49,9899$%0,06
55,9316€%-0,07
67,0977£%0,05
6.279,30%-0,95
10.322,00%-0,74
%
3849174฿%-0.97697

30 Ekim 2026 Cuma

Ölmeden Önce ‘Allah’a Teslim Olmak’ ve Kadir Gecesi

1 Ayda 163 Milyon 800 Bin TL Ödüyoruz!...

Toplumsal Sorunlar ve Altyapıları

Bu Adaletsizliği Gidermek Elimizde…

Bir Ağır Hasta Ziyaret Ediyor

Devlete Hicretle Gidilir
Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) hayatının ve İslam tarihinin ilk çağlarında, bir dönüm noktası olarak ‘Hicret’ gözümüze çarpmaktadır. Ve bu safha hem yaşandığı zamanda ve hem de aradan 1.400 seneden fazla bir zaman geçtiği halde bugün bile büyük bir öneme haizdir.
Nedir Hicret’i önemli kılan? Hicret’le birlikte ortaya ne veya neler konmuştur?
Aslında İslam tarihinde önemli birçok olay mevcuttur. Mesela Peygamberimizin doğumu ile o gece bütün dünyada yaşanan harikulade olaylar. ‘Ateşperestlerin 1.000 yıldır gece gündüz demeden sürekli yanan ateşlerinin o gece sönmüş olması’ gibi.
Kuran’ın ‘Oku’ emriyle Hıra Dağı’ndaki mağarada, Peygamberimize ilk defa inzal olmaya başlanması.
Hazreti Ömer’in; “Artık biz 40 kişiyiz. İslam’ı açıkça tebliğ edelim” demesinden sonra İslam’ın açıkça ilanı ve tebliğine başlanması.
Mekke’den uzakta yapılan 1. ve 2. Akabe Biatleri. (bi’setin 12 ve 13. yılları)
İlk Hicret’in, Habeşistan’a yapılması.
Bedir Harbi, Uhud Harbi, Hudeybiye Anlaşması ve Hendek Harpleri.
Rıdvan Biati.
Mekke’nin feth edilmesi gibi daha birçok önemli olaylar yaşanmış olmasına rağmen Hicret’in yeri bütün bu önemli olayların önüne geçmiş bulunmaktadır.
Bu olay o kadar önemsenmiştir ki ‘tarih, bu olayla başlar’ denilerek, ay gününü esas alan Hicri takvim ile güneş gününü esas alan Rumi takvimlerin ilk başlangıç günü olarak ‘hicret’ kabul edilmiştir.
DERTLERİN ÇÖZÜMÜ
Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’deki ayetler inzal (iniş) sebeplerine göre ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan Mekke inzal olanlarına Mekkî ayetler, Hicret’ten sonra Medine’de inzal olan ayetlere ise Medenî ayetler denmektedir.
Bu iki ayrı tasnife tabi tutulan ayetlerin temel özelliklerine bakılınca da görüleceği üzere, Mekkî ayetler genellikle İman esaslarını ortaya koyarken, Medeni ayetler Medine’de kurulmuş olan İslam Devleti’nin esaslarını tanzim etmekte olmasıdır.
Nitekim toplum halinde yaşamaya mecbur olan insanların, Allah’a karşı durumları ile insanların birbirlerine karşı durumlarını tanzim etmek, güçlülerin zayıfları ezmesini önlemek ve onların hak ve adalet üzere yaşamalarını sağlamak ancak ‘Adil Düzen’i kurarak hayata geçilmesi ile mümkün olmaktadır.
Ancak o zaman devlet denilen sosyal bir organizasyon kurulabilmekte ‘yetimin, öksüzün, kimsesizin elinden tutulabilmekte’ aç ve açıkta olanlara, iş yerleri kurularak istihdamları sağlanmaktadır. İçeriden ve dışarıdan gelebilecek her türlü tehlikeler devletin varlığı ile önlenmekte, ölen bir insanın mirası adaletle taksim edilebilmektedir. Çocukların eğitim ve öğretimleri bu sayede yapılabilmekte, sıhhat ve sağlığa ait her türlü hastane ve tesisiler devlet eliyle kurulabilmektedir.
Adem (a.s.)’dan bu yana insanlar önce iki guruba ayrılmaktadırlar. Bunlar ‘kuvvetten, güçten, zenginlikten’ yana olanlar ile ‘hak’tan yana olanlar’dır. Şurası bir gerçektir ki birincilerin temel özelliği ‘kendilerini ilah ilan eden insanların koymuş oldukları kurallara uyma…’ olarak karşımıza çıkarken, ikincilerin temel özellikleri ‘Allah’ın (c.c.)koyduğu kurallara uymayı kabul etmiş olmalarıdır.’
Birinci kategoride olanlar insanların kendi nefislerine uymamaları için tahdit edilmeleri (sınırlandırılmaları) gerekmektedir. Yoksa ‘vurur, kırar, çalar, çırparlar…’
Bunların ‘hak ölçülerini kabul etmiş’ olanlarına Müslüman denir. Bu kabulün şifresi bildiğiniz gibi ‘Kelime-i Şahadet veya Kelime-i Tevhit’tir. Bu kelimeyi dil ile söylemeleri, kalpleriyle de tasdik etmeleri gerekir.
İslam’a iman eden insanların inançları, anında yaşayışlarına yansımaktadır. Adam içki içiyorsa (dışarıdan bir zorlama olmadan) onu bırakmakta, kumar oynuyor, zina ediyorsa onlardan vazgeçmektedir. Bir zamanlar zayıfları ezen adam bu insan birden zayıfların hamisi (koruyucusu) olacaktır.
Nitekim Hazreti Ömer; “Cahiliye dönemimde kendi öz kızımı kendi ellerimle toprağa gömüştüm…” diyerek cinayetini itiraf ederken daha sonra da aynı insanın ‘Adaletiyle dünyaya örnek…’ olarak karşımıza çıktığı görülmektedir.
GRİ RENKTEKİLERE DİKKAT
Allah’a inanmayanlara bir renkle belirtirsek bunlara ‘kara’ uygun bulunmuş, ‘kara cahil, kara cübbeliler, kara şapkalılar, kara vicdanlılar…’ gibi sıfatlar takılmıştır. İslam’a inanan ve Hakk’a sarılan insanlara ise renk olarak ‘beyaz veya ak’ renk münasip görülmüş ve bunlara ‘ak saçlı, aksakallı, piri fani, ak alınlı ak yüzlü, vicdanı da elbisesi gibi aktır…’ ifadeleri söylenmiştir.
Bu iki ana gurubun arasında bir de ‘gri, kurşuni renk’ vardır ki bunlar, dışından bakıldığında Müslüman olarak görünürler. Kur’an-ı Kerim onlar için; “Müslümanların yanındayken onlarla birlikte olduklarını söylerler. Ama iman etmeyenlerin yanına geldiklerinde, biz Müslümanları kandırıyoruz, biz sizinle birlikteyiz, derler.” buyurmaktadır.
İslam bunlara ‘Münafıklar’ demekte ve Müslümanlara karşı tehlikelerinin, karadan fazla olduğu bildirilmektedir. Medine’deki Münafıkların başı Abdullah ibn-i Ubey böyle bir insandır. Dikkat edilecek bir önemli nokta ise Münafıklık, Mekke’de Müslümanların itilip kakıldığı ve eziyet gördüğü ortamda çıkmamış, Müslümanlar Medine’de devletlerini kurduktan sonra çıkmış olmasıdır.
İslam’da devlet idaresini üstlenen şahsa Halife denmektedir. Ancak o makamın gerçek sahibi Hazreti Muhammed (s.a.v.)’dir. Onun vefat etmesinden sonra O’nun İmamet makamına sıra ile Halifeler veya devlet başkanları olarak Hulef-i Raşidin yönetime gelmişlerdir.
Şu ölçü de unutulmamalıdır. “Halife, devlet başkanı yetkilerini taşıyan insandır. Devlet yetkilerine sahip olmayan kimselere adına halife bile denilse o halife olamaz.”
İlk Halife, sadakatiyle öne çıkan hazreti Ebu Bekir’dir. Devletin ileri gelenlerinin kendi aralarında yaptıkları istişare sonunda Hazreti Ömer’in Hazreti Ebu Bekir’e biat etmesiyle şekillenmiştir. Hazreti Ebu Bekir’den sonra sırasıyla Adaletiyle meşhur Hazreti Ömer, hilm ve şefkatiyle öne çıkan Hazreti Osman ve ilim ve kahramanlığı ile öne çıkan hazreti Ali halife olarak görev almışlar ve bizzat siyasetle uğraşmışlardır.
Siyaset, Peygamberler başta olmak üzere ‘Hülefa-i Raşidin’in (ilk dört halife)’ de bizzat ilgilendiği bir konudur. Siyasetin (politikanın) kötülüğü bizzat kendisinden gelmemekte idaresinde zulüm yapan yöneticiden kaynaklanmaktadır. Siyasetten kaçmak yukarıda açıklandığı gibi Peygamber mesleğinden kaçmak demektir.
Nitekim peygamberimiz; “Bir anlık adalet, yıllarca yapılan ibadetten üstündür” buyurarak işin önemini vurgulamaktadır.
Elbette her işin iyisini de yapan olur, kötüsü de. O makamı tutanlar halkı mutlu ve mes’ut kılabilecekleri gibi fitne ve fesat çıkartabilmek için oraları ya direkt veya dolaylı yoldan ele geçirenler de olur. Eğer idare, adil insanlara verilmezse orası nefsine uyan, menfaat ve çıkarını halka hizmetten öne alan, rüşveti ve adam kayırmayı adet edinen kimselerin eline geçer ki sonra halk kıvranır ama iş işten geçmiş olur.
SİYASETLE EN ÇOK İLGİNENLER
Zamanımızda insanımızın siyasetten soğutulması (bu bir plan dâhilinde uygulanmıştır) yanı sıra yeryüzünde siyasetle en çok ilgilenenlerin Yahudiler olduğunu biliyor musunuz?
Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar hemen hepsi, siyasetle yakından ilgilenmekte, bulundukları ülkelerin üst düzey yöneticileri ile yakın ilişkiler kurarak onlara yaptırabilecekleri şeylerin azamisini yaptırmaktadırlar.
Sizlere yakın tarihimizde ülkemizde siyasetle uğraşarak kendi planlarını yürütme açısından başarılı olan Yahudilerden bir demet sunmak istiyorum.
Theodor Herzl; Sultan Abdülhamit’i ziyaret edebilmek için çetin mücadeleler yapar, rüşvetler yedirir, neticede onun huzuruna çıkmayı başarır. Abdülhamit’e büyük paralar karşısında Yahudilere Filistin’de toprak satmasını ister. Teklifi reddedilir. O, bu sefer Sultan Abdülhamit’i tahtından indirecek oyunlar sergilemeye başlar.
Lazaro Franko; Türkiye’de ırkçılık hareketlerinin öncüsü olur, Ankara’daki Türk Ocağı’nın kurulması için binlerce altın hediye eder. Hükümet ve devlet yetkilerine çok yakın bir duruş sergiler.
Moiz Kohen; Munis Tekinalp takma adını alarak ‘Türkçülük üzerine’ yazılar yazar, kitaplar hazırlar. Gençlerimizin idealinin ve enerjisinin boşa akıtılmasını sağlar.
Emmanuel Carasso; Selanik’e ilk mason locasının kurulmasını sağlar, Selanik milletvekili olarak İstanbul’a gelir. Sultan Abdulhamid’i tahtından indiren heyet arasında bulunur.
Nissim Masliyah, Alber Ferid Aseo, Alber Fuaa, Rafael Benuziya ve Avram Galanti isimli Yahudiler İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin militan kadroları arasında yer alırlar. Bilindiği üzere İttihad ve Terakki Cemiyeti; Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında en önemli rol oynayan bir siyasi akımdır. (Mustafa Armağan)
Haim Nahum; Lozan anlaşmalarında Türk heyetine müşavirlik yapar, uygulatmaya muvaffak olduğu doktrini ile ‘ülkemizi; 1- işsiz, 2 – aç ve 3 – borca esir hale gelmesi ile insanımızın 4 – din ve ahlakından koparılmasını’ sağlamıştır. 5 – İnsanlarımızı bölmüş, 6 – böldüğü parçaların birbiriyle çatıştırılmasını sağlamış ve 7 – yutulacak yumuşak lokma haline gelmemizi temin etmiştir. Bunun için işbirlikçi kadroların iktidarı için çalışmıştır.
Ernst Hirsch, 1933 yılında yeni kurulan İstanbul Üniversitesi’nde görev yapmak üzere Türkiye’ye gelen Alman hukuk profesörlerinden biridir ve Yahudi’dir. Anayasa ve kanunlarımızın hazırlanmasında önemli katkıları yapmıştır.
İNSAN, SİYASETLE İLGİLENİR
Yazımın başında da belirttiğim gibi siyaset, insanları sevk ve idare etme sanatıdır ve sadece insana aittir. Peygamber mesleğidir. Çünkü gerçek siyaset sahipleri, insanları (kendine bağlı olsun veya olmasın) adaletle idare ederek onları mutlu ve mesut kılmasını bilmişlerdir.
Ama “ben siyaset (politika yapıyorum)” diyerek aklına geleni icra edenler gece rüyasında gördüklerini ertesi günü kanunlaştıranlar ve yurt içi veya yurt dışı bir takım güç odaklarının emirlerine girenler ne kendilerine ne de halka saadet getirememiş, halkın perişanlığına ve batmasına sebep olmuşlardır.
Siyaset, insanlara has bir meslektir ve hedefi, başta insanlar olmak üzere bütün canlılara ve hatta çevreye hizmet etmektir.
Siyasetten kaçmak veya siyasete arka dönmek kesinlikle insanlıkla, İslam’la alakalı bir davranış değildir. Bazı ilim adamlarımızın kendilerini siyaset dışı gibi görünmelerinde ise yine bir başka siyasetin yapılması manasına gelmektedir.
Evet, yeryüzünde insan dışında hiçbir canlı, Allah onlara akıl vermediğinden siyaset yapmamakta, yapamamaktadır. Mesela bir eşek eğer siyaset yapabilseydi bu kadar yükü taşır, insanlara köle olur muydu?
Siyaset işi, ancak kendisine akıl verilen ve mükellef olan insana mahsustur.
İnsanımızın kafası çok karışıktır. “Siyaset yapılmalı mı, yoksa yapılmamalı mı? Yoksa siyaset yapmalı ama politika mı yapılmamalıdır? Bazı âlimler siyasetin aleyhinde bulunmuşlar, o halde yapılmamalıdır” gibi daha birçok soru, kafaları meşgul etmekte ve tabii bu düşünceler hareketlerine de yansımaktadır.
Konuya önce siyasetin tarifi ile başlamak istiyorum. Siyaset; toplumu (insanları) sevk idare etme sanatıdır. Ancak, sevk ve idare ederken ‘Adalet’i öne çıkarmak gerekmektedir. Eğer toplumun idaresinde adalet yoksa o toplumda insanlar ya birbirine düşecektir veya düşmanları o toplumu esir ve köle yapacaklardır.
Tarih boyunca değişmez kaide; Hazreti Ömer’in ifadesiyle “El adlü esasül mülk” yani “Adalet mülkün temelidir” kaidesidir.
Siyaset kelimesinin politika olarak söylemesi, neticeyi değiştirmez. Her iki kelimenin de ifade ettiği mana aynıdır. Bir farkla ki biri Arapça kökenli bir kelimeyken diğeri Latince kökenli bir kelimedir. İnsanları sevk ve idare etmek için kullanılan kelimenin ne olduğunun fazlaca bir önemi yoktur ama yapılmakta olan işin önemi çok büyüktür.
Mülk, kelimesi sahip olmak manasına gelir ki halkın idaresine sahip olmak manasında kullanılmıştır. İnsanların sevk ve idaresine sahip olmak ancak işin başına geçmekle mümkündür. Çünkü idarede hukuk ve adaletin, ilmin, ekonominin, dış politikanın, askeri çalışmaların, maliyenin ve benzeri daha birçok hususun aynı anda yürütülmesi zorunluluğu vardır. Hatta bir yerde yapılacak eksik icraat kendini başka bir yerdeki tahribatla gösterebilir. İşte bütün bu hususlar idarenin de bir devlet organizasyonu içerisinde olmasını gerektirmektedir.
Yukarıda izah etmeye çalıştığımız konuları toparlayacak olursak, “Halkın sevk ve idaresine siyaset denir ve bu ancak bir devlet yapısı ile gerçekleştirilebilir.”
DEVLET İDARE ŞEKİLLERİ
Devlet idaresi başta idareyi yürüten bir şahıs ve işlerin gerektirdiği birçok yardımcıların ve bunların ekiplerinin bulunmasıyla teşekkül eder. Baştaki idarecinin belirlenmesi bazen saltanat şekliyle, bazen halkın seçimlere katılmasıyla yani cumhuriyetle ve bazen de askeri darbeler neticesinde belirlenebilmektedir. Devletin şekli genellikle bu idarecilerin belirleniş şekline göre yapılmaktadır. Cumhuriyet, mutlakıyet, saltanat ve krallık gibi.
Devletin başının belirlenmesine çok değişik bir uygulama olduğundan bu konuya çağlara örnek, Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) uygulaması ile başlayalım.
İlim adamlarının da tarif ettiği gibi Peygamberimizin toplum üzerinde 3 ayrı vasfı (özelliği) bulunmaktaydı. Bunlardan birincisi ‘Nübüvvet vasfı, Peygamber yani Allah’ın elçisi olması’dır. İkinci vasfı (özelliği), Devletin başı (reisi) ordunun kumandanı, namazda imam olmasıdır. Üçüncü vasfı ise insanlar arasındaki ihtilafları adaletle çözen Hâkimlik, kadılık, yargıçlık vasfıdır.
Müslümanlar arasında çok karıştırılan bir konu da ‘iman ve biat kavramları’ ile bunları ihtiva ettikleri manalardır. İman, peygamberimizin nübüvvet vasfına karşı insanların yapması gereken husustur. İnsanlar bu eylemleriyle ‘Müslüman’ adını almaktadırlar. Burada konumuz siyaset olduğundan biz daha çok ikinci vasfı üzerinde duracağız.
PEYGAMBERİN DEVLET BAŞKANLIĞI
Bisetin (peygamberliğin) 12. yılında Medine’den Mekke’ye gelen 12 kişi Akabe kayalıklarında (Mekke’den 10 km. kadar uzakta) Peygamberimize itaat edeceklerini de ifade ederek ona ‘biat’ etmişlerdir. Müslümanlar bu adımla, Peygamberimizin İmamet vasfını kabul edilmekte ve İslam devletinin kurulmasının ilk adımı böylece atılmış olmaktadır.
Medineliler, dönerken Mus’ab bin Ümeyr’i de birlikte götürerek kendilerine hocalık yapmasını isterler. Ertesi sene Medine’den Mekke’ye gelenlerin sayısı 75’e çıkmıştır. Bunlardan ikisi de kadındır. Medineli heyet Peygamberimizle birlikte tekrar Akabe kayalıklarına gider ve Peygamberimize biat ederler. Buna ikinci Akabe biatı denmektedir. Orada peygamberimizi Medine’ye davet ederler. “Sana itaat edecek ve seni hayatımız pahasına koruyacağız” derler.
Olayların sıralamasında ‘Miraç’ ve ‘Hicret’ vardır. Bunların sonucunda Medine Devleti kurulmuş ve Hazreti Muhammed (s.a.v.) kendine yapılan biatlerle ‘Devlet Başkanı’ olarak belirlenmiştir.
Biat olayının görüldüğü diğer önemli bir olay Mekke’nin fethi amacıyla yola çıkan İslam ordusu yarı yolda, ordunun komutanı durumundaki Peygamber efendimize; ‘Rıdvan biati’ adıyla, “Gerekirse ölecek ama bu yoldan dönmeyeceğiz. Bu sebeple de sana tekrar biat ediyoruz” manasında bir biat daha yapmalarıdır.
“Peygamberimiz Medine’de Allah’ın elçisi görevi yanı sıra insanların (Müslümanların, Müşriklerin, Yahudilerin ve Münafıkların) sevk ve idaresini de üstlenmiş ve siyasetle bizzat uğraşmıştır.”
HALİFE’NİN BELİRLENMESİ
Peygamberimizin ‘abd’ yani ‘kul’ olması sebebiyle bu dünyadan ayrılması mukadderdi. Onun vefatının hemen akabinde (kendisine daha defin ve techiz hizmetleri yapılmadan) ‘Ben-i Sakafe’de’ toplanan İslam’ın önde gelenleri (Muhacir ve Ensar) Halife seçme işlerini öne almışlardır.
Diyanet İşleri Başkanlığı web sitesinde ‘Halife’ kelimesini şu şekilde tarif etmektedir. Sözlükte ‘Birinin yerine geçmek, bir kimseden sonra gelip onun yerini almak, vekâlet etmek, temsil etmek’ gibi anlamlara gelen hilafet, bir kavram olarak, Hz. Peygamber’den sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade eder. Halife de, bir kimsenin yerine geçen, onu temsil eden kimse demek olup İslam tarihinde terim olarak devlet başkanı için kullanılmıştır.”
Halife belirlenmesinde ‘isteyerek, gönül rızası ile seçilmesi’ esası uygulanmış, ‘ikrah, zor kabul ettirme yolu’ kullanılmamıştır. Bu yolla halife olan kişiye de severek ve isteyerek itaat edilmiş, böylece devletin güçlü olması sağlanmıştır.
Halife kelimesi, Peygambere göre yapılmış bir tariftir. Hazreti Ömer zamanında bu makam bulunan şahsa, halka (idare edilenlere) göre bir tarif yapılmış ve ‘Emir’el Mü’minin’ – ‘Mü’minlerin Emiri’ unvanı da verilmiştir.
Aslolan milletin birlik ve beraberliğidir. Kaç tane ayet ve Hadis-i şerif bu konuya açıklık getirmektedir. Birlik ve beraberliğin bozulmasının en önemli sebebi, bazı fikir ayrılıklarının baş göstermesidir. Her fikrin yönlendiricisi aynı zamanda o fikir etrafında toplananların bir elebaşıdır.
Fikir ayrılıkları, insanlar arasında çatışmayı körüklemekte, birlik ve beraberliğin bozulmasını sağlamakta ve bu durum gelecekte toplumu iç savaşa sürüklemektedir. Böyle olunca da binlerce masum insanın ölmesi, mallarının heder edilmesi, hanımların kocasız, çocukların yetim ve öksüz kalmaları mukadder (kaçınılmaz) olmaktadır. Bu düşmanın işine yaramakta, toplum hürriyetlerini kaybetmekte, düşmana esir ve köle olmaktadır.
…AYRILIK AZAPTIR
“Topluluk rahmet, ayrılık azap vardır. (Münâvî, III, 470)” buyuran peygamberimiz, bir gün ashabıyla (arkadaşları) birlikte yemek yerlerken, ashabın ortadaki yemeğe uzandıklarını görünce; “Bir gün gelecek, ümmetimin düşmanları, sizin bu yemeğe uzandığınız gibi üzerlerine üşüşecekler.” Sahab-i Kiram sorarlar. “Ya Resulallah. O gün sayımız az mı olacaktır?” Peygamberimiz; “Hayır, az olmayacak. Ama ümmetim, su üzerinde yüzen saman çöpleri gibi ayrı ayrı ve dağınık olacaklar” diye bildirir. Bu hadis-i şerif, bir Peygamber ikazı olup; “Ey ümmetim. Dikkat edin sakın bu şekilde dağınık olmayın” manasını taşımaktadır.
EMİR SAYISI ARTARSA
Fikir ihtilafları, ikinci bir başın(idarecinin) çıkmasını doğurur. Mevcut olan Emir’le, ikinci Emir arasında ihtilaflar büyüyeceğinden, toplumun parçalanması ve iç savaşın çıkması mukadderdir.
İkinci Emir kendisinin daha kabiliyetli, daha zeki ve becerikli olduğunu iddia ediyor, basın da tevhide dayalı toplumu parçalayabilmek için ihtilafları körüklüyorsa, ne yapılmalıdır?
Birlik ve beraberliğin ölçüleri bellidir. İslam’ın toplumsal olaylardaki hükmü olan “…ayrılıp tefrikaya düşmeyin” emri hatırlamalıdır. İnsanlar, ilk Emir’e bağlı kalmalı ve ikinci çıkan Emir, varsa üstün kabiliyetlerini ilk Emir’in emri altında kullanmalıdır.
Bir hadis-i şerif de Peygamberimiz; “Bir Emir’iniz varken ikinci bir Emir çıkarsa, ikincisinin boynunu vurun” buyurmaktadır. Âlimlerimiz, “boynunu vurun” ifadesinden, “ikinci Emir’in etrafında toplanmayın ki, o da Emir’lik iddiasında bulunamasın” hükmünü çıkarmışlardır.
SULTAN FATİH VE ÂLİMLER
Sultan Fatih, İstanbul’u feth ederken 21 yaşındadır. İstanbul önlerindeki ordusu içinde Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Gelenbevi hazretleri gibi âlim ve fazıl birçok şahıslar bulunmaktadır. Hatta Sultan Fatih Molla Hüsrev’e intisaplıdır ve Molla Hüsrev Fatih’in şeyhidir. Yine Sultan Fatih her zaman diğer âlimlerin ilimlerinden ve görüşlerinden yararlanmaktadır, zaman zaman onların derslerine katılmaktadır.
Sultan Fatih, İstanbul’u feth ederek orayı da hakkın ve adaletin bir kalesi yapmaya azmetmiştir. Savaşın yoğunlaştığı bir dönemde; “Gemiler, karadan yürütülsün” diye bir emir çıkartır. Bu emrin uygulanmasını aklen mümkün görmeyen ordu içinde bazı subay ve askerler, böyle şey olur mu? Hiç gemiler karadan yürür mü? Muhammed han, aklını mı yitirdi? diye hoşnutsuzluk gösterirler.
Bu karışıklığın önlenmesi ve Emir’e itaatin sağlanmasında görev, yukarıda isimlerini saydığımız âlimler ve şeyh efendilere düşmektedir. Asker içerisinde “Emir’e itaatin farz olduğunu anlatarak” itaatsizlikleri gidermişler, sonra da “Emir, demiri keser…” hükmünce koca koca gemiler karadan yürütülerek, Halice indirilmiştir. Ordunun Emir’ine itaati, onlara zaferi nasip etmiş ve İstanbul feth olunmuştur.
BİRLİK NASIL SAĞLANIR?
Birlik ve beraberliğin yegâne şartı, toplumu başkanın tek olmasıdır. Bir toplumda kendini idareci olarak gören kaç insan varsa toplum o kadar parçaya bölünmüş demektir.
Bazı tarikatlara intisap eden insanlar; intisaplarının biat, kendi şeyhlerinin Emir olduğunu zannetmekte, böylece şeyh sayısı kadar gurup çıkmakta ve İslam’da ki birlik ve beraberlik yani Ümmet yapısı sağlanamamaktadır.
OSMANLI’DA ŞEHZADE KATLİ
Osmanlı padişahları arasında kendi kardeşini katlettirenlerin bulunması bazen tenkit edilir. “Padişah’ın kendi öz kardeşinin öldürülmesini isteyebilmesi onun için ne kadar zor bir iştir ve acaba bu isteğe hangi önemli neden sebep olmuştur?” diye düşünülmez.
Bu olay, milletin parçalanması ve ülkenin ikiye bölünmesi söz konusu olacaksa, fitne ve fesat her tarafa yayılacak, milletin birbirleriyle kanlı bir çatışmaya girmesi mukadder olacaksa, milli birlik ve beraberliğin sağlanabilmesi için bir insanın, bütün zorluğuna rağmen kardeşini bile feda edilebileceğini göstermektedir.
DÖNEKLE YOLA ÇIKILMAZ
İkinci Emir’in çıkması, ikincinin daha önce birinci Emir’e verdiği sözden dönmesi, biat’ından vazgeçmesi ve isyan etmesi manalarını taşır. Tabii bu tip dönek insanlara, kesinlikle güvenilemez ve onlarla bir yere gidilemez. Çünkü kader birliği yaptığı ve kendisine itaat edeceğim diye birçok kereler söz verdiği Emir’ini bile ortada bırakarak terk eden bir insan, bir takım menfaatleri (çıkarları) uğruna yarın, başka ne mukaddesleri (vatan, bayrak, namus gibi) terk etmez mi?
Toplumun dağınıklığı, her kesin ayrı tarafa çektiği karışıklık içerisinde iseniz bu durumdan kurtulabilmenin, birlik ve beraberliği sağlayabilmenin ilacı, dinini bilen ve bunu etrafındakilere öğreten âlimler ve şeyh efendiler başta olmak üzere herkesin bir baş etrafında toplanmasıdır.
Yazımı, toplumun derdini tespit eden ve buna en uygun çareyi sunan, Sait Çekmegilin bir şiirle bağlayayım. Şiirin adı, Dert ve Çare’dir. Hem de Allah; “Birlik olun” diye emrettiği halde birleşemeyen Müslümanların, onulmaz derdi.
İpi kopan tespihim
Dağılmış tane, tane
Acı ama teşbihim
Hani nerde imame
XXX
Daneleri toplayın
Hak ipine derleyin
Bir imame bağlayın
Tevhit gelsin meydane
Milli Gençlik Vakfı’nda benim de yardımcım ve değerli dostum, şimdi de DİN-BİR-DER’in Genel Başkanı Muhittin Yıldırım’ın çok kıymetli ders ve tavsiyeleri bulunmaktadır. Bu yazımda onun anlattığı bir konuyu sizlere de duyurmak istedim.
Hayırlı ve doğru bilginin kendisi çok önemlidir ve bilginin kıskaçlığı olmamaktadır. Bu kimden gelirse gelsin almak ve kullanmak lazımdır.
Toplum halinde yaşayan insanların kendi aralarında kurdukları ve adına sivil toplum örgütleri de denen dernekler, vakıflar, kulüpler, sendikalar ve hatta partilerin çalışabilmeleri ve amaçların gerçekleştirebilmeleri yasal bir takım kuralların yanı sıra insanlar arasında olması gereken bir takım manevi kurallara da uymakla mümkün olmaktadır.
İşte Muhittin hocamız bu gerçekleri anlattığı yazısı şu şekildedir.
GÜÇLÜ TOPLUM, TEŞKİLATLANMIŞ TOPLUMDUR
İnsanın canlılığı onun ruhunun bedeninde bulunmasına, topluluğun canlılığı da o topluluğu meydana getiren insanların kendi aralarında kurdukları teşkilatlanmalarla sağlanır.
“Hazreti Ömer (r.a.) Efendimizden İbn-i Ebi Dünya’nın Süneninde rivayet edilen bir eserde; “İslam, İslam olamaz; ancak cemaat-teşkilat olunursa,
Teşkilatta teşkilat olamaz, ancak emiri-başkanı olursa,
Emirde emir olamaz, ancak emire itaat edilirse” buyrulmaktadır.
Bu kutlu sözden şu dört şeyi çıkarmamız mümkündür.
Hazreti Ömer (r.a.) Efendimiz İslam’ın düzen yapısına ulaşmayı bu dört ana başlık altında tasnif etmiştir. Bunu dikkate almadan İslam iddiasındaki her çalışma sonuçta güdük kalmaya mahkûmdur.
TEŞKİLATLANMAYA TAKINILAN TAVIRLAR
Sosyal yapı içerisindeki insanlar, hakkı savunan böyle bir organizasyon karşısında, şu sekiz şekilde pozisyon almaktadırlar.
TAVIRLARDAN DOĞAN TUTUMLAR
Yukarıda tasnif ettiğimiz bu sekiz sınıf yapı, bu durumları bakımından şu dört tutumu ortaya koyabilirler.
Bu dört tutum sahipleri, ayrıca şu dört davranış şeklini ortaya koyarlar.
TAVIRLARIN NETİCELERİ
Yukarıdaki davranışlar şu dört ayrı niyetin sonucu olarak oluşur.
Hakkı ve hakikati savunan kadrolar temel esaslarımız doğrultusunda yukarıdan beri ortaya koymaya çalıştığımız tasniflerle her biri ayrı ayrı konumlarda olan yapılara karşı geliştirecekleri söylemleri olmalıdır.
Bu bakımdan yeni bir söylem ortaya koyacağız diyorsak, bütün bu insan yapılarını dikkate almaya ve ona göre Kur’an ve Sünnete dayalı olarak, önceki seleflerin söylemleriyle de çelişmeyecek bir dil ve üslubu ortaya koymaya çalışılmalıyız.
Bunun çok önemli ve çok büyük bir iş olduğu, kısa zaman da geliştirilip orta konması, öyle zannedildiği gibi kolay olmamaktadır.