Bugün: 18.11.2019

Tevhid

24. 02. 2001
Eûzu billâhi mineşşeytânir racîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.    

Bugün 29 Kasım 1998. Bundan 65 yıl önce bugün dünyaya geldik. Bir doğum yıl dönümü kutlamak için buradayız. Ama ondan daha önemli bir şey daha kutlamak için buradayız. Tutuklanmamızın yıl dönümü. 1986 yılının gene kasım ayının 29`unda tutuklandık.
 
Tutuklanmamızın sebebi; Devlet Planlama Teşkilatı’nın tarafımızdan tarikat yuvası haline getirilmesiymiş. Hürriyet gazetesi manşete böyle bir haber attı ve de acele 18 tane arkadaşımızla beraber 19 kişi olarak tutuklandık. 19 gün tutuklu olarak kaldık. Sonra kardeşlerimizin hepsi beraat ettiler ve olmayan bir suçtan dolayı bizi 3 ay, tutuklu olarak hapse attılar.

Sözüme dikkat edin! Mahkûm olarak değil, çünkü mahkûm edecek olan hiçbir delilin sahibi değillerdi. Çünkü bizim devlete karşı işlenmiş bir suçumuz asla söz konusu değildi. Ve 90 gün orada kaldıktan sonra beraat ettik. Kararda: “Delil yokluğundan.” deniyor. Dikkat edin! Bir delil yetersizliği olayı var, bir de delil yokluğu olayı var.

Delil yetersizliği;  kişinin bir şeyler yaptığını ama iyi gizlediğini ifade eder. Deliller yeterli olamadığı için mahkûm edilmesi gerekirken mahkûm edilemeyen bir insan söz konusu. Ama delil yokluğu demek; hiç bir suçun mevcut olmadığı demek ve mevcut olmayan bir suçtan dolayı bizi 90 gün tutuklu olarak Ankara Cezaevi’nde tuttular. Tabiî Devlet Planlama Teşkilatı’ndan daha bu olay tahakkuk etmeden, o yazı çıkar çıkmaz biz istifa ettik.

Bizi 90 gün tutuklu bırakanlar, tabiatıyla bu hususu hiçbir hukuki delile istinat ettiremediler ve bir haksız fiil oluştu. Zulüm müessesesi her zamanki gibi yine çalıştı ve haksız bir tutuklanma söz konusu oldu ama mahkûmiyetle neticelenmeyen bir tutuklanma.

Belki hayatımızın en güzel günleri diyebilirim hapishane günlerimiz. “Neden?” diyeceksiniz. Evvelâ hapishanede bir dîn görevlisi vardı ki; tasavvufa âşıktı ve her gün ona sohbet yapıyor iken mahkûmların ve tutukların hepsi etrafımızda toplanıyorlardı ve çok kardeşimiz aramıza katıldı. Onların kaç katı insan da namaz kılmaya başladılar. Etrafımızda çok güçlü bir muhafız kadrosu oluştu. Çok hürmet gören, Allah’ın güzelliklerini onlara anlatan ve onların kalplerini yumuşatan birisi olduk.

Bu konu onlar için öyle tesirli oldu ki; biz serbest bırakıldıktan sonra oradaki Diyanet İşleri’nin görevlisi olan o kardeşimiz ki aramıza katıldı. Yüzlerce imza alarak oradaki tutuklulardan ve mahkûmlardan bizi orada devamlı dersler vermek üzere Adalet Bakanlığı’ndan müsaade istedi. Ama bu müsaade tabiatıyla verilmedi. O kardeşimize demişler ki: “Yahu onun suçu bu zaten, nasıl size onu gönderelim.”
 
Orada neden çok günler geçirdik? Çünkü herkesin derdine, herkesin problemine Allahû Tealâ çözüm getirdi ve o insanlar mutsuzluktan mutluluğa döndükçe asıl mutluluğu biz yaşadık. Oradan çıktıktan sonra hayatımızın, yani her devresinde oradaki kişilerle Allahû Tealâ karşılaşmayı nasip etti dışarıda. Hep elimizi öptüler ve hep şunu söylediler: "Hocam!” diyorlardı orada, “Hocam, biz seninle o hapishaneye düşmeden evvel karşılaşsaydık hiç orada olur muyduk ?" İşte hayatımızda duyduğumuz en güzel sözlerden birisi bu: “Biz seninle daha evvel karşılaşsaydık orada, hapishanede olur muyduk?”  Olmazlardı. Orada o insanların mutsuzluktan kararan kalplerini aydınlatmayı nasip kıldığı için Rabbimize hep sonsuz şükretmişiz hamdetmişizdir.
 
Neden önemli bir gün 29 Kasım 1986? Çünkü dünyanın İslâm’ı öğrenebilmesi için Allahû Tealâ son devirde bizi görevlendirdi. Biliyorsunuz ki ülkemizde dîn adamları var. Dîn adına ahkâm kesenler, kitaplardan öğrendikleri bilgilerle insanlara dîni öğretmeye çalışanlar ve Kur’ân’ı unutanlar.

İşte onlara ve onların yanlış bilgilendirdiği insanlara Allah’ın hakikatlerini açıklamak şerefini Rabbimiz bu devirde bize ihsan etti. Ve bu evrensel bir tatbikattır. Ülkemizdeki görevimiz tamamlandı. Şimdi dünyaya açılıyoruz. Ve göreceksiniz ki, yakın bir gelecekte dünya dînlerinin birleştirilmesi söz konusu olacak.

Hep sizlere söylerim iblis Tevrat’ı değiştirmiş, iblis Zebur’u değiştirmiş, iblis İncil’i değiştirmiş. Kur’an-ı Kerimi değiştirememiş ama o değiştirdiği kitaplarda da İblis’in değiştiremediği bir şey varmış, sonradan Allahû Tealâ onu gösterdi. “Allah’a teslim olmak” konusundaki âyetleri ne Tevrat’tan çıkarabilmiş, ne Zebur’dan çıkartabilmiş, ne İncil’den çıkartabilmiş. Biz onlara teslimden bahsettiğimiz zaman onlar dediler ki: “Bizde zaten bu var.”  Onun var olduğunu Allahû Tealâ bize elbette daha evvel söylemişti. Ama bu onlara yaklaşmamız için ve onları İslâm çatısı altında toparlayabilmemiz için Allah’ın bir ihsanıdır. İblise kalsaydı onları da çıkarmak isterdi, eğer Allahû Tealâ müsaade etseydi. Neden etmiyor?  Çünkü dünyanın son devresinde insanların ikinci asrı saadeti yaşamaları lâzım.
 
Dikkat edin! “İslâm” demek Allah’a teslim olmak demektir. Önce ruhunuzu teslim edeceksiniz, sonra fizik vücudunuzu, sonra da nefsinizi Allaha teslim edeceksiniz. Ve Allah’ın Tevrat’ı indirdiği Hz. Musa ve ona bağlı olanların hepsinin “İslâm” olduğunu söylüyor Allahû Tealâ. Allah’a hepsinin teslim olduklarını. Hz. Davut ve ona tâbî olanların hepsi,  Hz. İsa ve ona tâbî olanların hepsi ve nihayet gene Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) (Peygamber Efendimiz) ve ona bağlı olan bütün sahâbe hepsinin Allah’a teslim olduğunu söylüyor. Dikkat edin! Bir tane Allah var, bütün peygamberler Allah’ın peygamberi ve Allahû Tealâ hepsine tek bir dîni öğrettiğini, onu yaşattığını söylüyor. Tek bir dîn!

3/ÂLİ İMRÂN-19: İnned dîne indâllâhil islâm(islâmu), ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumulilmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb(hısâbı).

Muhakkak ki Allah`ın indinde dîn, İslâm`dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah`ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.


“inned dîne indâllâhil islâm(islâmu): Allah’ın indinde İslâm’dan başka bir dîn yoktur.” diyor, “Hiç olmamıştır.” Ve buyuruyor ki: “Kim kıyâmet günü İslâm’dan başka bir dînle gelirse ondan o dîn kabul olunmaz” diyor.  

İşte dünyanın sonlarına doğru yöneldiğimiz bu günlerde bütün dünyanın inananlarının, Allah’ın dostlarının hangi milletten olurlarsa olsunlar, hangi dînin mensubu olduklarını zannederlerse zannetsinler ama hepsinin Allah’ın dostlarının bir tek bayrak altında toplanması söz konusu. İşte o bayrak; “Allah’a teslim olma” bayrağıdır. İslâm bayrağıdır.

Silm kelimesi; İslâm kelimesini, teslim kelimesini, selâm kelimesini, selâmet kelimesini, müslim kelimesini, müslüman kelimesini, daha bu kökten türetilmiş olan diğer kelimeleri toplam 28 tane kelime muhtevi. Bunların arasında da en önemli kelime teslim kelimesidir. İslâm, Allah’a teslim olmak demektir. Ruhunuzu, fizik vücudunuzu ve nefsinizi Allah’a teslim etmek. İşte insanların kitaplarında var olduğu halde bugün unuttukları şey; Allah’a teslim olmak.

“Allah’a teslim olmak nedir?” diye sorduğumuzda bize diyorlar ki: “ Kim İslâm’ın 5 tane şartını yerine getirirse, o Allah’a teslim olmuştur.” Onlar henüz 2. basmaktalar. 28 basamağın ikincisinde ve hiçbir kurtuluş imkânları yok.

Öyleyse bugün Allahû Tealâ’nın dîn adına söylediklerinin dünya üzerinde yaşanmadığı bir devredeyiz. Allah’ın dîninin bütün boyutlarıyla unutulduğu, insanları cennet saadetine götürecek farzların yok edilerek İslâm’ın bacaklarının kesildiği, insanları dünya saadetine ulaştıracak farzların yok edilerek İslâm’ın bacaklarının kesildiği, insanları dünya saadetine ulaştıracak olan farzların yok edilerek İslâm’ın kollarının da kesildiği, İslâm’ı kolsuz ve bacaksız bir bitkisel hayata itenlerin bunu başardığı bir devir yaşamaktayız.  

İşte bu devrin sona ermesi, İslâm’ın yeniden canlanması o, bizim görevimiz. Öyleyse bilin ki şu anda bütün ülkelerde Allah’ın resûlleri yaşıyor. Allahû Tealâ bunu açık ve kesin bir dille Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde, Bakara Suresinin 87. âyet-i kerimesinde anlatmış. Diyor ki:

23/MU`MİNÛN-44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).

Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü’min olmayan kavim (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun.

“Biz bütün kavimlere resûller göndeririz, birbirinin ardından ardı arkası kesilmeksizin göndeririz.”  

Kıyâmete kadar da Allah`ın bu görevi gerçekleştirecek olan insanları hep bütün kavimlere göndereceğini anlıyoruz. Ve Allahû Tealâ Bakara Suresinin 87. âyet-i kerimesinde de aynı şeyi söylüyor.

2/BAKARA-87: Ve lekad âteynâ mûsâl kitâbe ve kaffeynâ min ba’dihî bir rusuli ve âteynâ îsâbne meryemel beyyinâti ve eyyednâhu bi rûhil kudus(kudusi), e fe kullemâ câekum resûlun bimâ lâ tehvâ enfusukumustekbertum, fe ferîkan kezzebtum ve ferîkan taktulûn(taktulûne).

Andolsun ki, Biz, Musa’ya kitap verdik ve ondan sonra ardarda resûller gönderdik. Ve Meryem’in oğlu İsa’ya beyyineler (açık deliller) verdik ve onu Ruh’ûl Kudüs ile destekledik. Öyle ki, nefslerinizin hoşlanmadığı bir şeyle gelen resûle karşı, her defasında kibirlendiniz. Bu sebeple bir kısmını yalanladınız ve bir kısmını da öldürüyorsunuz.

Sonra? Âli İmrân Suresinin 164. âyet-i kerimesinde gene bütün kavimlere resûller göndereceğini söylüyor, göndermekte olduğunu söylüyor.

3/ÂLİ İMRÂN-164: Lekad mennallâhu alâl mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh(hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn(mubînin).

Andolsun ki Allah, mü’minlerin (başlarının) üzerine (devrin imamının ruhu) bir ni’met olmak üzere (onların aralarında, kendi kavminin içinde) kendilerinden bir resûl beas eder. Onlara O’nun (Allah’ın) âyetlerini tilâvet eder, onları tezkiye eder ve onlara kitap ve hikmeti öğretir. Ondan evvel (Allah`a ulaşmayı dilemeden evvel) onlar gerçekten açık bir dalâlet içinde idiler.

Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde gene bütün kavimlere resûller gönderdiğini söylüyor.

16/NAHL-36: Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

İşte o resûller hâlâ yaşamakta. Bu resûllerden bir tanesi daima imamlık göreviyle görevlidir, huzur namazının imamı. İşte son devrede bu görevi Yüce Rabbimiz bize ihsan etti. Yani mühür bizde. Öyleyse doğum günümüzden daha önemli olan bir başlangıç içindeyiz, İslâm’ın bütün dünyaya hâkim olacağı yeni bir devrenin arifesindeyiz ve önümüzdeki günlerde göreceksiniz ki küfür cephesi tamamen çökecektir.

İnsanlar Allah’ın Kur’ân’da söylediklerini tamamen unutmuşlar ve başka insanların yazdığı kitaplardan bilgileri aktarmışlar. Öyle bir dîn öğretisinin ve öğreniminin sahibi olmuşlar ki; Allah insanları kurtarmak için Kur`ân-ı Kerim’e neyi koyduysa onun tam tersini bütün insanlara öğretir olmuşlar. Allahû Tealâ cennet saadetine ve daha sonra dünya saadetine ulaşabilmemiz için neler yapmamız gerektiğini sıralamış Kur`ân-ı Kerim’de, 4 safhadan bahsediyor.

1.safha: Allaha ulaşmayı dilemek. Bizim dîn öğreticileri evvelâ bunu inkâr ediyorlar. Allah’ın Kur’ân âyetlerini inkâr ediyorlar. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’inde “Allah’a ulaşmayı dilemeyenin gideceği yer cehennemdir.” diyor. Yûnus Suresinin 7. âyet-i kerimesi.

10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme`ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).

Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.

“Onlar ki dünya hayatını yaşarken Bize ulaşmayı dilemezler, böyle bir niyetleri yoktur. Onlar dünya hayatından razıdırlar ve dünya hayatıyla mutmain olmuşlardır. Onlar bizim âyetlerimizden gâfil olanlardır.” buyuruyor Allahû Tealâ.

Bir sonraki âyet, Yûnus Suresinin 8. âyet-i kerimesi. Allahû Tealâ diyor ki:
 
10/YÛNUS-8: Ulâike me`vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).

İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).

“Onların gidecekleri yer cehennemdir.”

Kim Allah’a ulaşmayı dilemezse, ölmeden evvel ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemezse o kişinin gideceği yer cehennemdir. Öyleyse böyle bir dizaynın insanlar tarafından mutlaka öğrenilmesi lâzım.

Peki, ne diyor zamanımızın dîn adamları? “Allah’a ölmeden evvel ulaşmak mı? Mümkün değil.” diyorlar. “Azrail (A.S) gelir ruhunuzu alır, onun için ölürsünüz. Ondan sonra Azrail (A.S) ruhunuzu Allah’a götürür, Allah’a teslim eder. Ruhunuz Allah’a gerçekten ulaşır, teslim olur ama ölümünüzden sonra. Hiç kimsenin” diyorlar, “Ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaşamaz.”

Yani Allah’ın üzerimize Kur’ân-ı Kerim’de 9 defa farz kıldığı, ruhumuzun ölmeden Allah’a ulaşması emrini bu insanlar yok etmeyi başarmışlar; Kur’ân’daki âyetlere rağmen. Bakınız 9 âyet-i kerimede Allahû Tealâ ne diyor?

1- Zumer-54:

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).

Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.

ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu: üzerinize kabir azabı gelmeden önce Allah’a dönün, ruhunuzu Allah’a ulaştırın ve Allah’a teslim olun.
 
2-Rûm-31:

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).

O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O`na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.

munîbîne ileyhi vettekûhu: O’na dön, ruhunu Allah’a döndür ve takva sahibi ol.

Emirler, bunlar serbest bir iradenin sahibi olan “insan” adı verilen mahlûkuna Allah’ın emirleri: “Ruhunu Allah’a döndüreceksin!” diyor.
 
3. âyet-i kerime; Fecr-28:

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

“irciî ilâ rabbiki: Rabbine rücû et. Rabbine dön. Geri dönerek Rabbine ulaş ey ruh!” diyor. Allahû Tealâ.
 
4. âyet-i kerime; Zâriyât-50:

51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).

Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.

fe firrû ilâllâh(ilâllâhi): öyleyse Allah’a firar et! Allah’a ulaş! Allah’a sığın.

5. âyet; Lokmân-15:

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).

Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah`a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.

“vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye): kim Bana ulaşmışsa sen de aynı yolu takip ederek Bana ulaş!” diyor Allahû Tealâ. Yani Allah’a ruhumuzun ölmeden ulaşması söz konusu.

6. âyet; Yûnus-25:

10/YÛNUS-25: Vallâhu yed`û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).

Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat`ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm`e ulaştırır.

Allah selâm yurdu olan, teslim yurdu olan Zat’ına davet eder. Kimleri oraya ulaştıracaksa onları Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.
 
7. âyet-i kerime; Muzzemmil-8:

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi`ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.

“Allah’ın ismiyle zikret! Ve her şeyden kesilerek Allah’a ulaş!”
 
8. âyet-i kerime; Şûrâ-47:

42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).

Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).

“Üzerinize o değiştirilmesi mümkün olmayan gün, ölüm günü gelmeden önce Allah’ın davetine mutlaka icabet edin!”

Allah’ın daveti de biliyorsunuz ki;  kendi Zat’ına davet. İşte bu Yûnus Suresinin 25. âyet-i kerimesinde olduğu gibi ve bütün bu farzlarda olduğu gibi.

9. âyet-i kerime Ra’d-21, Allahû Tealâ diyor ki:

13/RA`D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).

Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

“Ve onlar Allah’ın, Allah’a ulaştırmasını emrettiği ruhlarını Allah’a ulaştırırlar.”

Ne diyor? “Allah’a ulaştırmasını emrettiği.” diyor. Biz sağ iken (hayatta iken) Allah’a ruhumuzu ulaştırmayı Allahû Tealâ’nın emrettiğini söylüyor  Ra’d  Suresinin 21. âyet-i kerimesi.

Tam 9 defa Allahû Tealâ’nın üzerimize farz kıldığı şeyi dîn adamlarımız çıkıyor:” Hayır!” diyor, “Böyle bir şey yok! Azrail (A.S) ruhunuzu alır, Allah’a götürür. Gerçekten ruhunuz Allah’a döner ama siz hayatta iken değil öldükten sonra.”

İşte onlara bu hakikatleri öğretecek başka bir insan yaşamıyor dünya üzerinde. Eğer Allahû Tealâ bize bunları öğretmeseydi biz de öğrenemezdik. Onun için İlâhiyat fakültesinden mezun olmadığımıza hep hamdediyoruz ve şükrediyoruz. Yoksa biz de onların kitaptan öğrendikleri bilgileri öğrenmek mecburiyetinde kalır ve o hapishanenin içinde bütün ömrümüzü tüketmek mecburiyetinde kalırdık.
 
Öyleyse 1. safhada; Allah’a ulaşmayı dilemek var. Allah’a ölmeden evvel ulaşmaya dahi inanmayan insanlar, Allah’a ulaşmayı elbette, Allah’a ulaşmayı dilemeyi geçerli bir olay olarak görmüyorlar. Ve onlara bu olayın geçerliliğini ispat edecek olan işte o, biziz.

2. safhada; mürşide ulaşmak var. Onlar bilmiyorlar ki; mürşide ulaşamayan kişi dalâlettedir 10 âyet-i kerime gereğince. Onlar bilmiyorlar ki; mürşide ulaşamayan kişi küfürdedir. Bütün insanların kalplerinde küfür yazarak doğduğu Kur’ân-ı Kerimimizde aslında var.

Bütün insanların kalpleri mühürlü ve mühürlü olan bütün kalplerin içerisinde “küfür” yazıyor. Ne zaman Allahû Tealâ biz onun emrettiği mürşide ulaşırsak, o zaman kalbimizin mührünü açıyor ve kalbimizin içine oradaki “küfür” kelimesini alarak îmân kelimesini yazıyor. Ne zaman? Mürşidin ruhu, mürşidimizin ruhu başımızın üzerine gelirse o zaman. Diyor ki Mucâdele 22’de:

58/MUCÂDELE-22: Lâ tecidu kavmen yû’munûne billâhi vel yevmil âhiri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû âbâehum ve ebnâehum ve ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minhu, ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anhu, ulâike hizbullâh(hizbullâhi), e lâ inne hizbullâhi humul muflihûn(muflihûne).

Allah’a ve ahiret gününe (ölmeden önce Allah’a ulaşmaya) îmân eden bir kavmi, Allah’a ve O’nun Resûl’üne karşı gelenlere muhabbet duyar bulamazsın. Ve onların babaları, oğulları, kardeşleri veya kendi aşiretleri olsa bile. İşte onlar ki, (Allah) onların kalplerinin içine îmânı yazdı. Ve onları, Kendinden bir ruh ile destekledi (orada eğitilmiş olan, devrin imamının ruhu onların başlarının üzerine yerleşir). Ve onları, altından nehirler akan cennetlere dahil edecek. Onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Allah, onlardan razı oldu. Ve onlar da O’ndan (Allah’tan) razı oldular. İşte onlar, Allah’ın taraftarlarıdır. Gerçekten Allah’ın taraftarları, onlar, felâha erenler değil mi?

“Biz onların üzerine, başlarının üzerine katımızdan bir ruh gönderip, o ruhla onları destekleriz ve onların kalplerinin içine îmânı yazarız. ”diyor.

Bu îmânın yazılmasının, küfür kelimesinin alınarak vücuda geldiğini ise Allahû Tealâ hepimize fısk müessesini anlattığı zaman açıklıyor. Diyor ki: “Kim Allah’a ulaşmayı diler de bu istikamette mürşidine ulaşırsa biz onların kalbindeki küfür kelimesini alırız, yerine îmân kelimesini yazarız. Onlar irşad makamından şüpheye düşerlerse fıska düşerler. O zaman onların kalplerindeki îmân kelimesini alırız, küfür kelimesini tekrar yazarız.” diyor Allahû Tealâ, “Tekrar kalplerini mühürleriz.” diyor.

Allah’ın Zat’ında olan ruh da o kişinin vücuduna tekrar geri dönüyor. Mürşidin ruhu o anda alınmıştır kişinin başının üzerinden. 3 defa müsaade ediyor böyle bir fısk müessesesine ve 3. fısk için şöyle söylüyor: “Eğer,” diyor, “O kişi 3. defa fıska düşerse Biz onların kalplerine bu sefer küfür kelimesini yazmayız.” diyor. “Tab ederiz!” diyor. “ Bir daha değiştirilmesi imkânı yoktur.” diyor.

10/YÛNUS-74: Summe beasnâ min ba’dihî rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fe mâ kânû li yu’minû bimâ kezzebû bihî min kabl(kablu), kezâlike natbeu alâ kulûbil mugtedîn(mugtedîne).

Sonra onun arkasından onların kavimlerine resûller gönderdik. Onlara beyyineler (açık deliller) getirdiler. Daha önce (hidayete erip sonradan) onu yalanladıklarından dolayı böylece (fıska düştükleri için) mü’min olmadılar. Haddi aşanların kalplerini işte böyle mühürleriz (tabederiz).

İşte Allahû Tealâ’nın küfür kelimesiyle îmân kelimesi arasındaki devamlı değişiklikleri vücuda getiren bir fonksiyonu var. Yapan O! Kişinin sadece inancına dayalı olarak değil Allah’ın verdiği emirleri gerçekleştirmesine dayalı olarak. Bir insanın dalâletten kurtulabilmesi, küfürden kurtulabilmesiyle aynı ana rastlar. Mürşidine ulaşıp önünde diz çöküp, tövbe edip, el öpüp “Lâ ilâhe illâllah Muhammeden resûlullâh” dediği an; o zaman Allahû Tealâ onun başının üzerine mürşidinin ruhunu gönderiyor, o zaman kalbinin içine îmânı yazıyor, mührü açarak küfür kelimesini oradan aldığını söylüyor Allahû Tealâ ve yerine îmân kelimesini yazarız.” diyor. Allah insanın kalbine îmân kelimesini yazmadıkça hiç kimsenin mü’min olması mümkün değildir.

Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey, bu dizaynı ifade eder. Allah bütün insanların kurtuluşunu istiyor. Dîni, inhisarlarına alan insanlarsa Allah’ın söylediklerinin tamamen tersini -hiçbir mesnet olmaksızın ellerinde-, iddia ederek arkalarına cehenneme götürecek insanları sürüklüyorlar.

İşte bunun için misyonumuz şu anda dünya üzerindeki en önemli misyondur. Bunu biz vücuda getirmedik. Eğer Allah öğretmeseydi hiçbir şey bilmiyorduk. O bize öğretiyor biz de size öğretiyoruz. Öğrenmeyenler sadece zavallı dîn adamlarımız.

Biliyorsunuz ki; bir insanın kalbine Allah îmânı yazmadıkça o kişi mü`min olamaz. Olabilir mi? Hucurât  Suresinin 14. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

49/HUCURÂT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).

Araplar: “Biz âmenû olduk.” dediler. (Onlara) de ki: “Siz âmenû olmadınız (Allah’a ulaşmayı dilemediniz). Fakat: “Teslim olduk.” deyin. Kalplerinize (içine) îmân girmedi. Ve eğer Allah’a ve O’nun Resûlü’ne itaat ederseniz (Allah’a ulaşmayı dilerseniz), amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkak ki Allah, Gafur’dur, Rahîm’dir.”

“Araplar dediler ki: ‘Biz de mü`min olduk.’ Habibim de ki: ‘Hayır! Siz mü`min olmadınız. Çünkü Allah kalbinizin içine îmânı yazmadı. Kalbinizin içine bu sebeple îmân girmedi.’ Kalbinizin içine îmân girmedikçe Allah kalbinizin içine îmânı yazmadıkça mü`min olmazsınız.” diyor.

Mü`min olamazlarsa ne olur? Allah’ın cennetine giremezler. Mu’min  Suresi 40 numaralı suredir. Onun 40 numaralı âyet-i kerimesi, Allahû Tealâ buyuruyor:

40/MU`MİN-40: Men amile seyyieten fe lâ yuczâ illâ mislehâ, ve men amile sâlihan min zekerin ev unsâ ve huve mu`minun fe ulâike yedhulûnel cennete yurzekûne fîhâ bi gayri hisâb(hisâbin).

Kim seyyiat (şer, derecat düşürücü ameller) işlerse mislinden daha fazla cezalandırılmaz. Kadınlardan veya erkeklerden kim amilüssalihat (nefsi ıslâh edici ameller, nefs tezkiyesi) yaparsa işte onlar, (îmânı artan) mü’minlerdir. Onlar, cennete konulacak ve hesapsız rızıklandırılacaktır.

“O nefs tezkiyesi yapanlar, nefsi ıslah edici amellerde bulunanlar var ya; onlar,” diyor Allahû Tealâ, “Bu amellerde bulunanlar, işte onlar mü`minlerdir. Allah kadın olsun erkek olsun bütün mü`minleri cennetine alacak ve hesapsız rızıklandıracaktır.”
 
Nefs tezkiyesi mürşide ulaşmadan başlayabilir mi? Ne yazık ki başlayamaz. Çünkü mürşidinize ulaşmazsanız kalbinizin içine Allahû Tealâ îmân kelimesini yazmaz. Îmân kelimesi bir çekim merkezidir ve o çekim merkezi siz zikrettiğiniz zaman Allah’tan gelen rahmeti, fazlı ve salâvâtı içerir ve nefsinizin kalbine gelen rahmet, fazl, salâvâttan fazl adını alanlar ruhunuzun faziletlerini, hasletlerini temsil ederler.

İşte îmân kelimesinin, kalbinize yazılan îmân kelimesinin çekim gücü fazlı etrafında toplamaya başlar. Bunun mânâsı; kapkaranlık olan nefsinizin kalbinde (afetlerden başka hiçbir şey bulunmayan nefsinizin kalbinde) ruhunuzu temsil eden, ruhunuzun hasletlerini temsil eden özelliklerin %1, %2 derken %7, bir daha %7, bir daha %7, bir daha %7. 7 tane %7 nur birikimini tevil etmesi söz konusu olur nefsinizin kalbinin. Hep îmân kelimesinin etrafında fazıllar toplanarak gerçekleşir. İşte bu nefs tezkiyesidir. Allahû Tealâ Nûr Suresinin 21. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).

“Eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa, kalbinize ulaşmazsa içinizden hiç biriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.” İşte Nisâ-175. Allahû Tealâ buyuruyor ki:

4/NİSÂ-175: Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah`a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah`a ulaştırmayı dileyenleri) ve O`na (Allah`a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran "Sıratı Mustakîm"e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).

“Kim Allah’a ulaşmayı, Allah’a sarılmayı dilerse Biz onları rahmetimizin ve fazlımızın içine koyarız. Yani onların kalbine rahmetle fazl göndeririz ve onları Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e ulaştırırız.” diyor.

Mürşide ulaşmadan evvel yalnız iki nur: Salâvâtla rahmet. Sonra Sıratı Mustakîm’e ulaşma. Ne zaman? Bakara-157 veriyor bunun cevabını:

2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).

İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.

“Onlar ki kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman derler ki: “Ya Rabbi! Biz Allah için yaratıldık. Mutlaka Allah’a ulaşacağız. İşte hidayete erecek olanlar sadece onlardır.” diyor Allahû Tealâ ve ilâveyi veriyor: “Allah’ın rahmeti ve salâvâtı sadece onların üzerinedir.” Salâvâtla rahmet Allah’a ulaşmayı dileyenlerin üzerinedir. Salâvâtla fazl ise sadece (Allah’a ulaşmayı dileyerek) 12 ihsanlar mürşidlerine ulaşanların kalbine girer.

Öyleyse mürşidine ulaşmadan evvel insanların alabileceği salâvâtla rahmet, ulaştıktan sonra salâvâtla rahmet  ve salâvâtla fazl. Ne olur? Söylediğimiz olay olur. Allahû Tealâ kalbin mührünü açmış, kalbin içine îmânı yazmıştır ve kişi zikrettiği zaman Allah’tan gelen salâvât- rahmet  ve salâvât-fazl kişinin göğsüne gelir, göğsünden kalbine açılan yolu takip ederek kalbe ulaşır, mührün üzerine baskı yaparak kalbin alt boyutundaki zülmanî kapıya indirir. Allah’ın nurları nefsin kalbinde yerleşmeye başlar, îmân kelimesinin etrafında. İşte bunun adı; nefs tezkiyesidir ve nefs tezkiyesi üzerinize farz kılınmıştır. Ruhunuzu Allah’a ulaştırmanız farz kılınmıştır. Fizik vücudunuzu Allah’a teslim etmeniz üzerinize farz kılınmıştır.

İşte bu dizayn içinde Allahû Tealâ’nın farzlarını gerçekleştirmek, mürşide ulaşmak varken ne yazık ki insanlar bu büyük hakikatten habersiz bir dîn öğretiminde bütün insanları cehenneme mahkûm etmekle meşguller. Dîn öğretisi İslâm’ın 5 tane şartına gelmiş dayanmış. Bu şartlardan belki de en önemlisi sayılabilecek olan kelime-i şahadet getirmek ne yazık ki insanların kendi kendine söylediklerinde de aynı geçerliliği oluşturur zannettikleri bir hüküm almış.

Yani insanlar kendi kendilerine “Lâ ilâhe illâllah Muhammeden resûlullâh” derse cennete giderlermiş, bunu iddia ediyorlar. Oysaki kim mürşidine ulaşır da onun önünde diz çöküp tövbe ettiği zaman “Lâ ilâhe illâllah Muhammeden resûlullâh” derse o kişinin kalbine îmân yazılacağı için o kişi, mü`min olur. Mü`min olduğu için Mu’min Suresi 40. âyet-i kerimesine göre cennete gider, cennete gider, cennete gider. Çünkü o kişi mü`min olmuştur.

Mu’min Suresinin 40. âyet-i kerimesinde bütün mü`minlerin mutlaka Allah’ın cennetine gireceğini söylüyor. Öyleyse, “Lâ ilâhe illâllah Muhammeden resûlullâh” cümlesi yani kelime-i şahadet bir insanı cennete götürebilir mi? Şarta bağlı. Eğer Allah’tan mürşidini sormuşsa, Allah ona mürşidini göstermişse veya doğrudan zamanın halifesine ulaşmışsa, zamanın imamına ulaşmışsa ikisi de aynı şey demektir. Çünkü hangi mürşide tâbî olsalar o mürşid mutlaka bir gün hakikati görecek ve zamanın imamına tâbî olacaktır. Tâbî olduğu zaman, ona bağlı olanların da hepsi tâbî olmuş sayılıyor Allahû Tealâ tarafından.

Öyleyse 21. asrın kurtarıcı faktörü tâbiiyettir. 14 asır evvel nasıl sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olmuşlarsa, ondan asırlarca önce havariler nasıl Hz. İsa’ya tâbî olmuşlarsa, ondan asırlarca evvel Hz. Davud’a tâbî olanlar nasıl tâbî olmuşlarsa, ondan asırlarca evvel Hz Musa’ya tâbî olanlar nasıl tâbî olmuşlarsa hepsi aynı tâbiiyettir.  Allah’a ulaşmayı dileyerek tâbî olmak. Bu onları dalâletten kurtardı, bu onları mü`min olmak şerefine erdirdi ve ancak mü`min olduktan sonra ruhunuzu Allah’a ulaştırabilirsiniz.

Çünkü ruhunuzun Allah’a ulaşabilmesi nefsinizin kalbinde %7’lik nur birikimlerinin birbirini takip etmesine bağlıdır. İlk %7 nur birikimiyle Nefs-i Emmare’yi tamamladığınız zaman ruhunuz 1. gök katına yükselir. Daha sonra Nefs-i Levvame’de 2. gök katı, Nefs-i Mülhime’de 3. gök katı, Nefs-i Mutmainne’de 4. gök katı, Nefs-i Radiye, Nefs-i Mardiye ve Nefs-i Tezkiye’de 5., 6. ve 7. gök katı. 7. gök katının 7 tane âlemi, Sidretül Münteha’ya ulaşma, yokluğa geçiş ve Allah’ın Zat’ına vasıl olma. Allah’ın Zat’ında yok olma, fâni olma, ifnâ olma.

İşte bu, ruhun Allah’ın Zat’ında teslimiyeti gerçekleştirmesi halidir ve üzerinize bu konuşmamda anlattığım gibi tam 9 defa farz kılınmıştır. Ama eğer bizim dîn adamlarına bakarsanız bu bir farz değildir. İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması da söz konusu değildir. Öyle düşünüyorlar, Kur’ân-ı Kerim âyetlerinden ne yazık ki haberleri yok.

İşte onlara bütün bu hakikatleri öğretecek olanlar hep Mihr Vakfı’nın müntesipleridir, mensuplarıdır. Ruhunuzun Allah’a ulaşması onun Allah’a teslim olduğunu gösterir. İslâm 3 teslimle gerçekleşir.

1. teslim: Ruhunuzu Allah’a teslim edeceksiniz.
2. teslim: Fizik vücudunuza Allah’a teslim edeceksiniz.
3. teslim: Nefsinizi Allah’a teslim edeceksiniz.

İşte bu 3 tane teslim tahakkuk edemezse Allah’ın indinde İslâm olamazsınız. İslâm olma şerefine ermeniz mümkün değil. Öyleyse bütün dünyayı Allah’a teslim olma standartları altında, Allah’a inananlar çatısı altında, Allah’a teslim olanların bayrağı altında birleştirmek, o bizim görevimiz.

İşte bu sebeple 29 Kasım günü önemli bir gündür. Çünkü bu bizim hem doğum günümüzdür hem de Allah yolunda bu misyonun harekete geçişindeki tutuklanma günümüzdür. Geleceğin nurlarının oluşması her açıdan buna bağlı. İşte bu gün aldığımız haber; 170 kişinin İstanbul’da tekrar Cabbar kardeşimize tâbî olması. Her hafta İstanbul’a gidiyor; 120-130 kişi derken 170 küsur kişiye ulaştılar.  (39.08)…. indinde teslim olanların sayısı.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın indinde mutlaka bütün güzellikler oluşacak ve insanlar Allah’a teslim olmayı öğrenecekler ve Allah’ın dostlarıyla (Allah’ın adamlarıyla) şeytanın dostları (şeytanın adamları) bir savaşın içine girecekler. Bu, dünyanın son savaşıdır. Ondan sonra bir asr-ı saadetin yaşandığını göreceksiniz El-Vâkıa Suresinde Allahû Tealâ’nın söylediği sabikûn-el âhirîn işte onlar, 2. asr-ı saadeti yaşayacak olanlardır, sonraki sabikûnlar.

56/VÂKIA-14: Ve kalîlun minel âhirîn(âhirîne).

Ve (onların) birazı sonrakilerdendir.

İşte bu gece bunu kutlamak üzere buradayız ve kardeşlerimiz aslında bizim doğum günümüzü kutlarken misyonun hukuk karşısındaki fonksiyonunu göstermesi açısından gerçekten bütün dünyaya ibret olacak olan bir haksız davranışı gözler önüne serdiği için önemli olan tutuklanma hadisesi. Gelecekte 19 gün tutuklu kalan 19 kişi, bu herkes tarafından bilinecek ve dillerde söylenecektir. Hatırlarsanız vaktiyle sizlere demiştik ki: “Yakın bir gelecekte bu ülkede, Türkiye’de adından en çok bahsedilen kişi biz olacağız.” Gördünüz ki olduk. Türkiye’de en ücra kahvelerde bile herkes bizden bahsetti. Çünkü Allahû Tealâ öyle söyledi, sonra da dedi ki: “Dünyada adından en çok bahsedilecek kişi biz olacağız.” Henüz o gün gelmedi ama yakında küfür cephesinin adım adım çöktüğünü göreceksiniz ve çöküntü başlamıştır. Çünkü artık çekinmiyorlar,  Diyanet İşleri Teşkilatı’ndaki kardeşlerimiz. Diyorlar ki:“ Biz …(41.27)  4 tane dîn görevlisiyiz size tâbî olma kararı aldık. İşaretler birer birer geliyor. İşte bu güzel geceyi kutlamak üzere bu açış konuşmasını yaptık ve şimdi kardeşimiz sizlere bu gecenin kutlamasına dair gelecek olan yazıları okuyacak.

- Eûzu billâhi mineşşeytânir racîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

Efendimiz!

Rabbimiz geleceğinizi işaret vermiş Sure-i Duhân’da
Mehdi, imam, halife, resûl, hepsini bir kılmışlar sizde
Bir güneş gibi doğdunuz bütün kâinata
Kutlu olsun o güne, Efendimiz’e ve tüm İslâm’a
Gönlünüzde yer almak duamızdır, lâyık olduğu mânâda.

- Bismillâhirrahmânirrahîm.

Özlemini satırlara dökemediğimiz, kelimelerin bile yetersiz kaldığı Efendilerin en büyüğü,  en güzeli canım Efendim!

Allah’a çok şükür ki bizleri bu kutlu günde sizle kavuşturdu. Biz ne kadar şükretsek bunun şükrünü eda edemeyeceğimizin farkındayız. Çünkü siz Allah’ın en çok sevdiğisiniz. Çünkü siz bize en başta Rabbimizi tanıtan ve onu sevdiren, ona yaklaşmayı bize öğreten biricik Efendimizsiniz. Siz bize hayatı sevmeyi, insanları sevmeyi, bütün olayların sıkıntısından sıyrılmayı, İslâm’ı yaşamayı öğreten en büyük deryasınız. Hepimizle tek tek uğraştınız. Hiç yılmadan,  usanmadan hep gülücüklerle doğruları en güzel şekliyle kimseyi kırmadan bizlere vererek, bizleri bu günlere getirdiniz. İşte biz buradayız. İşte biz sizlerin eseriniziz. İşte biz sizlerin öğrencileriniziz. Bu davayı sizinle paylaşanlar ve hep sizin yanında olanlarız. Ne olur bizi affedin, size hiç lâyık olamadık. Sizin…  (43.38) ve kıymetinizi bilemedik . Ama emin olun ki o büyük sevginiz, o güzel yüzünüz, o gül kokulu elleriniz hep bizimle yaşayacak, hiç unutulmayacak. Bu kutlu günde o mübarek ellerinizden öperek, sizi veren Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederek sizlerle daha nice seneler İslâm’ı yaşamak dileğiyle saygılarımızı sunuyoruz.

- Kimler bunları söyleyenler

- Efendimiz aslında bir şey yok. 3. sayfada…

- Tamam.

- Bismillâhirrahmânirrahîm.

Sevgili Efendimiz! Cahiliyye bulutlarının Allah’ın gerçeklerini örttüğü, “Elhamdülillah İslâm’ım” deyip de İslâm’ın yaşanmadığı bir devrede pırıl pırıl Kur’ân’daki İslâm’ı yaşatacak bir güneş doğdu bugün. O, bizleri dalâlet bataklıklarından kurtarıp, hidayet bahçelerine ulaştıracak olan O, bizlere İslâm’ı öğretip yaşatacak olan. O, Allah’a kul olup hürriyeti en üst boyutta yaşayan. O, ilim veren, irfan veren , bizlere sevgi dolu yüreğiyle dua eden; hidayetçimiz, imamımız , halifemiz, Mehdi Resûlümüz. Bu mutlu doğum gününüz kutlu olsun.

Nefret ettik çirkinden âşık olduk güzele
Yunus’u sevmeyi sen öğretiyorsun bize
Hatırlanmanıza 29 Kasımlar olmasın vesile
365 gün 6 saat azdır bile
Siz kelimelerle anlatmaya yetmezsiniz sevgili Efendimiz.

Sizi yaratan Allah’a hamdolsun, size bizi ulaştıran Allah’a binlerce hamd ve şükürler olsun. Bu güzel doğum gününüzde biz Ankaralı müritleriniz yüreğinizde bulunsun. Siz irfan ordumuzun başkomutanı, karanlıkların aydınlığı, damarlarımızdaki kan, içimizdeki can, kutsal olan sevgili Efendimiz. Nice doğum günlerine bizlerle birlikte sağlıkla ulaşmanız dileğiyle muhtaç olduğumuz dualarınızı bekler; hepiniz, hepimiz saygı, sevgi, hasretle o mübarek özlediğimiz ellerinizden öperiz. (Ankaralı müritleriniz 29.11.1998)

- Hay Allah razı olsun.

- Değerli Efendimiz ben Ankara’dan Tuncer, kardeşim Çiğdem, eniştem Şükrü, iş arkadaşım Mücahit Bey, Tarım Bakanlığı’nda çalışan arkadaşım Mustafa, Tarım Bakanlığı’nda çalışan arkadaşım Yılmaz ve diğer… (46.12) personeli İsmail ve Murat adına doğum gününüzü kutlar en derin sevgilerimizle ellerinizden öperiz.
 
- Sevgili Efendimiz!
 
İstanbul’daki Mihr Vakfı mensupları olarak doğum gününüzü kutluyor hürmetle ellerinizden öpüyoruz.

- Çok kıymetli Efendimiz! Bizler İzmirli öğrencileriniz olarak bu kutlu doğum gününüzde hürmetle, hasretle ellerinizden öpüyoruz. Sizi bir ni’met ve bir rahmet olarak yaratıp, bir hediye olarak bizlere bahşettiği için Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrediyoruz.

Hepimizin müşterek amacı Allah yolunda sonsuz bir gayret ve iştiyakın sahibi olup, Allah’ın bizleri görmek istediği gibi olmak. Sizleri ve bizi aynı zaman diliminde yarattığı ve size tâbî olmayı bize nasip kıldığı için Allah’a her an hamdedip şükrediyoruz. Size tâbî olmaktan dolayı çok mutluyuz. Bu mutluluğumuzun artarak bizleri hedeflerimize ulaştırmasını ve bunu sizin ayak izlerinizi takip ederek yolunuzdan sapmadan devam ettirebilmemizi Allah’tan niyaz ediyor ve sizin de mübarek dua ve himmetlerinizi bekliyoruz. İnşaallah hak için halk ile birlikte olan bir toplum olmayı Allah’ın yardımı ve sizin himmetinizle başarabiliriz. Size lâyık öğrenciler olmak için gayret edeceğimize ve bu yolda son nefesimize kadar hizmet edeceğimize hepimiz söz veriyoruz. Dualarınıza çok muhtacız. Gününüz kutlu ve mutlu olsun diyerek bütün İzmirli evlât ve torunlarınız mübarek ellerinizden tekrar hürmet ve hasretle öpüyoruz hakkınızı helal ediniz Sevgili Efendimiz. Allah razı olsun.

- Muhterem Efendimiz!

Ey Allah’ın Yüce Resûlu!
Sizi biz çok özledik.
Bayramlarda, kandillerde hep yolunu gözledik.
Efendimiz biz sizsiz neyleriz bu âlemi?
Sizinle mutlu idik, himmetinizle mutlu.
Kıymetiniz bilinmedi, himmetiniz takdirden uzak.
Ülkeyi afetler sardı, arıyoruz sizi biz her yerde köşe bucak.
Doğum gününüzü anarken hep gönüller hüzünlü
Tekrar birlikteliğe bütün kalpler ümitli
Size Rabbimizin emridir yaşadığınız bu hicret.
Bu küfranı ni’met ülke, elbette bulacaktır sizinle selâmet.
Hasretle mübarek ellerinizden öpüyoruz. Biz Ankaralı müritler nice sağlıklı yıllar dileyerek himmetlerinizi bekleriz.

- Sevgili Efendimiz! Doğum gününüzü kutluyoruz. Nice uzun yıllar sizlerle birlikte, sizlere lâyık müritler olmamızı Allah nasip etsin inşaallah. Hürmetle ve özlemle ellerinizden öper, dualarınızı bekleriz. İzmirli ve Kuşadalı kardeşlerimiz adına.

- Sevgili Efendimiz! Allah’ın yardımı ile huzuru bizlere tanıtan sizsiniz, her şey sizin himmetinizle. Ellerinizden hürmetle öper yaş gününüzü canı gönülden kutlarız. Allah sizi başımızdan eksik etmesin. Allah razı olsun. Sizi çok, çok, çok, çok, çok, çok seven Süleyman, Leyla, Ebru ve eşi, gül kokulu Efendimizi çok özledik.

- Canım Efendim! Ben sizi ancak resimlerde görüyorum, fakat Allah’ıma binlerce kez şükürler olsun ki mübarek Miraç Kandilinde sizi rüyamda görmeyi nasip etti. 65. yaş gününüzü candan kutlar ve daima yanımızda olmanızı dileriz. Sizin yardımınıza çok çok muhtacız. Lütfen beni yalnız bırakmayın. Sizin mübarek elinizden öpen Belçika’dan müridiniz Selda.

- İnşaallah birinde ingilizce, Efendimiz.
“Happy birthday dear İskender Ali Mihr. I wish you happiness enjoy in your life… (50.18)

- Mânâsını da söyle, herkes anlasın.

- Çok değerli İskender Ali Mihr!  Hapyy birthday: mutlu yaş günleri. Size mutluluklar diliyorum. Neşeli günler diliyorum ve sizi çok cesaretli; courage… (50.41)

Tekrardan İzmirli kardeşlerimizden ve Kuşadalı kardeşlerimizden:

- Sevgili Efendimiz! Doğum gününüzü kutlar nice uzun yıllar sizlerle birlikte, sizlere lâyık müridler olmamızı Allah nasip etsin inşallah. Hürmetle ve özlemle ellerinizden öper dualarınızı bekleriz, İzmirli ve Kuşadalı kardeşlerimiz adına.

- Çok Sevgili Efendimiz! Doğum gününüzü ve mübarek günümüzü kutlarız. Hürmet, sevgi ve selamlarımızla, sizleri çok seven ve özleyen Almanya, Belçika, Hollanda ve Fransa Mihr Vakfı mensupları.

- Çok Sevgili Efendimiz! Doğum gününüzü ellerinizi hasretle öperek kutlarım. Sizi ne kadar çok sevdiğimi bu güzel günde, bu zamana kadar yeterince dile getiremediğim için size Sevgili Efendim yazmak istiyorum.

Çok Sevgili Efendim! Ben bugün nerede isem ve bugüne kadar hangi güzellikleri yaşadıysam ve inşaallah bundan sonra da hep yaşayacaksam hep ama hep Allahû Tealâ’nın yardımı ve sizin sonsuz himmetinizle olmuştur. Ben hep ne kadar eksik olsam da ne kadar hata yapmış olsam da siz benden hiç vazgeçmediniz. Hep yeniden elimden tutup ayağa kalkmamın yollarını gösterdiniz. Siz bana bütün insanlardan daha yakınsınız. Çünkü başımın üzerindesiniz ve bunun da ne demek olduğunu hepimize yaşatan sizsiniz Sevgili Efendimiz. Allahû Tealâ’nın en sevgilisinin bize bu kadar yakın olabilmesi, bizim için sonsuz mutluluk kaynağı. Rabbimize sonsuz hamdeder, şükrederiz. Efendimiz! Bizim size lâyık olabilmemiz için dua edin ve bizden hiç vazgeçmeyin. Neysek ve neredeysek sizin sonsuz himmetinizle. Allah sizden sonsuz kere razı olsun. Sizi çok seven Emre.

-Es selâmu aleykum!

… şükür minnet ol Hüdaya
(52.43)
Salât nur-i Muhammed Mustafa’ya
Sefa geldin ya şehr-i Ramazan merhaba

Gökyüzünde saf saf olmuş melekler
Çevresinde döner çarkı felekler
Bu aylarda kabul olur dilekler
Merhaba ya şehr-i Ramazan merhaba

Seher vakti yanar hep cümle kuşlar
Her biri… (53.05) tesbihe başlar
Secde eder dağlar, taşlar, ağaçlar
Merhaba ya şehr-i Ramazan merhaba

Bu aylar yılda bir gelir
Bunun kadrini kimler bilir
Çok kişiler ermez olur
Sefa geldin ya şehr-i Ramazan merhaba

Gelin gönderelim şehr-i siyama
Acep Hakk Hazretleri lâyık göre mi
Ecel bir daha ermeye doya mı
Sefa geldin ya şehr-i Ramazan merhaba

Ezan-ı şuriler mü`minler ister
İlâhi fazlını Sen bize göster
Münafıklar bu ayın çıktığını ister
Sefa geldin ya şehr-i Ramazan merhaba

Bu gün cennet kapıları açıldı
Hakk’ın rahmetleri halka saçıldı
Teravih kılanlara hulle biçildi
Elveda ya şehr-i Ramazan elveda

Efendimize hürmetlerimle Sevgi hanım.

- Son inşallah efendimiz

Bismillahirrahmanirrahîm

Sevgili Efendimiz! Selâmun aleykum! O mübarek ellerinizden hasret ve sevgiyle öpüyorum. Kutlu doğum gününüzü ben, eşim, torunum ender ve Nürnbergdeki kardeşlerimiz hepsi yürekten kutluyoruz. Amerika’daki kardeşlerimizin ve Mihr Câmiasının ve İslâm âleminin bugünkü mübarek kandilini gönülden kutluyorum. Ve Yüce Rabbimin daha çok uzun yıllar İslâm âlemine ve Mihr Camiasına siz Sevgili Efendimizi bağışlaması için yürekten yalvarıyorum ve diyorum ki Rabbime: “Ey güzel Allah’ım! Sevdir bize sevdiklerini, yerdir bize yerdiklerini, yar et bize erdirdiklerini, seni görme liyâkatına sahip olan Sevgili Efendimiz’in himmetine, şefaatine, ve bereketine lâyık eyle bizleri.”

Sevgili Efendimiz sizi çok ama pek çok seviyoruz. Bu sevgiyi yüreklerimize sığdıramıyoruz. Bu mübarek dualarınıza muhtacız. Siz Sevgili Efendimiz’e ve oradaki e kardeşlerimize sonsuz selâmlarımızı gönderiyoruz. Allah sizi başımızdan ayırmasın. Rabbim sizden razı olsun sizi çok seviyorum. O mübarek ellerinizden tekrar öpüyorum. Selâmün aleyküm Nürnberg’ten Kadriye Ermiş.

- Hay Allah razı olsun. Zannediyorum şeyler hazır oldu artık…. (55.38). O nerde? Getiriyorlar mı? Tamam, Serdar onu hem okusun hem tercüme etsin inşaallah. Türkçe mi?

- Türkçe, Efendimiz!

- Canımızdan çok sevdiğimiz, Pirimiz, Efendimiz, her şeyimiz! Hayatımızın güneşisiniz. Bu en mutlu günümüzde sizinle birlikte olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Allah’ın bize bu sonsuz ihsanından dolayı sonsuz hamdeder, şükrederiz. Allah’ın bu kadar bahtlı kulları olduğumuzdan dolayı size lâyık olmayı nasip etsin Allah. Ellerinizden öperiz.

- Allah razı olsun buradaki kardeşlerimiz mi diyor bunu?

- Evet efendim.

- Allah razı olsun.

Allah razı olsun. Bu doğum gününün, aynı zamanda tutuklanma gününün dizaynını buradaki günlerde görüyoruz. 65. yaşımızı idrak ettik ve 65 tane gül. Allahû Tealâ’nın indinde biliyorsunuz ki; Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in kokusu gonca gül kokusudur. Ne zaman etrafınızda böyle bir koku duyarsanız ki çoğunuz duydunuz hamdolsun, Peygamber Efendimiz (S.A.V) sizinle beraberdir. Ama duyduğunuz gül kokusu beklemiş gülse, eylül gülüyse o zaman o, biziz. Allahû Tealâ bize gül kokusunu ihsan etti. Fakat gonca gül kokusu değil, beklemiş gül kokusu. Eylül gülü kokusu.

İşte Allahû Tealâ’nın ihsanları hamdolsun ki her zaman bizimle beraber. Çok sohbetler yapmışızdır, Allah’ın gül kokuları içinde. Geçmiş günlerde yüzlerce kardeşimiz bizimle beraber o güzellikleri yaşadılar. Hatta kulakları çınlasın. Bir gün yolda yürürken etraf burcu burcu gül kokmaya başlayınca Barış kardeşimiz: “Yoksa gül mü sürdün?” dedi. Aslında sürmemiştik ama Allahû Tealâ dileyince Peygamber Efendimiz (S.A.V)’i gönderiyor veya bizim gül kokumuzu veriyor ve Allah’ın bütün güzelliklerini kardeşlerimizin yaşamalarına sebebiyet veriyor.

İşte bu gece, 65. yaşımızı idrak ettiğimiz bu gece hayatımızın 35 senesini bu yola hasreden birisi olarak bizi sonsuz mutlu ediyor. Ve kardeşlerimizin yazdıkları kalplerinden geçen güzellikleri siz de işittiniz. Bizi çok mütehassıs ettiler, duygulandırdılar. Allah hepsinden razı olsun.  

Gerçekten şu büyük hakikati hiç bir zaman unutmamamız lâzım ki; Allahû Tealâ bizlerin dostu, bütün insanların dostu. Allah’ın nefret ettiği, Allah’ın gazap duyduğu insan yoktur.  En az sevdiğinden en çok sevdiğine kadar bir yelpaze var sadece. Şu dünyada en büyük kötülükleri işlemiş olanları bile affetmeye hazır. Üstelik de onların günahlarını sevaba çevirerek affetmeye hazır. O insanların o kapkaranlık kalplerinde birazcık idrak olsa ve hacet namazını kılıp mürşidlerini sorsalar Allahû Tealâ’ya, o mürşidlere ulaşsalar... En büyük suçlulardan bahsediyorum; kimi düşünüyorsanız, kimi aklınızı getiriyorsanız. Onu yaptıkları zaman mürşide tâbî oldukları gün, onların bütün negatif faktörlerden kurtulmuş olduklarını, bütün günahlarının sevaba çevrilmiş olduğunu göreceksiniz. Allahû Tealâ bunu garanti ediyor. Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesinde diyor ki:

25/FURKÂN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

“Kim tövbe ederek mürşidin önünde mü`min olmuşsa ve nefsi ıslah edici amellere başlamışsa biz onların bütün günahlarını sevaba çeviririz” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse “Bu bir haksızlık olmaz mı?” diye düşünenler var. En çok günahkârları, en büyük mükâfatla mükâfatlandırmak bir haksızlık değil mi? Elbette değil. En büyük günahkârlar en zor Allah’ın yoluna girecek olanlardır. Eğer girebilirlerse o dönüş yolları çok çetin bir yoldur onlar için ve onun mükâfatını görmeyi, onlar o açıdan hak ediyorlar.
 
Öyleyse Allahû Tealâ bütün hesapları anında öder. Ne zaman bir insan bir başkasına yanlış bir davranışta bulunursa, zulmederse o zaman Allahû Tealâ zulmedenden, zulüm derecesindeki zulmün gerektirdiği derecatın hepsini alıyor; onun şer hanesine, günah hanesine kaydediyor. Ama zulme uğrayanın da amel defterine, sevap hanesine kaydediyor aynı rakam. Yani kul hakkı Allahû Tealâ tarafında anında ödeniyor. Bu yüzden Allahû Tealâ: “Allah hesabı çabuk görür.” buyuruyor Kur’ân-ı Kerim’de.

2/BAKARA-202: Ulâike lehum nasîbun mimmâ kesebû vallâhu serîul hısâb(hısâbi).

İşte onlar ki, onların, kazandıklarından (kazandıkları derecelerden dolayı) nasibi vardır. Ve Allah, hesabı çabuk görendir.

vallâhu serîul hısâb(hısâbi).

İşte Nisâ Suresi 64. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:

4/NİSÂ-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.

“Habibim! O nefslerine zulmedenler sana gelselerdi; önünde diz çöküp el öptükleri zaman tövbe etseler sen de onların Resûl’ü olarak onların günahlarının affedilmesi için Bizden talepte bulunsan Allah’ın her talebi de kabul ettiğini görecektin.”

Öyleyse  sahâbenin günahlarını Allahû Tealâ, sahâbenin talebi üzerine affediyor, sıfırlıyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in talebi üzerine bir defa daha affediyor. Yani o zaman günahlar sıfırlandığı için ikinci defa örtmesi, sevaba çevirmek anlamına geliyor.

İşte Allahû Tealâ’nın tövbe ve mağrifet adını verdiği 2 tane statü var. Tövbede günahlar af olur. Ama mağfirette günahlar sevaba çevrilir. İşte bütün devirlerde Allah’ın mürşidleri hep tâbî olanların günahlarının sevaba çevrilmesini isterler. Bu mürşidlerin aslında bu talebi yapanı bir tek kişidir; Allah’ın indinde sözü en çok geçerli olan o tek kişi. Kim bu? Zamanın halifesi, zamanın imamı. Bakınız Allahû Tealâ bu hususu ne kadar açık olarak söylemiş. Mu’min  Suresi 7. âyet-i kerime Allahû Tealâ diyor ki:

40/MU`MİN-7: Ellezîne yahmilûnel arşa ve men havlehu yusebbihûne bi hamdi rabbihim ve yu’minûne bihî ve yestagfirûne lillezîne âmenû, rabbenâ vesi’te kulle şey’in rahmeten ve ilmen fagfir lillezîne tâbû vettebeû sebîleke ve kıhim azâbel cahîm(cahîmi).

Arşı tutan melekler ve onun etrafındaki kişi (devrin imamı), Rab`lerini hamd ile tesbih ederler ve O`na îmân ederler. Ve âmenû olanlar için (Allah`tan) mağfiret dilerler: “Rabbimiz, Sen herşeyi rahmetle (rahmetinle) ve ilimle (ilminle) kuşattın. Böylece (mürşidin önünde) tövbe edenleri ve senin yoluna (Sıratı Mustakîm`e) tâbî olanları mağfiret et (günahlarını sevaba çevir). Onları cehennem azabından koru!”

“Arşın bütün melekleri ve oradaki kişi, zamanın imamının ruhu, derler ki: ‘Yarabbi! Senin rahmetin ve ilmin he şeyi kuşatmıştır. Kim mürşidinin önünde tövbe eder de bu tövbesinin arkasından Senin yoluna girerse, ruhunu Allah’a doğru yola çıkarırsa Yarabbi! Sen onların günahlarını sevaba çevir.”  

İşte Allahû Tealâ’nın indinde günahların sevaba çevrilmesi mağfiret kelimesiyle ifade ediliyor. Mağfiret etmek. Nisâ-167, 168, 169’da Allahû Tealâ diyor ki:

4/NİSÂ-167: İnnellezîne keferû ve saddû an sebîlillâhi kad dallû dalâlen baîdâ(baîden).

Muhakkak ki inkâr edenler ve Allah’ın yolundan alıkoyanlar (saptırmış olanlar), (mürşidlerine ulaşmadıkları için) uzak bir dalâletle sapmışlardır.

4/NİSÂ-168: İnnellezîne keferû ve zalemû lem yekunillâhu li yagfira lehum ve lâ li yehdiyehum tarîkâ(tarîkan).

Muhakkak ki inkâr edenleri ve zulmedenleri (başkalarını da mürşide ulaşmaktan men edip saptıranları), Allah mağfiret edecek değildir ve yola (Allah’a ulaştıran Sıratı Mustakîm’e) hidayet edecek değildir.

4/NİSÂ-169: İllâ tarîka cehenneme hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden). Ve kâne zâlike alâllâhi yesîrâ(yesîran).

Ancak cehennem yoluna (hidayet eder, ulaştırır), onlar orada ebediyyen kalacak olanlardır. Ve bu, Allah için kolaydır.

“Onlar ki kâfirdirler. Onlar Allah’ın yolundan çevirenlerdir. Allah onlara asla mağfiret etmez. Asla onların günahlarını sevaba çevirmez.”diyor Allahû Tealâ. “Allah onları asla Sıratı Mustakîm’e ulaştırmaz. Allah onları sadece cehennem yoluna ulaştırır. Onlar ebediyyen cehennemde kalacaklardır.” diyor.

Kim Allah’ın yoluna girmezse, dalâlette ise onlara mağfiret edilmiyor. İşte Allahû Tealâ’nın bütün güzellikleri insanlar için ve en kötü olan insan bile, en büyük günahları işlemiş olan insan bile; mürşidine ulaşsa önünde diz çöküp tövbe etse gerçekten Allah’a ulaşmayı dilese, o kişinin bütün günahları mutlaka sevaba çevrilecek.

İşte bu büyük işlemin bilincinde olarak hepinizin en güzele ulaşmasını inşaallah dileriz. Bu akşam burada doğum günümüzü ve tutuklanma günümüzü inşaallah kutluyoruz ve bunun tabiî neticesi olarak da pastalar geliyor, çaylar geliyor, içecek şeyler geliyor. Onları getirin! Allah razı olsun.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 980