DOLAR

32,5417$% 0.01

EURO

34,6378% -0.18

STERLİN

40,1493£% -0.06

GRAM ALTIN

2.432,92%-2,65

ÇEYREK ALTIN

4.128,00%-3,20

BİST100

9.645,02%-0,50

BİTCOİN

2160521฿%2.93961

İmsak Vakti a 03:59
Giresun PARÇALI BULUTLU 10°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X
Nevzat Laleli

Nevzat Laleli

18 Nisan 2024 Perşembe

    HAY-DER’in Evlendirme Çalışmaları

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Her şeyi para ile ölçen, ben gözümle gördüğüme inanırım, benim derdim karnımı doyurmak, bugünü de kurtardık gibi tamamen maddeci ve materyalist bir düşünce ve yaşayışın hâkim olduğu toplumumuzda insanlar, evlilik konularını alaya almakta, bekâr (dul ve boşanmışlarda dâhil) insanlarımızı yalnızlığa mahkûm etmektedirler.

    Bu adamların gözünde evlilik küçük görülmekte ve gayri meşru yaşam teşvik edilmekte; “Evlenip de ne yapacaksın? Bekârlık, sultanlıktır.” Dünürbaşılık mı? Sana çöp çatan derler. Bu işler senin kariyerini düşürür. Bana iki karı verebilir misin?” gibi seviyesiz sözler sarf edebilmektedirler. Hâlbuki evlenmek isteyen bekâr bir insanın eğer hisleriyle karar vermeye mecbur olduğu flört metodunu tercih etmiyorsa evlenebilmesi için kendi dışında birilerinin mutlaka yardımına ihtiyacı vardır.

    KARİYER SAHİBİ KIZLAR

    Üniversiteyi bitirmiş, kariyer ve meslek sahibi olmuş nice gençlerimiz (kız ve erkek) bu konuda kendilerine yardımcı bulamadıklarından evlenememektedir. Gençlik denen çağ ise çok çabuk geçmekte, bugün yarın derken birden senelerin geçmiş ve yaşların orta seviyelere yükselmiş olduğu acı acı görülmektedirler.

    Belli bir yaşı geçtikten sonra artık evlerinin kapısı görücüler tarafından çalınmayan nice genç kız ve ailesi, umutla kapılarının çalınmasını veya dışarıdan birilerinin yapılacağı yardımları beklemektedirler. Bu aileler kime gitsinler de; “Benim kızımı evlendirin” veya Asr-ı Saadette olduğu gibi gözüne kestirdikleri bekâr bir gence; “benim damadım olur musun?” desinler.

    Bilhassa yaşlı dul erkeklerimiz perişandırlar. Bir ömrü, ailesine, çocuklarına, milletine ve memleketine harcamış bu insanlar yaşlanınca eşlerini de kaybetmekte, kalan ömürlerini yalnızlık, perişanlık içinde geçirmeye mahkûm olmaktadırlar. Yaşlı dul erkeklerimizin yalnızlıklarının sebebi, evlenmeyerek (bir nikâh altında olmanın değerini bilemeyen) damadının veya gelininin çatık kaşları altında hayat sürmeye çalışan dul hanımlarımızdır.

    Hazreti Ömer’in; “Ömrümden üç kaldığını bilsem evlenirdim” sözünün ne manaya geldiğini iyi anlamamız lazımdır.

    Hastalık ve yaşlılıktan dolayı hanımı ile ayrı ayrı odalarda hasta yatan bir yaşlı sahabiye; “Eşiniz sizlere ömür!” diye haber verilince o yaşlı şahıs hasta yatağında evlatlarına;

    “Beni nikâhlayın. Beni nikâhlayın. Beni nikâhlayın.” diye söylemeye başlar. Çocukları; “Baba, bu yaş ve hastalıkta bile nikâh mı düşünüyorsun?” deyince, yaşlı adam;

    ”Evladım, Ben de bir müddet sonra hanımım gibi öleceğimi biliyorum. Ancak öldükten sonra Allah’ın huzuruna nikâhsız çıkmaya hayâ ediyorum (utanıyorum)” sözleri sanki bu toplumun hiç duymadığı sözlerdir.

    EVLENDİRME KURUMU

    Çağımızda evlenmek isteyenlere; dürüst, güvenilir, sır saklayan bir evlendirme kurumu teklif edilmelidir ki yuvasını kurarak mutlu olmak isteyen herkes tarafından kabul edilsin. Kurulan yuva uzun ömürlü olsun. Yuvadaki eş ve çocuklar hayatları boyunca mutluluklarını kaybetmesinler. Bunun için eşlerin birbirlerini tanımaları ve her iki tarafın da evlenme kararlarını hisleriyle değil akılları ile vermeleridir.

    2000 yılı başlarında kurularak çalışmalarına başlayan Yuvamız evlendirme bürosu, hissin öne çıkartıldığı ‘flört metodunu’ tercih etmeyerek, aklın öne çıkartıldığı karar verme sistemine göre evlenmenin metodunu geliştirmiştir.

    Bu çalışmamız 2012 yılında kurulan ve çalışma sahaları ‘Mutlu İnsan, Sağlam Aile, Güçlü Toplum’ olan Hayırda Yarışanlar Derneği (HAY-DER) ile birleştirilmiş, çalışmalar derneğin bir faaliyeti haline getirilmiştir.

    ‘Çağımızın Evlenme Sistemi’ diyeceğimiz şekil, aynı zamanda ‘Milli Değerlerimizin’ de öngördüğü bir şekildir. Toplumun bütün kesimlerine kucak açarak profesyonel bir çalışma yapan büromuz, toplumumuz tarafından tanınmaya ve takdirle karşılanmaya başlamıştır.

    Evlenmek isteyen ve bu isteğinde ciddi olan herkes büromuza başvurma hakkına sahiptir.

    Büromuzdan veya ‘yuvamizda@gmail.com’dan istenecek müracaat formaları (3 adet), adaylar tarafından doldurarak ve yeni çekilmiş bir vesikalık ve bir boy fotoğrafı (otururken, çalışırken çekilmiş) fotoğrafıyla bize göndereceklerdir. Büromuza müracaat eden kızımız ‘gelin adayımız’, delikanlımız ise ‘damat adayımız’ olmaktadır. Kendilerine en az 3 ay hizmet verilecek ve karşı cinsten aradığı özellikte aday geldikçe adayın formu kendilerine gönderilerek fikri sorulacaktır. Bu dönem de adayların adres, telefon ve bazı özel durumları büromuzda mahfuz (saklı) kalacaktır.

    UYGUNLUK NASIL SAĞLANIR?

    Mutluluğun en önemli şartı ‘Küfüv’ dediğimiz, evlenecek adaylardaki uygunluk durumudur. Ülkemizin her yerinden ve hatta yurt dışından müracaat edebilen adaylar; yaş, öğrenim, kültür, medeni hal, boy ve kilo, bölge farklılıkları ve bilhassa fikri ve siyasi düşünceleri açısından dindar, liberal demokrat ve sosyal demokrat olarak tasnife tabi tutulmakta, her bir adayımız için uygun aday aranmaktadır.

    Adaylardan durumları birbirlerine uyan her iki adayın fotoğraflı formları birbirlerine gönderilmekte ve “uygunluğu” sorulmaktadır. Her iki tarafın da karşı adayı kendisi için uygun bulması halinde telefon ve adresleri birbirine verilmekte ve görüşmeleri sağlanmaktadır.

    Adaylardan biri diğerini uygun bulmamışsa o çalışma sonlandırılmakta bir başka çalışmaya geçilmektedir. Tabii uygun adaylar bulunduğu sürece…

    Bu noktada, birbirlerinin bilgi formalarını inceleyen ve fotoğraflarını gören adaylar artık birbirlerini tanımakta, sıra fiilen görüşme tanışmaya gelmiş bulunmaktadır. Artık delikanlı ve ailesi arayacağı kızı, kız ve ailesi de hangi damat adayının kendilerini arayacağını bilmektedirler. Adaylardan birisi “uygunluk” göstermemişse bu çalışma uygunluğu beliren başka adaylarla bu çalışma devam etmektedir.

    Adayların birbirlerini daha yakından tanıyabilmeleri için ‘kız isteme’ talebinden, ‘söz kesimi’ tarihine kadar geçen sürede araştırma yapabilirler.

    Devamını Oku

    Bir İşbirlikçinin Akıbeti

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    ABD’nin bir numaralı adamı olan Saddam 1990’da İran’a saldırırken; ABD silah, cephane, istihbarat ve strateji başta olmak üzere her türlü desteği vermişti. Savaş, 8 sene devam etmiş ve her iki taraftan birçok masum insanın öldürülmüş, maddi ve manevi çok zararlar çekilmişti. Saddam Hüseyin, ABD’nin kukla mahkemesi tarafından, Kurban Bayramı sonunu bile beklemeden 30 Aralık 2006’da bayramının birinci günü Bağdat’ta, idam edilerek öldürüldü.

    Saddam’ın sonunun başlangıcı olan İran’a saldırısından bizlere ulaşan bazı bilgiler ile olaylar arasında irtibatlar kurarak elde edilen neticeleri ekleyelim.

    İRAN SALDIRISININ ARKA YÜZÜ

    İran’da İslam devrimi yapılmış, Amerika’nın desteklediği ve Ortadoğu’daki karakolu olan İran’ın şahı bütün ihtişamına rağmen yıkılmıştı. Humeyni, İran’ın yönetimine el koyarak Emperyalistlerin İran üzerindeki oyunlarına son vermişti. Amerika’yı ‘Şeytan Amerika’ ilan ederek, ülke politikasını bunun üzerine oturttu. Aradan çok geçmedi ki, Saddam bir gün (1980) ansızın Irak ordusuna, İran’a hücum emri veriverdi.

    Artık 8 sene sürecek bir savaş başlamıştı. Irak’ın, İran’a saldırmasında en büyük sebep Amerika’nın Saddam’ı İran üzerine kışkırtmasıdır. Zira ABD, Ortadoğu’da Şah gibi çok büyük bir müttefikini kaybetmiş ve Humeyni’nin İran’ı teslim almasına içerlemişti. Humeyni ve İran bir şekilde ve mutlaka cezalandırılmalıydı. Bunun için o dönemlerde Amerika’nın en gözü kara müttefiki hiç kuşkusuz, Saddam Hüseyin ve Irak’tı.

    Amerika, Saddam’ı İran üzerine kışkırtırken, Irak’ın böyle bir savaşa atılabilmesini sağlayacak, onun cesaretini artıracak hamleler de yapıyor, Suudi Arabistan ve Kuveyt’i, çıkacak bir Irak-İran savaşında Irak’a yardım etmeye ikna ediyordu. Nitekim Amerikalıların öncülüğünde yapılan bir anlaşmada, ‘Irak’ın, İran üzerine yapacağı bir savaşta, Suudi Arabistan ve Kuveyt’in Irak’a, askeri malzeme, mühimmat ve silah desteği sağlayacağına, savaşın giderlerini de birlikte paylaşacaklarına’ kayıt altına aldılar.

    Bu savaşta her iki taraftan bir milyon insanın öldürüldü, rafineriler, enerji santralleri, akaryakıt tankerleri gibi milyarlarca Dolar zararı bulan stratejik merkezler tahrip edildi. İki Müslüman ülke birbirleri ile kıyasıya savaşıyor, ‘Şeytan Amerika’ ve yandaşları (İsrail, İngiltere, Fransa v.b.) da ağızlarının suyu akarak bu savaşı seyrediyorlardı.

    GÜVENLİK KONSEYİ KİMİN EMRİNDE?

    1974’de Kıbrıs’ta, Papaz Makarios’un yaptığı bir darbe ile Kıbrıslı masum insanları katletmeye başlaması üzerine, Türkiye’de kurulmuş bulunan hükümetin Milli Selamet Partisi (MSP) kanadının yasal hakkımız yönünde inisiyatif kullanmasıyla, ‘Kıbrıs Barış Harekâtı’nı yaparken, bizim bu adil davranışımızı durdurabilmek için 6 saat gibi kısa bir zamanda toplanarak, Kıbrıs’ta ateş kes ilan eden ‘Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin sesi, Irak – İran savaşında kesinlikle çıkmayacaktı.

    8 sene sonra savaş bittiğinde Saddam, ülkesinin savaş süresince kaybettiği ekonomik imkânlarını yeniden sağlayabilmek için Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten, bu savaşlarda uğradığı maddi zararın paylaşılmasını ve tazminatın kendilerine ödenmesini isteyecekti.

    Amerika, bu noktada yine şeytanlığını gösterdi. Büyükelçileri ve bu ülkeleri ziyaret eden adamları vasıtasıyla Suudi Arabistan’a, ‘Tazminatın hemen ödenmesi gerektiğini…’ ifade ederlerken, Kuveyt’e, ‘Böyle bir ödemenin yapılmamasını, Saddam’ın bu tazminatı istemesinin haksızlık olduğunu ve Amerika’nın, Kuveyt’in haklı davasını destelemekte olduklarını…’ telkin etmekteydiler. Nitekim Suudi Arabistan bu görevini yerine getirmiş ve üzerine düşen tazminatı ödemişti. Hâlbuki Kuveyt, bu tazminatı ödemekten kaçınıyordu.

    Yine aynı ‘Şeytan Amerika’ Saddam’a da elçiler göndererek, ‘Kuveyt’in, yanlış yapmakta olduğunu, Suudi Arabistan’ı emsal göstererek Kuveyt’in de bu tazminatı ödemesi…’ gerektiğini söylüyor ve ekliyorlar; “Amerika, her zaman olduğu gibi bu haklı davasında Irak’ın yanında olacaktır” diyorlardı.

    KUVEYT’İ İŞGAL

    Tahrik ve teşvikler arasında kalan Saddam, İran’a yaptığı gibi bir ani saldırı da Kuveyt’e yaparak, Kuveyt’i işgal etti.

    Kuveyt işgalinin 3. ayında yine aynı Amerika, dünya kamuoyunu da yanına almak maksadıyla Irak’ın, Kuveyt’i işgalini kınayarak, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni toplantıya çağırdı. Çok geçmeden de, ‘Irak’ın, Kuveyt’ten 1 ay içinde çıkmasını, aksi takdirde Irak’a yaptırım uygulanacağı’ kararını aldırdı.

    Amerika ve yandaşları, Irak’a sıkı bir ambargo uygulanmaya başladılar. Bu ambargoda, bütün ilaçların ve hatta çocuk mamasının bile Irak’a gitmesini yasakladılar. Çoğu bebek olmak üzere binlerce hasta ilaç bulamadığından öldüler.

    Amerika ve yandaşları, Irak’a uyguladıkları bu insafsız ambargodan tatmin olamadılar. Bu kere B.O.P. (Büyük Ortadoğu Projesi) veya B.İ.P. (Büyük İsrail Projesi) ismi ile bilinen, Ortadoğu ülkelerini düzene sokma kapsamında; ‘Irak’ta kitle imha silahları vardır. Komşuları için tehlike arz ediyor. Saddam’ın füzeleri Ankara ve İstanbul’u bile vuracak menzile sahiptir’ çığlıkları ve, ‘Irak’a demokrasi ve insan hakları getireceğiz’ teraneleri arasında Amerika ve koalisyon güçleri 2003’ün Mart ayında Irak’ı işgal ettiler.

    İŞBİRLİKÇİLİĞİN SONU

    Irak’ın, Amerikalılar tarafından işgalinin üzerinden 8 sene geçti. Irak’ta ne bir kitle imha silahı bulabildiler, ne uzak menzilli Irak füzeler. “Irak’a demokrasi getiriyoruz” sözlerinin de ne kadar boş olduğu şimdi daha açık görünmektedir. Ama Irak’a kan getirdiler, göz yaşı ve kaos getirdiler. Saddam Hüseyin, Amerikalılara güvenmesinin cezasını hayatıyla ödedi. Ama ülkesinin çiğnenmesini, resmi rakamlara göre (2010 yılı sonu) 1.000.000’dan (bir milyon) fazla Iraklı’nın öldürülmesini, 10 binlerce Iraklı kadın ve kıza tecavüz edilmesine yol açtı.

    Dünya üzerinde Amerika ile işbirliği içerisinde bulunan ‘işbirlikçi yönetimlere’ yukarıda belirtmeye çalıştığımız Saddam’ın hikâyesi ile acı sonunu ibretle incelemelerini, kendi rollerinin bir gün tamamlanması ve işlerinin bitmesi halinde, Saddam gibi bir gün ‘çöp sepetine süpürülebileceklerini’ unutmamalarını tavsiye ediyorum.

    Devamını Oku

    İzzet veya Zillet

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Fert veya toplum, yaşadığı süre içerisinde kötü durumlara düşmesi, zillet ve sefalet kelimeleriyle ifade edilmektedir. Bunun müspet (olumlu yönü) fert ve toplumun iyi ve güzel halini anlatan kelimelerdir ki bunlara da izzet ve saadet denilmektedir. Her iki halde de kelimelerden ilk sırada ki zillet ve izzet kelimeleri fert ve toplumun daha çok manevi yönünü anlatırken, sefalet ve saadet kelimeleri daha çok maddi durumlarını ortaya koymaktadır. Ancak, hiçbir zaman madde ile mananın, beden ve ruhun birbirinden ayrılması düşünülemez. Madde ve manayı belirten kelimeler her zaman yan yana gelmişlerdir.

    Madden durumları bozuk yani sefalet içinde olanların manen de varacakları noktanın zillet olmasını gerekir. Veya zillet içerisinde bulunanlar, kendi şahsiyetlerini ortaya koyamayan silik kişiler olduğundan sömürülmeye açıktırlar. Uşaklıkları sayesinde bir müddet varlıklı insanlar gibi görünmeye gayret etseler de bu ilânihaye gitmez ve her zaman sefalete yuvarlanmaları mukadderdir.

    Bu denklemin tersi de doğrudur. İzzet içinde yaşayanlar, başkalarına el açmadan kendi imkânları ile kalkınma çabaları içerisinde olacaklarından sonunda maddi kalkınmalarını da gerçekleştirecek ve saadete kavuşacaklardır.

    TARİHİ GERÇEKLER

    Müslümanların, İslam’ın ilk yıllarında Mekke dönemindeki durumlarına baktığımızda çok büyük çileler çektiklerini, günlerce aç kaldıklarını ve hatta açlıktan midelerine taş bağladıklarını, her türlü eziyet ve cefaya katlandıklarını görmekteyiz. Bir inancın yayılması ve toplum nezdinde kabul görebilmesi için kelimenin tam manasıyla sefalet ve her türlü eziyet içerisinde yaşadılar. Ama başları her zaman dik oldu, şeref ve haysiyetlerinden hiçbir taviz vermediler, her zaman izzetlerini korudular.

    Neticede aynı Müslümanlar, Medine’ye hicret ederek önce İslam devletini kurdular, kendileri ve idareleri altındaki diğer dinlere mensup insanlar, refah ve saadet içerisinde hayatlarını sürdürdüler, mutlu devirler yaşadılar.

    Yakın tarihimizde de böyle örnekler görülmektedir. Japonya ve Almanya ikinci dünya savaşında yakıldı, yıkıldılar. Hele Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine Amerikalılar, atom bombaları atarak binlerce insanı anında yok etmelerine rağmen, aradan geçen kısa zaman içerisinde sanayisiyle, ekonomisiyle yeniden dünyanın sayılı ülkeleri arasına girmesi, Almanya’nın, hâlâ İsrail’e harp tazminatı ödemeye mahkûm bir ülke halinde olmasına rağmen kendini geliştirerek halkına mutluluğu getiremese bile zenginliği getirmesi, onların devlet olarak şahsiyetlerini (kişiliklerini) korumaları ve galip devletlere el açmamaları sebebi ile olmuştur. Kendi imkânlarıyla kalkınma hamlesine girmişler, yabancılardan borç alarak onların emrine girme yolunu tutmamışlardır.

    Çünkü onlar; “Borç alan emir alır, emir alan da her zaman zillettedir” hükmünün geçerli olduğunu biliyorlardı.

    BİZE NE OLDU ?

    Çok şükür, ülkemiz ikinci dünya harbine girmedi. Savaşta, tahribata uğramadı. Büyük harp tazminatları ödemeye mahkûm olmadı. Aradan geçen bunca zamandan sonra ülkemizin maddi ve manevi durumuna feraset gözüyle baktığınızda durumumuzun hiçte iç açıcı olmadığını üzülerek görmekteyiz.

    Peki, biz niçin geri kaldık? Niçin refah seviyemiz, insanımıza insanca yaşama seviyesi verememektedir?  Niçin edep ve terbiyemiz yer ile yeksan olmuştur? Toplumda insanın insana saygısı ve hürmeti niçin bulunmamaktadır? Her yıl yeni polisler aldığımız, huzuru temin edecek yeni kanunlar çıkardığımız halde niçin polisiye olaylarda büyük artışlar yaşanmakta, suç işleme oranı 9 yaşındaki çocuklara kadar düşmüş bulunmaktadır? Soygunlar, hortumlamalar, ihalelere fesat karıştırmalar, dolandırıcılık, hırsızlık almış başını gitmektedir?

    Niçin içki, sigara, uyuşturucu kullanma yaşı ilköğretimdeki çocuklara kadar düşmüştür? Ahlaki yozlaşma niçin dibe vurmuştur?  Irza tecavüz, kız kaçırma, fuhuş ve zina almış başını gitmektedir? Niçin, niçin, niçin…

    Bunlar her dönemde görülmektedir diye kendimizi avutamayız. Elbette her dönemde bu tip olaylar hep yaşanmıştır. Ancak bizim derdimiz, yıllara göre milleti ezen bu tip olaylardaki artıştır ve artış oranının büyümesidir. Devlet İstatistik Enstitüsünün yıllık istatistiklerinde suç işleme oranlarındaki yükselmeler, polis ve emniyet müdürlüklerinin istatistiklerinde polisiye olayların bir çığ gibi artış göstermesidir. Bunların sebepleri nedir?

    NEYİMİZ EKSİK ?

    Ülke insanının yaş ortalaması yüksek yaşlı insanlar, tembel ve sabırsız mıdır? Kalifiye insanlarımız mı yoktur? Yeraltı yer üstü kaynaklarımız mı azdır?  Gerekli teknolojimiz mi bulunmamaktadır? Neyimiz eksiktir?

    Şurası hiç unutulmamalıdır ki, ülkemizin ve milletimizin içerisinde bulunduğu zillet ve sefalet, kesinlikle halkımızdan kaynaklanmamaktadır. Bu durum yıllardır ülkemizi idare edenlerin tutum ve icraatlarından kaynaklanmakta ve sorunlarımız çözülerek azaltılacağına bir iktidardan diğerine aktarılarak bir çığ gibi büyümektedir.

    Akıl için yol birdir ve zilletten izzete, sefaletten saadete geçebilmenin tek yolu ‘Milli Görüş’ mensuplarını iktidara getirmekle mümkündür. Bundan başkada bir çıkış yolu da yoktur. Milli Görüş’ün dışında iktidara gelen siyasiler, bize zaman kaybettirmektedirler.

    31 Mart’ta bu yanlış gidişatı durdurmak bizim elimizdedir.

    Devamını Oku

    Güçlü Toplum Çanakkale

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    18 Mart 2024 Çanakkale savaşlarının ve zaferinin109. yıl dönümüdür. Bu savaşlar ülkemizi işgal etmek isteyen yedi düvele (bütün düşmanlarımıza) karşı yapılmış, 250 bin şehit verilmiş ve sonuç bizim zaferimizle taçlanmıştır.

    Bu savaş, ilk planda görülen, düşmanın teknik imkân, asker, silah, mühimmat, sevk ve idare üstünlüğüne rağmen iman gücünün nasıl yenilmez olduğunu gösteren çok açık bir göstergesidir. Düşman yenilmiş, denize dökülmüş ve zafer kazanılmıştır.

    Çanakkale şehitler listesine baktığımız zaman gördüğümüz manzara müthiştir. Bir tarafta Anadolu’nun hemen hemen her il ve ilçesinden Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut, Laz gibi ırklara sahip şehitler görülürken diğer taraftan Hicaz bölgesinden, Kafkaslar’dan, Makedonya’dan hatta Afrika’dan bile gelen askerler aynı ordu içinde ve aynı ideallerle çarpışmışlar, ölmüş ve şehit olmuşlardır.

    İnsan ölüme bile gözünü kırpmadan gidebilen bu askerlerin birlikteliğini sağlayan duygu ve düşüncenin ne olduğunu merak etmez mi? İşte bu duygu ve düşünce İslam inancı ve “Hilafet merkezimiz düşman istilasına uğramış onu kurtaralım” azim ve gayretidir.

    Bu günkü sosyal yapımız çıkarcılık üzerine kurulmuş olup ve aynı apartmanda iki komşunun birbirini tanımadığı bir zayıf toplum görünümündeyiz. Allah vermesin bir Çanakkale savaşı daha çıkarsa bu savaşta kazanma ihtimalimiz çok azdır.

    YABANCILARIN TESPİTLERİ

    Askerlerimizin yüksek iman gücünü ortaya koyan iki hatıra şu şekildedir.

    Churchill, “Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile savaştık! Tabii ki yenildik…” diyerek durumu itiraf etmek zorunda kalmıştır.

    Türk ordularının sevk ve idaresinde görevli Alman komutan Liman Von Sanders de, bu konuda, “Teftiş sırasında Mehmetçiğe soruyorum: ‘Niçin savaşıyorsunuz?’ ”

    “Allah rızası için…” diyor.

    Bütün Mehmetçiklerden aynı yanıtı alan Alman General, şu çok ilginç ve doğru yorumu yapar: “Evlatları Allah için çarpışan bir millet, ebediyen var olur!”

    Bizim çok değil 95 sene önce denize dökerek yendiğimiz düşman bu sefer taktik değiştirerek bizi içimizden kuşatma altına almaya çalışmakta olduğunu görüyoruz.

    Şimdilerde birtakım siyasilerimiz, ağzından; dün ülkemizden silahla kovduğumuz ve şairin; “Kimi yamyam, ne bela…” dediği insanlara benzemeye çalışıyoruz. Batılılaşıyoruz, Garplılaşıyoruz, Modern dünya ile beraber oluyoruz, AET ve AB’ye giriyoruz, onlarla tek devlet olacak ve ülkemizin idaresini onlara bırakacağız şeklinde sözleri düşürmemektedirler.

    “Biz düşmanı daha dün denebilecek kısa zaman önce denize dökmemiş, bu uğurda 250 bin şehit vermemiş miydik?” diye acı acı soruyoruz.

    Bugün, Avrupa’da19 ülke parlamentosu ‘Sözde Ermeni Katliamı’ kararını kabul ederek karşımızda yerlerini aldıklarını bir kere daha göstermemişler midir?                                                            

    ÇANAKKALE VE EKREM ŞAMA

    Bizim çok değerli bir arkadaşımız vardır. Kendisini ‘Çanakkale Savaşlarına’ adamış bir yazarımızdır. Bu konuda yazılmış kitapları, makaleleri, konferansları bulunmaktadır. Bu işi gönülden yapan ve inceleyen bir yazarımızdır.

    Ekrem Şama’nın bu konuda yazdığı bir yazıyı siz değerli okuyucularımın dikkatlerine sunmak istiyorum. Diyor ki Ekrem Şama;

    “2. Abdülhamit Han gibi dünya lideri ve siyaset şampiyonu bir Padişah’ı, Siyonistlerin oyununa gelerek tahttan indirip hapse atan İttihat Terakki Partisi…

    İktidarı devralır almaz, orduya el atıp politikalarına alet eden, hemen arkasından da devleti dünya savaşına sokan İttihat Terakki Partisi… 

    İttihat Terakki Partisinin maceracı ve teslimiyetçi yöneticilerinin iş başına gelmesini fırsat bilen Batılı emperyalist devletlerin, Osmanlı’yı yutmak için Çanakkale’ye saldırmaları.

    Osmanlı’nın 14 günde ezileceğini ve başta İstanbul olmak üzere tüm topraklarının kendilerine teslim edileceğini sanan mağrur haçlı zihniyeti sahibi emperyalistler.

    İmanlı bir neslin yüz binlerce şehit pahasına kazandığı muhteşem bir Zafer.

    Devam eden 1. Dünya Savaşı’ndan sonra önümüze konulan Sevr haritası. Tüm vatanımızın emperyalistlerce parsellenip yağma edilmesi demek olan Sevr haritası…

    Muhteşem Çanakkale zaferimizden aldığımız moral ve ilhamla Anadolu’da yaktığımız bağımsızlık meşalesidir.”

    Biz, Başkumandanın; “Üç dakika sonra şehit olacağını bilen; buna rağmen, dilinde Kuran, Tekbir ve Salâvat’la gözünü kırpmadan, gönüllü olarak cennete girmeye hazırlanan bir ruh” olarak tanımladığı Çanakkale Ruhunu halen yaşayan ve yaşatan bir nesliyiz!

    “Ey şehit oğlu şehit. İsteme benden makber / Sana aguşunu açmış, duruyor Peygamber” diyerek şehitlerimize sesleniyor ve yaktığınız bağımsızlık meş’alesinin asla sönmeyeceğine söz veriyoruz.”

    Devamını Oku

    Oyuna Alet Olmayalım

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Seçimlerde millete karşı ‘Ali – Cengiz Oyunu’ oynamak adet haline geldi. Büyük tirajlı gazeteler, reytingi yüksek televizyonlar, bazı anket kuruluşları, gazetelerin köşe yazarları, televizyon ve radyo yorumcuları ve bir kısım partiler bu oyunu oynamayı kendileri için siyaset yapmak zannetmektedirler. Tabii bir dereceye kadar da haklıdırlar. Bu oyun 60 yıldır oynandığı ve her seçim sonucundan sonra iktidara gelen partiler için vatandaşlarımız; “Elim kırılsaydı da oy vermeseydim” demesine rağmen ertesi seçimlerde gene aynı oyuna kapılmakta ve kendine hizmet edeceklere değil, işbirlikçi partilere oy vererek kendisinin, çocuklarının ve torunlarının geleceğinin karatılmasını yine kendi eliyle sağlamaktadır.

    YİNE HOROZ DÖĞÜŞÜ

    Bu oyun şu şekilde oynanmaktadır: “Ey vatandaş bir sağ parti, bir de sol parti vardır. (Başkaları sanki önemli değil) Sol’dan korkanlar; “Aman sol gelmesin diyenler sağ partiye oy versin” , Sağ’dan hoşlanmayanlar; “Aman sağ bizi satıyor diyenler sol partiye oy versinler” şeklindedir. Ve bu oyun sadece ülkemizde değil ABD başta olmak üzere iktidarları seçimle belirlenen bütün ülkelerde oynanmaktadır. Aynı senaryo, aynı sahne ve aynı oyunun birçok ülkede oynanıyor olması, sahnede görünen kuklaların arkasında bu oyunu tezgâhlayanların aynı kimseler olduğunu göstermektedir. Görünmeyen gizli oyuncu ‘Irkçı Emperyalizm’dir. Sonuçta hangi parti (sağ veya sol) iktidara gelirse gelsin arka planda olanların dedikleri olmakta ve millet her seferinde perişan hale getirilmektedir.

    Küçük bir düşünce ile aslında bu oyun bozulabilir. Bunun için birinci dikkat edilecek husus; ‘Seçilen partinin bir futbol takımı olmadığı’nın şuurunda olmak, ikincisi de; ‘Bu oyunun aleti olan partiler (sağ veya sol) iktidara geldiklerinde icraatlarında ne değişecektir’ sorusunu sormak ve selim akılla cevap verebilmektir.

    İŞBİRLİKCİLİK İKİ KOLDAN YÜRÜYOR

    İktidara gelen parti, dış politikalarında ABD’ye bağlı olacaksa, kendi kanunlarını milletin ihtiyacına göre değil ‘Uyum Yasaları’ adıyla AB’nin (Avrupa Birliği) kriterlerine göre çıkaracaksa, ekonomiyi IMF’ye teslim edecek, milleti işsizlik ve açlık içerisinde süründürecekse bunların birbirlerinden farkı olur mu?

    Medyanın bir köşesinde ‘Seçimin kaderini belirleyecek parti’ başlığında yazılar yazan yazarlar görüyorum. İktidar ve ana muhalefet partilerinin durumları bellidir ve bunlar milletin dertlerini değil dert edinmiş değildirler. Kendilerine verilen rolü oynayarak ‘Horoz dövüşü yapmayı’ uygun bulmaktadırlar. Bu yazıların seçim sonuçlarını tahminden çok okuyucuyu yönlendirme olduğunu aşikârdır.

    Seçim öncesi yapılan tahminler, seçim sonuçlarına yakınsa bu, tahmini yapanın uzak görüşlülüğünün tescili manasını taşır, ama eğer tahmin tutmazsa, bu tahminleri yapanların okuyucu gözündeki inandırıcılığının yitirilmesi ve itibar kaybı olacaktır.

    Yazarlarımız yazılarını kaleme alırken eski tecrübelerini de yazılarına aktaracaklarını zannederdim. Bu yazıda da medya organlarınca da önde gösterilen partiler ele alınmış ve gerçekten ‘Sürpriz yapacak’ partinin adı bile anılmamıştı. Bu vesile ile makalenin sahibine ve onun gibi olanlara (bugünlerde sayıları pek fazla) ‘50 yıldır tekrarlanan bir oyunun bozulması’ adına cevap vermeyi bir görev saydım. 

    TARAFGİRLERİ ŞAŞIRTAN PARTİ

    1969 yılından beri Türk siyasetinde, ‘Seçim öncesi tahmini yapanları’ büyük ölçüde yanıltan bir siyasi hareket vardır. ‘Milli Görüş’ adı da verilen bu siyasi hareket ilk defa Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız aday olmasıyla başlamıştır. O seçimlerde Sayın Erbakan’ın milletvekili olarak parlamentoya girebileceğini kimse tahmin etmezken, Sayın Demirel; “Bir evvelki seçimlerde Millet Partisi’nden Elmalı hoca Konya’dan senatör adayı olmuş ama kazanamamıştır. Erbakan da kazanamaz” derken O, 3 milletvekilliği oyu ile Meclis’e girmiş ve bütün tahmincileri yanıltmıştı.

    1973’de Milli Görüş’ün partisi ‘Milli Selamet Partisi’ adıyla seçimlere girdi. Tahminciler hiç şans tanımamasına rağmen o 48 milletvekili alarak yine büyük bir sürpriz yapmıştı. Batılı ülkeler ve Batıcılarımızın tahminleri hilafına CHP ile hükümet kurmuş, 1974 de ‘Kıbrıs Barış Harekâtı’na vesile olmuş böylece adaya huzur ve saadetin gelmesini sağlamıştı. Yine hiç kimse ummazken 50 yıldır ilk defa ‘Ağır Sanayi’ hamlesini başlatmış, 200 tane fabrikanın kuruluşunu gerçekleştirmişti.

    Sayın Ecevit, MSP ile kurduğu hükümeti bozarken yaptığı açıklamada; “MSP’nin 8 Bakanı bizim 18 Bakanımızdan baskın çıkmıştır” diyerek yanılgısının itirafını, o günkü gazeteler manşetlerine taşımış, ‘Milli Görüş’ün bu başarısını da kimse tahmin edememişti.

    l977 erken seçimlerinde MSP’nin milletvekili sayısı her ne kadar 48 den 24’e düşmüşse de ‘Seçimlerde alınan oy hesabına’ göre hükümete giren MSP yine 8 Bakanlık almış, bu başarıyı da yine kimse tahmin edememişti.

    1995 yılında yapılan seçimlerde Refah Partisi’nin büyük oranda (% 21.38) rey aldığını ve 158 milletvekili çıkardığı gören bazı partili yetkililer şaşırmışlar ve; “Seçimler yaz aylarına geldi. Bizim seçmenlerimiz tatile gittiler, Refah’ın seçmeni sandık başlarına” diyerek yanılgılarını dile getirmişlerdi. O günlerde Hürriyet Gazetesi’nin bir manşeti şöyleydi. ‘Refah’ın Önlenemeyen Yükselişi’ Bu da bir yanılgının itirafı değil miydi?

    TAHMİN DEĞİL, YÖNLENDİRME

    28 Şubatcılar, ülkemizi bir baskı ortamına sokulunca ve Doğru Yol Partisi’nden 50 milletvekili istifa ettirilerek Refah – Yol Hükümeti’nin Meclis dayanağı kalmayınca, Sayın Çiller Başbakanlığında Refah – Yol yeni hükümeti kurulamamıştı. O günden bugüne tam 23 yıldır millet her gün dozajı gittikçe artan çeşitli buhranlar içerisine sokulmuş bulunmaktadır.

    Gazetelerin köşe yazarları her seçimlere girerken değişik siyasi yazılar yazarlar. Söz konusu makalelerde bütün partilerden bahsettikleri halde Milli Görüş’ün partisi ‘Saadet Partisi’nin adını bile anmazlar. Her seçimde ‘Sürpriz yapmayı, kendi karakteri haline getiren’ bu parti, hiç tahmin edilmediği halde yine bir büyük sürpriz yaparsa (ki yapacak) o zaman yüzleriniz biraz olsun kızaracak mı? Bu durumda seçim öncesi yaptığınız tarafgir tahmininizden dolayı halkımızdan özür dileyecek misiniz?

    Devamını Oku

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.