Bugün: 22.11.2019

Şeytan`ın Tuzakları - 2

ŞEYTAN`IN TUZAKLARI - İSLÂM’IN 5 ŞARTINI YERİNE GETİREN CENNETE GİRER Mİ?
TARİHİ: 02.03.2001

SORU: Efendi Hazretleri! Ülkemizde ve diğer İslâm ülkelerinde, herkes; “İslâm’ın 5 şartını uygularsak; namaz kılarsak, oruç tutarsak, zekât verirsek, hacca gidersek ve kelime-i şahadet getirirsek cennete gideriz.” diyor. İnşaallah bize bu 5 şartı yerine getirmenin cennete gitmek için yeterli olup olmadığını anlatır mısınız? Allah razı olsun.

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki; bir defa daha Allahû Tealâ’nın huzurunda sizlere seslenmek imkânını bizlere bahşetti. İslâm’ın 5 tane şartı; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek.

Hadîsten başlayalım. Bir bedevî, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in yanına geliyor ve diyor ki:

- Ey Allah’ın Resûl’ü! Ben cennete girmek istiyorum. Ne yapayım?

Peygamber Efendimiz (S.A.V) cevap veriyor:

- Namaz kıl, oruç tut, zekât ver, hacca git, kelime-i şahadet getir.

Ve o bedevî tamamlıyor:

- Ne bir eksik ne bir fazla, ben bunları yaparım inşaallah.

Hadîs bu! Burada şeytanın korkunç bir tuzağıyla karşı karşıyayız. Bu şartları, bugünkü standartlarda yerine getiren hiç kimse bunlarla cennete giremez. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, bunların ötesinde kelime-i şahadet getirmek var. Üzerinde durmak istediğimiz en önemli konu bu.

Kelime-i şahadet getirmek, bir insanı Allah’ın cennetine ulaştırabilir mi? Ulaştırabilir.
Kelime-i şahadet getirmek, bir insanı cehenneme ulaştırabilir mi? Cennete ulaşmasına yetmeyebilir mi? Evet! Kelime-i şahadet getirse de bir insan cennete giremez.

Öyleyse hem girebilir diyoruz hem de giremez diyoruz. Gerçekten Kurân-ı Kerim son derece açık olarak böyle söylüyor; “Belirli şartlarda ‘Lâ İlâhe İllâllah Muhammedun Resûlullah.’ diyen cennete girer.‘Lâ İlâhe İllâllah Muhammedun Resûlullah.’ diyen kişi, derecat kazanır ama cennete giremez.” diyen gene Allahû Tealâ.

Öyleyse farklılık nerede? Farklılık şurada: Sahâbe, Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dilediler. Ve kâinattaki en büyük mürşide ulaştılar ve önünde diz çöktüler, tövbe ettiler. “Lâ İlâhe İllâllah Muhammedun Resûlullah.” dediler, el öptüler. Ve buradaki kelime-i şahadet getirmek, onları kurtardı. Şeytan, bu kelime-i şahadet getirmenin mânâsını değiştirerek, onu ait olduğu standartlardan kopararak, insanları gene cehenneme mahkûm etmeyi başarmış. Her şeyde olduğu gibi yeni bir hileyle karşımıza çıkıyor.

Eğer bir insan, kendi kendine; “Lâ İlâhe İllâllah Muhammedun Resûlullah.” derse ne olur? Kelime-i şahadet getirmiş olur. “Hz. Muhammed Mustafa, Allah’ın resûlüdür ve Allah tektir.” demiş olur. Güzel bir şey söylemiş olur. Allah’ın sevdiği bir cümle kullanmış olur. Bu ona deracat kazandırır. Ama hiç kimseyi kendi kendine söylediği bir; “Lâ İlâhe İllâllah Muhammedun Resûlullah” cümlesi Allah’ın cennetine götüremez.

Bir çok kimse şimdi bana diyecek ki: “Nasıl olur? Aynı cümle söyleniyor; biri mürşidin önünde söyleniyor, birinde kişi kendi kendisine söylüyor ama netice itibariyle aynı cümleyi söylüyor.” Evet. Aynı cümleyi söylüyor. Ama bir tanesi gerçekten cennete götürüyor, bir tanesi götürmüyor.

Neden? Kim mürşidine ulaşırsa önünde diz çöküp, tövbe edip, el öpüp; “Lâ İlâhe İllâllah Muhammedun Resûlullah.” diyorsa Allahû Tealâ onun başının üzerine, mutlaka o mürşidin ruhunu gönderiyor. Şartı ne? Şartı kişinin hacet namazı kılmış olması, Allah’ın hacet namazıyla gösterdiği mürşide ulaşmış olması veya zamanın halifesine, zamanın imamına tâbî olması. İkisi de aynı şey.

Bu tâbî olma sırasında Allahû Tealâ mürşidinin ruhunu mutlaka o kişinin başının üzerine getirir. Sonra ne olur? Sonra o insanların kalplerine îmânı yazar. İşte Allahû Tealâ’nın, insanların kalplerine îmânı yazması hali.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın indinde, kalbine îmân yazılan bir insan var. Bu kişinin kalbine îmânı yazan, Allah. Yazarsa ne olur? Yazarsa o kişi mü’min olur. Mü’min olmanın şartı, sadece Allah’a inanmak değildir. İblis, mü’min olma kavramını zaman içerisinde, 7 tane kalp şartından, 7 tane inanç şartından, 3 tane vasıf şartından arındırarak, onların hepsini devre dışı bırakarak bir Allah’a inanmaya bağlamış. “Kim Allah’a inanırsa o mü’mindir.” diyor. Ve insanlar, asırlar geçince bu söze inanmışlar. “Biz mü’miniz.” diyorlar. “Niçin mü’minsiniz.” diyoruz? “Çünkü Allah’a inanıyoruz.” diyorlar. “Allah’a inanmak, mü’min olmak için kâfi mi?” diyoruz. “Elbette kâfi. Yoksa sen yeni kanun mu çıkarıyorsun!” diyorlar.

Allahû Tealâ mü’min olanlar için, evvelâ hangi mükâfatı vermiş, ona bakalım. Mü’min Suresi, 40 numaralı Suredir. 40 numaralı Surenin 40 numaralı âyeti, Allahû Tealâ buyuruyor: “Allah mü’minleri; kadın olsun erkek olsun mutlaka cennetine koyar. Ve hesapsız rızıklandırır.”

40/MU`MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu`minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).
Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.



Öyleyse âyet-i kerime son derece açık. Mü’min olmak şerefine kim ererse onların hepsi mutlaka Allah’ın cennetine girecek. Peki, mü’minin zıttı olan kelime nedir? Kâfir; küfrün içinde olmak.

Dikkat edin! 2 kelime de kalp şartlarıyla son derece yakından alâkalı. Ne demek istiyoruz? Herkes doğarken, nefsinin kalbinde küfür yazılı olarak doğar. Hani diyorlar ya; “Herkes İslâm fıtratı üzere doğar, sonradan bozulur.” Hiç kimse, kalbinde îmân yazılı olarak, İslâm fıtratı standartlarında doğmaz. “İslâm fıtratı üzerinde doğar.” demek; bir insanın tek Allah’a inanmak vasfına ve Allah’a teslim olmak vasfına, doğuştan bir vasıf olarak Allahû Tealâ tarafından kavuşturulmuş olması. O vasfı geliştirmedikçe, kullanmadıkça hiç kimse kurtuluşa ulaşamaz. Rûm Suresinin 30. âyet-i kerimesine göre; bütün insanlar hanif fıtratıyla yaratılır.

Bu fıtrat, yaratılışta Allah’ın verdiği yetenek:

1- Tek Allah’a inanma yeteneğidir.
2- Allah’a teslim olabilme yeteneğidir.

Bu yetenek, bütün insanlara verilir. Ama insanların çok büyük bir kısmı, buna rağmen cehenneme gidecek. Öyleyse yetenek, kimseyi kurtarmaya yetmiyor. Vasıflarınız arasında bu var. Ama onu geliştiremezsek, onu ait olduğu hedeflere götüremezsek bu yetenek bize bir şey sağlamıyor.

Öyleyse şimdi îmân açısından doğuma bakalım. Doğduğumuz anda kalbimizde küfür yazısı vardır. Ve kalbimizde küfür yazılı olarak doğarız. Mürşidimize ulaşmadıkça, hepimizin kalbinde ne yazık ki küfür yazmaya devam eder. Mürşidimize ulaşmadıkça küfür yazısı nefsimizin kalbinde hep devam eder.

Öyleyse ne zaman değişir? Ne zaman hacet namazını kılmışsak, Allah’tan mürşidimizi sormuşsak ve Allahû Tealâ mürşidimizi göstermişse o mürşide ulaşıp da önünde diz çöküp, tövbe edip “Lâ İlâhe İllâllah Muhammedun Resûlullah.” dediğimiz anda, kalbimize îmân yazılır ve mü’min oluruz. Bunu yapmadık! Yapmadığımız sürece hep kalbimizin içinde küfür yazılı olarak yaşarız. Yani açık ve kesin olarak konuşmak gerekirse kâfir olarak yaşarız.

Öyleyse böyle söylüyoruz diye biliyoruz ki çok insan bize fena halde kızıyor. Aslında “Haklılar mı?” dersiniz? Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de söyledikleri bunlar. Bizim dîn âlimlerinin, Allah’ın söylediklerinden haberdar olmaması ise her halde bizim kabahatimiz değil ama hepsi haberdar olmak mecburiyetinde, Allah’ın doğrularını bilmek mecburiyetinde. Şeytanın bütün yalanları birer birer ortadan kaldırılacaktır.

İşte bir insan, hem kalbinde küfür yazılı olarak doğuyor hem de hanif fıtratıyla doğuyor. Bu 2 ters mefhum birbirine ne yazık ki bütün insanlarda mümkün ve geçerli.

İşte kim hanif fıtratını kullanmıştır? Kim mürşidine ulaşıp da kalbindeki küfrü yok edip, o küfrün yerine îmân kelimesini Allah’ın yazmasına sebebiyet verirse o kişi hanif fıtratının gereğini kullanmıştır. Hanif fıtratının kullanılması onu kâfir iken mü’min yapmıştır. Böyle bir dizayn kişiyi, mü’min olduğu için Allah’ın cennetine mutlak olarak ulaştırır.

Yetmez! Başka bir sebep daha ulaştırır. Kişi, mürşidine ulaşmadan evvel dalâletteydi ve mürşidine ulaştığı an, dalâletten hidayete adım attı. Doğuşundan itibaren mürşidine ulaştığı güne kadar, kalbinde (nefsinin kalbinde) küfür yazılıydı. Mürşidine ulaştığı gün, kalbindeki küfür yazısını oradan alan Allahû Tealâ, o kalbin içine îmân kelimesini yazıyor. Küfür kelimesini oradan alıyor, îmân kelimesini oraya yazıyor. İşte bu noktadan itibaren kalbinde îmân yazan bütün insanlar, mü’minlerdir. Kalbinde bütün küfür yazan insanlar da kâfirlerdir.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın kullandığı bu tabirleri, ait olduğu yerlere oturtursak; mürşidine ulaşan kişi ancak mürşidine ulaştığı gün, önünde diz çöküp tövbe ettiği gün küfürden kurtulur. Mü’min olmanın muhtevasına ulaşır.

Öyleyse insanlar için söz konusu olan bu hedefe ulaşmaksa neden insanlar böyle yapmıyorlar? İşte şeytanın hilesi burada kendisini gösteriyor. Şeytan insanlara; “Kim Allah’a inanırsa o mü’mindir” tezini kabul ettirmiş. Bu aslında kuyruklu bir yalan. İnsanlar Allah’a inandıkları için mü’min olmazlar. Mü’min olmak:
 
7 tane kalp şartı gerektirir.
7 tane inanç şartı gerektirir.
3 tane de vasıf şartı gerektirir.

3 ayrı cepheden bunlar, kişiyi mü’min kılar. Ama iblis insanlara diyor ki: “Siz kitaplarda yazılı olanlara bakmayın! Onlar size yalan söylüyorlar. Doğrusu; kim Allah’a inanırsa onlar mü’mindir. Ve mü’minler de Mu’min Suresinin 40.âyet-i kerimesine göre mutlaka cennete girecek.”

Şeytanın bundan kazancı ne? Biliyorsunuz ki iblis, hepinizin kendisiyle beraber cehenneme girmesini ister. Bütün insanların birbiriyle kavgalı olmasını ister. Şimdi burada, bu konuda başka insanlarla bir münasebet değil, Allah’la ilişki söz konusu. Bir insanın mü’min olabilmesi, kalbine îmân yazılmasıyla mümkün. Aksi takdirde o kişi, hep kalbinde küfür yazısıyla kalacaktır, dünyada yaşadığı sürece ebediyyen kâfir olarak yaşayacaktır ve cehennemde de kâfir standartlarında olacaktır.

Öyleyse bu insanın dizaynına iyi bakın! Şeytan, insanlara; “Kim mü’minse önce cehenneme girer, Allahû Tealâ onu bir süre cehennemde leblebi gibi hafif tertip kavurur, ondan sonra da acele cennetine doğru posta alır.” diyor. İşte insanları böyle aldatıyor iblis.

Evvelâ Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’ine, cehenneme girenlerin, oradan bir defa daha cehennemden çıkıp da cennete girmelerine müteallik hiçbir âyet koymamış. Bütün insanlar kıyâmet günü cehenneme uğrarlar, - Allahû Tealâ “uğramak” tabirini kullanmış.- cehennemde kalacak olan kâfirler orada kalırlar ve kalplerine îmân yazılmış olanlar, onların da hepsi, aynı gün (kıyâmet günü) cehennemin bütün katlarını gördükten sonra, cennete doğru uzaklaşırlar. Hiç kimse, kıyâmet günü cennete gidecek olanların hiç birisi cehennemde kalmaz. Hepsi ayrılmış olur.

Öyleyse şeytanın tuzağı nerede? Şeytan eğer insanları inandırıyorsa -ki;- “Kim mü’minse o biraz cehennemde kaldıktan sonra ebediyyen artık cennette olacaktır. Ve Allah’a inanan herkes mü’mindir.” böyle söyleyip de insanları inandırırsa hiç kimse Allah’ın emirlerini yerine getirmek gereği duymaz. Kişi bakar ki; “Niye ben içki içmekten vazgeçeyim? Neden kumar oynamaktan vazgeçeyim?” Samimiyetle kişi kendisine bakıyor, Allah’a inanıyor. “Ben Allah’a inanıyorum. Allah’a inandığıma göre mü’minim. Mü’min Suresinin 40. âyet-i kerimesi de; ‘Bütün mü’minler Allahû Tealâ tarafından cennete alınacak. Öyleyse ben neden şartlarımı zorlayayım? Eğer büyü yapıyorsam neden yapmamayım?” diyor.

İşte bu tarz bir düşünce bütün insanları şeytanın uşağı haline getirmiş. İnsanlar Allah’a inanıyor, diye mü’min olduklarını zannediyorlar ve mü’min olanların da cennete gireceği kesin ama şimdi kişi bakıyor: “Yahu! Şimdi ben mü’minim de namaz kılmıyorum, oruç da tutmuyorum, Allah’ın emirlerini yerine getirmiyorum ama mü’minim. Eh, Allahû Tealâ beni cehennemine koyup hafif tertip kavurduktan sonra nasıl olsa cennetine alacak. Adam sen de ne gerek var; namaz kılmaya, oruç tutmaya, zekât vermeye?

Böyle bir inanca insanları ulaştırınca sonuç ne olur? O insanlar böyle bir dizayna kendilerini alıştırırlar. Ve de cennete gidecekleri zannıyla hepsi bir büyük yanlışın içine girerler. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, diye bir hususun içine girmezler. Şimdi böyle bir dizaynın insanları cehenneme ulaştırdığı vakasıyla karşı karşıyayız. İşte iblisin tuzağı burada kendini gösteriyor. Bir insanın Allah’ın emirlerini yerine getirmesi veya yerine getirmemesi söz konusu.

Hanif fıtratı, kapımızın önünde duran bir arabaya benzer. O araba bize verilmiş. Ama arabayı kullanmayı öğrenmedikçe ve o arabayı 3 tane ayrı ayrı menzile ulaştırmadıkça o araba bizi kurtuluşa götüremez.

1. menzilde; ruhumuzu Allah’a teslim etmemiz lâzım.
2. menzilde; fizik vücudumuzu Allah’a teslim etmemiz lâzım.
3. menzilde; nefsimizi Allah’a teslim etmemiz lâzım.

Öyleyse teslim etmemiz gereken 3 ayrı safhayı da gerçekleştiremezsek, o zaman teslimlerin hiç birini tahakkuk ettiremeyiz.

İşte kelime-i şahadet bu açıdan son derece önemli, mü’min olmak son derece önemli, dalâletten kurtulup hidayete ulaşmak bu açıdan son derece önemli. Çünkü kalbimize ancak mürşidimize ulaştığımız zaman îmân yazılır.

Îmân yazılırsa ne olur? Îmân yazılırsa mü’min oluruz. Yazılmazsa ne olur? Yazılmazsa kâfir olmakta devam ederiz. Doğuşumuzdan itibaren hepimiz küfrün içindeyiz. Hiç kimse bunun istisnası değildir. Ve kalbimize Allahû Tealâ îmânı yazmadıkça mü’min olmamız da mümkün değil.

İşte buysa; kalbimize îmânın yazılmasıysa, kelime-i şahadeti Allah’ın bizim için tayin ettiği mürşidin önünde veya zamanın halifesinin, zamanın imamının önünde söylememiz lâzım. Onu söylediğimiz zaman, kendi kendimize söylediğimiz bir; “Lâ İlâhe İllâllah Muhammedun Resûlullah.”  sözünün ötesinde bu bize ne sağlar? Kalbimize îmânın yazılmasını sağlar.

Öyleyse kalbimize îmân yazıldığı zaman ne olur? Mü’min oluruz. Mü’min olursak gideceğimiz yer, mutlak olarak Allah’ın cennetidir.

Öyleyse İslâm’ın 5 tane şartından bahsediyoruz:

Namaz kılması var.
Oruç tutması var.
Kişinin hacca gitmesi var.
Zekât vermesi var.
Ve kelime-i şahadet getirmesi var.

İşte demek ki kelime-i şahadet, bir insan kendi kendine söylerse onu asla cennete ulaştırmaya yetmiyor ama kelime-i şahadeti Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşidin önünde söylerse o kişi, mutlaka Allah’ın cennetine ulaşır.

Öyleyse iblis buradaki tuzağını nasıl kurmuş? Evvelâ 1. tuzağını söyledik ki; İnsanlar kendilerini; “Allah’a inanıyorlar.” diye, mü’min sansınlar, mü’min oldukları için de nasıl olsa cennete gideceklerine inansınlar ve her türlü rezilliği yapsınlar. Allah’ın yoluna da asla girmesinler ama kendilerinin kurtuluşa ulaşacağını düşünsünler.

Eğer Buhari’ye bakarsanız (12 ciltlik bir hadîs kitabı biliyorsunuz), orada şu başlığı göreceksiniz: “Kelime-i şahadet getiren mutlaka cennete girer.” Biz de diyoruz ki kelime-i şahadet getiren, sadece kendi mürşidinin önünde bunu söylediği takdirde cennete girer. Çünkü kalbine ancak o zaman îmân yazılır. Bunun dışında mümkün değildir.

Ve dikkat edin ki 1 şart daha var, son derecede ciddi bir 2. şart! O kişi, Allah’a ulaşmayı dilemiş biri olmak mecburiyetinde. Dilemezse ne olur? Dilemezse Allahû Tealâ ona asla mürşidine ulaştırmaz. Dileyenleri ulaştırır mı? Mutlaka ulaştırır. Hacc Suresinin-54. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ âmenû olanları, mutlaka Sıratı Mustakîm’e ulaştıracağını söylüyor.

22/HACC-54: "Ve li ya’lemellezîne ûtul ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl`ün, Nebî Resûl`ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O`na îmân etmeleri, onların kalplerinin O`nu (Allah`ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah`a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm`e hidayet edendir."



Ne demek bu Sıratı Mustakîm’e ulaşmak? Şu demek; kim hacet namazını kılmışsa Allahû Tealâ ona mürşidini göstermişse, o mürşide ulaşmışsa önünde diz çöküp tövbe etmişse o kişi mutlaka kalbine îmân yazıldığı için Allah’ın cennetine girecektir.

Şimdi olaylar dizisine dikkatle bakalım:

1. basamak; olayları yaşıyoruz.

2. basamak; olayları değerlendiriyoruz. Eğer Allah’a ulaşmayı dilesek 3. basamağa ulaşıyoruz. Allah’a ulaşmayı dilemiyoruz, 2. basamakta kalıyoruz. Kurtuluşumuz hiçbir şekilde mümkün değil. Gideceğimiz yer cehennem. Şimdi devam edelim; öyle bir insan düşünün ki Allah’a ulaşmayı dilemiş olsun!

3. basamakta; Allah onu derhal, o kişinin kalbinde böyle bir talebin olduğunu bilir, işitir ve görür. O zaman ne olur? O zaman bu insan Allahû Tealâ’nın dizayn ettiği bu standartta Allah’ın derhal ilk yardımına ulaşır.

4. basamakta; Allahû Tealâ o kişinin üzerine Rahmân esmasıyla -işitip, bilip, gören Allahû Tealâ- tecelli etmeye başlar. Bu tecelli, 5., 6., 7. basamakta 3 sonuca ulaşır.

5. basamakta; Allahû Tealâ o kişiyle mürşidinin arasında bulunan hicab-ı mesture adlı mürşidden nefret etmesini sağlayan bir perdeyi kaldırır.

6. basamakta; Allah o kişinin kulaklarındaki vakrayı alır.

7. basamakta; Allah o kişinin kalbindeki ekinneti alır. Yerine ihbat koyar.

Şimdi Allahû Tealâ’nın, o kişiyle irşad makamı arasında bulunan ve irşad makamından kişinin nefret etmesini sağlayan o gizli perdeyi neden kaldırıyor? Hedefi son derece belli! Kaldırdığı şey; irşad makamına kişinin sevgi duymasına mânî olan, ondan nefret etmesine sebebiyet veren bir husus.

Öyleyse Allah’ın muradı ne olabilir? Muradı açık. O perdeyi kaldırarak kişinin mürşidine karşı muhabbet duymasını sağlıyor. Bu, o kişinin mürşide ulaşacağının kesin işaretidir. Böyle yapan Allahû Tealâ, arkadan kişinin kulaklarındaki vakrayı alıyor. Kişi daveti işitiyor, davetin mânâsına varıyor. Arkadan kalbindeki ekinneti alıyor, kişi davetin idrakine varıyor. Böylece Allahû Tealâ’nın indinde, 1. etapta Allah’ın irşad makamına kişiyi yaklaştırmak istemesinin açık bir delilini görüyoruz. İrşad makamıyla kişinin arasındaki dikeni, perdeyi, irşad makamından nefret ettiren sistemi alıyor; irşad makamına sevgi duyan, muhabbet besleyen bir sistemi yerleştirmiş oluyor. Arkadan kişinin kalbindeki ekinneti alıyor, irşada müteallik hususları kişinin anlamasına, idrak etmesine sebebiyet veren ihbat isimli yeni bir sistem yerleştiriyor. Arkasından da onları Sıratı Mustakîm’e ulaştırıyor. Yani mürşide ulaştırıyor. Ön işlem aradaki hicab-ı mesturenin alınması, mürşide karşı sevgi duyulmaya başlanması, 2. işlem o kişinin mürşidine mutlaka ulaştırılması. “Kimleri ulaştırırım?” diyor Allahû Tealâ. Âmenû olanları. Âmenû olanlar kimler? Allah’a ulaşmayı dileyenler.

Öyleyse Allahû Tealâ evvelâ hicab-ı mesture adlı perdeyi alarak, sonra da; “Ben bütün âmenû olanları mutlaka Sıratı Mustakîm’e ulaştırırım.” diyerek, o insanların mürşide ulaşmasını sağlama niyetini açık ve kesin olarak ortaya koyuyor.

Ne demek istiyor acaba Allahû Tealâ; “Ben onları Sıratı Mustakîm’e ulaştırırım.’ diye, ‘Kim mürşidine ulaşırsa” diye? Hacet namazını kılarak, Allah’ın gösterdiği mürşide veya zamanın halifesine ulaşırsa; zamanın imamına ulaşırsa ne olur? Böyle bir ulaşım, o kişinin Sıratı Mustakîm’e ulaşması anlamına geliyor. Ve Allahû Tealâ söylediğimiz gibi âmenû olanları Sıratı Mustakîm’e ulaştırmaya kesinlikle söz vermiş durumda.

Allahû Tealâ Nahl-9’da diyor ki: “Ve alallâhi kasdus sebili: ve sebîllerin tayini, tespiti, kastedilmesi Allah’ın üzerine vazifedir.

16/NAHL-9: Ve alallâhi kasdus sebîli ve minhâ câir(câirun), ve lev şâe le hedâkum ecmaîn(ecmaîne).
Ve sebîllerin (dergâhlardan Sıratı Mustakîm`e ulaşan bütün yolların yani mürşidlerin) tayini, Allah`ın üzerinedir. Ve ondan sapanlar vardır. Ve eğer O dileseydi, sizin hepinizi hidayete erdirirdi.


Yani Allah’tan başka hiç kimse sebîller üzerinde bir dizayn oluşturamaz. Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Dünya üzerindeki bütün mürşidlerin bulundukları dergâhtan, halifenin dergâhına, zamanın imamının dergâhına bu gözlerle görülmeyen yeryüzünün satına paralel yollar var. Bu yolların adına; “Sebîl.” diyor Allahû Tealâ.

Bu yollar neye yarıyor? Her sabah namazından sonra, dergâhlarda bulunan mürşidlere tâbî olan insanların ruhları ana dergâha ulaşıyor. Zamanın halifesinin, zamanın imamının bulunduğu ana dergâha ulaşıyor. Ve ana dergâhta altın kapı var. Sadece ana dergâhta var. Bu kapı tek bir yol olan Sıratı Mustakîm’e açılan kapıdır. Diyelim ki dünya üzerinde 100.000 tane mürşid var. Her birinin bulunduğu dergâhtan, bu altın kapının bulunduğu halifenin dergâhına, zamanın imamının dergâhına bu sebîller ulaşırlar.

Nefs-i Emmare’yi tamamlayan ve 1. kata kadar çıkmak yetkisine kavuşan bütün insanların ruhları, ait oldukları dergâhlardan imamın dergâhına, zamanın imamının dergâhına ulaşırlar. Evvelâ secdeye girerler. Sonra altın kapıdan yukarıya doğru yükselirler.

Nefs-i Emmare’yi tamamlamış olanlar, 1. kata kadar çıkabilirler, orada kalırlar.
Nefs-i Levvame’yi tamamlamış olanlar, 2. kata kadar çıkabilirler, orada kalırlar.
Mülhime’yi tamamlamış olanlar, 3. kata kadar çıkarlar.
Mutmainne’yi tamamlamış olanlar, 4. kata,
Radiye’ye ulaşanlar 5. kata,
Mardiye’ye ulaşanlar 6. kata,
Tezkiye’ye ulaşanlar 7. kata kadar çıkar. 7. katın 7 tane âlemini geçerler. Ve yokluğa ulaşarak Allah’ın Zat’ına ulaşırlar.

Öyleyse ne görüyoruz? Gördüğümüz bir vuslat vetiresidir; insan ruhunun Allah’a ulaşıp, Allah’a teslim olması. Bunun için ruhumuzun, mutlaka vücudumuzdan biz sağken ayrılıp Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaşması söz konusu. Ve Allahû Tealâ bunu bütün insanlara garanti etmiş. Diyor ki: “Kim âmenû olursa; Allah’a ulaşmayı dilerse Ben mutlaka onu mürşidine ulaştırırım.” O kadar mı diyor? Hayır, şunu da söylüyor: “Kim mürşide ulaşmışsa Ben onun ruhunu, Bana ulaştırırım. Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onun ruhunu, Bana ulaştırırım.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse iblisin bunu insanlardan gizlemesinin arkasında ne yatıyor? Arkasında insanların hiçbir zaman kurtuluşa ulaşamaması yatıyor. İblis, insanlara bir tuzak hazırlamış, diyor ki: “İnsanlar ibadet etmelidir ama öyle ibadetlerle meşgul olmalıdırlar ki; bu ibadetler onları kurtaramasın. Kurtaracak olan ibadetleri insanlardan saklayayım, onların unutmasını sağlayayım ve böylece insanlar, kendilerini kurtaracak olan ibadet çeşitlerine asla giremesinler, ötekilerle oyalansınlar.”

İşte namaz kılmak, işte oruç tutmak, işte zekât vermek, işte hacca gitmek, bunların hiç birisi bir insanı kurtaramaz. Ve geriye kalan kelime-i şahadetse ancak kendi kendine söylendiği zaman değil, mürşidin önünde söylendiği zaman (Allah’ın o kişi için tayin ettiği mürşidin önünde söylendiği zaman) geçerli.

Öyleyse bunların her birisi, şeytanın elinde bir tuzak olmuş ve insanların mürşidlerine ulaşmasına mâni olmak için iblis tuzaklar kurmuş. İblis mü’min kelimesini; “Allah’a inanan herkes mü’mindir.” şeklinde çevirmiş. İblis, insanların mürşidlerine ulaşmalarını bütün boyutlarıyla önlemiş. Nefslere, bir mürşide tâbî olmayı çok ağır şey haline getirmiş. Onların kibirlerine dokunan, onların gururlarına dokunan bir nesne haline getirmiş. Ve koyduğu hilelerle insanların evvelâ Allah’a ulaşmayı dilemelerine mâni oluyor, sonra da O’na ulaşmalarına mâni oluyor.

İşte bütün insanlar için söz konusu olan şey, mürşide ulaşma konusu! Allahû Tealâ mürşidi bir vasıta kılmış. Mü’min olmanın vasıtası kılmış. Çünkü hiç kimse mürşidine ulaşmadan kalbine îmân yazılamaz. Kalbinde küfür yazılıdır. Bir insanın kalbine îmânın yazılması, kalbinin mührünün açılmasına bağlıdır. Kalbinin mührünün açılması, kalbin için îmânın yazılması da ancak mürşide ulaşınca kişi gerçekleşir.

Peki, bir insanın ruhunun vücudundan ayrılarak, Allah’a doğru yola çıkması kişiyi ne yapar? Kişiyi mü’min kılar. Ne zaman gerçekleşir? Kişinin mürşide ulaştığı gün gerçekleşir. Gerçekten öyle mi? Allahû Tealâ bunu son derece açık olarak yazıyor.

Fâtiha Suresi`nde diyoruz ki:

iyyâke nestaîn(nestaînu): yalnız Senden istiane isteriz.
ihdinas sırâtel mustakîm(mustakîme): Yarabbi! Bizi Sıratı Mustakîm’ine ulaştır.
sırâtallezîne: o yol ki.
en’amte aleyhim: üzerlerine, başlarının üzerine ni’met verdiklerinin yoludur.

Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Âli İmrân Suresinin 164. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Biz bütün kavimlerde resûller beas ederiz, vazifeli kılarız. Onların arasından birisine bu vazifeyi veririz. ‘Oradaki insanları mü’min yapsınlar ve başlarının üzerinde onların ruhu (ni’met) olsun.’ diye.”

3/ÂLİ İMRÂN-164: "Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).
Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah`a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler."


Kim mürşidine ulaşırsa Allah, aynı anda o kişinin başının üzerine mürşidinin ruhunu gönderir. İşte Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor.

40/MU`MİN-15: "Refîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır."



Mu’min Suresinin 15. âyet-i kerimesi Allah’ın söylediği şey; “Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından lâyık olanların başlarının üzerine emrinden bir ruh ulaştırır. O kişinin ruhuna; ‘Senin, Allah’a ulaşma günün geldi.’ demek için.” diyor.

Öyleyse Allah’a ulaşma günü (yevm`et talâk) bu âyet-i kerimede kesinlikle vaad edilmiş, konulmuş. Peki, sonrasında ne görüyoruz? Mücâdele Suresi 22. âyet-i kerime; “O kişinin üzerine, başının üzerine Allah’ın katından bir ruh gönderir. Onunla onu yedederiz, onunla destekleriz. Ve bu insanların kalplerinin içine îmânı yazarız.” diyor Allahû Tealâ.

58/MUCÂDELE-22: "Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?"



Kimin kalbinin içine Allahû Tealâ îmânı yazıyor? İşte o insanlarınkine. Onlar mürşidlerine ulaşanlardır. Kimin kalbine îmân yazmışsa o kişi mü’min olmuştur. Ve kalbine îmân yazdığı kişiler kimlerdir? Başlarının üzerinde mürşidin ruhu bulunanlar, onlar da mü’minler.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın indinde kelime-i şahadet getirmek kimler için geçerli? Kendi mürşidinin önünde, Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşidin önünde kelime-i şahadet getirenler için geçerli. Sadece onlar kurtuluşa ulaşanlar.

İşte insanoğlu için İslâm’ın 5 şartının dizaynına baktığımız zaman, bunların arasında insanları gerçek anlamda kurtuluşa ulaştıran faktörlerin bulunmadığını görüyoruz.

Kimler kurtuluşa ulaşırlar? Cennet saadeti kimlerindir? Allah’a ulaşmayı dileyenlerin. Allah’a ulaşmayı dilemezsek ne olur? Dilemezsek cehenneme gideriz. Yûnus Suresinin 7. âyet-i kerimesi ve 8. âyet-i kerimesi bunu söylüyor. Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Onlar dünya hayatını yaşarken ruhlarını ulaştırmayı dilemezler. Onlar dünya hayatından razıdırlar. Dünya hayatıyla mutmain olurlar. Onların gidecekleri yer kazandıkları dereceler itibariyle cehennemdir.”

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

10/YÛNUS-8: Ulâike me`vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).



Demek ki bu insanlar cehenneme gidecekler. Öyleyse hangi insanlar cehenneme gidiyor? Bu insanlar, Allahû Tealâ’nın indinde temel görevlerini yapmamış olanlar. Allah’a ulaşmayı dilememiş olanlar.

Dileyenler ne olur? İşte kim Allah’a ulaşmayı dilerse onun mutlaka Allah’ın cennetine girdiğini görüyoruz. Ankebût Suresinin 5. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: “Onlar ki Bize ulaşmayı dilerler. Ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilerler. Allah’ın tayin ettiği o gün mutlaka gelecektir.”

29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.



Bu hedefe ulaşmak isteyen kişi nefsiyle cihad etti. İşte kim Allahû Tealâ’ya ulaşmayı isterse o gün mutlaka gelecek yani o kişi mutlaka ruhunu Allahû Tealâ’nın o güne kadar yaşatırsa Allah’a ulaştıracaktır. Yani hidayete erecektir.

Öyleyse mürşidine ulaşan kişinin, Allah’a ulaşmayı dileyen kişi olması söz konusu ve bu, Allah’a ulaşmayı dileyen kişi de mutlaka Allah’a ulaşıyor. Ankebût Suresinin 5 ve 6. âyet-i kerimesi bunu söylüyor. Hûd-29’da ne diyor? Allahû Tealâ diyor ki:

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.


Hz. Nûh kavmine: “Ey kavmim! Ben bu yanımda bulunan âmenû olanları yanımdan kovamam. Çünkü onların hepsi mutlaka Allahû Tealâ’ya ulaşacaklardır. Muhakkak ulaşacaklardır.”

Öyleyse kim Allah’a ulaşmayı dilerse mutlaka Allah’a ulaştıracağını söylüyor Allahû Tealâ. Bakara Suresinin 157. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ; Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, Allah’a ulaşacaklarını yani hidayete ereceklerini açık bir şekilde ifade buyurmuş.

2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.


Öyleyse Allahû Tealâ mutlaka onları cennetine alacak ve Allah’a ulaşmayı dileme keyfiyeti tahakkuk ettiği anda olay bitmiştir. Ertesi gün böyle bir kişi ölse -hiç ibadet yapmasa bile- onun gideceği yer, mutlaka Allah’ın cennetidir. Ama öbür taraftan bir kişi namaz kılıyor, oruç tutuyor, zekât veriyor, hacca gidiyor kendi kendine; “Lâ İlâhe İllallah.” diyor ama bu kişi Allah’ın cennetine giremiyor. Birçok insan için sanki burada bir haksızlık varmış gibi görünür. Ama aslında Kur’ân bize uymayacak, biz Kur’ân’a uyacağız. Bizim mantık sistemimizle Allah’ın mantık sistemi birbirinden farklı esasları ihtiva eder. Ve biz kendimizi Allah’ın kitabına uydurmak mecburiyetindeyiz. Ne yazık ki zamanımızda birçok insan; Kur’ân’ı, Kütüb-i Sitteye uydurmaya çalışıyorlar.

Şimdi bu İslâm’ın 5 tane şartıyla iştigal eden insanlara bakıyoruz; hiç birisinin kurtulması mümkün değil! Neden?

1-Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar.

2- Allahû Tealâ mürşidine ulaşan kişiyi kurtarmayı garanti etmiş. Çünkü Kalplerine îmân yazıldığı için hepsi mü’min olacaklar. Bir de dalâletten kurtulup hidayete adım attıkları için kurtulacaklar. Ve bu, İslâm’ın 5 tane şartıyla uğraşanlar (namaz, oruç, zekât, hacc, kelimeyi şahadet yapanlar) bunların hiç birisi mürşidlerine ulaşmayı dilemiyorlar. Dilemedikleri sürece mürşidlerine ulaşmadıkları için -bir dalâlette oldukları için, iki küfürde oldukları için- gidecekleri yer cehennem oluyor.
 
3- Sonra bir adım daha öteye çıkalım! Bir insanın eğer yaşarsa mutlaka gerçekleştirmesi lâzımgelen şey; ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırıp teslim etmesidir.

4- Nefsini tezkiye etmesidir.

5- Fizik vücudunu da şeytana kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul etmesidir. Ne zaman gerçekleşir? Ne zaman o kişinin nefsi 7 kademede tezkiye olursa aynı anda o kişinin ruhu Allah’a ulaşmıştır.

Aynı anda fizik vücudu da şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmuştur. Her biri kişiyi takva sahibi yapar. Ve Allahû Tealâ bunu açıkça söylüyor. Necm-32’de diyor ki: “Boşuna nefslerini tezkiye ettiklerini söylemesinler. Çünkü Allah takva sahiplerini bilir.”

53/NECM-32: Ellezîne yectenibûne kebâirel ismi vel fevâhışe illâl lemem(lememe), inne rabbeke vâsiul magfireh(magfireti), huve a`lemu bikum iz enşeekum minel ardı ve iz entum e cinnetun fî butûni ummehâtikum, fe lâ tuzekkû enfusekum, huve a`lemu bi menittekâ.
Onlar ki, küçük günahlar hariç, büyük günahlardan ve fuhuştan içtinap ederler (sakınırlar). Muhakkak ki Rabbin, mağfireti geniş olandır. O, sizi daha iyi bilendir. O, sizi topraktan yaratmıştı. Ve siz, annelerinizin karnında cenin idiniz. Öyleyse nefslerinizi temize çıkarmayın (nefslerinizi tezkiye ettiğinizi iddia etmeyin). O (Allah), kimin takva sahibi olduğunu daha iyi bilendir.


Demek ki, nefslerini tezkiye edenler takva sahipleri. İnsanoğlu nefsini tezkiye ettiği için takva sahibi olmuş. Sonra ruhlarını Allah’a ulaştıranlar? Onlar da takva sahipleri.

“munîbîne ileyhi vettekûhu.” buyuruyor Allahû Tealâ Rûm Suresinin 31. âyet-i kerimesinde: “O’na dön, ruhunu O’na döndür ve takva sahibi ol.”

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O`na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.



Demek ki ruhunu ulaştıranlar takva sahibi oluyor. Ya 3. açıdan ne görüyoruz? Bakara Suresinin 21. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Ey insanlar! Sizi yaratan ve sizden öncekileri yaratan Allah’a kul olun ki böylece takva sahibi olasınız.”

2/BAKARA-21: Yâ eyyuhen nâsu’budû rabbekumullezî halakakum vellezîne min kablikum leallekum tettekûn(tettekûne).
Ey insanlar! Rabbinize kul olun ki O, sizi ve sizden öncekileri yarattı. Umulur ki böylece siz, takva sahibi olursunuz.

    
Demek ki:

1- Ruhunu Allah’a ulaştıran kişi, takva sahibi.
2- Rûm-31’e göre fizik vücudunu şeytana kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul eden kişi, takva sahibi.
3- Bir de nefs açısından, nefsini tezkiye eden kişi takva sahibi.

İşte Allahû Tealâ fizik vücudun Allah’a kul olmasını takva sahibi olmakla vasıflandırıyor. Nefsini tezkiye eden kişiyi takva sahibi olmakla vasıflandırıyor. Ne diyor Allahû Tealâ Necm-32’de? “Boşuna nefslerini tezkiye ettiklerini iddia etmesinler. Çünkü Allah takva sahiplerini bilir. Ve takva sahipleri nefslerini tezkiye edenler.”

Rum-31’de söylediğimiz gibi, Ruhlarını Allah’a ulaştıranlar; Bakara-21’de söylediğim gibi, fizik vücutlarını şeytana kul olmaktan kurtarıp Allah’a kul edenler.

Öyleyse bu 3 tane yeminin yerine getirilmesi, kişiyi gerçekten cennet sahibi yapıyor. Çünkü Allahû Tealâ hem Âli İmran Suresinin 15. âyet-i kerimesinde hem de aynı Surenin 198. âyet-i kerimesinde bütün takva sahiplerinin, mutlaka cennete gireceğini söylüyor.

3/ÂLİ İMRÂN-15: Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh(minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd(ıbâdi).
De ki: "Size bundan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takva sahibi olanlar için, Rabb`lerinin katında, içinde devamlı kalacakları, altından nehirler akan cennetler, temiz eşler ve Allah`ın rızası vardır." Allah kullarını en iyi görendir.



3/ÂLİ İMRÂN-198: Lâkinillezînettekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâh(indillâhi), ve mâ indallâhi hayrun lil ebrâr(ebrâri).
Fakat Rab`lerine karşı takva sahibi olanlar...Onlar için altlarından nehirler akan, içinde ebediyen kalacakları cennetler, Allah tarafından ziyafet sofraları vardır.Ve Allah’ın katında olan şeyler, ebrar kullar için daha hayırlıdır.



Öyleyse namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek bugünkü anlamında bunları devreye soktuğunuz zaman hiçbirisi; ruhun Allah’a ulaşmasına sebebiyet vermiyor, nefsin tezkiyesine sebebiyet vermiyor, fizik vücudun Allah’a kul olmasına sebebiyet vermiyor. Ve İslâm’ın 5 tane şartı zikri ihtiva etmediği için başka bir açıdan daha mâlüldür, hastadır. Hiç kimse zikirsiz nefsini tezkiye edemez. Bir insanın kalbine Allah’ın nurlarının yazılması, Allah’ın nurlarının girmesi, îmân kelimesinin etrafında o nurların toplanmasıyla mümkün. Böyle bir şey ise mürşide ulaşmadan hiçbir zaman gerçekleşemez. Öbür taraftan bir insanın nefsinin kalbinde Allah’ın nurlarının toparlanması, mutlaka zikir adlı bir müesseseye bağlı. Kişi, kalbinde 7 tane şart tamam olduğu zaman, eğer zikir yapmaya başlarsa o zaman nefs tezkiyesi de başlar. Nûr Suresinin 21.âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).



“lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden: eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa kalbinize giremezse içinizden hiç biriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.” diyor.

Öyleyse kalbimizin içine Allah’ın rahmetinin ve fazlının girmesi lâzım. Bu ise ancak zikir adı verilen bir muhteva içerisinde gerçekleşir. Eğer zikir yapmıyorsak ne nefsimiz tezkiye olur ne ruhumuz Allah’a ulaşır ne de fizik vücudumuz şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olur. Ve İslâm’ın 5 şartında bu 3’ünü de gerçekleştirebilen hiçbir husus yok.

Şimdi, şu ana kadar söylediklerimizi değerlendirirsek görüyoruz ki; İslâm’ın 5 tane şartıyla iştigal edip kurtulacaklarını zannedenler, Allah’a ulaşmayı dilemiyorlar. Dilemedikleri için gidecekleri yer cehennem. Mürşidlere ulaşmayı dilemiyorlar, ulaşmayı akıllarına bile getirmiyorlar. Böyle olduğu için kalpleri küfür kelimesiyle dolu ve küfürde oldukları için de gidecekleri yer cehennem.

Mürşidlere ulaşmadıkları için dalâletteler! Dalâlette olanların, 7 grup ayet-i kerime gereğince gideceği yer gene cehennem. Ve görülüyor ki insanlar, Allah’a verdikleri yemini, misaki, ahdi gerçekleştirmedikçe Allah’ın cennetine giremezler ve İslâm’ın 5 tane şartı hiç kimseye bunu sağlamıyor.

Sonra daha öteye geçelim. Kişinin dünya saadetine bakalım. Bir insanın dünya saadetinin tamamına ulaşması, ancak o kişinin fizik vücudunu da nefsini de Allah’a teslim etmesiyle gerçekleşir. Ruh Allah’a teslim olduğu zaman, o kişi cennet saadetinin sahibi olur. Fizik vücut ve nefs Allah’a teslim olduğu zaman, cennet saadetine bir de dünya saadeti eklenir. Ve bir insanın fizik vücudunu ve nefsini Allah’a teslim edebilmesinin ise İslâm’ın 5 tane şartıyla alâkası yok. Hiç kimse bu hedefe ulaşamaz.

Öyleyse bir insanın kurtuluşa ulaşması standartlarını Asr Suresi 4 safhada vermiş. Diyor ki Allahû Tealâ:

103/ASR-1: Vel asr(asri).
Asra yemin olsun.

103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).
Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr(sabrı).
Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.


vel Asr: asra yemin ederim.
innel insâne le fî husr(husrin): insanların hepsi hüsrandadırlar. Yani gidecekleri yer cehennemdir.
illellezîne âmenû: ama âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç.

İslâm’ın 5 tane şartı,“Allah’a ulaşmayı dilemek” diye bir vetireyi içerisine almıyor.

ve amilûs sâlihâti: nefsi ıslâh edici ameller yapmak.

Mürşide ulaşmadan bu gerçekleşemez. Bir kişinin nefs tezkiyesi yapabilmesi için nefsinin kalbine Allah’ın rahmetinin ve fazlının ulaşması lâzım. Bu ise ancak mürşidine ulaştıktan sonra kişinin zikir yapmasıyla mümkündür.

Öyleyse hiç kimse mürşidine ulaşmadan evvel ne kadar zikir yaparsa yapsın, o kişi nefsini temizleyemez. Yaptığı ibadetler; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ile -hangi seviyede olursa olsun- bu kişinin normal standartlarda o kurtuluşa ulaşması mümkün değildir. Çünkü o kişi, nefsi tezkiye edici ameller yapamıyor.

İşte mürşidimize ulaştığımız zaman zikir yaptığımızda, Allahû Tealâ nefsimizin kalbini açmış ve kalbimizin içine îmânı yazmıştır. Daha evvel göğsümüzden kalbimize nur yolunu açmıştır. Ondan evvel kalbimizdeki, nefsimizin kalbindeki nur kapısını şeytana dönük konumdan Allah’a dönük konuma getirmiştir. Böyle bir standart içinde zikir yaptığımız zaman, bu şartların hepsine sahip olarak zikir yaptığımız zaman; göğsümüze kadar gelen Allah’ın rahmeti, fazlı ve salâvatı göğsümüzden kalbimize ulaşır. Kalbimizin mührünü zülmanî kapıya kadar indirir. Zülmanî kapıyı zikir boyunca kapalı tutar Allah’ın katından gelen rahmet, fazl ve salâvât kalbimize ulaşır. Ve kalbimizin mührü, zülmanî kapıyı kapamıştır. Kalbimize Allah’ın yazdığı îmân kelimesi, fazlı kendisine doğru çeker, tutmaya başlar. İşte bu, nurların nefsimizin kalbinde toparlanmasıdır ki; nefsimizin kalbini bütün güzelliklere ulaştırır.

Öyleyse Allah’ın nurları nefsimizin kalbinde toplandığı için nefs tezkiyesi burada başlar. Demin açıkladığımız gibi 7 kademede nefsimiz, Nefs-i Tezkiye’ye kadar ulaşır. Buysa cenneti mutlaka kişiye sağlar.

Daha sonraki safhalara baktığımız zaman, Allahû Tealâ mürşide ulaşmayı nefs tezkiyesine paralel düşünüyor. Ondan sonraki safhada ne var? O kişinin fizik vücudunu Allah’a teslim etmesi. Daha sonra nefsini Allah’a teslim etmesi var. Bunlar da kişiyi dünya saadetinin bütününe ve cennet saadetine ulaştırıyor yani kişiyi zülcenahayn kılıyor.

Şimdi görüyoruz ki İslâm’ın 5 tane şartı; bu, kurtuluş (cennet saadetine ulaşma ve dünya saadetine ulaşma) vasıtalarından hiç birisini ihtiva etmiyor. Yani iblis, tuzağını öylesine kurmuş ki insanlar ibadet ettikleri halde kurtulmaları mümkün değil. Çünkü ibadetlerin arasında onların nefslerini tezkiye edecek, ruhlarını Allah’a asıl ulaştıracak olan zikir mevcut değil. Geri kalan ibadetlerin yapılmasıysa o kişiyi hiçbir şekilde kurtuluşa ulaştıramıyor. Kişi; Allah’a ulaşmayı dilemediği için, mürşidine ulaşmadığı için, Allah’a ruhunu ulaştırıp teslim etmediği için, fizik vücudunu teslim etmediği için ve nefsini teslim etmediği için dünya saadetine de cennet saadetine de ulaşması mümkün değil.

Öyleyse İslâm’ın 5 tane şartıyla hiç kimsenin kurtulması mümkün değildir. İblisin tuzaklarından bir tanesi sebebiyle o, o tuzak açık ve kesin olarak kendisini burada gösteriyor. İblis kelime-i şahadeti değiştirmiş mânâsını, iblis mü’min olma şartlarını değiştirmiş. İblis bütün insanları kendisiyle beraber cehenneme gitmeye mahkûm etmiş.

Öyleyse bu söylediklerimizin ışığı altında hepiniz bir kurtuluş müessesesinin var olduğunu gördünüz. O, Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar ve bütün insanları mutlak olarak cennete ulaştırır.

Hepinizin hem cennet saadetine hem de dünya saadetine ulaşmasını Yüce Rabbimizden dileyerek bu akşamki sohbetimizi inşaallah burada tamamlıyoruz. Allah hepinizden razı olsun.

İmam İskender Ali M İ H R
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 978