Bugün: 22.11.2019

Zikir

23.02.2001
Eûzu billâhi mineşşeytânir racîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.    

Evet, ruhtan bahsetmişken öteden beri söylenmekte olan şeyler aklıma geliyor. Hep Fâtiha okuduktan sonra “Falancanın ruhuna Fâtiha, falancanın ruhuna Fâtiha” deriz. Yani deniyor. Oysaki ruhun Fâtiha’ ya ihtiyacı yoktur. Ruh, ne cennete ne de cehenneme gitmeyen bir varlıktır. Ruh Allah’tan gelmiştir ve tekrar Allah’a dönecektir.

Öyleyse ruhun muhtevasına baktığımız zaman, onun cehennemden kurtulması için, cezasının azaltılması için ruh için Fatihâ demek aslında geçersizdir. Ruha bunun hiçbir tesiri olmaz. Ayrıca ihtiyacı da yok.

İşte bu açıdan yanlış anlaşılan bir mevhumla karşı karşıyayız. Belki eski evliyalardan bazılarının “Ruhu hayvanî, ruhu sultanî” diye iki ruh ayırımı yapmaları birisinin aslında nefsin tarifi olmasından kaynaklanıyor. İki tane ruhumuz yok sadece bir tane ruhumuz var. İki tane nefsimiz yok sadece bir tane nefsimiz var.

Öyleyse her açıdan yanlışlıklarla da karşı karşıyayız. Bugün dîn adamlarının %90’ından daha fazlası “Nefsle ruh aynı şeydir.” diyorlar.  Eğer kötü olmuşsa nefstir, iyi olmuşsa ruhtur. Ve “Sadece iki tane vücudumuz vardır.” diyorlar. Bu kötü olabilen veya iyi olabilen ruhumuzla fizik vücudumuz. Bunların hepsi baştan aşağı yanlış. Allah’ın Kur`ân-ı Kerim’de söylediklerine hiç mi hiç uymuyor.

Allahû Tealâ Kur`ân-ı Kerim’de nefsten bahsediyor ve nefsin bir ahsen-i takvim içinde vücuda getirildiğini söylüyor. Yani belli bir zaman parçasının sonunda ahsene dönüşebilecek olan özellikle yaratıldığını. Ama muhtevasına baktığımız zaman baştan aşağı afetlerle dolu bir varlık görüyoruz. Ve esfel-i sâfilîne gidebilecek olan bir varlık, eğer onu ruhun hasletlerine kavuşturmazsak tabiî.

Öyleyse 3 ayrı vücudumuz var. Nitekim 3’ü hakkında da dizayn edilen sisteme dikkatle baktığımız zaman, 3 ayrı cepheden mükâfata lâyık olduğumuzu görüyoruz. Allahû Tealâ buyuruyor:

89/FECR-27: Yâ eyyetuhân nefsul mutmainneh(mutmainnetu).

Ey mutmain olan nefs!

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).

Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!

89/FECR-29: Fedhulî fî ibâdî.

(Ey fizik vücut!) O zaman, (nefsini tezkiye ettiğin ve ruhunu Allah’a ulaştırdığın zaman Bana kul olursun) kullarımın arasına gir.

89/FECR-30: Vedhulî cennetî.

Ve cennetime gir.

“Ey mutmain olan nefs!” diyor “Allah’tan razı ol ve Allah’ın rızasını kazan.” Yani Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiye...

Mutmainne kademesinde bir nefse sesleniyor Allahû Tealâ, “Allah’tan razı ol.” diyor, Radiye; 5. basamak. “Allah’ın da rızasını kazan.” diyor; 6. basamak yani bunun mânâsı; “Tezkiye ol.”

Sonra ruha sesleniyor:
 
“irciî ilâ rabbiki : Rabbine rücû et, Rabbine geri dön, geri dönerek Rabbine ulaş.”

Sonra da fizik vücuttan bahsediyor Allahû Tealâ:
 
“fedhulî fî ibâdî: o zaman, yani nefsinin Allah’a verdiği yemini yerine getirip tezkiye olduğun zaman, ruhunun Allah’a verdiği misaki yerine getirip ruhunu Allah’a geri ulaştırdığın zaman, geri döndürerek Allah’a ulaştırdığın zaman, Allah’a teslim ettiğin zaman işte o zaman Benim kullarım arasına girersin. Hadi gel kullarımın arasına gir ve böylece Bana verdiğin ahdi gerçekleştir.”

Ne görüyoruz? Nefsimizin Allah’a verdiği yemin gerçekleşmiş. Ne görüyoruz? Ruhumuzun Allah’a verdiği misak geçekleşmiş, ruhumuz Allah’a ulaşmış, Allah’ın Zat’ında ifnâ olmuş, Allah’a teslim olmuş. Ne görüyoruz? Fizik vücudumuz şeytana kul olmaktan kurtulmuş ve Allah’a kul olmuş. Allah’ın kullarının arasına girmiş.

Sonuç ne olur?
 
vedhulî cennetî: ve cennetime gir.

İşte Allahû Tealâ’nın ruhla, nefsle ve fizik vücudumuzla alâkalı sistemleri devreye bir bütün olarak girdiği zaman üç yeminimizi ihata eden üç ayrı vücut. Ve Kur`ân-ı Kerim boyunca Allahû Tealâ sadece bu vechimize, fizik vücudumuza verdiği emirlerden bahsetmiyor. Nefsimize verdiği emirlerin de yerine getirilmesini, ruhumuza verdiği emirlerin de yerine getirilmesini, yani nefsimizden aldığı yeminin, ruhumuzdan aldığı misakin, fizik vücudumuzdan aldığı ahdin yerine getirilmesini istiyor. İki tanesini 3 defa, bir tanesini 9 defa farz kılmış.
 
Gelelim akıl müessesesine. Burada insanların ruhla alâkalı olarak “Ruh hastalıkları” dediği hastalıkların aslında ruhla hiçbir ilişkisi yoktur. Ruh tekâmülün son safhasında yaratılan bir varlıktır. Ahsen olarak yaratılmıştır. Ahsen demek; güzellerin en güzeli olması demek. Ahsen demek; Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen demek. İşte ruh böyle yaratılmıştır, ahsendir. Ne bozulması ne dejenere olması ne ölmesi, hiç birisi mümkün değildir. Ne cehenneme gitmesi ne cennete gitmesi mümkün değildir. Allah’tan gelmiştir. Bize verilen bir emirdir ve Allah’a geri dönecektir.

Hangi nesne Allah’tan gelmişse, bir vazife yapmak üzere vazifelendirilmişse ve tekrar Allah’a dönecekse onun Kur`ân-ı Kerim’deki adı, emirdir. İşte ruh için de Allahû Tealâ onu söylüyor: “Ruh Rabbinin emrindendir” diyor.

Öyleyse ruhun hasta olması mümkün mü? Hiçbir şekilde mümkün değil. Ruh asla hastalanmaz, ruh asla dejenere olmaz, ruh asla şekil değiştirmez. Nefsin şekil değiştirip, muhteva değiştirip ruhun hüviyetine bürünmesi Allah’ın bir farzıdır. Ama ruhun gelişmesi, hiçbir yerinde Kur’ân-ı Kerim’in geçmiyor. Nefsin ıslahı söz konusu ama ruh zaten ıslahın, tekâmül safhalarının en sonuna uygun olarak yaratılmıştır.

Öyleyse ruhun hastalanması diye, ruh hastalıkları diye bir hastalığın mevcut olması söz konusu değildir. Nefs ve fizik vücut cennete veya cehenneme giderler. Ama ruh Allah’tan gelmiştir, döneceği yer Allah’tır. Ne cezalanması ne mükâfatlandırılması söz konusu değildir.

Öyleyse sualin cevabını net olarak ve kesin olarak veriyoruz ki, ruh hastalıkları diye bir hastalığın oluşması mümkün değildir. Bu Budist felsefenin ve reenkarnasyon inancının ruhla alâkalı olan kesimidir ki aslında söz konusu olan onların da söyledikleri ruh değildir, nefstir. Ama ruh adıyla anıyorlar ve bu dizayn içerisinde geçiyor. Ne yazık ki tıp literatürüne ruh hastalıkları diye bir hastalıklar dizisi girmiş durumda. Ama aslında ruh, mental hastalıklar ruhla değil, nefsimizle alakalı olabilir ve fizik vücudumuzdaki eksikliklerden kaynaklanabilir.

İşte insanlar var; bir kaza geçiriyorlar. Beyinlerindeki hafıza dosyalarında kayıplar oluyor. O kişi hayatının bir belli bölümünü hatırlayamıyor. Bu kişinin aklıyla başka birinin aklı arasında bir farklılık var mı? Hayır. İnsanlar arasında biz “Aptal” deriz, “Akıllı” deriz, “Zeki” deriz, “Kurnaz” deriz, “Hafızası çok kuvvetli.” deriz. Birtakım isimler kullanırız. Bunların her biri aslında beynimizdeki dosyalama sisteminin bir bölümünü ihata eder. Unutmayın! Beyniniz akıl üretmez. Beyniniz, aklın kullandığı bir vasıtadır ve düşünce aklın ürünüdür. Beynin ürünü değildir.

Birtakım dîn adamları ruhu da beynin ürettiğini söylüyor. Yani o kadar çok saçmalığın bir arada olduğu bir devrede yaşıyoruz ki. Hep deve geliyor aklıma. Hani deveye demişler: “Boynun eğri.” O da şöyle bir kendine bakmış: “Yahu nerem doğru ki benim.” demiş. Ama o deve var ya, deve radarların dalga boylarına yakalanmıyor. O her tarafı eğri büğrü olan deve, Allah’ın böyle bir özelliğine sahip. Her yarattığında mutlaka bir hikmeti vardır Allahû Tealâ’nın.

İşte sonuçta bakıyoruz ki Allahû Tealâ’nın vücuda getirdiği sistemlerden insanların uydurduğu birçok hususun gerçekleştiğini görüyoruz. İnsanlar bol keseden atıyorlar sadece. Meselâ rüyalara, “Günlük hadiselerin tesiri altında görülen hayallerdir.” diyor tıp ilmi. Rüya bir hayal değildir. Rüya kendi âleminde fizik olarak yaşanan bir vetiredir.

Öyleyse nasıl gerçekleşir? Nefsimizin vücudumuzdan ayrılması ile gerçekleşir ve nefsimiz ile ruhumuz arasında kesin bir ilişkinin varlığını görüyoruz. Yaratılıştan itibaren bu sistem hep var. Ne demek istiyoruz? Şunu demek istiyoruz: Allahû Tealâ’nın bütün insanlara ihsanları birbirine eşittir. Yani nefsin 19 tane afeti ile ruhun 19 tane hasletinin neticeleri daima birbirine eşittir. Diyelim ki; Allahû Tealâ bütün insanlara 10’ar puan; ortalama 10 puandan bir dağıtım yapıyor. Ne eder ortalama 10 puandan 19 tane haslet veya 19 tane afet? İkisi de 190 eder.

Öyleyse 190 artı 190, nefsimizle ruhumuzun eğer Allahû Tealâ 10’ar puanlık bir sistemle onları dağıtmış olsaydı toplam puanıdır. Her bir hasletle onun karşısındaki afet, bu puanlama sistemine göre daima 20’ye tamamlanacaktır. Yani nefsimizdeki isyan afeti, bir farz 14 puansa ruhumuzdaki itaat hasleti sadece 6 puandır. İkisinin toplamı mutlaka 20 edecek. Nefsimizdeki nefret afeti, kin afeti diyelim ki 11 puansa ruhumuzdaki sevgi hasleti 9 puan olacaktır. 11 artı 9, 100 edecektir. Bunun sonucu ne oluyor biliyor musunuz? Bunun sonucunda mutlaka nefsin bütün afetlerinin toplamı 190 puan çıkıyor. Ruhun da bütün hasletlerinin toplamı mutlaka gene 190 puan çıkıyor.

Öyleyse O Yüce Allah, adalette kusur etmez. Bütün insanlara eşit dağıtır. Ama insanlar arasında da o eşit dağıtıma rağmen aynı standartta olan hiç kimse yoktur. Çünkü her birine farklı bir dağıtım yapmıştır.

Biz şimdi basit rakam olarak size dedik ki; Allahû Tealâ 10’ar puan üzerinden dağıtsaydı, siz bu 10 puanı 10 milyon puan olarak değerlendirin, ondan sonra da 10 milyar insan yaşasın hiç fark etmez. O kadar sonuç çıkıyor ortaya.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynına dikkatle bakın! Bu dizaynda kopya kâğıdı koyarak insanları birbirine eşit olarak yaratmak, hayır öyle bir şey yok. İnsanlar için asla böyle bir şey yok. Kâinatta Âdem (A.S)’dan kıyâmet günü yaşayacak olan insana kadar hepsini bir araya getirmiş olsaydık, parmak izleri birbirine benzeyen iki tane insan bulamazdınız. Şu anda yaşayanlar arasında olmadığı gibi, hiçbir devrede yaşayanlar arasında olmadığı gibi başlangıçtan sona kadar bütün insanları bir araya getirseniz, gene parmak izleri birbirine eşit iki tane insan bulamazdınız. İşte O yaratınca böyle yaratır.

Öyleyse bu dengeye dikkat edin! Adalet müessesesi… (15.24) vermiyor ama herkeste dağıtımın, afetlere göre farklı ve hasletlere göre farklı dizaynıyla bütün insanlar birbirlerinden farklı bir karakter yapısıyla vücuda gelir.

Nefsimiz doğuşundan itibaren sadece afetlerle mücehhezdir. Bu sebeple nefsimizin aklımıza yaptığı bütün talepler negatiftir ve her negatif talep akıl tarafından kabul edilirse o kişinin bir günah işlemesi söz konusudur ve bu günah, o kişiyi dehşetle huzursuz kılar.

Öyleyse Allahû Tealâ’nın vücutta bir bekçisi olması lâzım. Buna karşı çıkmak üzere, şer taleplere karşı çıkmak üzere. İşte o bekçi ruhtur. Tekâmülünü tamamlamış olan bir müessese ve tekâmülün zirvesinde, son noktasında yaratılmış programlandığı an ahsen. Allah’ın bütün emirlerini yerine getiren, yasak ettiği hiçbir fiili işlemeyen bir özellikte.

İşte nefsimiz de doğduğumuz an Allah’ın bütün emirlerine isyan eden, onları asla yerine getirmek istemeyen, yasak ettiği her fiili mutlaka işlemek isteyen bir özelliğin sahibi. Aralarındaki ilişki nefsin afetlerine karşılık, ruhun hasletleri söz konusu olduğu için devamlı savaştır. Bu evrensel kavga normal standartlarda hiç bitmez. Ne zaman biter? Ne zaman nefsimizi ruhumuzun hasletleri ile doldurursak, nefsimizin kapkaranlık olan kalbini Allah’ın nurlarıyla faziletlerle doldurursak, işte onu yaptığımız zaman, doldurduğumuz zaman hedefe ulaşmış oluyoruz. O zaman kavga biter ve sulh ve sükûn oluşur.

İşte nefsimizin ruh hüviyetine dönüşebilmesi, nefsimizin kalbine Allah’ın nurlarının girmesiyle tahakkuk eder. Bu kalbe giren Allah’ın nurları öyle bir noktaya ulaşır ki, ulaştığı noktada nefsin bütün afetleri yok olur. Karanlıklar tamamen yok olur. Allah’ın nurları tamamen nefsin kalbini kaplar.

İşte böyle bir hedefe, “Nefsin ruh hüviyetine bürünmesine ahsen olma.” diyor Allahû Tealâ. Tîn Suresinin 3. âyet-i kerimesinde söylediği: “Biz nefsi bir ahsen-i takvim içinde yarattık.” diyor.

95/TÎN-4: Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm(takvîmin).

Andolsun ki Biz, insanı (nefsini), ahseni takvim içinde (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparak en güzele ulaşabilecek özellikte) yarattık.

Orada Allahû Tealâ’nın nefsi insan olarak değerlendirmesi onun en önemli özelliğidir. Burada kastedilen nefstir ve ruhla karşılaştırması yapılmaktadır. “Biz onu bir ahsen-i takvim içinde yarattık. Ruhun bütün hasletleriyle bezenebilecek olan özellikle yarattık. Belli bir zaman parçası içinde.” Sonra da diyor ki Allahû Tealâ: “Ve onu esfel-i sâfilîne reddettik.”

İşte düşünün! İnsanlar var; Allah’ın yoluna giriyorlar ve bu insanlar bir süre sonra Allah’ın yolundan çıkıyorlar ve fıska düşüyorlar. İşte bu, güzellikleri yaşadıktan sonra yeniden sonsuz çirkinliğe bürünmektir. Bir insan eğer gerçekten Allahû Tealâ’ya ulaşmayı diliyorsa ve böyle bir talebi varsa, mutlaka o kişi Allah’a ruhen ulaşır, nefsini de mutlaka tezkiye eder.  Ama ondan sonra insanlarsan fıska düşmeleri mümkün olan birçokları, Allah’ın indindeki yerlerini kaybederler. Bunlar davranışları itibariyle Allah’a lâyık olmayan insanlardır. Kim Allah yolunda her şeyini seferber etmişse onlar, Allah’ın sevgilileridir. Kime de bunlar hiçbir değer hükmü ifade etmiyorsa onlar da Allah’ın az sevdikleridir.

Öyleyse Allahû Tealâ’yla insanlar arasındaki münasebette nefs ve ruh ikilisi son derece önemli bir rol oynuyor. Hedefiniz, nefsinizin bütün afetlerini yok edip ruhunuzun bütün hasletlerine sahip olmaktır. Bu nefsinizin kalbinin ruh hüviyetine bürünmesini ifade eder. Öyleyse hepiniz için söz konusu olan hedef budur. İşte bunu sağlamak üzere Allahû Tealâ Nisâ-103’te diyor ki:
 
4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah`ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü`minlerin üzerine, "vakitleri belirlenmiş bir farz" olmuştur.

“fe izâ kadaytumus salâte.” diye başlıyor, “fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum.” diye devam ediyor. “Namazınızı bitirdiğiniz zaman ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikredin.”  diyor.

Muradı ne? Üç halde bulunabilirsiniz. Üç halin üçünde de zikretmemiz isteniyor. Muradı ne? Daimî zikirle nefsinizin kalbinde hiç bir karanlık bırakmamak. Nefsinizi, Tîn Suresinin 3. âyet-i kerimesindeki hedefe, ahsen olmak hedefine ulaştırmak.

Dikkat edin ki, Kur’ an-ı Kerim boyunca hiçbir yerde ruhun ıslahı diye bir şey yoktur. Sadece nefsin ıslahı vardır. Nefsin hedefi, ruhun hüviyetine bürünebilmektir. Ruhun hedefi ise zaten ahsen olduğu için Allah’ın Zat’ına geri dönüp orada ifnâ olmaktır, yok olmaktır. İşte ilişkiye dikkatle bakalım. Nefsiniz başlangıçta sadece afetlerden oluşuyor. Ne yapar? Şeytan, afetlerin %100’üne tesir edebilecek imkânların sahibidir. O nefsin ona müsait davranması kaydıyla.

Öyleyse muhtevasında yalnız afetler bulunan nefs, mutlaka şerri talep edecektir. Yalnız şerri talep edebilir çünkü muhtevasında hasletlerden eser yok. Sadece kötülüğe, şerre davet eden afetlerle dolu.

Öyleyse yapabileceği bir tek şey var; şerre davet, kötülüğü işlemeye davet. İşte vücudumuzdaki bekçi olan ruh, nefsin böyle bir talebini anında, derhal işitir ve o da akla aynen hemen arkasında ulaşır. Nefsin talebinin tam zıttı olan bir hayır talebiyle. Nefs, isyanı mı istemiş akıldan? Aklın fizik vücuda isyan ettirmesini mi istemiş? Ruh derhal itaati emreder. Nefs birisinden intikam almayı mı istemiş? Ruh derhal ondan vazgeçmeyi, sevmeyi emreder akla. Ve bütün güzellikler ruhun tarafındadır, bütün çirkinlikler de nefsin tarafındadır. Bir insanın mutluluğa ulaşabilmesi de nefsiyle ruhunun arasındaki ilişkileri, nefsini ruh hüviyetine götürerek sona erdirmesidir kişinin.

Öyleyse nefsin afetleri, ruhun hasletleri. Gelin beraberce bakalım mutluluk nedir? Mutluluk, bir insanın iç âleminde, dış âleminde yani başka insanlarla olan ilişkilerinde ve Allah ile olan ilişkilerinde yani 3 ayrı cephede kesintisiz bir mutluluğu yaşamasıdır. Sonsuz olarak yaşamasıdır. Hayatta kaldığı süreç içerisinde hep mutlu olması halidir. Bu mutluluk 3 ayrı cephede birden tahakkuk etmek mecburiyetindedir. Hem kişinin iç âleminde mutluluk oluşacaktır hem kişinin başka insanlarla ilişkilerinde hem de Allah ile olan ilişkilerinde ve kesintisiz olacaktır. O mutluluğa ulaşan kişi ölene kadar sonsuz bir saadet içinde saadete gark olacaktır.

Öyleyse muhtevaya baktığımız zaman insanın mutluluğunu görüyoruz. İç dünyamızda nasıl bir mutluluk, dış dünyamızda nasıl bir mutluluk, Allah ile olan ilişkilerimizde nasıl bir mutluluk?

İşte 1.’de sadece gece var, başlangıç noktası. Nefsimiz tamamen afetlerden örülü. %100 nefsimiz bizim afetlerle dolu. Tezkiye olduğumuz noktada %50’den fazla nur, nefsimizin kalbine girmiş alacakaranlık hali. Ama tasfiyeye ulaştığımız zaman güneş bütün haşmetiyle doğmuş, ortalıkta hiçbir karanlık yer kalmamış. İşte 3 ayrı oluşum; nefsimizin başlangıçtaki hali geceyi temsil ediyor. Ruhumuzun hasletlerinin yarıdan fazlasının nefsin kalbine yerleştirdiği yer bu orta nokta diyelim ve ne zaman daimî zikirle nefsinizin kalbindeki bütün afetleri yok ederseniz, yerine ruhumuzun hasletlerini bütün boyutlarıyla yerleştirirseniz, işte orası da sizin için gündüzdür.

İşte böyle bir dizaynda, başlangıç noktasında neden mutsuzsunuz? Son noktada neden mutlak saadeti yaşıyorsunuz? Orta noktada da nasıl cennetin sahibisiniz? İşte Allahû Tealâ her şeyi muhteşem bir güzellikte dizayn etmiş. Nefsiniz aklınıza şer taleplerde bulunuyor. Ruhunuz derhal karşı çıkıp ruhunuza, aklınıza güzellikleri emrediyor. Nefsin talebinin tam zıttı olan güzellikleri emrediyor ve karar mekanizması akılda, akıl karar veriyor. Bazen nefsin talebini, bazen ruhun talebini kabul ediyor. Ama başlangıçta nefs %100 afetlerle dolu olursa ki, başka bir alternatif mevcut değil kimse için kişinin, devamlı günahlar işlediğini ve devamlı bu sebeple huzursuz olduğunu görüyoruz. Bütün negatif müesseseler bu noktada gerekli boyutlarda kendini gösterir. Hırsızlık illeti, içki ihtirası veya zehir alışkanlığı, hepsi nefsin afetleriyle yakından alâkalı ayrı ayrı sistemlerdir.

Öyleyse;

1- İç dünyamızda nefsimiz akıldan talepte bulunuyor, şer. Ruh derhal harekete geçiyor, hayrı istiyor ve akıl başlangıçta çoğunda nefsin istikametinde karar veriyor ve kişi devamlı günahlar işleyen birisi. Evvelâ bu sebepten dolayı devamlı huzursuz.

2- Nefsin talepleri negatif, ruhun talepleri pozitif. İkisi de taleplerinden vazgeçmiyor. Nefs muhtevasındaki inat sebebiyle vazgeçmiyor, ruh ise Allah’ın emri olduğu için vazgeçmiyor. İkisi de vazgeçemez. Vazgeçemedikleri için kavga kaçınılmazdır. İç dünyasında kişinin devamlı bir kavga var. Bu kavga kişiyi dehşetli huzursuz ediyor. Her günahın arkasından da devamlı günah işleyen bu kişi huzursuzluk duyuyor. Çünkü kim hayır işlerse mutluluk duyar, şer işlerse huzursuzluk ve sıkıntı duyar.

İşte bunlar hep nefsle ruh arasındaki kavganın akıl tarafından benimsenmiş standartları. Hangi tarafı isterse o tarafa karar verir. Ama şeytandan taktik alan nefs, başlangıçta aklı sık sık kandırıp, onun nefsin şerrine alet olmasına sebebiyet veriyor. Ve ne zaman nefs şer işlese arkasından kişi huzursuzluk duyuyor. Ve bu huzursuzluğun arkasından ruh nefse azap ediyor, kişi bir defa daha huzursuzluk duyuyor. Niçin azap ediyor? Öyle söylüyor Allahû Tealâ:  

10/YÛNUS-100: Ve mâ kâne li nefsin en tu’mine illâ bi iznillâh(iznillâhi), ve yec’alur ricse alellezîne lâ ya’kılûn(ya’kılûne).

Ve Allah’ın izni olmaksızın, bir kimsenin (bir nefsin) mü’min olması (mümkün) olamaz. Ve (Allah), akıl etmeyen kimselerin üzerine ceza (azap) verir.

“Aklını kullanmayana azap ederiz.”

Aklın kullanılması nedir? Hayrın işlenmesidir. Kullanılmaması şerrin işlenmesidir. Öyleyse kişinin nefsiyle ruhu arasında devamlı bir çatışma mevcut. Bu çatışmanın standartları her alanda geçerlidir.

Öyleyse daimî zikre ulaştığımız zaman sonucun ne olduğuna beraberce bakalım iç dünyamızda. Bu kişinin iç dünyasındaki kavga bitmiştir. Neden bitmiştir? Çünkü daimî zikir o kişinin nefsinin kalbine Allah’ın nurlarını taşımış ve o nurları kalbin bütün hacmi içerisine yerleştirmiştir. Kalbin içinde hiç bir karanlık kalmamıştır. Allah’ın nurlarıyla kalp tamamen aydınlanmıştır. Aydınlanırsa ne olur? Aydınlanırsa gelen hasletler bu nurlarla temsil edildiği için ruhun bütün özellikleri nefsin kalbini doldurmuştur. Bu nefsin kalbini dolduran bu özelliklerin muhtevasına dikkatle bakın. Bu özellikler bütün insanlar için bir güzellik neticesine ulaşır.

O kişinin nefsi ruh hüviyetine bürünmüştür. Ruhun hasletlerini faziletler adıyla almış, iç dünyasını tamamen doldurmuştur. Ne olur? Ruh hüviyetine bürünen bu nefsin artık bütün talepleri sadece hayır olacaktır. Ruhun talepleri zaten bildiğiniz gibi öteden beri hep hayırdır. Her ikisi de hayrı talep ettiği için iç dünyadaki bu evrensel kavga biter. Kavganın bitmesi sonsuz bir saadet halidir.

Sonra? Bu kişinin nefsi artık hep hayrı istediği için, ruhu zaten öteden beri hayrı istediği için, aklın iki müşaviri de ikisi birden hayrı istediği için akıl hep hayır işlemek mecburiyetindedir ve hep hayır işler. Anlamı; her hayrın arkasından sadece mutluluk ve huzur duyulacağı için bu kişi sadece mutluluk ve huzur duyar. Her işlevinin arkasından duyduğu şey, mutluluktur ve huzurdur. Peki, ruh nefse azap eder mi? Hiç bir zaman azap etmez. Neden? Çünkü nefsin bütün davranış biçimleri sadece ve sadece ruhun davranışlarına eşittir. Yani hepsi hayırdır, hayırdır, hayırdır.

Öyleyse bu kişi iç dünyasında mutludur. Neden mutludur?

1- Nefsi ile ruhu arasında kavga bittiği için mutludur.

2- Hep hayır işlediği için, arkandan hep huzurlu yaşadığı için mutludur. Ve bu kişi için söz konusu olan şey, hep hayır işlemekse asla ruhun nefse azabı söz konusu olmadığı için bu kişi iç âleminde hep mutludur. Görüyorsunuz ki mutluluk müessesesi, nefsle ruh arasındaki ilişkilerin muhtevasına dayalıdır.

Öyleyse dış dünyamızda başlangıçta neden mutsuzuz, sonra neden mutluluğa ulaşıyoruz; ona beraberce ulaşalım. Başlangıçta bütün insanların nefsleri afetlerle doludur. Böyle olduğu için, kişi hep başkaları ile olan ilişkilerinde yanlış davranışlarda bulunur. Yani Kur’ân-ı Kerim tabiriyle o insanlara, başka insanlara zulmeder. Bu zulüm gerçekleştiği an kişi bir günah işlemiştir. Arkasından mutlaka huzursuzluğu yaşayacaktır, mutlaka huzursuz olacaktır. Her hayır işleyen arkasından bir mutluluk duyar, huzur duyar. Her şer işleyen arkasından bir mutsuzluk duyar, sıkıntı duyar.

İşte bu kişi, başlangıçta nefsindeki afetler duruma hâkim olduğu için devamlı şer işlemektedir. Yani başkalarına zulmetmektedir. Her zulüm bir günah olduğu için arkasından mutlaka huzursuzluk duyacaktır, sıkıntı duyacaktır kişi. İkinci defa üzülmüş olacaktır. Sonra? Arkasından ruh nefse azap edecek, kişi üçüncü defa üzülecektir. O kadar mı? Hayır, o kadar değil. Ne yazık ki bu kişi bu sefer sadece kendisine değil, hem kendisine ama hem de başka insanlara zulmetmiştir. Öyleyse o başka insanların büyük bir kısmı, belki de çoğu zaman hepsi intikam almak üzere harekete geçeceklerdir. Fırsat kollayacaklardır. Hangisi intikam almak için bir fırsat yakalarsa, derhal intikamını alacaktır. O kişi intikamı aldığı zaman onun intikam almasına sebebiyet veren kişi huzursuz olacaktır, bundan sıkıntı duyacaktır. Ve o kadar olsa iyi, o kadarla kalmayacaktır; huzursuz olan bu kişi harekete geçecek ve ne yazık ki o da karşısındaki kişiden, intikam alan kişiden yeniden intikam alacaktır. Ve tabiî bu intikamı aldığı zaman yeniden huzursuz ve mutsuz olacaktır.

Şimdi karşı tarafın güçlü olduğunu düşünelim. Bu kişi intikamını alamasın. Ne olur? İntikamını alamayan bu kişi, alınamamış intikamın, yani kinin sahibi olur. İntikam almak isteyen kişi intikamını alamazsa intikam hissi alınamamış intikam haline gelir, kini oluşturur. Kinse neticede mutlaka strese yol açar. Öyleyse intikamını alamayan bu kişi huzursuz olacaktır, sıkıntı içinde olacaktır. İntikamını aldığını düşünelim, o zaman ne olacaktır? Her intikam almak bir günah olduğu için arkasından kişi mutlaka huzursuz ve mutsuz olacaktır.

Öyleyse öyle bir açmazda ki insanoğlu; intikamını alsa da huzursuz, intikamını alamasa da huzursuz. Her iki halde de sıkıntılı ve mutsuz. Öyleyse böyle bir insan mutlaka bu sıkıntıyı yaşadığı zaman stres söz konusudur. Stres sebebiyle huzursuzdur ama intikamını alırsa, intikam almak bir günah olduğu için onu huzursuz kılacaktır. Alamazsa, intikamını alamayan kişide stres oluşması sebebiyle gene huzursuzdur.

Peki, böyle bir insan dış dünyasında da mutlu olabilir mi? Tabiî olabilir. Eğer daimî zikre ulaşırsa dış dünyasında da mutluluğu mutlaka yaşayacaktır. Ne olacaktır bu kişinin standartları? Dış dünyasında bu kişi başkalarıyla beraber yaşayan bir insandır netice itibariyle ve her davranışında onların hoşuna gidecek, onları mutlu edecek bir şeyler sergilemek için hayatının bütün çabasını gösterir. Çünkü içinden bu gelir. Nefsi de ruhunun hasletleriyle dolu olduğu için hiç kimseye zulmetmesi mümkün değildir. Herkese en güzel davranışlarda bulunan bu zat, bu davranışların arkasından sadece mutlu ve huzurlu olur. Çünkü bütün davranışları ona derecat kazandıran ruhunun davranışlarıdır. 1. etapta kişi mutlu. Herkese onlara mutluluk veren davranışlarda bulunduğu için. Sonra? Tabiatıyla ruhun nefse azap etmesi diye bir olay hiç bir zaman vücut bulmaz. Kişinin mutluluğu devam eder. Bu kişi hiç kimseye kötü davranmadığı için başka insanların ondan intikam alması diye bir olgunun oluşması mümkün değildir.

Öyleyse böyle bir dizaynda bu kişi hep üzülecektir, üzülecektir ve üzülecektir. Hangisi? Nefsinin afetleriyle dolu olan kişi. Böyle bir durumda kişi hep sevinecektir, sevinecektir, mutlu olacaktır. Hangi kişi? Ruhunun bütün hasletleri nefsini doldurmuş olan kişi. Bütün davranışları nefsi de hayrı istediği için ruhu da hayrı istediği için başkalarına karşı olan bütün davranışları pozitiftir.  Sadece onları mutlu edecek olan davranışlardır. Arkasından bütün aksiyonlarının, fiillerinin arkasından bu kişi sadece mutluluk ve huzur duyar. Ruhu nefsine azap eder mi? Asla. Çünkü ruhun da nefsine azap etmesi için Allah’ın emirlerine riayet etmemesi ve yasak ettiği bir fiili işlememesi gerekirdi. Her ikisi de mümkün değil.

Kişi, başkalarının intikamına sebebiyet verir mi? Asla. Başkalarının intikam alabilmesi için onlara karşı kötü davranışlarda bulunmuş olması lâzım, onları kızdıracak davranışlarda bulunması lâzım ama asla böyle bir davranış sergilemiyor kişi. Öyleyse başkalarının intikam alması diye bir olay da hiç bir zaman onun başına gelmeyecektir. Peki, bu kişi de intikam alamıyor diye şuur altı birikimi gerçekleşebilir mi? İmkânsız. Çünkü intikam almayı zaten aklına bile getirmiyor. Hiçbir zaman intikamı düşünmesi mümkün değil.

Öyleyse ne görüyoruz? Gördüğümüz şu; bu kişi, bütün cepheleriyle mutluluğu yaşamakta olan bir insandır, dış dünyasında.

1- Başkalarıyla ilişkilerinde hep hayrı, hayır işlediği için.
2- Ruhu nefsine asla azap etmediği için.
3- Başkaları ondan intikam almadığı için.
4- Bu sebeple o da başkalarından intikam almadığı için.
5- İntikam almayı aklına bile getirmediği için şuur altı birikimi de böyle bir kişide oluşması mümkün olmadığı cihetle.

Öyleyse bu kişi bütün güzellikleri pozitif anlamda yaşamaktadır ve o dış âleminde de o kişi hep mutludur, mutludur ve de mutludur. Gelelim Allah ile olan ilişkilere. Neden başlangıçta insanlar huzursuz? Allah’ın emirleri var, yerine getirmiyorlar. Getirmedikleri için bunun huzursuzluğunu duyuyorlar, arkadan da ruh nefse azap ediyor. Bir defa daha huzursuz oluyorlar.

Bir de Allah’ın yasak ettiği fiiller var. Onları da işledikleri için huzursuz insanlar ve yasak olan ne varsa, nefsin afetleri onu işlemeye yöneliktir. Şeytanla işbirliği halindedir. Şeytan devamlı nefsi azdırır, Allah’ın yasak ettiği fiilleri işlemesini sağlamaya çalışır.

Öyleyse Allah’ın emirlerini kişi yerine getirmiyor, huzursuz. Arkadan ruh nefse mutlaka azap edecektir. Bir defa daha huzursuz. Allah’ın yasak ettiği fiilleri işliyor, huzursuz. Arkadan ruh nefse mutlaka azap edecektir. Yeniden huzursuz olacaktır. Kişi böyle olduğu sürece, Allah ile olan ilişkilerinde de hep huzursuz, huzursuz, huzursuz. Peki, ihlâsa ulaşan, nefsinin kalbinde hiç bir afet kalmamış olan kişi, o da mı huzursuz? Hayır değil. Çünkü Allah’ın emirlerini, onları yerine getirmek onun için büyük bir zevktir. Namaz kılmak bir zevktir, oruç tutmak bir zevktir. Açlığı ve susuzluğu hiç hissetmeden Allah’ın bir emrini yerine getirmenin büyük mutluluğunu yaşar. Oruç tutmak. Zekât verir, bundan büyük mutluluk duyar. Birçok insan için zekât vermek, onları en fazla üzen şeylerden biridir. “Ben bu parayı hırsızlıkla kazanmadım ki.” der kişi. “Çalıştım da kazandım. Onlar da çalışsın, onlar da kazansın. Niye başkasına vereyim.” der, nefsi. Allah ise hep başkalarına vermemizi istiyor. Nefsinde afetler olan kişi, kazandığı paraların gerçekten kendisinin olduğunu zanneder. Oysaki hepsi Allah’ındır. Allah onları bize, onun mutluluğunu yaşayalım ve Rabbimize hamdedelim, şükredelim diye ihsan eder.

Öyleyse her açıdan şunu görüyoruz; insanlar iç dünyalarında da mutsuzdurlar başlangıçta, dış dünyalarında da mutsuzdurlar, Allah ile olan ilişkilerinde de mutsuzdurlar ve ne zaman daimî zikre ulaşırlarsa onun arkasından iç dünyalarında da mutluluğa ulaşırlar, dış dünyalarında başka insanlarla ilişkilerinde de mutluluğa ulaşırlar, Allah ile olan ilişkilerinde de mutluluğa ulaşırlar.

Görüyorsunuz ki bir insanın mutlu olabilmesi birçok sebeplere dayalıdır. 3 ayrı cepheden de mutluluğun oluşması lâzımdır kişinin:

1- İç âleminde.
2- Kişinin dış âleminde.
3- Kişinin Allah ile olan ilişkilerinde.

Öyleyse bu mutluluğu yaşayan biz insanlar bütün sistemlerinin en güzeline lâyığız. Çünkü Allahû Tealâ bizleri, hepimizi hanif fıtratıyla yaratmış. Kim o güzellikleri yaşayamazsa kendisi iç dünyasında buna engeller koyduğu içindir. İşte nefsin afetleri, işte davranış biçimleri.

Öyleyse ruh ve nefs, birbirinin zıttı olan 2 şeyi talep edenlerdir. Nefs, şerri talep eder. Ruh, hayrı talep eder. Söylediğimiz gibi kişinin iç dünyasında da kişinin dış dünyasında da yani başka insanlarla ilişkilerinde de kişinin Allah ile olan ilişkilerinde de huzursuzluğu ve sıkıntıyı oluşturan birçok faktörler, o kişinin daimî zikre ulaşmasına kadar azalarak devam edecektir. Ama bir defa kişi daimî zikre ulaştığı zaman artık o kişinin dünya hayatında da mutsuz olması diye bir şey söz konusu olmaz.

O kişinin dünya hayatında mutluluğu 3 ayrı cephede de kendisini gösterir. İç dünyasında mutludur bu kişi, dış dünyasında yani başka insanlarla olan ilişkilerinde mutludur, bir de Allah ile olan ilişkilerinde mutlak saadeti yaşamaktadır.

Öyleyse ruhumuzla nefsimiz arasındaki kavganın devamı halinde hep huzursuzuz. İç dünyamızda huzursuzuz, dış dünyamızda huzursuzuz, Allah ile olan ilişkilerimizde huzursuzuz. Ruhumuz hiç değişmiyor. Bize nasıl verilmişse öldüğümüz zaman da aynı ruh aynı temizlikte, aynı saflıkta Allah’ın Zat’ına ulaşabilecek olan bir özellik içerisinde.

Öyleyse Allah’ın Zat’ına ulaşabilmek mutlak temizliği gerektirir. Allah’ın Zat’ına ulaşabilmek, o kişinin iç dünyasında nurların yarı yarıya oluşmasıyla şekle bağlıdır. İşte bu nefs açısından tezkiye noktasıdır. Nefsin afetlerinin yarısı haslete dönüşmüştür, faziletlerle. Nefsin kalbi başlangıçta %100 karanlıklardan oluşurken şimdi nefsin yarısı karanlıklardan oluşuyor ve bu kişi bu noktada bütün güzellikleri yaşamakta. Ama yaşadığı güzellikler ne yazık ki ancak yarıya kadar güzellik hüviyetinde. O öteki yarıda o kişi gene huzursuz, gene sıkıntılı. Ancak daimî zikre ulaşıp da nefsinin kalbindeki bütün afetleri yok ettiği zaman, işte o zaman bu kişi mutlak bir saadeti yaşama güzelliğine kavuşur.

Saadet, mutluluk; ruhla nefs arasındaki ilişkilerin en güzel bileşkesidir. Nefsin de ruhun da tam bir uyum halinde beraberliğidir. Bu bir kişinin iç dünyasındaki bütün kavgaların bitmiş olduğunu, ruhun nefse azabının bitmiş olduğunu, o kişinin etrafındaki herkesle en güzel ilişkilere girdiğini gösterir.

Bütün insanlar için ulaşılması lâzımgelen hedef budur. Mutluluk hedefi ve unutmayın ki Allahû Tealâ hepimizi mutlu olalım diye yarattı. Mutluluğumuzdan başka hiç bir şey istemiyor. Nefsimizi tezkiyeyi de ruhumuzun Allah’a ulaşmasını da fizik vücudumuzun Allah’a kul olmasını da bizden isteyen O değil mi? Bunları niçin istemiş? Çünkü bunları gerçekleştiren mutlaka cennete girer. Eğer nihai safhada gerçekleştirirse, dünya saadeti de onun olur. Böylece kişi zülcenahayn olur.

İşte bundan 14 asır evvel, bütün sahâbe zülcenahayndı. Böyle bir standardın oluşabilmesi, kişinin İslâm olmasına bağımlıdır. İşte böyle bir dizaynda o kişinin mutluluğunun kesinleştiğini görüyoruz. O en güzele dönük bir davranış biçimi içerisindedir ve kişi, o daimî zikre ulaştığı andan itibaren sonsuz bir saadeti yaşamaya başlayacaktır; iç âleminde de dış âleminde de Allah ile olan ilişkilerinde de.

Görüyorsunuz ki mutsuzluk mu? Nefsle ruh arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyor. Mutluluk mu? Gene nefsle ruh arasındaki ilişkilerden kaynaklanıyor. Sizi mutsuzluktan mutluluğa götürecek olan fren, zikir frenidir. Zikir yapacaksınız, her zaman her fırsatta. Elinizdeki tespihle veya elinizi nabzınıza koyarak veya dilinizle veya iç dünyanızda hep “Allah, Allah, Allah, Allah, Allah…” diye Allah’ı zikretmek üzerinize farzdır ve daimî zikir farzdır. Ayaktayken de Allahû Tealâ’nın ismini söylemeniz lâzım, otururken de Allahû Tealâ’nın ismini tekrarlamanız lâzım, yan üstü yatarken de Allah’ın ismini zikretmeniz lâzım. Ne olur? Allah’tan gelen rahmet, fazl ve salâvât nefsinizin kalbine gelir ve yerleşmeye başlar. Fazıllar îmân kelimesinin etrafında ve böylece sıfırdan başlayan aydınlık sıfırda, başlangıç noktasında tamamen karanlıklardan ibaret olan nefsimizin kalbi, adım adım aydınlanarak önce tezkiye noktasına ulaşır. Allahû Tealâ diyor ki:

24/NÛR-21: Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettebiû hutuvâtiş şeytân(şeytâni), ve men yettebi’ hutuvâtiş şeytâni fe innehu ye’muru bil fahşâi vel munker(munkeri) ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden ve lâkinnallâhe yuzekkî men yeşâu, vallâhu semî’un alîm(alîmun).

Ey âmenû olanlar, şeytanın adımlarına tâbî olmayın! Ve kim şeytanın adımlarına tâbî olursa o taktirde (şeytanın adımlarına uyduğu taktirde) muhakkak ki o (şeytan), fuhşu (her çeşit kötülüğü) ve münkeri (inkârı ve Allah’ın yasak ettiklerini) emreder. Ve eğer Allah’ın rahmeti ve fazlı sizin üzerinize olmasaydı (nefsinizin kalbine yerleşmeseydi), içinizden hiçbiri ebediyyen nefsini tezkiye edemezdi. Lâkin Allah, dilediğinin nefsini tezkiye eder. Ve Allah, Sem’î’dir (en iyi işitendir) Alîm’dir (en iyi bilendir).

“ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhu mâ zekâ minkum min ehadin ebeden: eğer Allah`ın rahmeti ve fazlı üzerinize olmazsa, hem nefsinizden-kalbinizden-içeri girmezse içinizden hiçbiriniz ebediyyen nefsinizi tezkiye edemezsiniz.” diyor.

Oysaki nefsinizin kalbini Allah’ın nurlarıyla %50’den daha öteye bu nurları geçirerek süslediğiniz zaman sizin ulaştığınız yer, nefs tezkiyesi kademesidir. Henüz tasfiye olmadınız. Yani nefsinizin kalbindeki bütün karanlıklar nura dönüşmedi. Ama öyle de olsa, nura dönüşmese de yarıdan daha fazla nuru nefsinizin kalbine yerleştirdiniz ve yolun yarısını aştınız. Gecenin zifiri karanlığından sabah şafağının alacakaranlığına ulaştınız.

Öyleyse daha ötede ne var diye baktığımız zaman şunu görüyoruz; en sonda güneşin bütün şaşası ile çıkıp parladığı yeni bir ortam göreceksiniz. Geceler gündüz olmuştur. Ne zaman? Daimî zikirle nefsinizin kabindeki bütün afetleri nefsinizin kalbinden atıp, ruhunuzun bütün hasletlerini nefsinizin kalbine ulaştırdığınız an.

Öyleyse her geçen şey, her güzellik sizin içindir. Ve bütün standartlarda Allah’ın güzelliklerinin sizi mutlu etmek için bir araya gelmesi, nefsinizle ruhunuzun arasındaki bu diyaloğun kurulmasına bağlıdır. Bu anlaşma zemini nefsinizin giderek ruhun hasletine bürünmesiyle gerçekleşir. Tekrar etmek istiyorum ki; ruhunuz hiçbir değişiklik göstermeyecektir.

O tekâmülün son safhasında yaratılmıştır ve hep öyle kalacaktır. Ama nefsiniz iptidailiğin ilk safhasında yaratılmıştır ve tekâmülün son safhasına doğru yola çıkması lâzım. Ona, o hedefe ulaştıracak şeyleri vermekle mükellefsiniz ki bunun yegâne silahı zikirdir. Elbette mücâhede ve riyazette iç dünyanızda nefsinizin kalbinde afetlerin yok olması da hasletlerin oluşması da önemli bir etken olacaktır. Bu mücâhede ve riyazete dikkatle bakın ki, bunlar varsa kişi daha çok zikir yapacaktır. Bunlar varsa kişinin iç dünyasında daha çok aydınlanma olacaktır.

Allah’ın sevgisinin artması, kişinin zikri sebebiyle nefsinin kalbine Allah’ın nurlarını taşımasıyla, bu taşımanın devamlı nefsin kalbindeki nurları arttırmasıyla mümkündür. Bütün hasletlerle beraber sevgi hasleti de çoğalacaktır, daimî zikirle. Ama doğru düşünme alışkanlığı da bu istikametteki iradenin devreye girmesiyle mücâhede ve riyazette zikrin artmasına sebebiyet verecektir. Kalbin aydınlanmasına sebebiyet verecektir. İkisi, birbirine bağlı iki faktör olarak hükümran olacaktır. Yani riyazetiniz ve mücâhedeniz arttıkça zikriniz de artar. Riyazetiniz ve mücâhedeniz azaldıkça zikriniz de azalır. İştiyakınız arttıkça, liyakatiniz de artar. Liyakatiniz arttıkça mutluluğunuz artar. İştiyakınız eksilirse, liyakatiniz de düşer ve neticeler hep negatife doğru yol alır. İnsan tabiatı, onu kendi haline bıraktığımız zaman yozlaşmaya müsaittir. Oysaki Allahû Tealâ, hepimizin daimî zikir yapmasını emrederek cennet saadetine ulaştıktan sonra sizi orada bırakmayıp, dünya saadetine de ulaştırmak istediğinin kesin işaretlerini taşır emirleri.

İşte o emirleri Allahû Tealâ’nın istediği boyutta, en güzel standartlarda vücuda getirerek sonsuz zikir içinde hem cennet saadetinin hem de dünya saadetinin sahibi olmanızı Yüce Rabbimizden dileyerek, bu akşamki sözlerimizi inşallah burada tamamlıyor ve ruhla nefs arasında ilişkileri inşallah burada bitiriyoruz. Allah hepinizden razı olsun, hepinizi cennet ve dünya saadetine ulaştırsın.
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 890