Bugün: 16.10.2018
  • Ana Sayfa
  • »
  • Bizde de Namaz Yasağı Var mı?

Bizde de Namaz Yasağı Var mı?


Son günlerde ulusal basında, namaza yasak koyduğu ifâde edilen kuruluşlarla ilgili haberler daha sık yer almaya başladı. Hattâ, bu anlamda adı telâffuz edilen bir büyük otomotiv kuruluşunun Japonya’daki sâhibi, manşetten verilen haberler üzerine alelacele Türkiye’ye gelerek meseleye el koyup yanlışı düzeltti. Şimdi de benzer haberlerin odağında bir kargo şirketi var. Artık, daha nerelerde buna benzer neler oluyor; kim bilir? 

N'oluyor bu insanlara? Gitgide iyiye gitmeyi umarken bunlar neyin nesi? Hadi, eskiden böyle tavırlarla derin ve de milletine serin birilerine mesajlar gönderiliyordu. Biz milletten yana değil, sizden yanayız diye. Kimileri için böyle yapmak ihtiyacı vardı. Şimdi böyle bir şey de yok. Bunların şimdiki yaptıkları, hâlis-muhlis şeytanlıktan başka bir şey değil. Kimsenin etkisinde kalmadan, şeytanla bile bile lâdes yâni. 

Ne diyelim, kendi tercihleri ama, bu milletin de bin yıllık bir tercihi var. Bundan doğan konjoktürel durumu ve de hakları var. Bu işgüzarlara sormalı ki; tüm bu kazanım ve hakları çiğneme yetki ve cür'etini nereden alıyorsunuz?

Yasak olayının sosyolojik, psikolojik, kültürel ve de toplamda ekonomik boyut ve sonuçlarına girmek istemiyoruz. Bu hareket, netîce îtibârıyle neresinden bakarsanız bakınız mânen olduğu kadar madden de bir zarar-ziyânın ifâdesi. İbâdetin kime ne zararı olabilir? Buna yasak koymak, önemsememek hangi müesseseye ne kazandırır? Özellikle Türkiye gibi asırlarca İslâmın sancaktarlığını yapmış, nüfûsunun tamâmına yakını Müslüman bir ülkede böylesi bir uygulama en hafif tâbiriyle akıl tutulması olarak nitelenebilir. Çünkü bu, ne sosyâl barışa hizmet eder, ne de kurumsal motivasyon, kaynaşma ve verime!

Ama, neylersiniz ki herkes karakter ve tîynetinin gereğini yapıyor. Şimdi mesele; bunlara karşı yapılacak olan nedir? Benzer yasakların Ordu'daki bâzı kuruluşlarda da söz konusu olduğu kulağımıza geldi. Bu kuruluş Ordu'da ama tüm bölgeye hitap ediyor ve de tüm dünyâya ihrâcât yapıyor. Hattâ ülkenin hatırı sayılır bir markası. Çalışanların bir kısmından duymuştum. Ondan bu yana bayağı zaman geçti. Şu an ne durumdadır bilmiyorum. 

Bu mesele, araştırmaya, ilgilenmeye değer. Çünkü böyle bir şey gerçekse, oldukça vahim bir hak ihlâliyle karşı karşıyayız demektir. Her yerde, her yörede böylesi durumlarla karşılaşılabilir. Bu tür işlerle birilerinin ilgilenmesi lâzım. Müftülükler mi, sendikalar mı, Namaz Gönüllüleri Plâtformu mu, İHH mı; her kimse. Kişi kendisi yalnız başına bu konunun üzerine gidemez. İşverenin gündeminde böyle bir şey olsa zâten söylemeden yapar. Ama, böyle bir derdi yoksa, sen söyleyince kötü olmaktan ve de gözden düşmekten ileriye gidemezsin. Belki de, ilk fırsatta kapı dışarı edilme ihtimâli söz konusu olur.

Her neyse; böyle durumlar için tarafsız kurumlar olmalı. İşyerlerini, resmî dâireleri, kamuya hitap eden toplu yerleri, dinlenme tesislerini dolaşmalı, gerekli araştırmaları yaparak yer sâhip ya da yöneticilerine gerekli notlar ve de notalar verilmeli; sonuç alınamadığı takdirde de konu gerekirse kamu oyuyla paylaşmalı. Deşifre edilmeli. Ya da, Amerika'nın, AB'nin, İMF'nin ülkelerin ekonomi, insan hakları konularındaki değerlendirmelerini yapıp not vermeleri gibi açıklamalar yapılmalı. Bunun hâricindeki kişisel, yetkisiz girişimler işçi-işveren arasında sıkıntılara sebebiyet verir. Bu da mevcut durumu daha da kötüleştirir.

Diğer yandan, işyerleri böyle de, ya yerleşim yerleri! Kendi yaşamakta olduğum kent îtibârıyle söylüyorum; ilçe boyutundaki koskoca sitelerde, hattâ onların topluca bulundukları koca koca semtlerde, bırakın câmiyi, ufacık bir mescid dahi yok. Bir bodrum bile çok görülüyor. Sitelerde her türlü konfor var; lokal, düğün salonu, bakkal, kamelya, park, yönetim odası vs; gel gör ki mescid yok.

Bir de şunu vurgulamak gerekir ki, mescid olan yerlerin çoğu da yetersiz. İzbe, basık, karanlık. Affedersiniz; tahliye borularındaki seslerin yarıştığı yerler. Bir de derme-çatma, üstün körü. Sormak gerekir: İbâdethânelerimiz, en çok değer vermemiz ve öncelememiz gereken yerler olmalı değil mi? Aslını sorarsanız, namaz gibi önemli bir ibâdetin gönül protokolündeki yeri buralar mı olmalı?

Söyler misiniz, bir site yapılırken, neden önce namaz konusu düşünülmüyor? Gençler düşünülmüyor, nezih ortam, sağlıklı arkadaşlıklar, günâhsız hava sahası arayışları hesaba katılmıyor?! Bizim, sizin, çocuklarımızın namaz kılıp-kılmaması çok mu önemsiz? Kılsa da kılmasa da, olsa da olmasa da fark etmez mi? Hele emeklilerimiz! Hiç olmazsa onların cemaatle namaz kılma hakları yok mu?

“Efendim, câmiler var. İşte orada. Ya da evde kılsın. İlle câmi derse yarım saat yürüsün, ne var?” diyenleri hep duyuyoruz. Peki; 1. kata bile asansörle çıkan günümüz insanı için sizce bu mantıklı bir söylem ve gerekçe midir? Sözün özü, lâfı gevelememek gerekirse; toplum olarak, namaz gibi dînin direği olan bu işte samîmiyet sınavımızın sonucunun çok zayıf olduğunu kâbul etmeliyiz.

Namaz konusu bir yara sevgili okurlar. Bu anlamdaki duyarsızlığımız, samîmiyetsizliğimiz her yerde kendini gösteriyor. Yüzlerce kişi çalışan ve iş ya da işlem için uğrayan koca belediyede, resmî dâirelerde, okullarda, hastânelerde, eli-yüzü düzgün, yeterli, tatminkâr ve de inancımızın haysiyetiyle mütenâsip bir özeni çağrıştıran kaç mescid gösterebilirsiniz? Belki de hiç!  

Hadi belediyelerin, özellikle Ordu'daki sol geleneğin böyle bir derdi yok diyelim; ey mahalle sâkinleri, koca koca siteleri kuranlar, sağduyulu müteahhitler, vergi rekortmeni namazlı mühendisler, niyâzlı mîmarlar; ey aziz Türk Milleti, sen nerdesin? Allâh aşkına, kendine samîmiyetle bir sor, senin bu işte hiç sorumluluğun yok mu? Efendim, büyükler, yöneticiler diyeceksin. Onlar uzaydan mı geldi? Sonuçta sorumluluk gelip, yine senin başına patlıyor. Bundan kaçamazsın. Nesillerin vebâli boynunda.

Şu Mübârek Ramazan günde insafla düşünelim. Fert, âile, toplum ve kent olarak dînin direği namaza karşı durumumuzu, onun çevresel imkân ve tezâhürüyle ilgili konum ve sorumluluklarımızı yeniden gözden geçirelim. Samîmî olalım. En iyi iyilik, en güzelini vermektir. Namazı hayat protokolümüzün en başına almadığımız sürece Hak katındaki samîmiyet sınavını kazanma şansımız sizce nasıl gözüküyor olabilir? Lütfen, eğri otursak da doğru konuşalım!

Unutmayalım ki namazın bize değil, bizim namaza ihtiyâcımız var. Namaz yasak olmasın elbette ama, yasak savma gibi de olmasın. Çünkü, zâten, namaza yasak koyanlar da bu cesâreti, namazı şuursuzca ve de genellikle yasak savarcasına kılanlardan alıyorlar ves'selâm...

Diğer Yazıları
  • PAYLAŞ