Bugün: 18.11.2019

Yozlaşma

TARİHİ: 22.12.1998
Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki bir defa daha Allah’ın bir zikir sohbetini yapmak üzere Allahû Tealâ bizleri bir araya getirdi.

Yozlaşma; insan tabiatının muhtevasında vardır. Aslında sadece insan tabiatı değil bütün tabiat yozlaşmaya müsaittir. Yozlaşmak; müesseselerinin kontrol altından çıkması ve güzele değil çirkine yönelmesi şekliyle tecelli eder. İşte insanoğlu boşlukta kaldığı zaman nefsinin standartlarına giderek daha çok ayak uydurur. Ve böylece Allahû Tealâ’nın emrettiği insanın nefsindeki afetleri kontrol altına alma, onlara hakîm olma, nefsinin afetlerini ruhunun hasletleri hüviyetine sokması yerine nefsindeki afetler gün geçtikçe şiddetini arttırır. Ve insanoğlunun nefsine esir olduğu bir sonuç ortaya çıkar. İşte bunun adı yozlaşmadır. Güzelliklerin adım adım kaybolması, insanoğlunun şeytanın ve nefsinin adım adım emrine girmesi hâli. Bu, sadece insanlar için değil tabiat için de geçerlidir.

Diyelim ki bir gül bahçesi yaptınız. Bütün gücünüzle bir mevsim uğraştınız. Gül bahçesi, gül kokuları veriyor, bülbüller şakıyor orada. Her şey çok güzel. Onu kendi hâline bırakın. Ertesi seneye ulaştığınız zaman gül bahçesini yabanî otların sardığını ve yavaş yavaş onların duruma hakîm olduğunu göreceksiniz. Eğer gül bahçesini 1 sene daha başıboş bırakırsanız, 2. sene yabanî otların güllerin gıdasını da ellerinden almaya başladıklarını göreceksiniz. Güllere hayat hakkı tanımayacaklardır ve 3. sene tamamen yabanî otların tesiri altında bir gül bahçesiyle karşılaşırsınız.

Öyleyse dünyanın yaratılışında yozlaşma müessesesi, kendi hâline bırakıldığında otomatik olarak işlemeye başlar. İşte insanoğlu nefsine esir olmaya, her açıdan müheyyadır; hazırdır. Bütün fırsatları şeytan değerlendirip, nefsin emrine vermeye çalışır. Biliyorsunuz ki her şey mantık ölçülerine son derece uygun cereyan ediyor.

Hedefleri gözden geçireceksiniz. Allah’ın hedefi ne? Allah’ın hedefi, sizleri nefsinize hakîm kılmak, ruhunuzun kontrolü altına sokmak, hatta nefsinizdeki bütün afetleri tamamen yok ederek, ruhunuzu nefsinizle aynı paralele getirmek, nefsinizi de ruh hüviyetine sokmak.

Peki, şeytanın hedefi ne? Elinden gelse ruhunuzu nefs hüviyetine sokacak. Ama ne var ki bunu yapması mümkün değil çünkü ruh Allah’ın kontrolünde. Kâinatta hiçbir kuvvet ruhu yozlaştıramaz. Programlandığı an Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, programlandığı an Allah’ın yasak ettiği hiçbir fiili asla işlemeyen bir özelliğin sahibi olarak yaratılmış. İnsan ruhu bütün güzelliklerin sahibidir. Nefs de programlandığı an Allah’ın bütün emirlerine isyan eden ve yasak ettiği her fiili mutlaka işlemek isteyen bir özellikle yaratılmış. Bu 2 varlıktan bir tanesi değişebilmek özelliğinin sahibidir. 2.’si asla değişmez. Ruhun hiçbir şekilde yozlaşması söz konusu değildir.
Öyleyse Allahû Tealâ sizlerin yozlaşmanızı değil tekâmül etmenizi istiyor, kemâl derecelerinde olgunlaşmanızı istiyor, Allah’ın yolunda en güzele ulaşmanızı istiyor ve bunu sadece ruhunuzu kendinize hâkim kılarak gerçekleştirebilirsiniz. İşte bir insanın bünyesindeki kemâl derecelerinde olgunlaşma demek, nefsinizdeki afetlerin derece derece yok olması, yerine ruhunuzun hasletlerinin gelip yerleşmesi.

Sıratı Mustakîm boyunca 7 kademede bu olay vücut bulur. Emmare, Levvame, Mülhimme Mutmainne, Radiye, Mardiyye ve Tezkiye. 7 kademede yaptığınız şey olgunlaşma fakat bu, sizi yolun yarısına ulaştırır. Yani nefsinizde sıfır hasletle yola çıkan, şu dünyaya gelen insanoğlu; sizler, nefsinizin kalbine ruhunuzun hasletlerini faziletler adıyla yerleştirmeye başladığınız zaman bunu 7 kademede gerçekleştirirsiniz. Başlangıçta aldığınız %2’ye 7 tane 7 ilâve edeceksiniz ve neticede %51 nur nefsinizin kalbindeki karanlıklara, zulmete hakîm olacak. Bu, sadece hâkimiyettir. Nefsinizde tezkiyeye ulaştığınız andan itibaren nefsinizde afetlerin %49’u gene duruyor. Yaptığınız davranışların %49’u gene yanlış. Öyleyse ne zaman hedefinize varacaksınız? Daimî zikirde varacaksınız. Ne zaman daimî zikre ulaşırsanız, daimî zikirde nefsinizdeki bütün afetler yok olmuş olacak. Ve ruhunuzun bütün hasletleri nefsinize de girecek. İşte o zaman yozlaşmanın yokuş aşağı inişi yerine tekâmülün şahlanışını yaşamış olacaksınız.

Öyleyse tekâmül müessesesi;

1- Yükselmedir.
2- Yücelmedir.  

2’si birbirinden farklı mevhumlar. Allahû Tealâ’nın evliyası olduğunuz güne kadar yükselirsiniz çünkü Sıratı Mustakîm isimli bir yol üzerinde ruhunuz devamlı Allah’a doğru bir yolculuğu gerçekleştirir.

1- Nefs-i Emmare’yi tamamlarsınız, ruhunuz zemin kattan 1. kata kadar ulaşabilir.
2- Nefs-i Levvame’yi tamamlarsınız, ruhunuz 1. kattan 2. kata kadar yükselebilir.
3- Nefs-i Mülhime’yi tamamlarsınız, ruhunuz 2. kattan 3. kata kadar yükselebilir.

Böylece,
 
4- Mutmainne’de 4. kata,
5- Radiye’de 5. kata,
6- Mardiye’de 6. kata,
7- Tezkiye’de 7. kata ulaşan ruhunuz fethi gerçekleştirir.

Sonra da 7 tane âlem geçecektir 7. katta. Dikey bir yolculuk değil 7. kattaki yolculuk artık; yatay bir yolculuk. 7 kat, 7 tane âlemin aşılmasından sonra son durak, Sıdretül Münteha’dır. Varlıklar âleminin en üst noktası, ondan yukarısı yokluk. Ve yokluğa geçen ruhunuz, yoklukta Allah’ın Zat’ını mutlaka görür, Allah’ın Zat’ına ulaşır, Allah’ın Zat’ında yok olur, ifna olur ve böylece ruhunuz, fena makamının sahibi olur. Allah’ın Zat’ı ruhunuza meab olur, sığınak olur. Ve Kur’ân-ı Kerim’de o zaman size verilen isim, “evvâb” ismidir. Meaba ulaşmış, sığınağa ulaşmış, sığınağa sığınmış olursunuz. İşte bu tekâmülün yükselme safhasıdır. Artık Allah’a ulaştınız. Daha yukarıda bir yol yok. Yol, Sıratı Mustakîm; Allah’a kadar ulaşır, Allah’ta sona erer.

“ilâ rabbikel müntehâ.” buyuruyor Allahû Tealâ. “Senin Rabbin olan Allah yolun sonudur.” diyor.

53/NECM-42: Ve enne ilâ rabbikel muntehâ.
Ve münteha (sonunda dönüş), mutlaka Rabbinedir.


Yol, Allah’a kadar gider; Allah’ın Zat’ında hitam bulur, son bulur, Münteha’ya ulaşır. Yükselme olayı bitmiştir ve 7 tane velâyet kademesinde, 7 tane velâyet kademesinin birincisi,  Allah’ın Zat’ında ifna olduğunuz fena makamı.

2.’si, beka makamı.

Niçin 1.’sine fena makamı deniyor? Allah’ın Zat’ında ifna oluyorsunuz, ruhunuz Allah’ın Zat’ında kayboluyor, yok oluyor. Beka makamı; 2. makam; ruhunuz sonsuza kadar Allah’ın size hediye ettiği, ihsan buyurduğu bir tahtta kalacak, bâki olacak. Bu yüzden makamın adı beka makamı.

3. velâyet makamı; zühd makamı. Zikrinizi ne zaman günün yarısından öteye ulaştırırsanız, ne zaman zikriniz günün yarısını aşarsa artık siz, yeni bir makamdasınız. Bu makamın adı, zühd makamı.

4. makamda fizik vücudunuzu Allah’a teslim edersiniz, muhsinler makamının sahibi olursunuz.

5. makam, daimî zikre ulaştığınız cihetle ulûl’elbab makamıdır. Daimî zikrin sahibi oldunuz.

6. makam; ihlâs makamı. Nefsinizin kalbindeki bütün afetlerin yok olduğu, yerine ruhunuzun bütün hasletlerinin gelip yerleştiği, tekâmülünüzü nefsin kalbinde tamamladığınız, içinizin pür nur olduğu makam.

7. makam; sonra Allahû Tealâ tarafından Tövbe-i Nasuh’a davet edilirsiniz ve başınızın üzerine salâh nuru gelir. Tövbe-i Nasuh’a davet edilen herkes salâh makamını sahibi olmuştur. Tekâmülün son aşamasına ulaşmıştır.

Yozlaşmanın tersi olan tekâmül müessesesi, evvelâ Allah’a kadar yükselmeyi, Allah’ın Zat’ına ulaştıktan sonra kemâl derecelerinde olgunlaşmayı ifade eder. Birisi yükselme, ikincisi yücelme, tekâmül etme. Bu sebeple irşad makamının sahiplerine “insan-ı kâmil” denir. “Tekâmül etmiş insan” denir, “kemâl derecelerini tamamlamış insan” denir.

Öyleyse insanların Allah ile olan ilişkilerinde, bu ilişkiler Allah’ın emrettiği standartlardaysa yozlaşmayı durdurursunuz, tekâmül müessesesi başlar. Evvelâ yükselme sonra yücelme. Bunu yapmayanlar veya yapmaya başladıktan sonra bozanlar, onlar ait oldukları noktadan aşağı doğru inenlerdir. Kim şeytanın yolundaysa o kişinin kalbinin devamlı karardığını göreceksiniz.

Cinn Suresinin 14. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ 2 nevî insan ve cine sesleniyor:

72/CİNN-14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).
Ve gerçekten bizden, (Allah’a) teslim olanlar da var ve bizden kasitun (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allah’a) teslim olmuşsa işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir).


“Ey insan ve cin topluluğu! Aranızda kalpleri kasiyet bağlamış olanlar da var, aranızda Allah’a teslim olanlar da var.” diyor.

Kim bu kalpleri kasiyet bağlamış insanlar? İşte yozlaşma müessesesi, bu müessese. Kalp, kendi hâline bıraktığınız zaman giderek şeytanın ona verdiği karanlıkları emiyor. Karanlıklar giderek nefsinizin kalbini daha çok işgal ediyor. Ve kalbiniz sonunda hiçbir aydınlığın kalmadığı, zifiri karanlık bir kalp oluyor. 2 özelliği var:

1- Sertleşmiş bir kalp,
2- Kararmış bir kalp.

Böyle kalplere Allahû Tealâ: “Kasitun olmuş kalpler.” diyor. “Kasiyet bağlamış kalpler.” diyor. Kararmış ve taş gibi sertleşmiş. Öyleyse işte bu, yozlaşma müessesesinin kesin işaretini taşır.

Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ kalbin huşûya ulaşmasından bahsederken diyor ki:

57/HADÎD-16: E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.


“O kişinin kalbinde Allah’ın zikriyle ve bu zikrin Hakk’tan indirdiği şeyle, Hakk’tan indirdiği nurla, huşû oluşması zamanı daha gelmedi mi?” diyor.

Demek ki zikir yapacağız. Zikir, Allah’ın katından nur indirecek; o indirdiği nurla huşûya ulaşacağız. Huşû, %2 nur birikimi demektir. Ama âyetin gerisine dikkatle bakın: “Sakın siz de zikri unutanlar ve aradan uzun zaman geçip de kalpleri kasiyet bağlamış olanlar gibi olmayın.” diyor Allahû Tealâ.

Bütün insanlığa yozlaşmanın dışına çıkmaları gerektiği, yozlaşmayı mutlaka durdurmaları gereği Allahû Tealâ tarafından işaret ediliyor.

Nefsinize Allah’ın verdiği emir; başlangıç emri, dikkat edin! Başlangıç emri, dünya saadetini ihtiva etmiyor. Başlangıç emri, nefsinizde tezkiye (yarı yarıya aydınlık), ruhunuzla Allah’a ulaşıp teslim olma ama fizik vücudunuzla nefsiniz teslim olmuyor. Fizik vücudunuza sadece şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başlama emri veriliyor. Öyleyse ruhunuza verilen emir, 9 defa farz kılınmış üzerinize. Nefsinize verilen emir, 3 defa farz kılınmış. Fizik vücudunuza verilen emir, 3 defa farz kılınmış. Şimdi nefsinize verilen emre bakıyoruz. Diyor ki Allahû Tealâ:

74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).

74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.

74/MUDDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne).
Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.

“Bütün nefsler, rehinedirler.”

İşte yozlaşmanın kesin işareti; cehennemde bütün nefsler rehine. Ve Allahû Tealâ buyuruyor: “Ama nefslerini tezkiye edip de Allah’a verdikleri nefs tezkiyesi konusundaki yemini tutanlar, yemin sahipleri (ashâbel yemîn), onlar cennette olacaklardır.”

Öyleyse Allah’ın nefsinize verdiği emir, sizi yozlaşmadan kurtarmak için temel emir. Zaten nefsinizi tezkiye edemezseniz, ruhunuzun Allah’a ulaşması hiçbir şekilde mümkün değildir. 2 varlık arasında Allahû Tealâ dengeyi kurmuş. İnsan Suresinin 13. âyet-i kerimesi, Dehr Suresi aynı zamanda. Allahû Tealâ diyor ki:

76/İNSÂN (DEHR)-3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ(kefûren).
Muhakkak ki Biz, onu (Allah’a ulaştıran) yola hidayet ettik. Fakat o, ya (Allah’a ulaşmayı diler) şükreden olur, ya da (Allah’a ulaşmayı dilemez) küfreden olur.


“Biz onlara hidayeti gösterdik, hidayete ulaşmalarını emrettik.” Sonucu söylüyor: “Dileyen şükredenlerden olur, dileyen küfredenlerden olur.” diyor.

Küfür edenler kimdir? Zannetmeyin ki bizim Türkçe’de anladığımız anlamda bir küfür söz konusu olsun. Küfür; kalbinizde “küfür” kelimesinin var olması anlamına gelir. İnsanlar kâfir olarak doğarlar. Bütün insanların kalplerinde doğdukları an “küfür” kelimesi yazılıdır ve bütün kalpler mühürlüdür. Allahû Tealâ diyor ki:

30/RÛM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyimu ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya’lemûn(ya’lemûne).
Artık hanif olarak kendini (vechini) dîn için ikame et, Allah’ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları onun üzerine (hanif fıtratıyla) yaratmıştır. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyum olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.

“Biz herkesi hanif fıtratıyla yarattık.”

Fıtratınızda hanif olmak var. Tek Allah’a inanma yeteneği ve Allah’a ruhunuzu da fizik vücudunuzu da nefsinizi de teslim edebilme yeteneği, hepinizde mevcut bu. Böyle bir şeyin mevcudiyetiyle kalbinizdeki küfür kelimesini birbirine karıştırmayın. Birisi sadece yetenek, öteki vakıa, mevcut olan bir şey. Doğdunuz, nefsinizin kalbinde küfür yazısıyla doğuyorsunuz ve kalbiniz mühürlü. Mürşidinize ulaşmadıkça Allahû Tealâ’nın kalbinizin mührünü açması hiçbir şekilde mümkün değil. İşte kalbinizde bu küfür kelimesi var olduğu sürece dalâlettesiniz ve küfürdesiniz. Kur’ân’daki ismi kullanırsak kâfirsiniz. Öyleyse dizaynı bu sert tabiata göre yapın. Allahû Tealâ hükmünü kesin olarak koymuş, doğuşunuzdan itibaren kalbinizin içine küfür kelimesini yazmış; “Ya” demiş, “Aklınızı başınıza toplarsınız, burnunuzu kırarsınız; mürşidinize ulaşırsınız, önünde diz çöküp tövbe edersiniz ve Ben o zaman kalbinizin mührünü açarım, kalbinizin içindeki küfür kelimesini alırım. Yoksa almam. Ebediyyen küfürde kalırsınız.” Bunun mânâsı; her geçen gün biraz daha, biraz daha, biraz daha yozlaşmak.

Öyleyse yozlaşma standartlarına dikkatle bakın. Diyelim ki Allah’ın güzelliklerini birdenbire fark ettiniz, “Yahu” dediniz, “Benim takip ettiğim yol doğru bir yol değil. Ben mutlaka mürşidime ulaşmalıyım.” Bu kararı verdiniz Allahuû Tealâ’ya, hacet namazını kıldınız, sordunuz mürşidinizi, gösterdi. Mürşidinize ulaştığınız an kalbinizin 6. ve 7. kalp şartı tahakkuk eder.

Kalbinizin mührü açılır; kabinizin içindeki küfür kelimesi alınır; 6.şart.
Kalbinizin içine îmân yazılır;7. şart.

Allahû Tealâ’nın kalbinizin mührünü açmaktan muradı, küfür kelimesini oradan almaktır, kalbinizin içine îmânı yazmaktır. Kalbinizin içine îmânı yazdığınız andan itibaren yozlaşma durmuştur. Mutlaka kalbiniz yarı yarıya aydınlanacaktır. Sağ kalırsanız mutlaka bu gerçekleşecektir. Hiçbir kuvvet sizin ruhunuzun Allah’a ulaşmasına, nefsinizi tezkiye etmenize mâni olamaz çünkü Allah’ın sözü var: “Kim” diyor, “Bana ulaşmayı dilerse Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırm.”

42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah da onu Kendisine ulaştırmayı diler. Kim Allah’a ulaşmayı kerih görürse Allah da onu Kendisine ulaştırmayı kerih görür, istemez.”

Öyleyse Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e söylediğine bakın: “Sen en sevdiğine bile hidayet veremezsin. Hangi şartta veremezsin? O istemedikçe.” Öyleyse Allahû Tealâ dilediğine hidayet verir mi? Verir ama Allah’ın dilediğine hidayeti vermesi demek; o kişinin hidayete ermeyi dilemesi demek. Allahû Tealâ sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlere hidayet verir, sadece onları hidayete erdirir. Kim hidayete erer? Hidayete ermeyi dileyenler, sadece onlar.

Öyleyse insanı yozlaşmadan kurtaracak olan şey nedir? Allah’a ulaşmayı dilemek; bu yukarıya doğru giden bir merdivenler dizisini ifade ediyor. Başardınız; ruhunuzu Allah’a ulaştırdınız, nefsinizi tezkiye ettiniz, hidayete erdiniz, Allah’ın evliyası oldunuz. İrşad makamından şüpheye düştünüz. O gün Allahû Tealâ kalbinizdeki îmân kelimesini, kalbinizin mührünü açıyor, îmân kelimesini alıyor ve yerine küfür kelimesini tekrar kalbinizin içine koyup mührü kapatıyor. Ne oldu? Bu müessese, 2. defa fıska düşmek demektir.

Allahû Tealâ Âli İmrân Suresinin 82. âyet-i kerimesinde diyor ki:

3/ÂLİ İMRÂN-82: Fe men tevellâ ba’de zâlike fe ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Artık bundan sonra, kim yüz çevirirse (nebilerden sonra gelecek olan bu Resûl`ü inkâr ederse), işte onlar, onlar fâsıklardır.

“Resûl kendisine açıkladıktan sonra kim ona tâbî olmazsa, tâbî olmayanların hepsi fâsıktır.” diyor.

Öyleyse herkes zaten 1. fıskın içerisinde zaten, geriye sadece 2 tane fısk kalıyor. Eğer bir insan,  zamanın halifesine, zamanın imamına, zamanın resûlüne ulaşmış, önünde diz çökmüş, tövbe etmiş veya ona tâbî olacak olan Allah’ın dostlarına, mürşidlerine ulaşmış, hacet namazını kılmış, Allah mürşidini göstermiş. Kişi o mürşide ulaşmış, önünde diz çöküp tövbe etmiş. Dizayn buysa, bu varsa o kişi, fısktan kurtuldu. 1. fısktan kurtuluyor kişi; hidayete adım atıyor. Mutlaka hidayete erer. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse mutlaka Allah’a ulaşır. Hiçbir kuvvet -tekrar ediyorum-, Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişinin Allah’a ulaşmasına mâni olamaz. Allah’ın ölüm emri bunun istisnasıdır ama bu da kişiyi kurtuluştan uzaklaştıramaz. Çünkü Allahû Tealâ o kişiyi hidayete erdiremeden öldürürse, onun canını alırsa, o zaman Rabbimiz buyuruyor ki: “Ben bu kişi yaşasaydı, onu mutlaka Kendime ulaştıracaktım. endime ulaştırdığımı da mutlaka cennetime alacaktım ama Ben mâni oldum onun hidayete ermesine, onu öldürerek. Öyleyse sözümü tutarım, onu cennetime alırım” diyor. Böyle bir şeyin kişinin hayatı var ise mutlaka gerçekleşeceğini bilmenizi istiyorum. Gerçekleşti; kişi hidayete erdi, ama irşad makamından şüpheye düştü. Bunun mânâsı, 2. fısktır. 1. fısk; ulaşamadan evvelki fısk. 2. fısk oluşur oluşmaz, Allahû Tealâ kişinin kalbinin içindeki îmân kelimesini çekip alıyor, yerine küfür kelimesini koyuyor ve tekrar mühürlüyor kalbi. Kalp gene mühürlü, içinde küfür yazıyor. Ama kişi düşündü, taşındı ve kendi kendine bir karara vardı ki bir yanlışlık yapmış, mürşidinden şüphe etmiş, tekrar aklı başına gelmiş, ne olur? O zaman Allahû Tealâ o kişinin kalbine mürşidine ulaşıp tövbe ettiği an tekrar mührü açar, îmânı yazar. Ondan evvel küfür kelimesini kalpten çeker alır Allahû Tealâ ve kişi 2. defa hidayete erer. İşte bu son hidayettir. Bundan sonra eğer kişi, bir defa daha fıska düşerse bu, son fısk olur. Bir daha o kişinin hidayete ermesine Allahû Tealâ müsade etmiyor.

3 fısk oluyor:

*Mürşide ulaşmadan evvelki 1. fısk,
*Ulaştıktan sonraki fısk, 2.fısk,
*Hidayete erdikten sonra tekrar fısk, 3. fısk,

Demek ki başlangıç fıskla başlıyor, fısk. Ondan sonra hidayet, ondan sonra 2. fısk. Ondan sonra 2. hidayet. Eğer 3. fısk oluşursa, o zaman diyor ki Allahû Tealâ: “Biz onların kalbindeki mührü açarız. Onun içindeki îmân kelimesini alırız ve o kalbin içine küfür kelimesini tab ederiz.” diyor.

10/YÛNUS-74: Summe beasnâ min ba’dihî rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fe mâ kânû li yu’minû bimâ kezzebû bihî min kabl(kablu), kezâlike natbeu alâ kulûbil mugtedîn(mugtedîne).
Sonra onun arkasından onların kavimlerine resûller gönderdik. Onlara beyyineler (açık deliller) getirdiler. Daha önce (hidayete erip sonradan) onu yalanladıklarından dolayı böylece (fıska düştükleri için) mü’min olmadılar. Haddi aşanların kalplerini işte böyle mühürleriz (tabederiz).

Ne demek bu tab etmek? “Bir daha değiştirmeyiz.” diyor. “O kişinin kalbine bir daha asla îmânı yazmayız.” diyor Allahû Tealâ, “Bu mümkün değildir.” diyor. Kalbin içine küfür kelimesinin tab edilmesi… İşte bu, yozlaşmanın sonudur. Daha ötede bir şey yok. Bu kişinin kalbi kararmış, kararmış, kararmış ve kalbine, bir daha çıkması; îmâna dönüşmesi mümkün olmayan küfür kelimesini Allahû Tealâ tab etmiş.
Başlangıçtaki durumu Allahû Tealâ Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerinde ifade ediyor.

2/BAKARA-6: İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.

2/BAKARA-7: Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâveh(gışâvetun), ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.

“Habibim!” diyor, “Sen onlara ne söylersen söyle o kâfirlere kâr etmez. Onların kalpleri mühürlüdür.”

Bu, Allahû Tealâ’nın kâfir dediği insanlar, kalpleri mühürlü olanlar. Peki, bu mühür; kalplerindeki mühür ne zaman var oluyor? Ne zaman sona eriyor? Ne zaman sona erdiğine dikkatle bakın! Allahû Tealâ evvelâ yozlaşmanın temel faktörü olan dalâletten bahsediyor. Diyor ki Kasas Suresinin 50. âyet-i kerimesinde:

28/KASAS-50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah’tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.

“Habibim! Sen Allah’a davet ediyorsun. Eğer senin davetine icabet etmezlerse bil ki onlar, kendi hevalarına, kendi nefslerine tâbîdirler. Kim Allah’ın davetçisine değil de kendi nefsine tâbî olursa, ondan daha çok dalâlette olan kim vardır.” diyor Allahû Tealâ. Yani “Kim hevasına tâbî ise o dalâlettedir.” diyor. “Kim mürşidine tâbî ise tâbî olduğu andan itibaren dalâlette değildir.”

Şimdi bunun ışığı altında ve Bakara Suresinin 6 ve 7. âyetlerinin ışığı altında Câsiye Suresinin 23. âyet-i kerimesine bakacağız. Diyor ki Allahû Tealâ:

45/CÂSİYE-23: E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?

“Habibim! Sen o nefslerini kendilerine ilâh edinenleri görmüyor musun?”

Ne demek istiyor Allahû Tealâ? Bir insan düşünün; nefsi kendisine ne emretmişse Allah’ın emrettiğini değil nefsinin emrini yapıyor. Her nefsin emrini yaptığında, Allah’ı Rab mevkiinden alıyor, emir ve kumanda mevkiinden Allahû Tealâ’yı alıyor, ilâh mevkiinden Allahû Tealâ’yı alıyor, nefsini koyuyor oraya. Yani Allah’a söylemiş oluyor ki: “Senin emrini yerine getirmem. Ben, nefsimin emrini yerine getiririm.” Böylece her seferinde Allah’ı oradan alıp nefsini emir ve kumanda mevkiine koyuyor, nefsine itaat ediyor. İşte Allahû Tealâ bunlara; “Nefslerini, hevalarını kendilerine ilâh edinenler.” diyor. “O nefslerini kendilerine ilâh edinenleri görmüyor musun Habîbim?” diyor Allahû Tealâ. “Allah onları, onların ilimleri üzere dalâlette bırakır.” Bu ilme dikkatle bakın. Bu ilim, faydasız ilimdir.

Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e şöyle söyletiyor: “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım.” Ve misali veriyor Allahû Tealâ:

62/CUMA-5: Meselullezîne hummilût tevrâte summe lem yahmilûhâ ke meselil hımâri yahmilu esfârâ(esfâren), bi’se meselul kavmillezîne kezzebû bi âyâtillâh(âyâtillâhi), vallâhu lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Kendilerine Tevrat yüklenip de (Tevrat’ın farzları okunup da), sonra O’nu taşımayanların (onunla amel etmeyenlerin) hali, ciltlerle kitap taşıyan merkebin hali gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötü. Ve Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.

“Onların durumu üzerlerine bütün kitaplar yüklü olan eşekler gibidir.” diyor.

Nasıl o hayvan üzerinde taşıdığı kitapların manevî kıymetinden haberdar değilse, aynı standartlarda insanlar da faydasız ilmin sahipleri, hayatlarını o ilmi öğrenmekle geçirmişler, 20 senelerini, 30 senelerini ilim öğrenmek için harcamışlar. Daha kötüsü de var; bu öğrendikleri ilmi başkalarına da öğretiyorlar. Daha kötüsü de var; o öğrettikleri ilimle ne kendileri ne o öğrettikleri insanlar ne de öğrettikleri insanlardan ilim öğrenenler, hiçbirisi kurtulamazlar, hepsinin gideceği yer cehennemdir.

Öyleyse nasıl bir ilimden bahsediyoruz? İnsanlar bu ilmi öğrenmek üzere ömürlerini veriyorlar. İşte Diyanet İşleri Başkanlığı’ndayım. Başkan yardımcısıyla konuşuyoruz. Bir profesör, diyor ki bana: “Ben 5 yaşında Kur’ân-ı Kerim’i ezberledim. İlâhiyat fakültesini bitirdim. Kahire’deki El Ezher’i bitirdim. Doktor oldum, doçent oldum. Şimdi de profesörüm. Eğer o bahsettiğin o kalp gözü denilen şey olsaydı…”  “Olsaydı.” diyor adam. “Olsaydı, sana mı verirdi Allahû Tealâ yoksa bana mı verirdi.” diyor.

İşte faydasız ilmin temsilcileri… Bir insan dîn konusunda profesör olacak ve Allah’ın kalp gözü konusunda Kur’ân-ı Kerim’e koyduğu onca âyet-i kerimeye rağmen, “Olsaydı” kelimesini kullanacak. İşte faydasız ilmin sahibi bunlardır. Öyleyse yozlaşma, yozlaştıranların ve yozlaşanların müşterek meyvesidir.

Bugün dîn ilmini verenler, yozlaştırmanın baş mimarlarıdır. İlâhiyat fakültelerinin hocaları, öğretim kadroları, diyanet işleri başkanlığının 80 bin kadrosu, hepsi aynı yozlaşmanın mimarları. İnsanları Allah’ın yoluna çağırıp Allah’ın yolunda yozlaşmaktan kurtaracakları yerde, yozluğu salık verir hâle gelmiş insanlar. Öyleyse ne salık veriyorlar? Yozlaşmadan kurtaracak olan ne varsa hepsinin karşısındalar.

Allahû Tealâ yozlaşmadan kurtulmayı 4 fasılda inceliyor, Vel Asr Suresinde. Allah’a ulaşmayı dilemek, mürşide ulaşmak ve nefs tezkiyesine başlamak, ruhu Allah’a ulaştırıp teslim etmek, fizik vücudu ve nefsi Allah’a ulaştırıp teslim etmek. 4 kademe ve hepsine bu insanlar karşı. “Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir şey Kur’ân-ı Kerim’de mevcut değildir.” diyorlar. Sonra “Mürşid mi” diyorlar, “Hafazanallah mürşid, Kur’ân-ı Kerim.” diyorlar. “Peygamber Efendimiz (S.A.V) gelmiş geçmiş mürşidlerin sonuncusuydu. Onunla beraber irşad müessesesi sona erdi.”

Demiş ki Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Size Kur’ân-ı Kerim’i bırakıyorum.”  “İşte” diyorlar, “O Kur’ân-ı Kerim mürşiddir.”

Biz de onlara diyoruz ki:  Eğer Kur’ân-ı Kerim mürşidse,  neden emrine itaat etmiyor sunuz? Çünkü mürşid dediğiniz Kur’ân-ı Kerim, hayatta olan mürşidlere tâbî olmanızı farz kılıyor üzerimize. Öyleyse o mürşid olduğuna göre tamam, emrini yerine getirin ve onun emrettiği mürşidlere ulaşın. Yetmez! Biliyorsunuz ki sahâbe Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra, Hz. Ebûbekir’e, Hz. Osman’a, Hz. Ömer’e ve Hz. Ali’ye tâbî oldular. Gene sırasıyla söyleyecek olursak; Hz. Ebûbekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a ve Hz. Ali’ye.

Öyleyse ondan sonraki devreye bakıyoruz. Sahâbeye tâbî oldular. Sahâbeye tâbî olanlar kim? Tâbiîn; sahâbeden sonraki nesil. Allahû Tealâ’nın emrettiği muhteva bütün boyutlarıyla açıklık kazanmış. Hepinizin yozlaşmadan kurtulması Allah’ın temel emri. Eğer emirleri insanlar hiçe sayarsa, yozlaşmak mukadderdir. Öyleyse Allahû Tealâ’nın faydasız ilimlerini bir kenara bırakmayı emrettiği insanlar yaşıyor. Bütün devirlerde bu insanlar yaşamışlar.

Allahû Tealâ onlar için diyor ki: “Onlar Kitab’ı bilmezler. Sadece zanlarıyla hareket ederler. Bu zanlarının adı da emaniyyedir.” Öyleyse bütün insanlar için söz konusu olan şey, Allah’ın insanları yozlaşmaktan kurtarmak üzere harekete geçirmesi. Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkatle bakın! O dizayn herkes için geçerli ve yozlaşmaktan mutlaka kurtarır.

Allahû Tealâ kim âmenû olursa, Allah’a ulaşmayı dilerse onun mürşide ulaşması için ilk adımı derhâl atıyor, ne yapıyor? Onun kalbine bakıyor. Kalbinde Allah’a ulaşma dileğini işitiyor, biliyor ve görüyor. Gördüğü anda irşad makamıyla o kişinin arasında bulunan hicab-ı mestureyi çekip alıyor. Ne demek bu? İrşad makamına karşı o kişi nefret duyarken, irşad makamına karşı sevgi duymaya başlıyor, muhabbet duymaya başlıyor. Hacc Suresinin 54. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, kimin kalbinden ekinneti alıp da ihbatı koyarsa onları, mutlaka Sıratı Mustakîm’e ulaştıracağını yani mürşidine ulaştıracağını söylüyor.

22/HACC-54: Ve li ya’lemellezîne ûtul ilme ennehul hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehu kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(mustakîmin).
Ve kendilerine ilim verilenlerin, onun (irşad makamının, Velî Resûl`ün, Nebî Resûl`ün) söylediklerinin Rabbinden bir hak olduğunu bilmeleri, O`na îmân etmeleri, onların kalplerinin O`nu (Allah`ı) idrak etmesi (kalplerinden ekinnetin alınıp yerine ihbat sistemi konarak kalplerin mutmain olması) içindir. Muhakkak ki Allah, âmenû olanları (Allah`a ulaşmayı dileyenleri) mutlaka Sıratı Mustakîm`e hidayet edendir.

İşte Allah’ın sözü var; Allah’a ulaşmayı dileyeni mutlaka mürşidine ulaştıracak. Mürşidine ulaşan kişi küfürden kurtulmuştur. Mürşidine ulaşan kişi dalâletten kurtulmuştur. Mürşidine ulaşan kişi mü’min olduğu cihetle cennete girecektir. Dalâletten kurtulup hidayete adım attıktan sonra ölse,  hidayete adım attığı cihetle Allah’ın cennetine girecektir.

Öyleyse bu dizaynda Allah’a ulaşmayı dilemek var, mürşide ulaşmak var. Ulaştıktan sonra nefs tezkiyesine başlamak var. Ve nefs tezkiyesine zikir adlı bir müessese ile başlanır. Ne Allah’a ulaşmayı dilemek zamanımızdaki farzların arasında var ne mürşide ulaşmak zamanımızdaki farzların arasında var. Ne bundan sonra başlamak mecburiyetinde olduğunuz, mutlaka gerçekleştirmek mecburiyetinde olduğunuz nefs tezkiyesi ki zikirle gerçekleşir ne de

İşte bir insanın ruhunu Allah’a ulaştırabilmesi, onun nefsinin kalbindeki 7 kademelik bir tezkiye olayını gerçekleştirmesine bağlıdır. Arkadan da ruhunu Allah’a ulaştırmasına bağlıdır; 7 tane gök katını aşarak. Bu keyfiyette ruhun Allah’a ulaştırılması da Allahû Tealâ’nın 9 defa üzerimize farz kıldığı bu üst düzey vazife, ne yazık ki zamanımızın dîn adamlarının dîn tatbikatlarında mevcut değil.

Öyleyse, yozlaşmanın mimarları kimlerdir? Yozlaşmanın mimarları, yozlaşmayı teşvik edenlerdir. Yozlaşmanın mimarları kimlerdir? Allah’ın tarafında değil şeytanın tarafında olanlardır. Dikkat edin! Allah ne diyorsa, şeytan tersini söylemiş. Yetmez, insanları inandırmış.

Mürşid diyoruz, Allahû Tealâ diyor ki:

5/MÂİDE-35: Yâ eyyuhâllezîne âmenûttekûllâhe vebtegû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlihi leallekum tuflihûn(tuflihûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı, teslim olmayı dileyenler); Allah’a karşı takva sahibi olun ve O’na ulaştıracak vesileyi isteyin. Ve O’nun yolunda cihad edin. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.

“vebtegû ileyhil vesîlete: Ona, Allah’a ulaştırmaya kim vesile olacaksa onu Allah’tan isteyin.”

Fatiha Suresine bakıyoruz. Biz Allah’a yalvarıyoruz.

1/FÂTİHA-5: İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn(nestaînu).
(Allah`ım!) Yalnız Sana kul oluruz ve yalnız Senden İSTİANE (mürşidimizi) isteriz.

1/FÂTİHA-6: İhdinas sırâtel mustakîm(mustakîme).
(Bu istiane`n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM`e hidayet et (ulaştır).

“Yalnız Sana kul oluruz. Yalnız Senden isteriz mürşidimizi.”

Niçin? “Bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştırman için kim gerekliyse, Sıratı Mustakîm’e ulaşmamız için nereye ulaşmamız, ne yapmamız gerekliyse işte onun için yalnız Senden istiane isteriz.” diyoruz Allahû Tealâ’ya.
         
Sonucu söylüyor: “Bizi Sıratı Mustkîm’e ulaştır.” Yani biz Senden kim bizi Sıratı Mustakîm’e ulaştıracaksa, onu istiyoruz.” diyoruz Allahû Tealâ’ya, “Yalnız Senden.” Ve Allahû Tealâ da öyle diyor zaten. “Yalnız Benden istianeyi isteyin.” diyor. “Bu zor bir iştir. Ama huşû sahipleri için zor değildir.”

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).
(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

Allahû Tealâ’dan istianeyi, mürşidimizi istemek üzerimize farz kılınmış. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemek, mürşide ulaşmak; Allah’ın temel farzları. Ondan sonra nefs tezkiyesi geliyor. O da üzerimize farz 3 defa ve bu farzın gerçekleşmesi için elimizdeki bir tek silah zikir. O da farzların arasında yok. Yani iblis, 4 başı mamur bir tuzak kurmuş. Normal standartların altında, bugünün dîn adamlarının anlayış standartlarında hiç kimsenin kurtulması mümkün değil. Böylesine bir tuzakla İslâm’ın kollarını bacaklarını kesmişler. İnsanları cennet saadetine ulaştıracak olan bütün farzlar yok edilmiş Kur’ân-ı Kerim’de. Kur’ân-ı Kerim’de var olan farzlar, tatbikatta yok edilmiş.

Öyleyse Kur’ân-ı Kerim’de yok edilenler ne? Kur’ân-ı Kerim’in lafzına hiç kimse karışamamış, dokunamamış bile. Ama Türkçe’ye çevirirken parantez içinde ne zaman Allahû Tealâ “ölmeden evvel insan ruhunun Kendine ulaşmasını” emretmişse, adamlar açmış parantezi, “ölümden sonra” diye yazmışlar oraya ve Allah’ın bütün güzelliklerini yok etmişler. Ve öyle bir şey gerçekleşmiş ki 14 asırda, kurtaracak olan bütün farzlar tatbikattan elini eteğini çekmiş, artık tatbikatın içinde değil. İşte insanlar tam bir yozlaşmanın içine atılmış. Gül bahçesini bu insanlar 14 asırda kurutmayı, bahçeyi yabancı otlarla doldurmayı başarmışlar.

Öyleyse yozlaşma müessesesine dikkat edin! Öyle bir standardın içinde ki insanlık, Allah’ın tekâmül konusundaki bütün emirleri yok edilmiş. Her birine iblis karşı çıkmış, diyor ki: “Mürşid mi diyorsunuz siz? Hayır! İnsanla Allah arasına, Allah ile onun kulu arasına kimse giremez.” Allahû Tealâ da diyor ki Secde Suresinin 24. âyet-i kerimesinde:  

32/SECDE-24: Ve cealnâ minhum eimmeten yehdûne bi emrinâ lemmâ saberû ve kânû bi âyâtinâ yûkınûn(yûkınûne).
Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.

“Onlardan; insanlardan imamlar kıldık, biz kıldık.” diyor. “Emrimizle; bizden aldıkları emirle insanları bize ulaştırsınlar; hidayete erdirsinler diye, insanlarla Kendimizin arasına imamlar koyduk.” diyor Allahû Tealâ.

Öyleyse insanlarla Allahû Tealâ’nın arasında, Allah’ın tayin ettiği imamlar var, vazifeliler var. Bu vazifelilere dikkatle bakın! Onları Allah koyuyor. Kim bu insanlar? Bu insanlar sabra ulaşmışlar. Nefslerindeki sabırsızlıkla beraber var olan bütün afetleri yok etmişler. Ruhlarının sabır afetiyle beraber bütün hasletleri, nefslerinin kalbine yerleştirmişler. Nefslerini tezkiye değil tezkiyenin sonuna kadar, tasfiyeye kadar götürmüşler, hiç afet bırakmamışlar ve Allah’ın âyetlerine yakîn hasıl etmişler. İlm’el yakînin de sahipleri, Ayn’el yakînin de sahipleri, Hakk’ul yakînin de sahipleri.

Öyleyse burada bilin ki Hakk’ul yakînin sahibi olmadan, Allah bir kişiyi imam tayin etmez. O kişi mutlaka Rabbini de görecek. İşte şeytanın “Allah’la insanın arasına kimse giremez. İslâm’da ruhban sınıfı yoktur” feryatlarına rağmen Allahû Tealâ diyor ki: “Ben insanlarla Kendimin arasına imamlar kıldım. Ve görevleri; Benden aldığı emirle insanların ruhlarını Bana ulaştırmak.” diyor.

Öyleyse şeytanın her sözünün yalan olduğunu, her an insanlara ispat etmek mümkün Kur’ân âyetleriyle ama insanlar, Kur’ân’dan değil kitaplardan aldığı bilgilerle insanlara öğüt veren o profesörlere inanıyorlar. Ve zannediyorlar ki o kültürleri olan insanlar, üniversiteli profesörleri doğruyu söylüyorlar. Oysaki hepsi şu anda yozlaşmanın; şu andaki İslâmî yozlaşmanın temel mimarları.

Yozlaşma dizaynına dikkatle bakın! Unutturulması lâzım gelenler neler? Allah’a ulaşmayı dilemek, neden? Çünkü Allahû Tealâ diyor ki: “Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım. Kimi Kendime ulaştırırsam onu mutlaka cennetime alırım.”
 
Manâsı ne? Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, mutlaka cennetin sahibidir. Dilediği an Allahû Tealâ görür, işitir, bilir o kişinin kalbinde. Kişi kurtulmuştur. Ertesi gün ölsün kurtulmuştur. Yaşadı; mutlaka mürşidine ulaşacaktır. Bunlar ne diyorlar? “Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir şey Kur’ân-ı Kerim’de yoktur. Hele dilemek, adını bile duymadık.” diyorlar. Aslında doğru, duymuş olsalar araştıracaklar. Adını bile duymamışlar, “İslâm’da Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir şey yoktur.” diyorlar. “İslâm’da hayatta olan bir mürşide ulaşmak diye bir şey yoktur. İslâm’da ruhban sınıfı yoktur. Zaten mürşid yoktur” diyorlar. “Son mürşid, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’di. Onunla beraber irşad müessesesi tamamlandı.” diyorlar. 3. safhada ruhun Allah’a ulaşması var. Evvelâ 2. safhada bir insan mürşidine ulaşamazsa dalâlette. Dalâlette ise mutlaka gideceği yer cehennem. Mürşidine ulaşamazsa küfürde. Gideceği yer gene cehennem ve bu insanlar, “Mürşide ulaşmak diye bir şey yoktur” demekle bütün insanları küfürde bırakıyorlar. Bütün insanları dalâlette bırakıyorlar. 7 grup âyet-i kerime dalâlette olanların mutlaka cehenneme gideceğini; 7, 15, 40, 50 değil yüzlerce âyet-i kerime, Kur’ân-ı Kerim’de küfürde olanların mutlaka cehenneme gideceğini söylüyor.

Öyleyse yozlaşma insanlar tarafından gerçekleştirilmiş. İnsanların yazdıkları kitaplarla gerçekleştirilmiş. Kur’ân mı? Bütünüyle unutmuşlar. İşte Allahû Tealâ’nın güzelliklerini söyleyen bütün insanlar, söylediklerimizi söylerler; Kur’ân’dan bilgileri alıyorlarsa.

Ve İstiklâl Marşı’nın şairi diyor ki: “Kur’ân’dan alıp hakikatlerin ilhamını, asra İslâm’ı öğretmeliyiz.” diyor. “Bu yozlaşmış olan dîn öğreticilerini devre dışı bırakmalıyız. diyor. Öyleyse Allah’ın indinde hedeflere yürümek söz konusuysa, bu hedefler; yozlaşmadan bizleri kurtaracak olan yegâne hedeflerdir. Bu hedeflerden 3. safhayı işgal eden, ruhumuzun Allah’a biz ölmeden evvel ulaşmasıdır. Nefsimiz tezkiye oldukça ruhumuz Allahû Tealâ’ya ulaşacaktır. Bu insanlar nefs tezkiyesi diye bir şey yok sanıyorlar. “Zikir mi?” diyorlar, “Farz değildir. Nefs tezkiyesi mi? Böyle bir farzı tanımıyoruz.” Böyle diyor adamlar ve “İnsan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması mümkün değildir.” diyorlar. “Azrail (A.S) gelir; ruhunuzu alır, aldığı için ölürsünüz ve öldükten sonra da ruhunuz Allah’a ulaşır. Hiç kimsenin ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaşamaz.” Böylece bütün evliyaları reddediyor adamlar. Hiç kimse ruhu Allah’a ulaşmadan evliya olmaz.

Öyleyse adına evliya dediğimiz biri hayattaysa, onun temel özelliği ruhunu Allah’a ulaştırmış yani hidayete ermiş olmasıdır. Bir başka ifadeyle takva sahibi olmasıdır. Kimdir takva sahibi? Ruhunu Allah’a ulaştıran. “munîbîne ileyhi vettekûhu.” diyor Allahû Tealâ. “Ona ruhunu döndür, ulaştır ve böylece takva sahibi ol.” diyor.

Öyleyse buraya kadar söylediğimiz şey; 3 ayrı safha. İslâm’ın insanları cennet saadetine ulaştıracak olan temel mevhumlarıdır. Bunlar bugünkü İslâmî tatbikatta yok olmuş. Ne yapmışlar? İslâm’ın bacaklarını kesmişler ve İslâm’ı bitkisel hayata itmişler. İslâm onların öğrettiği statü içinde hiçbir zaman, hiç kimseyi Allah’ın cennetine ulaştıramaz. İblis diyor ki: “İnsanlar ibadet etmelidir (bir).”

İblis diyor ki: “Bu ibadetlerin kendilerini kurtaracağına mutlaka inanmalıdır (2).
“Ama hiç kimse yaptıkları ibadetlerle kurtulamamalıdır (3).”

Hangi ibadeti yok etmiş? Kurtaracak olan yegâne ibadeti; zikri yok etmiş. “Namaz kılın.” diyor, “Oruç tutun, zekât verin, hacca gidin, kelime-i şahadet de getirin. Kendi kendinize; ‘lâ ilâhe illâllallah muhammedun resûlullah’ deyip, mutlaka cennete girersiniz.”

İblis değiştirmesi icap ettiren temel kavramları değiştirmiş. Neyi değiştirmiş? “lâ ilâhe illâllallah muhammedun resûlullah’” diyenin cennete gideceği keyfiyetini değiştirmiş. İnsan kendi kendine bunu söylerse hiçbir zaman cennete giremez. Ama ne zaman hacet namazını kılar, Allah ona mürşidini gösterir; Allah’ın gösterdiği o mürşide ulaşır da onun önünde diz çöker bunu söylerse, o zaman o kişi mutlaka Allah’ın cennetine ulaşır.

İblis ne yapmış? Bunu devreden çıkarmış. Mürşide ulaşmayı devreden çıkardığı için, “lâ ilâhe illâllallah muhammedun resûlullah” sözü boşlukta kalmış. Hiç kimseyi bu söz, söz olarak kurtarmaya muktedir değildir. Ancak mürşidin önünde kişi bunu söylerse Allahû Tealâ kalbindeki mührü açıyor. Kalbinin içine îmânı yazdığı için kişi mü’min oluyor. Aynı zamanda mürşidine ulaştığı için dalâletten kurtuluyor ve kurtuluyor. Ama kendi kendine söylerse bunun oluşması mümkün değil. Kurnazlıkları görüyor musunuz? İblis bütün kavramları, insanları mahvedecek bir statü içerisinde değiştirmiş. Mü’min kavramını değiştirmiş, “Allah’a inanan mü’mindir.” deyip çıkmış işin içinden.

Öyleyse temel kavramların yok edilmesi, yozlaşmanın temelini teşkil eder ve âlim geçinen insanların dizaynına dikkatle bakın. Bu dizayn bütün insanlar için korkunç bir tuzağı işaret ediyor. Söylediğimiz 3 safha cennet saadetine ulaştıran temel kavramları ihtiva ediyor ve hepsi yok edilmiş. Farzların arasında hiçbirisi mevcut değil. Peki, dünya saadeti fizik vücudunuzun da Allah’a teslim edilmesini icap ettirir. Daimî zikre ulaşarak nefsinizi de Allah’a teslim etmenizi icap ettirir. O zaman dünya saadetinin de sahibi olursunuz. 2’si de yok edilmiş. Zikir farzların arasında bulunmadığı için daimî zikir haliyle yok. Öyleyse hiç kimsenin fizik vücudunu ve nefsini Allah’a teslim etmesi artık mümkün değil. Zaten evvelkilerin de hiç birisi mümkün değil.

Nereye ulaşıyoruz? Bugünün dîn öğreticileri; İslâm’ı yozlaştıran temel öğeler, Allah’ın cennet saadetine ulaştıracak olan temel farzlarını yok ederek İslâm’ın bacaklarını kesmişler, İslâm’ın dünya saadetine ulaştıracak olan temel farzlarını yok ederek İslâm’ın kollarını da kesmişler. İslâm kolsuz ve bacaksız, bitkisel bir hayata itilmiş. İslâm onların öğrettiği strateji içerisinde hiç kimseyi ne cennet saadetine ne dünya saadetine ulaştırması mümkün olmayan bir hüviyette, yalnız insanları yozlaştıracak olan bir görüntüye terk edilmiş.

İşte bugün dünyanın en geri ülkelerinin İslâm ülkeleri olmasının arkasında, İslâm’ı yaşayan bir ülkenin mevcut olmaması var. Adına İslâm ülkeleri demeniz bir şeyi değiştirmez. Allah’ın emrettiği kıyafetleri hanımların giymesi meseleyi çözmüyor. İslâm hukukunun uygulanması meseleyi çözmüyor. İnsanların, kurtuluşu asıl hüviyetine oturtması söz konusu değil ise hiç kimsenin de kurtulması söz konusu değildir.

İşte böylesine korkunç bir tuzağın içinde İslâm, yozlaşmayı bütün boyutlarıyla yaşamakta. İslâm hüviyetinde zan ederek, insanların bugünkü İslâm’ın bütün farzlarını yok eden tatbikatı; insanların, İslâm ülkelerinin bu sonsuz kuyuya, girdaba sürüklenmesindeki temel âmillerdir.

Allahû Tealâ’nın bizlere yardım etmesini ve bütün dünyaya insanları kurtuluşa ulaştıracak olan bütün bir İslâm âlemini ve dünyayı yozlaşmaktan kurtaracak olan aslî unsurları öğretebilmeyi ve onlara yaşatabilmeyi nasip etmesini dileyerek ve bu standartlarda hepinizin cennet ve dünya saadetine ulaşmasını dileyerek, sözlerimizi inşaallah burada tamamlamak istiyoruz. Allah hepinizden razı olsun.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 797