 31 ve 32. âyet-i kerimelerinde:

50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.


50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.


Diyor ki Allahû Tealâ. (Bütün insanlar için şunu söylüyor): “Cennet, takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı.” Kime yaklaştırılıyor? Takva sahiplerine. Ve takva sahiplerinin muhtevasından bahsediyor Allahû Tealâ: “Onlar” diyor “hafîzdir ve evvabtır.”
 
“Cennet, takva sahiplerine uzak olmayarak yaklaştırıldı. İşte vaadolunduğunuz şey, vaadolunduğunuz cennet işte budur. Hadi, girin içeri!” diyor Allahû Tealâ. “Bütün hafîzler için, başlarının üzerinde mürşidin ruhunu taşıyanlar için ve evvab için. Yani meaba ulaşmış ve sığınmış olanlar için.”

Öyleyse Allahû Tealâ “meab” kelimesi ile neyi kastediyor? Kimin ruhu ölmeden evvel vücudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkmış, Sıratı Mustakîm’i tamamlamışsa, o kişi Yokluk’a ulaşıyor (o kişinin ruhu) ve Yokluk’ta Allah’ın Zat’ına ulaşır.

Öyleyse, insan ruhunun o kişi ölmeden evvel Allah’a ulaşması söz konusu. İşte bunun adı da hidayet oluyor. Ama 23 tane Kur’ân-ı Kerim meali satılıyor bizim ülkemizde.  Hepsinde “hidayet” kelimesi geçen bütün âyetleri taradık ve gördük ki, hepsinde ne zaman hidayet kavramı geçmişse, “doğru yol” diyorlar. Ve Sıratı Mustakîm için de aynı ifadeyi kullanıyorlar. Sıratı Mustakîm gerçekten bir yoldur, hem de doğru bir yoldur tamam ama vasfı vermiyor “doğru yol” demek. Yetmez, Allah’a ulaştıran yoldur. Allahû Tealâ Sıratı Mustakîm’in Allah’a ulaştıran yol olduğunu söylüyor. Demin söylediğimiz gibi Nisâ-175’te.

Öyleyse, Sıratı Mustakîm bir yolsa, bu yol Allah’a kadar uzanıyor. Ve kim Allah’ın, üzerine 9 defa farz kıldığı o hususu gerçekleştirmezse, onun gideceği yer cehennemdir. İşte Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 76. âyet-i kerimesinde bu büyük hakikati söylüyor:
 
3/ÂLİ İMRÂN-76: Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn(muttekîne).

Hayır, (öyle değil)! Kim (Allah ile olan) ahdini yerine getirir ve takva sahibi olursa, o taktirde muhakkak ki Allah, takva sahiplerini sever.


“Kim Allah’a verdiği yemini ve misaki gerçekleştirmezse onların ahirette bir nasipleri yoktur.” diyor.

Allah’a verdiğimiz misak ne? Ruhumuzun ölmeden evvel Allah’a ulaşması… Gerçekleştirmezsek ahirette bir nasibiniz yok yani cennete girmemiz mümkün değil ama gerçekleştirirsek ne oluyor? Bir sonraki âyet-i kerime; Âli İmrân-77:

3/ÂLİ İMRÂN-77: İnnellezîne yeşterûne bi ahdillâhi ve eymânihim semenen kalîlen ulâike lâ halaka lehum fîl âhırati ve lâ yukellimuhumullâhu ve lâ yenzuru ileyhim yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim ve lehum azâbun elîm(elîmun).

Muhakkak ki onlar; Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değere satarlar. İşte onlar için ahirette bir nasip yoktur. Ve Allah onlar ile konuşmayacak ve kıyamet günü onlara nazar etmeyecek (bakmayacak). Ve onları temize çıkarmayacak ve onlar için elim azap vardır.


“Kim Allah’a verdiği yemini ve misaki gerçekleştirirse, onlar takva sahibi olurlar.” diyor Allahû Tealâ. Takva sahibi olurlarsa insanlar ne olurlar? Cennet onlara açılır. Demin Kaf Suresinin 31 ve 32. âyetlerinde, cennetin, takva sahipleri için uzak olmadığını, yaklaştırıldığını, “Hadi onlara buyurun, cennetimize girin!” dediğini gördük.

50/KAF-31: Ve uzlifetil cennetu lil muttekîne gayra baîdin.
Ve cennet, takva sahipleri için uzak olmayarak yaklaştırıldı.

50/KAF-32: Hâzâ mâ tûadûne li kulli evvâbin hafîz(hafîzin).
İşte size vaadolunan şey budur (cennettir). Bütün evvab (ruhu Allah’a ulaşarak sığınmış), ve hafîz olanlar (başlarının üzerine devrin imamının ruhu ulaşmış olanlar) için.


Peki, bu cennet kavramı bütün takva sahipleri için geçerli midir? Geçerlidir. Âli İmrân Suresinin hem 15. âyet-i kerimesi hem de 198. âyet-i kerimesi, cennetin takva sahipleri için hazırlandığını ve takva sahiplerine ait olduğunu söylüyor:

3/ÂLİ İMRÂN-15: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).

De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rabb`lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve Allah`ın rızası vardır." Allah kullarını en iyi görendir.


Öyleyse kim ruhunu Allah’a ulaştırırsa, takva sahibi oluyordu. Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesine göre görüyoruz ki; bir insanın takva sahibi olması, onun aslında ruhunu Allah’a ulaştırmasıyla yani hidayete ermesiyle mümkün. Âli İmrân Suresinin 198. âyet-i kerimesi de aynı şeyi söylüyor:

3/ÂLİ İMRÂN-198: Lâkinillezînettekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâh(indillâhi), ve mâ indallâhi hayrun lil ebrâr(ebrâri).

Fakat Rab`lerine karşı takva sahibi olanlar...Onlar için altlarından nehirler akan, içinde ebediyen kalacakları cennetler, Allah tarafından ziyafet sofraları vardır.Ve Allah’ın katında olan şeyler, ebrar kullar için daha hayırlıdır.


“Takva sahipleri için cennetin hazırlandığını, onların gideceği yerin cennet olduğunu” söylüyor Allahû Tealâ.

Öyleyse son çıkardığımız kitapta, hidayet kavramını açıklayan 73 tane âyet-i kerimeden bahsediyoruz. Nasıl bahsediyoruz? O âyetlerin her birini alıyoruz, 23 tane Kur’ân-ı Kerim mealinin her birinin bu âyet hakkında ne yazdığını Türkçe olarak, metin olarak ne verdiğini yazıyoruz, sonra da bizim o âyet hakkındaki açıklamamızı yazıyoruz ve şunu görüyoruz. Ne zaman hidayet kavramı geçmişse (yalnız hidayetin geçtiği âyetler bunlar) bakıyoruz ki; hepsi için bu insanlar “doğru yol” kelimesini kullanmışlar ve böylece Sıratı Mustakîm’in temel fonksiyonunu yok etmişler.

Sıratı Mustakîm için “doğru yol” diyorlar. Sıratı Mustakîm, gerçekten bir doğru yoldur. Eksikleri neresi? “Allah’a ulaştıran yol” olduğunu söylemiyorlar. Söylerlerse ne olur? Ne olacağı var mı? O kadar iddia ettikleri şey, kendileri mahvetmiş olurlar. Neydi iddiaları? “İnsan ruhunun o kişi ölmeden evvel Allah’a ulaşması diye bir şey yoktur.” diyorlar. Eeee! Hidayet kavramını Kur’ân’daki mânâsıyla verirlerse ne olacak? Bu “yoktur” u “vardır” a çevirmeleri söz konusu. Onun için bu insanlar şimdi aşk ile ve şevk ile hep hidayet kavramını saklamaya, gizlemeye çalışıyorlar. Ama bilmiyorlar ki; böyle yapmaları, sadece öldükten sonra cehenneme gitmelerini değil, bir de omuzlarına aldıkları vebal dolayısıyla cezalarının kat kat arttırılmasını ifade ediyor. Allahû Tealâ Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesinde diyor ki:

2/BAKARA-159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).
Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah`a ulaştırılmasını) Kitap`ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.



“Kim Allah’ın âyetlerini ve özellikle hidayeti ketmederse (yani bildiği halde gizlerse, saklarsa), Allah da onlara lânet eder, lânet edenlerin hepsi de onlara lânet eder. Gidecekleri yer cehennemdir.”

Öyleyse bu hidayeti gizleyen, insanları hidayete ulaşmaktan men eden insanların durumlarına baktığımız zaman bunun korkunç bir şey olduğunu görüyoruz. İşte Nisâ Suresi 167, 168, 169. Allahû Tealâ buyuruyor:

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).
Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.


4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).
Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.


“İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ.”

“İnnellezîne keferû:
Onlar kâfirlerdir. Küfür üzere olanlardır. Küfürde olanlardır.”

Özellikleri; kendileri Allah’ın yolunda değillerdir yani ruhları Sıratı Mustakîm üzerinde değildir ve başkalarını da Allah’ın yolundan men ederler. “Onlar uzak bir dalâlet içindedirler.”

Devam ediyor Allahû Tealâ:

“İnnellezîne keferû ve zalemû: Onlar hem kâfirlerdir hem de zalimlerdir, başka insanların hidayetine mâni oldukları için. Bu sebeple zalimlerdir.”

“Lem yekunillâhu li yagfire lehum: Allah onlara asla mağfiret etmez (onların günahlarını sevaba çevirmez).”

Bu kişiler mürşidlerine ulaşmış olsalardı, hidayete adım atacaklardı ve Allahû Tealâ onları mutlaka cennetine kabul buyuracaktı. Ama dalâletteler. Allahû Tealâ, mürşidlerine ulaşıp hidayete adım atsalardı onların günahlarını sevaba çevirecekti yani onlara mağfiret edecekti ama bunlar Allah’ın yolunda değiller. Bu yüzden Allahû Tealâ asla onlara mağfiret etmiyor yani onların günahlarını sevaba çevirmiyor.

“Ve lâ li yehdiyehum tarîkâ: Onları Allah asla Tarîki Mustakîm’e,  Sıratı Mustakîm’e ulaştırmaz.”

“İllâ tarîka cehenneme: Sadece cehennem yoluna (cehenneme ulaştıran yola) ulaştırır.”

Öyleyse, Allahû Tealâ’nın indinde, insanların cehenneme ulaştıkları bir yol var. Bu yola “Sıratı cehennem” diyor Allahû Tealâ. Ve son cümlesini söylüyor:

“Hâlidîne fîhâ ebedâ: Orada ebediyyen kalacaklardır. Cehennemde ebediyyen kalacaklardır.”

Öyleyse ne görüyoruz? Kim hidayete eremezse, o kişi ebediyyen cehennemde kalmak mecburiyetindedir.

Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey, bu hidayet kavramını ait olduğu yere oturtmak. Ama gördüğümüz kadarıyla 73 âyet-i kerimenin hiçbirinde, ülkemizdeki 23 tane Kur’ân-ı Kerim meali, hidayet kavramını ait olduğu yere oturtamamış. Hep nerede Allahû Tealâ hidayetten bahsederse, insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaştırılmasından bahsederse, görüyoruz ki; o zaman bütün insanlar için söz konusu olan şey, ruhun Allah’a ulaşmak üzere yola çıkışı, hidayete adım atış, Allah’a ulaşması, hidayete ermek olarak dizayn edildiği halde, insanlar baştan beri bunu reddettikleri için o zaman saklamak mecburiyetinde kalmışlar. Bütün bu âyetlerdeki aslî mânâyı değiştirmişler, değiştirmişler, değiştirmişler. Değiştirince ne olmuş? İnsanların cennete gitmelerine mâni olmuşlar. İnsanların bu istikamette cennete ulaşmaları, bu insanların eliyle kösteklenmiş, yok edilmiş. Ve bunların eliyle milyonlarca insan cehenneme mahkûm edilmiş.  

Oysaki Allahû Tealâ hidayete adım atan bir insanın daha hidayete ermeden, şeytanın bütün zülmanî ilimlerinden korunacağını ifade ediyor. İşte Mâide Suresinin 105. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

5/MÂİDE-105: Yâ eyyuhâllezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izâhtedeytum, ilâllâhi merciukum cemîân fe yunebbiukum bimâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ey âmenû olanlar! Nefsleriniz, üzerinizedir (nefsinizin sorumluluğu üzerinize borçtur). Siz hidayette iseniz, dalâletteki bir kimse size bir zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah`adır. O zaman yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecek.


“Yâ eyyuhellezîne âmenû aleykum enfusekum, lâ yadurrukum men dalle izehtedeytum:
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyen îmân sahipleri)! Nefslerinizi tezkiye etmek (temizlemek, arıtmak), üzerinize borçtur. Siz hidayete adım attığınız zaman, dalâlete düşmüş olanlar, dalâlettekiler size asla zarar veremezler.” diyor.

Neden zarar veremezler? Çünkü mürşidin ruhu geliyor, kişinin başının üzerine yerleşiyor. Bu ruhun pozitif cereyanı, şeytanın negatif cereyanından daima üstündür. Aksi takdirde Allahû Tealâ onları bir kişinin başının üzerine mürşid ruhu olarak hiçbir zaman göndermez. İşte oraya gönderince, onu bu ruhun koruduğunu, Allahû Tealâ açıkça ifade etmiş. “Onların başlarının üzerinde, önden arkaya doğru uzanan bir muhafız vardır. Onları muhafaza eder.” diyor. Ve diyor: “O insanlar hareketlerini bozmadıkça, Allah’ın yolundan çıkmadıkça, Allah onlara gönderdiği o hidayete ulaştıracak faktörü onların başının üzerinden almaz.”diyor Allahû Tealâ.

13/RA`D-11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).
Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamlarını koruyan muhafız melekler) vardır. Allah’ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.


Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey hidayete adım atmak. Hidayete ermek söz konusudur. Kim hidayete adım atarsa, o kişi hayattayken mutlaka hidayete erer. Ama Allahû Tealâ onu o noktadan evvel öldürürse ne olacak? O kişi gene hidayete ermiş gibi Allah’ın cennetine girecek. Çünkü cennet kavramı hidayete ermekle başlamıyor, Allah’a ulaşmayı dilemekle başlıyor. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, onun mutlaka cennete gideceğini Allahû Tealâ açıklamış. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dileyen bu kişiyi Allahû Tealâ’nın ifadesine bakın, Hacc-54’te Allahû Tealâ:

22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl`ün, Nebî Resûl`ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O`na îmân etmeleri, onların kalplerinin O`nu (Allah`ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah`a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm`e hidayet edendir.


“Kim Allah`a ulaşmayı dilerse ve böylece âmenû olursa onları mutlaka Sıratı Mustakîm`e yani mürşidlerine ulaştıracağını” söylüyor Allahû Tealâ.

Öyleyse bu insanlar mürşidlerine ulaşacaklar. Mürşidlerine ulaştıkları gün el öpecekler, tövbe edecekler ve ruhları mutlaka vücudundan ayrılacak. Dikkat edin! Hidayete ermek üzere Allah’ın insanın vücudundan ayırdığı ruh, Allah’a doğru, Sıratı Mustakîm üzerinden bir yolculuğa çıkar. Ve bir insanın ruhunun Sıratı Mustakîm üzerinde bulunması için mutlaka o kişinin mürşidine ulaşması lâzım.

Öyleyse hidayete adım atma müessesesi, kişinin mürşide ulaşmasıyla mümkün. Ve Sıratı Mustakîm’in üzerinde mürşide ulaşmamış olan hiç kimsenin ruhu bulunamaz. Fâtiha Suresinin sonu  “ve lâd dâllîn” kelimesiyle bitiyor. “Dalâlettekiler de Sıratı Mustakîm üzerinde olamazlar.” diyor Allahû Tealâ.

1/FÂTİHA-7: Sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).
O yol (SIRATI MUSTAKÎM) ki; üzerlerine nimet verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.

Öyleyse hidayet kavramı, Sıratı Mustakîm’in üzerinde bir ruhun bulunmasını ve Sıratı Mustakîm üzerinden Allah’a yolculuk yapmasını kapsamına alır. Böyle bir şey yoksa bir yolculuk yoksa hidayet de yoktur. Hidayet eğer insanlar tarafından söylendiği gibi doğru yol olsaydı, herkes kendisini doğru yolda zannediyor. Bugün İslâm’ın 5 tane şartını yerine getiren bir insan doğru yolda olduğundan emin. Oysaki ruhu vücudundan ayrılmamış. Nurcu kardeşlerimiz diyorlar ki: “Tarikat devri geçmiştir, îmânı kurtarma zamanıdır.” İyi de mürşid olmadan nasıl mü’min olacaksınız? Mürşidinize ulaşmadan hiçbirinizin kalbine, kalbinizin kapıları açılıp da Allah kalbinizin mührünü açıp îmânı yazmaz. Yazmazsa mü’min olamazsınız.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkatle bakın. Bu dizayn bütün insanlar için bir hedef gösteriyor. İnsan ruhunun vücuttan ayrılması, Allah’a doğru yola çıkması, hidayetin başlangıç noktasıdır. Mürşide ulaşmadan böyle bir olay mümkün değil. Mürşide ulaşınca mümkün mü? İşte Nebe Suresinin 38. ve 39. âyetleri:
 
78/NEBE-38: Yevme yekûmur rûhu vel melâiketu saffâ(saffen), lâ yetekellemûne illâ men ezine lehur rahmânu ve kâle sevâbâ(sevâben).

O gün, ruh (devrin imamının ruhu) ve (arşı tutan) melekler, saf saf hazır bulunurlar. Rahmân’ın kendisine izin verdiği kişiden başka kimse konuşamaz. Ve (izin verilen) sadece sevap söylemiştir.

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk`a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah`a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm`i) yol ittihaz eder. (Allah`a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.


Nebe-38’de Allahû Tealâ bir yemin merasiminden bahsediyor, tövbe merasiminden bahsediyor. Arşı tutan melekler orda. Zamanın halifesi de orda. Mürşid ve mürid de orda. Allah’ın kendilerine ilim verdiği şekilde, 2 kişi konuşur. Birisi söyler, öteki de onun söylediklerini tekrar eder. Bir sonraki âyet-i kerime sonucu söylüyor:

“Zâlikel yevmul hakk(hakku), femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ: İşte o gün Hakk günüdür.” diyor Allahû Tealâ. “O gün Hakk günüdür.” Neden? O kişi Hakk’a ulaşmayı dilediği için. Onun için mürşidine ulaşmış. Önünde diz çöküp tövbe etmiş. Ne olur peki?

“Femen şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ: O gün, dileyen kişi Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, kendisine Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm`i yol ittihaz eder. Ve kimin ruhu, Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm üzerinden Allah’a ulaşırsa, Allah’ın Zat’ı o kişinin ruhuna meab olur, sığınak olur.” diyor Allahû Tealâ.

Yani kişinin ruhu Allah’a ulaşır. Bakınız Âli İmrân Suresinin 14. âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ ne buyuruyor?

3/ÂLİ İMRÂN-14: Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars(harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu HUSNUL MEÂB(meâbi).
İnsanlara, "kadınlara, oğullara, kantar kantar biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, hayvanlara ve ekinlere olan sevgiden oluşan" şehvetleri (aşırı düşkünlükleri) güzel gösterildi. Bunlar, dünya hayatının menfaatleridir. Ve Allah, O`nun katındaki en güzel sığınaktır.


“Vallâhu indehu HUSNUL MEÂB: Ve yemin olsun ki Allah, Allah`ın katındaki en güzel meabtır, en güzel sığınaktır.” diyor Allahû Tealâ.

Allah`ın katındaki en güzel sığınaktan bahsediyor Allahû Tealâ. O, Allah`ın Zatı`dır. İşte insanların ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmaları, onların temel hedefidir. Bütün insanlar için mutlak olarak bu geçerlidir. Allahû Tealâ onun için Allah’a ulaşmayı dilemelerini istiyor. İstiyor ki; kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah’ın sözü var. Mutlaka onları Allah’a ulaştıracak. Nasıl ulaştıracak? Evvelâ, mürşidlerine ulaştıracak. Kişi mürşidine ulaştığı gün, ruhu vücudundan ayrılıp Allah’a doğru, Nebe Suresinin 38. âyet-i kerimesinde Allah’ın ifade buyurduğu gibi yola çıkacak ve sonunda Allah`ın Zat`ına mutlaka ulaşacak.

Öyleyse görüyoruz ki; hidayet mefhumu, insanın ruhunun Allah’a ulaşmasıyla gerçekleşir. Eğer bir insan ruhunu ölmeden evvel Allah`a ulaştıramamışsa, o kişi hidayete eremeden şu dünyadan göçmüştür. Allah’ın cennetini hak edememiştir.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın hidayete erenlerle ermeyenler arasında yaptığı farklılığı açıklayan âyetlerdir. Şunu görüyoruz ki; kim hidayete ermeden bu dünyadan ayrılırsa yani Allah’a ulaşmayı dilemeden bu dünyadan ayrılırsa, o kişinin ne mürşidine ulaşması söz konusudur ne de ruhunu Allah’a ölmeden evvel ulaştırması söz konusudur. Ve bu kişi hidayete eremeden, bu dünyadan ayrılacak olan biridir. Hidayete eremediği için de gideceği yer Allah’ın cenneti değil, sadece cehennemidir. Hidayet yolu Sıratı Mustakîm`dir.

Sıratı Mustakîm için de “doğru yol” diyenler, hidayet için de “doğru yol” diyenler; Sıratı Mustakîm de gerçekten bir yolun doğru yol olduğunu söylüyorlar. Sıratı Mustakîm doğru yoldur. Farklılığı? Ne eksik? Söyledikleri şey ne? Allah’a ulaştıran bir doğru yol olduğunu gizliyorlar. Çünkü temel iddiaları: “İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması mümkün değildir.” şeklinde. O zaman ne oluyor? O zaman doğruyu söylemedikleri için onu müdafaa etmek mecburiyetinde kalıyorlar. İşte böyle yalan söyleyen insanlar; Ra’d Suresinin 20, 21, 22. âyet-i kerimesinde Allah’ın bütün hakikatlerini değiştirmişler. Şimdi deniliyor ki, Allahû Tealâ buyuruyor:

13/RA`D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.

13/RA`D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

13/RA`D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.


“Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi: Onlar, Allah ile olan ahdlerini yerine getirirler.”

Arkasından da diyor ki:

“Ve lâ yenkudûnel misâk: Ve misaklerini bozmazlar.”

Onlar da böyle yazmışlar: “Yeminlerini bozmazlar.”demişler. Sonra diyor ki Allahû Tealâ:

“Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale."
 
vellezîne: ve onlar
yasılûne: ulaştırırlar, vasıl ederler
mâ: şeyi
emerallâhu: Allah’ın emrettiği şeyi
bihî: O’na, Allah`a
en yûsale: ulaştırmak

“Ve onlar Allah`ın, Allah`a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), Allah`a ulaştırırlar.”

Peki mealler ne diyor? “Onlar akrabalık bağlarını kuvvetlendirirler.” Allahû Tealâ ne akrabalık kelimesini kullanmış ne bağ kelimesini kullanmış ne kuvvetlendirmek kelimesini kullanmış... İnsanlar o yaptıkları büyük hatayı gizleyebilmek için, Allah’ın bütün hakikatlerini tersine çevirmekten, yalan söylemekten çekinmiyor.

İşte bu yalanları da burada böyle söyledikleri için, “Onlar Allah`ın, Allah`a ulaştırılmasını emrettiği şeyi Allah`a ulaştırırlar.” demedikleri için yalan söyledikleri için burada sonucunu da değiştirmişler âyetin ve Allahû Tealâ devam ediyor:

“Ve yehâfûne sûel hisâb: Onlar kötü hesaptan, cehennemden korkarlar.”
“Ve yahşevne rabbehum
: Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar.”

Şimdi bundan sonrası:

“Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim: Onlar sabırla Allah`ın Zat`ını dileyenlerdir.”

Dikkat edin! Zat’ı dilemek, 2 ayrı anlam taşır:

1- Allah`ın Zat`ına ulaşmayı dileyenlerdir.
2- Allah`ın Zat`ını görmeyi dileyenlerdir.

Allahû Tealâ burada:
 
vellezîne: ve onlar
saberûbtigâe: sabırla dilerler, Allahû Tealâ’dan isterler
vechi rabbihim: Allah’ın Zat’ını
 
“Onlar Allah’ın Zat’ını dileyenlerdir.”

Peki bu mealleri yazanlar ne demişler? “Onlar, Allah’ın rızasını dileyenlerdir.” diyor. Hiçbir lügatta “vech” kelimesinin, rıza anlamına geldiğini gösteren hiçbir işarete, kimse hayatı boyunca rastlayamaz. Ama baştan mânâyı değiştirenler, ona bir kılıf uydurabilmek için deveyi hamutuyla beraber yürütmüşler ve  Allahû Tealâ’nın,  “vech” kelimesini “rıza” yapıp çıkmışlar. İşte bu sebeple son derece önemli bir konu bu…

23 tane Kur’ân-ı Kerim mealinin hepsi, hidayeti gizlemişler. Gizleyince, insanların hidayete ermesini engellemişler. Engellemişler, onların hep cehenneme gitmelerine sebebiyet verecekler, 70 milyon insanın.

Şimdi Ahzâb Suresinin 67. ve 68. âyet-i kerimesine bakalım beraberce. Allahû Tealâ diyor ki:
 
33/AHZÂB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).
Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptık.”

33/AHZÂB-68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).
“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”


“O cehenneme gidenler derler ki: “Yarabbi! Biz devrimizin küberasına ve sâdatlarına tâbî olduk. Bu yüzden cehennemdeyiz. Yarabbi! Onlara iki kat azap ver. Onları en büyük lânetinle lânetle.”

Allahû Tealâ, onlara iki kat mı azap verecek? Kendi azapları x kadarsa, x kadar mı? Hayır. Her yoldan çıkardıkları kişinin, Allah’ın yoluna girmekten men ettikleri kişinin azabını da onlara yükleyecek Allahû Tealâ. Her biriyle iki kişi teşkil ediyorlar. Her yoldan çıkardıkları kişiyle, bu yoldan çıkaranlar iki kişi oluşturuyor. Ve her yoldan çıkardıklarının günahları onlara da yazılıyor.

Allahû Tealâ diyor ki: “Kimin hidayetine sebebiyet verirseniz, onların kazandıkları sizlere yazılır. Kimin dalâletine sebep olursanız, onların kaybettikleri size de yazılır.”

16/NAHL-25: Liyahmilû evzârehum kâmileten yevmel kıyâmeti ve min evzârillezîne yudıllûnehum bi gayri ilm(ilmin), e lâ sâe mâ yezirûn(yezirûne).

Kıyâmet günü, onların kendi günahlarının tamamını yüklendikten başka, ilimleri olmaksızın dalâlette kalmasına sebep oldukları kimselerin günahlarından (da) yüklenmeleri için. Yüklendikleri şey ne kadar kötü, öyle değil mi?


Öyleyse, kimse kimsenin günahını normal şartlarda yüklenmez. Ama eğer bir insan, başka bir insanın dalâlette kalmasına sebebiyet veriyorsa, onun omuzlarında vebal vardır. O vebal kaç kişiyi hidayetten men etmişse, o kişiyi o kadar, onların bütün günahları kadar cezalandıracak olan bir hüviyet taşır.

Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey, Allah’ın hidayetine mazhar olabilmektir. Ama insanlar ne kadar hazin bir tecellidir ki, Allah’ın gerçeklerini gizlemekte hâlâ ısrardalar.

İşte biz çıkardığımız daha birinci Kur’ân-ı Kerim cildinde -94 sayfalık bir Kur’ân-ı Kerim metni hazırlamak mecburiyetinde kaldık- sadece Bakara Suresinde geçen mefhumları, onların Allah’ın söylediğinden ne kadar farklı bir yoruma tâbî tuttukları ve ne kadar geniş açılı değiştirdikleri böylece ortaya çıktı. Ve yazdığımız kitapta da -Allahû Tealâ’nın yazdırdığı demek daha doğru- o kitapta da anlattık ki, 73 tane âyet-i kerimede insanlar hidayet mefhumunu gizlemişler. İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını gizlemişler ve insanlar için bu konu, bütün insanları cehenneme götüren bir hüviyet kazanmış.

Öyleyse, Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’deki, Kur’ân hakikatlerinin insanlar tarafından öğrenilmesini ve hepsinin hidayete ermesini Yüce Rabbimizden dileyerek, bütün insanların cennet saadetine ve dünya saadetine, hepinizin dünya saadetine ve cennet saadetine ulaşmasını,  Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi inşaalah burada tamamlamak istiyoruz. Yani hepinizin hidayete ererek, zülcenahayn olmasını Allahû Tealâ’dan dileyerek…

Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali  M İ H R
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 886