Bugün: 17.10.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • Ağa, Efendi, Toprak; Melikoğlu Sokağı…

Ağa, Efendi, Toprak; Melikoğlu Sokağı…

Geçen yazımızda, gençliğinde kullandığı Jeep’inin önünde GONCA yazdığı için bu lâkapla anılan merhum komşumuz,...

...Nûri Özcan’ın çocuklarının, mîras işlerini kolayca hâllettikten sonra, köy yolunun yerlerinden geçen kısmını (yaklaşık 300m) vâsıtaların rahat geçişebilmesi için, telleri iki yandan içeriye çekmek sûretiyle, babalarının rûhunu şâd edecek güzel bir harekete imza attıklarından söz etmiştik.

Bir başka komşumuz da, referandum konusunda; “Bakacağız, 3 ton fındığım depoda duruyor. 15 yaparlarsa, o zaman tamam. Yoksa yok!” şeklinde fikir beyan etmiş olduğunun konuşulduğunu belirtmiştik.

Bu hafta gittiğimizde de, evin avlusundayken yoldan geçen, Melikoğlu Sokağı’ndan bir komşumuz, selâmın ardından, ne yaptığımızı sordu. Fidan diktiğimizi söyledik. O da, “ En iyisi; zâten fındıkta iş kalmadı, herhâlde böyle yapmak daha iyi olacak!” falan dedi.

MEYVESİZ KÖY, FINDIKSIZ BAHÇE!

Biz de, bunun bizim öteden beriki fikrimiz olduğunu belirttik. Zâten fidanı bir alternatif olarak değil, sevdiğimiz için dikiyorduk. Köy, daha çok, meyve demek bize göre. Fındık, bir ayda geçip gidiyor. Bize köyün tadını, tuzunu, hazzını yaşatan şey meyveler değil mi?

Sebzeler bir yana, meyve olarak eriklerle başlayıp taflan, kiraz ve dutla devam eden bereketler, fındığın ardından ceviz, üzüm, elma, armut, kestâne, hurma vs. sürüp gitmiyor mu? Bu meyveler olmasa hangi şey bizi köye çekecek ki fındık hârici zamanlarda? Onun için, köyün fındıktan çok meyve olduğunu düşünenlerdeniz. Haksız mıyız?

Her neyse, görüldüğü gibi, vatandaş fındık fiyatlarından rahatsızlığını her vesîleyle dile getiriyor. Geçen yazımızda da belirttiğimiz gibi; millet ve memleketin, hayat-memat meselesi gibi arz edilen konularında dahî pazarlık unsuru olarak ileriye sürüyorlar bunu. Bâzen, yapacağından olmasa da, kızdığından dolayı, onu değiştirmeyi, ya da başka bir geçim yolu bulmayı geçiriyor aklından.

Hâlbu ki, olacak şey mi? Bölgemiz için fındıktan daha pratik ve ideâl olanı var mı? Belki daha gelirlisi mümkün ama işin gider ve meşakkat tarafı, ayrıca alâka yoğunluğu meselesi var. Hattâ bunun bütün yıla yayılarak üreticinin elini-kolunu bağlaması söz konusu. Fındık üreticisinin, bunca özgürlüğün ardından böyle bir teslîmiyet göstermesi olacak şey değil!

AĞA’DAN BEYEFENDİ’YE!...

Nitekim, öteden beri fındıkçılara “ağa” denmesi boşuna mı? Şimdi fındığı az olanlar da “ağa!”. Çünkü, neredeyse bahçeye girmeden, bir çuval kulağı tutmadan fındık mevsimi savılıyor. Satış da kapıdan yapılıp uzaktan seyr ediliyor.

Bu günün, ağalıklardan bile öte Efendiliğe evrilmiş, hepimizin bildiği şekliyle beyefendileşmiş, kravatlı üreticisine, nasıl bir başka ürün yaptırtacaksınız? Dolduruşa gelip, ya da kendisince bir havaya girip fındığını keserek, sökerek başka arayışlara girenler oldu. Ya sonuç?

Başlarda her şey iyi gibiydi. Ama, mâlum, Türk milletinin özelliği hızlı başlamakmış! Ve de tabiî, sonu gelmemekmiş. Bunun örneklerini çok görüyoruz, çeşitli vesîlelerle gittiğimiz yerlerde.

Hâsılı, fındığı yapamayan, diğerlerini hiç yapamıyor. Sonunu getiremiyor. Çünkü daha fazla ilgi, özen ve de zaman istiyor. Ama, burada da diyoruz ki, fındığa kızıp gösterdiğiniz bu -biraz da inadına- hışım ve gayreti, ürün değiştirmeden, fındık üzerinde gerçekleştirseydiniz onca yorgunluğa gerek kalmazdı.

Olacak olan da bu. Adı üretici olan bizler, gerçek üretici olmak, fındığın içinden olmasa da, kapsamından çıkmamak, onunla ilgilenmek, haşır-neşir olmak, samîmiyeti ilerletmek zorundayız. Yoksa, uzaktan merhabayla olmayacak bu iş. Eski günlerimizdeki gibi, onu daha bir ciddîye alıp, kendi öz emeğimizi harcayacağız. Ona kâlbimizi vereceğiz. Yolunacak kaz olarak görmeyip, her hâlükârda aziz bir nîmet muâmelesi yapacağız.

SÂDIK YÂR, ÖZGE DİYÂR...

Sevgili dostlar. Daha ileriye gitmeyelim. Ne kadar iyi niyetli söylesek de, bir gerçeği ifâde etsek de, özellikle, bizim çocuklukta yaşadığımız köy hayâtını bilmeyen, o günlerin muhabbet ve tadına muttalî olmayan yeni nesil bizi yanlış anlayabilir. O günler çok güzeldi.

Köylerimiz yine güzel. Yine verimli. Şimdi yollarımız ve de imkânlarımız da çok iyi eskiye göre. Köyümüzle ilgilenelim, fındığa daha bir önem atfedelim. Eskiden olduğu gibi tarlalar ekelim, sebzeler, meyveler yetiştirelim, mümkünse hayvan bakalım. Parayla satın alma kolaycılığından kurtulup üretime dönelim, kendi el emeğimize, doğallığa, toprağa, kısaca kendimize dönelim.

Belki nefsimize ağır geliyor ama, işin aslı bu. Bizim aslımız da toprak. Mâlum, gideceğimiz yer de! Dolayısıyla, bereketimiz de, mutluluğumuz da toprakta. Toprağa sâhip çıkmak, vatanseverliğin de bir gereği değil midir aynı zamanda? Bilmeyiz, haksız mıyız? Takdir sizlerin…

Her neyse; toprak, toprak deyip te, Veysel’i geçmek olmaz. Sözümüzü, onun TOPRAK şiirinden bir kıt’ayla bağlarken, tamâmını bulup, kendimizi, yurdumuzu ve hayâtın gerçeğini anmak ve de anlamak adına tekrar tekrar okumanızı tavsiye ederek hepinize sevgiler, saygılar sunuyor, cümleye güzel baharlar, bereketli ömürler diliyoruz ves’selâm…

Karnın yardım kazma ile bel ile
Yüzün yırttım tırnak ile el ile
Yine beni karşıladı gül ile
Benim sâdık yârim kara topraktır…

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ
  • İzlenme : 378