Bugün: 18.11.2019

Sohbetin Adı: Nur

TARİH: 19.02.2002
Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler; can dostlarım, gönül dostlarım! İşte bir defa daha biraradayız. Bir defa daha Allah ile birlikteyiz. Sizler, biz ve Allah. Bu üçlü oluştuğu an orada mutluluk vardır, saadet vardır, Allah’tan bahsetmek vardır, zikir sohbeti vardır. Güzel şeyler vardır sevgili kardeşlerim.

Ve sizlere nurlardan bahsetmek istiyorum. Nurlarla dolmanızı dileyerek, her tarafınızın nur olmasını dileyerek, içinizin dışınızın pür nur olmasını dileyerek…

Biliyorsunuz Yunûs: "İçim dışım pür nur oldu." diyor. "İçinin nur olmasını anlıyorum." diyor bir kardeşimiz de: "Tamam. Kalbi nurlarla dolmuş ama dışı nasıl pür nur oluyor?” diyor. Dışındaki nur da Allahû Tealâ`nın salâh nuru.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allah herşeye kaadirdir. Yunûs’un da başının üzerine Allahû Tealâ salâh nuru vermiş. Sadece kalbinin aydınlığı yetmez, devrin imamının ruhunun başının üzerinde oluşu yetmez, bir de salâh nuru vermiş Allahû Tealâ Yunûs’a.

Sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Acaba Allahû Tealâ’nın “nur” demekten muradı ne? Kendisi için "Nur üstüne nurdur." diyor (Zat’ı için).

24/NÛR-35: Allâhu nûrus semâvâti vel ard(ardı), meselu nûrihî ke mişkâtin fîhâ mısbâh(mısbâhun), el mısbâhu fî zucâceh(zucâcetin), ez zucâcetu ke ennehâ kevkebun durrîyyun, yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkîyetin ve lâ garbiyyetin, yekâdu zeytuhâ yudîu ve lev lem temseshu nâr(nârun), nûrun alâ nûr(nûrin), yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu, ve yadribullâhul emsâle lin nâs(nâsi), vallâhu bi kulli şey’in alîm(alîmun).
Allah, göklerin ve yerin nuru’dur. O’nun nuru, içinde misbah (lâmba) bulunan kandil (ışık saçan bir kaynak) gibidir. Misbah, sırça (cam) içindedir. Sırça (cam), inci gibi (parlayan) yıldız gibidir. Doğuda ve batıda bulunmayan mübarek bir ağacın yağından yakılır. Onun yağı, ona ateş değmese de kendi kendine ışık verir. Nur üzerine nurdur. Allah dilediğini nuruna hidayet eder (ulaştırır). Ve Allah, insanlara örnekler verir. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.


Peki Allahû Tealâ’nın rahmeti, Allahû Tealâ’nın fazlı, Allahû Tealâ’nın salâvâtı; hepsi nur. Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla nur gönderiyor. Salâvâtla rahmet gönderiyor, salâvâtla fazl gönderiyor. Allahû Tealâ Nûr Suresinin 21. âyet-i kerimesinde diyor ki:

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).


“ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden: Eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmasaydı, -yani Allahû Tealâ’nın rahmeti ve fazlı nefsinizin kalbine ulaşmasaydı- içinizden hiçbiriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezdiniz." diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse rahmetin ve fazlın üzerimize olması, nefsimizin kalbini aydınlatması lâzım. Rahmet nuru ve fazl nuru. Rahmet nuru gönderir Allahû Tealâ, fazl nuru gönderir. Ne zaman? Kim zikir yaparsa yapsın, zikir yapan kişi “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah…” diye Allah’ın ismini söyledikçe Allah’ın katından o kişinin göğsüne mutlaka rahmetle fazl isimli iki tane nur iner. Rahmet ve fazl iki tane nurdur. Herkesin göğsüne kadar mutlaka gelir. Ama eğer o kişi Allah’a ulaşmayı dilememişse, göğsüne kadar gelen bu nurlar, o kişinin zikriyle bir kapı açık olmadığı için göğüsten kalbe ulaşan bir yol olmadığı için o kişinin kalbine ulaşamaz rahmetle fazl. Ve yol olmadığı için oradan tekrar Allah’ın katına geri döner. Oraya kadar gelmiş ve yol olup olmadığını kontrol etmişlerdir rahmetle fazl nurları ama yol yok, o zaman geriye döneceklerdir.
 
Dikkat edin ki; ruhumuz bir nurdur. Ve ruhunuzun kalbindeki bütün hasletler de nurdur. 19 grup hasletin hepsi nurdur. Adları; hasletlerdir, güzel alışkanlıklar. Sevgiden başlayarak her konuya ulaşan ayrı ayrı hasletler…

Nefsinizde isyan afeti var, ruhunuzda itaat hasleti; bu bir nurdur. Nefsinizde öfke var, ruhunuzda sükûnet. Nefsinizde cimrilik var, ruhunuzda cömertlik var. Nefsinizde cehalet var, ruhunuzda ilim var. Her güzel şey ruhunuzun kalbinde, her çirkin şey nefsinizin kalbinde.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Allahû Tealâ’nın nurlarından bahsediyoruz. Allah’a ulaşmayı diliyorsunuz ve Allahû Tealâ üzerinize rahmetiyle tecelliye başlıyor; Rahmân esmasıyla tecelliye başlıyor. Bu tecelli gözlerinizdeki hicab-ı mestureyi alır. Kulaklarınızdaki vakrayı alır. Kalbinizdeki ekinneti alır. Yerine ihbat koyar. Kalbinizin nur kapısına ulaşır Allahû Tealâ, kalbinizin nur kapısını Allah’a çevirir. Göğsünüzden kalbinize Allah nur yolu açar. Sonra zikir yaparsınız. Allah’tan gelen rahmetle fazl göğsünüze gelir ama artık nur yolu açılmıştır. Göğsünüzden kalbinize ulaşır. Kalbinize ulaşan rahmetle fazl nurları oradan içeri girmeyi denerler, giremezler. Normal standartlarda giriş, normal bir giriş söz konusu değildir. Ancak fazılların sızması da mümkün olmaz. Ama rahmet nurları içeriye sızabilir.
 
İşte bu nurlar nefsinizin kalbine sızdığı zaman nefsinizin kalbindeki küfür kelimesi onu dışarı atmak için büyük bir gayretin içine girer ama gayret boşunadır. Rahmet nurları nefsinizin kalbini terk etmez ve nefsinizin kalbinde %2`ye kadar bir oranda yerleşebilir. Küfür kelimesinin bütün itmesine, kovalamasına rağmen rahmet nurları nefsinizin kalbinden çıkmazlar, %2 oranına kadar orada yerleşirler. Daha fazla yerleşmeleri, oradaki şartlar muhtevası içerisinde mümkün olmayabilir.

Öyleyse nefsinizin kalbinde rahmet nurları yerleşti, bu bir nur. Sonra mı? Sonra irşad makamına ulaşacaksınız, tâbî olacaksınız ve Allahû Tealâ`dan bir nur daha alacaksınız. Başınızın üzerine devrin imamının ruhu gelip yerleşecek. Bu da bir nurdur sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu da bir nur…

Nefsinizin kalbine Allahû Tealâ`nın nurları ulaşıyor ve nefsinizin kalbini adım adım işgal edecek olan başka nurlar gelecek. Ne olur? 12 tane ihsanla mürşidinize ulaşıp tâbî oldunuz, başınızın üzerine bir nur gelir. Bu, devrin imamının ruhudur. Ruh gelir, nur hüviyetindedir. Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ ondan bahsediyor:

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meah(meahu), nûruhum yes`â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey`in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.


Devrin imamının ruhunun başının üzerinde, kişinin başının üzerinde olması ve Allahû Tealâ`nın söylediği "Ölüyken diri yaptığımız, sonra da başkalarının içinde yürüsün diye üzerine nur verdiğimiz kişiyle bu hüviyette olmayan insanlar bir olur mu?" diyor Allahû Tealâ. "Kör, sağır ve dilsizler, ölüler bir olur mu?" diyor.

6/EN`ÂM-122: E ve men kâne meyten fe ahyeynâhu ve cealnâ lehu nûren yemşî bihî fîn nâsi ke men meseluhu fîz zulumâti leyse bi hâricin minhâ, kezâlike zuyyine lil kâfirîne mâ kânû ya’melûn(ya’melûne).
Ölü (Allah’a ulaşmayı dilememiş) iken (ona on iki ihsan vererek) dirilttiğimiz ve insanlar arasında onunla yürüyeceği nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde olup, ondan çıkamayacak kimse gibi midir? Böylece kâfirlere, yapmış oldukları şeyler süslü gösterildi.


Nasıl bir ifade kullanıyor Allahû Tealâ? "Onunla yürüsünler diye başlarının üzerine nur verdiğimiz, gözlerindeki hicab-ı mestureyi aldığımız, kulaklarındaki vakrayı aldığımız, kalplerindeki ekinneti aldığımız, ölüyken diri kıldığımız kişilerle, ölüler, kör, sağır ve dilsizler bir olur mu?" diyor Allahû Tealâ. "Ölüyken dirilttiğimiz, onunla birlikte yürüsünler diye kendisine nur verdiğimiz, başının üzerine nur verdiğimiz kişiler." diyor. İşte onların başının üzerine verilen bu ruh, bu nur, devrin imamının ruhudur. Mucâdele-22`de Allahû Tealâ diyor ki:

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).
Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?


"Onların başlarının üzerine katımızdan ruh göndeririz. Ve onların kalplerinin içine o zaman îmânı yazarız.” diyor Allahû Tealâ. Ne zaman? Başlarının üzerine o nuru gönderdikten sonra, ruhu gönderdikten sonra. O ruhun nur olduğunu görüyoruz. Neden? Çünkü bu iş de o kişiyi ölüyken dirilten bir husustur.

Bütün insanlar ölüdürler. Canlı olmalarına, hayatta olmalarına rağmen Allah`ı görebilirler. Gözlerinde hicab-ı mesture olduğu için irşad makamına bakarlar, onu göremezler. Kulaklarında vakra olduğu için irşad makamının sözlerini duyarlar, işitemezler, mânâya varamazlar. Kalplerinde ekinnet olduğu için kalplerine indirseler de kalplerine indirmelerine rağmen o sözden bir neticeye gidemezler.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! İşte Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesinde de Allahû Tealâ aynı şeyi söylüyor. “Öyle bir tövbeyle tövbe edin ki; bu Nasuh tövbesi olsun.” diyor Allahû Tealâ. Sonra da “Üzerlerine nur verdiğimiz kişiler. Yürürken onunla yürüdükleri nurun sahibi olan kişiler, derler ki: “Yarabbi! Nurumuzu tamamla.” Bu “ölüyken dirilttiğimiz, kendilerine yürüsünler diye nur verdiğimiz kişiler”den Allahû Tealâ’nın muradı; başlarının üzerine gönderdiği devrin imamının ruhu. Onun ötesinde de ruh veriyor, Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesine göre salâh makamına. Nasıl bir nur? Bu nur salâh nuru; 25-30 cm’e kadar küçülebilen bir daire şeklinde, bulut gibi bir görüntüsü olan ama en büyük camilerin bile salonunu tamamen kaplayacak kadar büyüyebilen bir bulut hüviyetine giren bir nur.  

Öyleyse devrin imamının ruhu da bir nur, salâh nuru da bir nur. Öyleyse Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim`den bahsediyor. Kur’ân-ı Kerim`in;

• “Bir öğüt olduğunu” 1,
• “Bir zikir olduğunu” 2,
• “Bir hidayet rehberi olduğunu” 3,
• “Ve bir nur olduğunu” söylüyor Allahû Tealâ.
• “Ve bir delil olduğunu” söylüyor.

Hûd Suresinin 17. âyet-i kerimesinde, Tevrat’ın bir imam, rehber, beyyine olduğunu söylüyor Allahû Tealâ:

11/HÛD-17: E fe men kâne alâ beyyinetin min rabbihî ve yetlûhu şâhidun minhu ve min kablihî kitâbu mûsâ imâmen ve rahmeh(rahmeten), ulâike yu`minûne bih(bihî), ve men yekfur bihî minel ahzâbi fen nâru mev`ıduh(mev`ıduhu), fe lâ teku fî miryetin minhu innehul hakku min rabbike ve lâkinne ekseren nâsi lâ yu`minûn(yu`minûne).
Artık O’nun (Allah) tarafından bir şahitin, onu okuduğu kimse mi Rabbinden kesin bir delil üzerinde oldu ki; ondan önce bir imam (rehber) ve bir rahmet olarak Musa (A.S)’ın kitabı var(dır)? İşte onlar, ona inanırlar. Ve bir topluluktan onu inkâr eden, böylece ona vaadedilen yeri, ateş olan kimse mi (Rabbinden kesin bir delil üzerinde oldu)? Bundan sonra ondan şüphe içinde olma. Çünkü o, senin Rabbinden bir haktır. Lâkin insanların çoğu mü’min olmazlar (inanmazlar).


Ve Mâide Suresinin 44 ve 46. âyetlerinde ve Şûrâ Suresinin 52. âyet-i kerimesinde: “Kur’ân, Tevrat ve İncil; hidayet ve nurdur.” diyor Allahû Tealâ. Bakalım nasıl söylüyor Mâide-44, 46.

Diyor ki Allahû Tealâ Mâide-44’te:

5/MÂİDE-44: İnnâ enzelnât tevrâte fîhâ huden ve nûr(nûrun), yahkumu bihân nebiyyûnellezîne eslemû lillezîne hâdû ver rabbâniyyûne vel ahbâru bimâstuhfizû min kitâbillâhi ve kânû aleyhi şuhedâe, fe lâ tahşevûn nâse vahşevni ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ(kalîlen) ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ulâike humul kâfirûn(kâfirûne).
Muhakkak ki Tevrat’ı Biz indirdik, onda hidayet ve nur vardır. Kendileri (Hakk’a) teslim olmuş peygamberler, yahudilere, onunla hükmeder. Rabbanîler (kendilerini Rabb’lerine adamış olanlar) ve Ahbar olanlar da (zahidler, yahudi âlimler, hahamlar) Allah’ın Kitab’ından korumakla görevli oldukları ile hüküm verirler ve onlar, onun üzerine şahitler oldular. Artık insanlardan korkmayın, Ben’den korkun ve Benim âyetlerimi az bir değere satmayın. Ve kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, o taktirde işte onlar, onlar kâfirlerdir.


İnnâ enzelnet tevrâte: muhakak ki Biz Tevrat’ı indirdik
fîhâ huden: onda hidayet vardır
ve nûr: ve nur vardır.

Öyleyse Tevrat’ın bir nur olduğunu söylüyor; “Hidayet ve nur olarak Tevrat’ı indirdik.” diyor.

nebiyyûnellezîne eslemû: Allah`a teslim olan Allah`ın nebîleri
yahkumu bihi: onunla hükmederlerdi.

“Allah`a teslim olan Allah`ın nebîleri onunla hükmederlerdi.”

“lillezîne hâdû: Yahudilere
ver rabbâniyyûne: üst seviye evliyalar
vel ahbâru: ve âlimler
bimestuhfizû min kitâbillâhi: “Allah`ın kitabını korumaya memur oldukları için onunla hüküm verirlerdi.”
ve kânû aleyhi şuhedâe: ve ona şahit oldukları için
fe lâ tahşevûn nâse: öyleyse insanlardan korkmayın
vahşevni: benden korkun
ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ: Ve Allah`ın âyetlerini az bir bedele satın almayın.
ve men lem yahkum bimâ enzelallâhu fe ulâike humul kâfirûn: Kim Allah`ın indirdikleriyle hükmetmezse onlar kâfirlerdir.” diyor Allahû Tealâ.

Ve 44. âyet-i kerimede böylece “Tevrat’ın bir nur ve hidayet olduğunu” söyleyen Allahû Tealâ ve 46. âyet-i kerimesinde yani 45. âyeti atlıyoruz, 44’te bu var, 45’i atlıyoruz 46. âyet-i kerimesinde şöyle diyor Allahû Tealâ:

5/MÂİDE-46: Ve kaffeynâ alâ âsârihim bi îsâbni meryeme musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti ve âteynâhul incîle fîhi huden ve nûrun ve musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti ve huden ve mev’ızeten muttekîn(muttekîne).
Onların izleri üzerine, Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik edici olarak Hz. Meryem’in oğlu İsâ’yı gönderdik. Ve ona, içinde bir hidayet ve bir nur olan, Tevrat’tan ellerinde bulunanı tasdik eden ve müttekîler (takvâ sahipleri) için, hidayete erdirici ve vaaz edici (öğüt verici) olan İncil’i verdik.


Ve kaffeynâ alâ âsârihim: Onların ayak izleri üzerinde, onların izi üzerinde Biz gönderdik
bi îsebni meryeme: Meryem`in oğlu İsâ`yı gönderdik.
musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti: Tevrat’tan, kendisinden evvelkini tasdik edici olarak yani Tevrat’ı tasdik edici olarak Meryem oğlu İsâ`yı gönderdik.
ve âteynâhul incîle:  Ona da (Hz. İsâ’ya) İncil’i verdik.
fîhi: onda
huden ve nûrun: Hidayet ve nur vardır.
musaddıkan limâ beyne yedeyhi minet tevrâti: Tevrat’tan elindekileri tasdik edici olarak, kendinden önce inen
beyne yedeyhi: kendinden önce

“Kendinden önce inen Tevrat’ı tasdik edici olmak üzere ve hidayet rehberi ve nur olan.” ve bir defa daha söylüyor:  “huden ve mev’ızeten muttekîn: Müttekîler için, takva sahipler için bir mev’ize olan, öğüt olan ve hidayet rehberi olan İncil’i indirdik.” diyor.
 
Öyleyse hem Tevrat hem İncil ve hem de Kur’ân-ı Kerim bir nurdur, bir rehberdir; hidayet rehberidir. Ve çok şeyleri ifade eder. Öyleyse Allahû Tealâ nur dediği zaman; çok konuyu birden nur kelimesi ile anlatmış. “Kur’ân-ı Kerim`in bir nur olduğunu” söylüyor. Demek ki;

• Mâide Suresinin 44. âyet-i kerimesinde; Tevrat’ın bir nur olduğunu,
• 46. âyet-i kerimesinde ise İncil’in bir nur olduğunu söylüyor Allahû Tealâ.
• Şûrâ-52’de de Kur’ân-ı Kerim’in bir nur olduğunu söylüyor.
 
Bakalım Şûrâ-52’de Allahû Tealâ nasıl söylemiş? Şûrâ Suresi 52. âyet-i kerime Allahû Tealâ buyuruyor ki:

42/ŞÛRÂ-52: Ve kezâlike evhaynâ ileyke rûhan min emrinâ, mâ kunte tedrî mel kitâbu ve lel îmânu ve lâkin cealnâhu nûren nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ, ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustekîm(mustekîmin).
Ve işte böylece sana emrimizden bir ruh (Kur`ân-ı Kerim) vahyettik. Ve sen, kitap nedir ve îmân nedir bilmiyordun. Ve lâkin O`nu “nur” kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi O`nunla hidayete erdiririz. Ve muhakkak ki sen, mutlaka Sıratı Mustakîm`e hidayet ediyorsun (ulaştırıyorsun).


(Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor.)
Ve kezâlike evhaynâ : Ve böylece Biz vahyettik.
ileyke: sana
rûhan min emrinâ: Emrimizden bir ruh (Kur’ân) vahyettik.
mâ kunte tedrî mel kitâbu ve lel îmânu: Sen bundan evvel kitap nedir, îmân nedir bilmezdin.
ve lâkin cealnâhu nûren: Fakat Biz o kitabı nur kıldık.
nehdî bihî men neşâu min ibâdinâ: O’nunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiririz.
min ibâdinâ: kullarımızdan
neşâu: dilediğimizi,

“Kullarımızdan dilediğimizi O’nunla, o nurla, nur kıldığımız Kur’ân-ı Kerim`le hidayete erdiririz.” Demek ki; Kur’ân-ı Kerim de nur.  “Ve şüphesiz ki sen doğru yola çağırıyorsun. Hidayete çağırıyorsun.” diyor Allahû Tealâ.

ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustekîm: “Muhakkak ki sen Sıratı Mustakîm’e çağırıyorsun (Sıratı Mustakîm’e hidayet ediyorsun, Sıratı Mustakîm’e ulaştırıyorsun).” diyor.

Öyleyse böyle bir dizaynda Allah`ın ifadesi açık:
 
“Kur’ân-ı Kerim mi? Bir nur. İncil mi? Bir nur. Tevrat mı? Bir nur.”

Allah`ın bütün nebîlerine indirdiği bütün mukaddes kitaplar bir nur. “Bütün şeriat kitapları birer nur.” diyor Allahû Tealâ. Onun ötesinde peygamber olmayan resûllerine indirdiği kitaplar varsa onlar da sohbet kitabı hüviyetinde ama onlar da nur. Öyleyse demek ki; “Sana Kur’ân-ı Kerim`i indirdik. O`nu bir “nur” kıldık.” diyor Allahû Tealâ.

Allah`ın insanlara gönderdiği “sekînet” isimli nurlarla insanlara sükûnet verdiği, onları bir nevi uyku haline soktuğu bir vakıa. Allahû Tealâ, “O sekînetle sizleri sükûnete ulaştırırız.” buyuruyor o gönderdiği nurlarla.

48/FETİH-4: Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu’minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard(ardı), ve kânallâhu alîmen hakîmâ(hakîmen).
Mü’minlerin kalplerine, îmânlarını îmân ile artırsınlar diye sekîneti indiren, O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Ve Allah; Alîm’dir, Hakîm’dir.


Şimdi bu nurların muhtevasına baktığımız zaman Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

39/ZUMER-22: E fe men şerehallâhu sadrehu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.


“Sadece Allah`ın göğüslerini şerhettiği kişilerin kalplerine Allah`ın nurları ulaşabilir.” Daha evvel Allahû Tealâ En’âm Suresinin 125. âyet-i kerimesinde diyor ki:

6/EN`ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.


“Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil islâmi: Allah, kimi Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse (Allah, kimi hidayete erdirmeyi, kimin ruhunu Kendi Zat’ına ulaştırmayı dilerse), onların göğsünü teslime açar.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın bir takım insanların göğüslerini teslime açması söz konusu. Göğüslerini şerh etmesi, yarması ve teslime açması söz konusu. Öyleyse, Allah`ın göğüslerini teslime açtığı kişilerin kalbine nur gönderdiğini de Allahû Tealâ Zumer-22’de söylüyor. “Allah`ın nurları, sadece Allah`ın göğüslerini teslime açtığı kişilerin kalbine ulaşabilir.” diyor. Ve kalbe nur geldiği, o nurla huşûnun oluştuğu, Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesinde şekillenmiş. Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.


“O kişinin kalbinde, Allah`ın zikriyle ve bu zikrin Hakk’tan indirdiği nurla huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi?” diyor. “Hakk’tan indirdiği şeyle” demiş. Bu şeyin nur olduğunu görüyoruz. Huşûyu oluşturacak olan rahmet partikülleri. Allahû Tealâ’dan gelen rahmet ve fazlın kişinin kalbine ulaştığını görüyoruz. Zumer-22 bunu ifade ediyor. “Sadece Allah`ın göğüslerini şerh ettiği kişilerin kalplerine Allah`ın nuru ulaşabilir.” diyor Allahû Tealâ. Bu Allah`ın göğüslerini şerhettiği kişinin kalbine ilk ulaşan sadece rahmetle fazl ama kalbe ulaşan, kalbe sızabilen fazl değil, fazl sızamıyor, sadece rahmet. Ve huşûyu oluşturan da sadece rahmet nuru.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesinde kullandığı “O kişinin kalbinde, Allah`ın zikriyle ve bu zikrin Hakk’tan indirdiği şeyle (nurla) huşû oluşması zamanı gelmedi mi?” deyince “şeylerle” dememiş, “nurlarla” dememiş sadece bir nurdan bahsediyor. Bu noktada kalbe kadar ulaşan rahmetle fazl ama kalbin kapısı mühürlü, kalbin içine giremiyorlar ama rahmet partikülleri, rahmet nurları kişinin kalbinin içine sızıyor.

Nitekim Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde; “Sadece Allah`ın göğüslerini şerh ettiği kişilerin kalplerine Allah`ın nuru ulaşabilir.” diyen Allahû Tealâ, burada bir muhteva oluşturmuş. Çünkü bir sonraki âyet-i kerimede, bu giren nurların çift olduğunu Allahû Tealâ açıkça söylüyor. “Kitaba ve onun içindeki âyetlere müteşabih olarak Allah ikişer ikişer indirir.” diyor. İndirdiği, ikişer ikişer indirdiği şeyler Allah`ın nurları.

Kitap bir zarftır. Kitabın içindeki nurlar da kitabın içindeki âyetler de sayfalar da mazruftur (zarfın içindekiler). İşte nasıl Kur’ân-ı Kerim bir zarfsa onun âyetleri de zarfın içindeki mazrufsa Allahû Tealâ da nurlarını bir rahmet bir fazl ikilisiyle, bir rahmet bir salâvât ikilisiyle ikişer ikişer indiriyor.

Zumer Suresinin 22. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ nurlardan bahsediyor. Diyor ki: “Sadece göğüslerini Allah`ın şerhettiği kişilerin kalbine Allah`ın nurları ulaşabilir.” Sonra da diyor “Allah, kitaba ve kitabın içindeki âyetlere müteşabih olarak ittihaz ettiklerini hadîsleri ikişer ikişer indirir. Allah`ın katından aşağıya doğru indirir.” diyor. Salâvâtla rahmet, salâvâtla fazl.

39/ZUMER-23: Allâhu nezzele ahsenel hadîsi kitâben muteşâbihen mesâniye takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum, summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh(zikrillâhi), zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu, ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd(hâdin).
Allah, ihdas ettiği (nurların) ahsen olanlarını (rahmet, fazl ve salâvâtı), ikişer ikişer (salâvât-rahmet ve salâvât-fazl), Kitab’a müteşabih (benzer) olarak indirdi. Rab’lerinden huşû duyanların ciltleri ondan ürperir. Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar, sükûnet bulur (yatışır). İşte bu, Allah’ın hidayetidir, dilediğini onunla hidayete erdirir. Ve Allah, kimi dalâlette bırakırsa artık onun için bir hidayetçi yoktur.


Sonra ne diyor Allahû Tealâ? Sonra bu konunun devamı olarak Allahû Tealâ diyor ki:

“takşaırru minhu culûdullezîne yahşevne rabbehum: Bu inen nurlardan o kişinin kalbi ürperir.” diyor Allahû Tealâ. “Ve derisi de cildi de ürperir, kalbi de ürperir.” diyor.

“summe telînu culûduhum ve kulûbuhum ilâ zikrillâh: Sonra Allahû Tealâ’nın zikriyle o kişinin hem derisi hem de kalbi titrer.” diyor Allahû Tealâ.

“zâlike hudallâhi yehdî bihî men yeşâu: Ve bunlarla, bu indirdiği nurlarla Allah o kişiyi hidayete erdirir.” diyor Allahû Tealâ. Ve kişinin hidayete Allah`ın nurlarıyla erdiği kesinlik kazanıyor.

Öyleyse Allah`ın nurları var ve bu Allah`ın nurları, o kişi için bir hedef oluşturuyor. O kişinin kalbinde Allah`ın nurları geliyor ve kalıyor. Böylece kişinin nefsinin kalbi hidayete ulaşıyor. Öyleyse nurlar söz konusu, Allah`ın nurları…

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler! Allahû Tealâ’nın, insanların kalplerine onların daraldığı zamanlar indirdiği sekînet adlı nurlar da gene Allah`ın nurlarıdır ve Allah`ın indirdiği bu nurla insanlar sükûnet bulurlar.

Öyleyse bir kişi mürşidine ulaşmadan evvel Allahû Tealâ’dan aldığı ihsanlardan sonra demek ki o kişinin kalbine rahmetle fazl isimli iki tane nur geliyor. Peki bu kişi mürşidine ulaşırsa Allah’tan aldığı 12 tane ihsanla, başının üzerine devrin imamının ruhu gelecektir ve o kişi nefs tezkiyesine başlayacaktır. “Amilüssalihat” diyor, “Nefsi ıslâh edici ameller.” diyor Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi
 
25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).
Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).


Furkân-69’da cehenneme gidecek olanlardan bahsediyor Allahû Tealâ.

25/FURKÂN-69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).
Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.


“Onların cezalarının arttırıldığını” söylüyor.

Furkân-70’te ise; “Ama tövbe edenler hariç.” diyor. Yani mürşidin önünde yapılan bir tövbeyi gerçekleştirenler hariç. Arkasından diyor ki Allahû Tealâ, bu tövbenin standartlarından bahsederken; “O tövbe edenler hariç; onlar nefs tezkiyesine başlarlar.” diyor Allahû Tealâ. “O tövbe edenler mü’min olurlar. Amilüssalihat yaparlar.” diyor.

Ne demek amilüssalihat? Nefsi ıslâh edici ameller yani başka bir adıyla, nefsin tezkiye olması. Ne ile oluyor? Allah`ın kalbe ulaştırdığı nurlarla.

İşte ikişer ikişer inen rahmet ve fazl partiküllerinden rahmetle fazldan Allahû Tealâ Nûr-21’de bahsediyor. Tekrar edelim Nûr-21’de Allahû Tealâ diyor ki:

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).
Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).


“ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin: Allah`ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa yani nefsinizin kalbine giremezse, içinizden hiçbiriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.” diyor Allahû Tealâ. “Ancak Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder.” ama rahmetle fazılla. Buradaki tezkiyedeki fazıllar asıldır. Ama tezkiyenin gerçekleşmesinde sadece rahmet ve fazlın değil salâvâtın da rol aldığını görüyoruz. Bakara-156’da Allahû Tealâ buyuruyor ki:

2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.


“Onlar kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman derler ki; innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: Biz muhakkak ki Allah için yaratıldık ve mutlaka O’na ulaşacağız ve Allah`a mutlaka geri döneceğiz, ulaşacağız.”

Peki dizaynın böyle bir dizayn olduğunu düşünelim şimdi Allah`a geri dönüp ulaşmak söz konusu. Hangi şartlarda ulaşacaklarını bir sonraki âyet-i kerime, Bakara-157 veriyor:

2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.


“Allah`ın rahmeti ve salâvâtı onların üzerinedir. İşte hidayete erecek olanlar da onlardır.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse bir insanın ruhunun hidayete ermesi, salâvâtla rahmet isimli iki tane nurun dışında salâvâtla fazl adlı iki tane nuru daha gerektiriyor. Ve bu minval üzere salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazlın dizaynına baktığımız zaman Allahû Tealâ’nın nefs tezkiyesinin nasıl cereyan ettiğini buluyoruz. Bu nefs tezkiyesi müessesesi, kişi zikir yaptığı zaman Allah`ın katından gelen salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazl isimli iki grup nurun o kişinin göğsüne gelmesiyle başlıyor. Göğsüne kadar gelen bu 4 tane nur, şifreli yolu buluyor ve şifreli yoldan kalbe ulaşıyor. Kalbin mührü artık Allahû Tealâ tarafından açılmış. Ne olmuştu? Kişi mürşidine ulaştığı zaman Allahû Tealâ devrin imamının ruhunu kişinin başının üzerine gönderiyor. Kalbin mührünü açıyor. Kalbin içindeki küfür kelimesini dışarı alıyor ve kalbin içine îmânı yazıyor.

Böyle bir dizaynda Allahû Tealâ’nın o kişinin kalbinin içine îmânı yazması söz konusu. Kalbin içine îmân yazıldıktan sonra kişi zikir yaptığında Allah’tan gelen salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazl kişinin göğsüne geliyor. Göğsünden kalbine ulaşıyor. Kişinin kalbindeki Rabbanî kapının üzerini örten mührün üzerine baskı yapıyor 4 grup nur. 4 grup enerji ve bu enerjitik baskı, mührü kalbin alt boyutundaki zülmanî kapıya kadar indiriyor ve mühür, zülmanî kapıyı kilitliyor. Zülmanî kapı böylece kilitleniyor, mühürleniyor. Zikir boyunca karanlıkların o kalbe girmesi mümkün değil. Çünkü mührün üzerindeki rahmetin, fazlın ve salâvâtın baskısı devam edecek.

Öyleyse böyle bir dizaynda Allah ile olan ilişkilere baktığımız zaman bu muhtevanın Allahû Tealâ’nın indinde bir şeyler ifade ettiği görüyoruz. Nefs tezkiyesi böyle başlıyor. Peki ne olur? Salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazl kişinin göğsüne geldi, göğsünden kalbine geldi ve kalbini birkaç dakika içinde doldurur. Kalpte ne kadar karanlık varsa hepsini kapı dışarı atar. Neden? Nasıl bu kadar kolay çıkıyor karanlıklar kalpten? Çünkü onları kalpte tutacak olan küfür kelimesi artık orada mevcut değil. Küfür kelimesi, kalbin bütün afetlerini, nefsin kalbinin bütün afetlerini çekebilecek olan bir özelliğin sahibiydi. Ama Allahû Tealâ tarafından oradan alındı. Artık kalpte îmân kelimesi var. Allah, kalbin içine îmânı yazdırdı. İşte Allahû Tealâ’dan gelen salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazl partikülleri, nurları o kişinin kalbini %100 işgal eder. Sonra ne olur? “Îmân” kelimesinin çekim gücü, bir manyetik alanı var. Îmân kelimesinin bu manyetik alanı fazılları kendisine çeker. Ve kendisine çektiği fazılları orada kendisine yapıştırır ve bir fazilet birikimi nefsin kalbinde başlar.

İşte bu başlayan fazilet birikimi “nefs tezkiyesi” dediğimiz bir olayı tahakkuk mevkiine sokar. Artık nefs tezkiyesi başlamıştır. Böylece nefs tezkiyesinin var olduğu bir ortamdayız artık.

Zikir yaptıkça zikrimiz arttıkça daha çok fazl gelip îmân kelimesinin etrafında toplanmaya başlıyor. Ve bu toplanan fazl nurları, fazilet nurları nefsin kalbinde %1, %2 derken %7’ye yükselir; Nefs-i Emmare tamamlanır. Vücudumuzdan ayrılan ruhumuz da 1. gök katına çıkar.

Bir daha %7 nur birikimi; Nefs-i Levvame, kişi nefsini levm etmeye başlar.
Bir daha %7 nur birikimi. Hep bunlar fazilet. Kişi Allah’tan ilham almaya başlar.
Bir daha %7 nur birikimi; kişi mutmain olur, doyuma ulaşır. Allah`ın verdikleri kendisine yeterli olur.
Bir daha %7 nur birikimi; kişi Allah’tan razı olur.
Bir daha %7 nur birikimi; Allah da ondan razı olur.
Bir daha %7 nur birikimi; kişi nefs tezkiyesi noktasına ulaşır.

Nefsinin kalbindeki nurların durumuna bakalım: %2 huşûda kazandığı rahmet nurlarıydı. 7 tane %7 faziletle beraber 7 kere 7= 49 eder. %49 fazilet, %2 rahmet nuru ile kişi %51 nura ulaşır.

Yani şeytan başlangıçta o kişinin nefsinin kalbi sadece afetlerden oluştuğu için afetlerin hepsine tesir etmek imkânının sahibiydi ama şimdi nefsin kalbinin sadece %49’una tesir edebilir. %51’i şeytanın tesir sahasının dışına çıkmıştır. Öyleyse şeytanın hâkimiyeti bitmiştir. O kişinin kalbinde şeytanın hâkimiyeti sona ermiştir. O kişinin kalbinde artık şeytanın hâkimiyeti söz konusu değildir. Allah`ın nurlarının, faziletlerin ve rahmetin hâkimiyeti söz konusudur.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu noktadan sonra daha çok artan zikirle kişi velayet safhalarını birer birer aşacaktır. Ruhu Allah`a ulaşmıştır kişinin, fenâfillah olmuştur. Daha çok zikredecektir. Nefsin kalbindeki nurlar artacaktır. Kişi beka makamının sahibi olacaktır. Zühd makamının sahibi olacaktır. Sonra muhsinler makamının sahibi olacaktır. %91 nur birikiminde fizik vücudunu da Allah`a teslim edecektir. Sonra daimî zikre ulaşacaktır. %100 nur birikiminde nefsini de Allah`a teslim edecektir.

Öyleyse %100 nur birikiminin 98’i fazilettir, sadece %2’si rahmettir. Gördüğünüz gibi sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Bu dizayn içerisinde kişinin nefsinin kalbinde Allah’ın nurları toplanıyor. Ve en güzel bir dizaynda salâvât-rahmet ve salâvât-fazl partiküllerinin gelmesiyle, fazılların kişinin kalbine yerleşmesiyle salâvâtın da karanlıkların îmân kelimesinin çekim gücünü etkilemesine mâni olmasıyla bir nefs tezkiyesi olayı tahakkuk eder. Bundan sonra tasfiye olayı başlamıştır, %51’den sonra. Ve nefsin kalbi tamamen Allah`ın nurlarıyla %100 dolunca tasfiye de tamam olmuştur. Ondan sonra kişi irşada ulaşır. Sonra da iradesini Allah`a teslim eder. 12 mertebe nefsin kalbinde müzeyyen olma olayı tamam olduktan sonra.

İşte ne zaman bir kişi nefsin tasfiyesini tamamlarsa o kişinin kalbinde 8 mertebe müzeyyen olma işlemi tamamlanmıştır. Bu noktada kişi Tövbe-i Nasuh’a davet edilir. Tövbe-i Nasuh’ta Allahû Tealâ diyor ki, Tahrîm Suresinin 8. âyet-i kerimesi:

66/TAHRÎM-8: Yâ eyyuhâllezîne âmenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ(nasûhan), asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum ve yudhilekum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru, yevme lâ yuhzîllâhun nebiyye vellezîne âmenû meah(meahu), nûruhum yes`â beyne eydîhim ve bi eymânihim yekûlûne rabbenâ etmim lenâ nûrenâ vagfir lenâ, inneke alâ kulli şey`in kadîr(kadîrun).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler)! Allah’a Nasuh Tövbesi ile tövbe edin! Umulur ki Rabbiniz, sizin günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan cennetlere koyar. O gün Allah, nebîleri ve O’nunla beraber olanları mahzun etmez. Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşar. “Rabbimiz, bizim nurumuzu tamamla ve bize mağfiret et (günahlarımızı sevaba çevir). Muhakkak ki Sen, herşeye kaadirsin.” derler.


Yâ eyyuhellezîne âmenû: Ey âmenû olanlar!
tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ: Allah`a  Tövbe-i Nasuh’la tövbe edin.

Yani: “Öyle bir tövbe ile tövbe edin ki bu tövbe bozulmaz bir tövbe olsun.”

asâ rabbukum en yukeffire ankum seyyiâtikum: Böylece Rabbiniz, sizin seyyiatınızı örtsün.
ve yudhilekum cennâtin: sizi cennete koysun
tecrî min tahtihel enhâru: altında nehirler akan
yevme lâ yuhzîllâhun nebiye vellezîne âmenû meahu: O gün ki nebîlerini mahzun etmeyeceği ve O’nunla beraber olanları.
nûruhum yes`â beyne eydîhim ve bi eymânihim: Nurları önlerinde ve sağlarında olarak, önlerinde ve sağlarında olduğu halde yürüyecekler.
yekûlûne: diyecekler ki
rabbenâ: Rabbimiz
etmim lenâ nûrenâ: Bizim nurumuzu tamamla.
vagfir lenâ: Günahlarımıza mağfiret et.
inneke: muhakkak ki
alâ kulli şey`in kadîr: Sen, herşeye kadirsin.

İşte burada “Bizim nurumuzu tamamla.” diye salâh nurundan bahsediyorlar. Burada Allahû Tealâ yeni bir nur verecektir kişiye; salâh makamının nuru. Baştan da söylemiştik: Salâh makamının nuru, yaklaşık 25-30 cm genişliğinde, bir daire şeklinde bir nurdur. Bulut görünümündedir ve en büyük camilerin salonlarını tamamlayabilecek olan bir özelliğin de sahibidir bu nur.

İşte sevgili öğrenciler, izleyenler ve dinleyenler! Allahû Tealâ, “Güneşi bir nur kıldık.” diyor. Güneş de bir nur. Güneşin nuru ile Ay’ı da Allahû Tealâ bir nur kılıyor dünya için. Ve Allah`ın bütün güzellikleri ihsan etmesi sebebiyle bir insan, içi ve dışı pür nur oluyor. Hem kalbi tamamen faziletlerle %100 dolmuştur kişinin hem de başının üzerinde salâh nuru vardır. Yetmez, bir de devrin imamının ruhu da ayrı bir nur olarak o da kişinin başının üzerine yerleşmiş durumdadır.

Sevgili öğrenciler, izleyenler, dinleyenler, can dostlarım, gönül dostlarım! Burada bir yeni sohbetimiz daha inşaallah sona eriyor. Allahû Tealâ’nın hepinizi hem cennet saadetine hem dünya saadetine ulaştırması dualarımızla sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun ve sizlerin hepinizin hem iç dünyanızı, kalbinizi nur kılsın hem de üzerinizde salâh nurunu nasip kılsın.

İmam İskender Ali  M İ H R
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 1147