48,6684$%0,05
55,9985€%0,32
65,2929£%0,34
6.756,20%1,30
11.040,00%0,98
%
3714483฿%0.63585

14 Eylül 2026 Pazartesi

Ölmeden Önce ‘Allah’a Teslim Olmak’ ve Kadir Gecesi

1 Ayda 163 Milyon 800 Bin TL Ödüyoruz!...

Toplumsal Sorunlar ve Altyapıları

Bu Adaletsizliği Gidermek Elimizde…

Bir Ağır Hasta Ziyaret Ediyor

İmanlı Olmak, Ameli Olmaktır
Karıncaların ya da arıların çalışma şeklini hiç gördünüz mü? Yüzlerce, binlerce karınca veya arı bir gaye, bir ideal için hiç sıkılmadan ve yorulmadan aylarca hatta yıllarca çalışır dururlar. Onların başında kendilerini manen kontrol eden bir reisleri (kraliçe arı veya arı beyi) vardır ve onlar onun sözünden (Allah’ın kendilerine verdiği görevi yerine getirmek için) hiç ayrılmazlar. Tabii sonuçta gayelerine ererler veya kovan dolusu bal yapmışlardır veya bir kışı geçirecek gıda depo etmişlerdir.
Bu misaller müşterek çalışmanın nasıl netice vereceğini göstermesi bakımından gerçekten çok önemlidir. Hâlbuki bu arılar ve karıncalar bir takım sunni guruplara ayrılarak yine aynı azim ve gayretle çalışsalardı hiçbir zaman bu kadar büyük bir sonuç yakalayamazlardı.
İnsanoğlu da bu güzel misalleri göz ardı etmeden ve daha önemlisi kendisine Allah’ın verdiği emirlere dikkat etmesi halinde, amaçlarına hem en kısa zamanda ermesi ve hem de en mükemmele ulaşması mümkündür.
Rabbimiz, Kur’an-ı Kerimin birçok ayetinde, sevgili Peygamberimiz Hadis-i Şeriflerinde bu birlik ve beraberliğin şart olduğunu bizlere bildirmişler ve hatta Peygamberimiz bizzat yaparak örnek olmuştur. Mesela; “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılıp tefrikaya düşmeyin” ayeti ile “Başınızda hatalı, kusurlu bir emir de olsa ona itaat edin. Zira kim ki cemaatten (Ümmetten) ayrılır da o halde ölürse Cahiliye ölümü ile ölmüş olur” hadis-i Şerifi bu sözlerimize birer örnektir.
Asr-ı saadeti incelediğimiz zaman görürüz ki Peygamberimizin Ashab-ı Suffa (Hadis-i Şerifleri ve olayları kaydeden arkadaşları) başta olmak üzere, gönderdiği Seriyeler, elçiler, İslam’a davet heyetleri, ordular hepsi ama hepsi Peygamberimize bağlı idiler. Neyi, nerede, nasıl yapacaklarına kadar, verilen görevler yapılır, raporu da yine ona getirirlerdi.
Bu başa bağlı olma hali sadece Peygamberimiz zamanına ait bit olay da değildir. Peygamberimizden sonra gelen Hülafa-yı Raşidin (dört büyük halife) zamanında da sağlam ve kuvvetli yapı aynen muhafaza edilmiştir. Daha sonra gelen Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de aynı yapı korunmuş ve gözetilmiştir. Bütün Müslümanların Allah’ın ipine sarılmaları, tek güç tek kuvvet olmaları emredilmiş, ayrı ayrı guruplar olmamız nehy edilmiş, yasaklanmıştır.
Allah’ın bu emri pratikte nasıl uygulanmalıdır, hiç düşünüyor muyuz? Bunun uygulanması, bütün Müslümanların bir emir, bir baş etrafında toplanmasıyla mümkündür. İslam’da zaten yasaklanmış olan ikinci bir emir veya bir başka başın etrafında toplanmamak gerekir. İkinci bir baş ihtilaftır ve ikinci bir gurubun oluşmasını sağlamaktır.
İşte bu sebeptendir ki bütün ceddimiz, her işlerinde muvaffak ola gelmişler, onların bileğini bükecek bir adu (düşman) karşılarına çıkamamıştır. Tabii bu yapıları Allah’ın (c.c.) emrettiği bir yapı olması sebebiyle de Allah’ın rızasını kazanarak ebedi saadete ermişlerdir.
ZAMANE MÜSLÜMANLIĞI
Biz zamane Müslümanları maalesef İslam’ı iyice bilmiyor veya biz İslam’a uyacağımıza İslam’ı kendimize uydurmaya çalışıyoruz. Bu yüzden de dünyamız da perişan, Allah vermesin yarın ahiretimiz de perişan olacaktır.
Zamanımızda bazı Müslümanları görürsünüz. Kendilerine; “Kardeşim ayrı ayrı çalışmak uygun değildir. Geliniz, güçlerimizi birleştirelim. Aynı gayeyi birlikte tahakkuk ettirelim” dersiniz. Adamın cevabı hazırdır. “Bir orduda kara kuvvetleri olur, deniz kuvvetleri olur, hava kuvvetleri olur, Jandarma güçleri olur. Siz bunun bir kolunu oluşturmaktaysanız biz de öbür kolunu oluşturuyoruz. Bırakın, biz de kendi halimizde çalışalım” derler.
Bu örnekte gözden kaçan en önemli konunun, örnek olarak verilen orduya ait kolların hepsinin bir Genel Kurmaya bağlı olduğu gerçeğidir ve hiçbir kolun Genel Kurmayın emri hilafına (aksine) çalışamaz olmasıdır.
Elbette İslam, sadece indirildiği çağa ait olmayıp kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanlığın dinidir. Asr-ı saadette uygulanan emir ve yasaklar aynen bizim çağımızda da uygulanmak zorundadır. Bu Müslüman olmanın da şartlarındandır. Bunun dışında ki uygulamalar eğer bilerek yapılıyorsa Allah korusun insanı küfre götürecektir. Bilinmeden yapılıyorsa bu halde de hiçbir işimiz de muvaffak olamayacağımızın bir göstergesidir. Nitekim zamanımız Müslümanlarının inandıkları gibi yaşayamamalarının altında, işte bu cehaletimiz yatmaktadır.
İNTİSAP VE BİAT KAVRAMLARI
Zamanımızda her bir Müslüman gurup kendi sarayının inşaatını yapmaya çalışmakta, yüzlerce, binlerce gurup yüzlerce, binlerce sarayın inşaatı ile uğraşıp durmaktadır. Hâlbuki yapılacak tek saraydır ve bütün malzemeler, bütün çalışanlar, bütün emekler bu sarayın inşaatına harcanmalı, saray bir an önce ikmal edilmeli, bizler ve bizden sonra gelecek neslimiz, dünya ve ahiret saadetine ermelidirler.
Bir gerçeğe daha işaret etmem gerekirse, o da kimsenin kendi âlimini, şeyhini veya hocasını terk etme mecburiyetinin olmadığıdır. Her mü’min, kendi âliminden veya şeyhinden, ilim ve feyz almaya devam ederken, bütün cemaat ve gurupları derleyip toparlayacak bir başın bizleri yönlendirmesine de kendi rızamızla razı olmalıyız.
İslam, âlim ve şeyh efendilere bağlılığa “intisap – onun ailesinden olmak” derken bir başa bağlanmanın adına, “biat” demektedir. Âlimler ve Şeyh efendilere bağlı topluluklara “Cemaat” derken, bir başa balı Müslümanlara, “Ümmet” denmektedir.
İslam, kendi müntesiplerini (bağlılarını) tek kalp, tek vücut olarak görmek ister. Bunu birçok ayette ve birçok hadis-i şerifte ortaya koymakta, Müslümanların bu özelliğe uymaları halinde dünya ve ahret saadetine erişeceklerini aksi halde dünya ve ahirette “elim bir azaba uğrayacaklarını…” (Saf suresi 10 – 11. Ayetler) haber vermektedir.
İslam’ın kaynakları bu hakikati haykırırken, Asr-ı Saadet de bu birlikteliğin örnekleri ile doludur. Zamanımız Müslümanlarının birbirinden kopuk parça parça olması, elbette ki zamane Müslümanlarının hele hele onları tesiri altında bulunduran bir takım şeyhlerin ve idarecilerin nefsaniyetinden başka bir şey değildir.
İkaz ve irşad edildiğimiz bir Hadis-i Şerifte Peygamber efendimiz;
“Aynı sofrada ve aynı kaptan yemek yiyen sahabeleri görünce; Bir gün gelecek ki Ümmetimin düşmanları onların üzerine sizin şu kabın üzerine geldiğiniz gibi her yönden geleceklerdir” buyurdu.
Sahabeler sordular; Ya Rasulallah… O gün Ümmetin sayısı az mı olacak?”
“Hayır. Çok olacaktır. Ama onlar, su üzerinde ki saman çöpleri gibi dağınık olacaklardır” buyurdu.
Ben baş olayım, benim sözüm daha doğru, ben daha iyi idare ederim, benim taraftarım daha çok gibi İslam’ın değer vermediği ama zamanımız insanının baş tacı yaptığı bu nefsaniyet hali, bu havada olanların, onlara uyanların ve içinde bulundukları toplumun başını ağrıtacaktır.
BİRLİK OLMAK ŞARTTIR
Cenab-ı Hak, kitabı keriminde; “Hepiniz, Allah’ın ipine sarılın, ayrılıp tefrikaya düşmeyin…” (Ali İmran 103) buyurarak, bizlerin sosyal hayatta nasıl hareket etmemiz gerektiğini açıklamaktadır. Allah’ın ipine sarılmak, Kur’an’a sarılmaktır. Kur’an ise baştan sona serapa birlik ve beraberlik emretmektedir. Arkasında gelen ayette ise zaten ayrılıp tefrikaya düşmemiz yasaklanmış (haram kılınmış) bulunmaktadır.
Saf suresinde geçen bir ayette ise “Bünyan-ı mersus…” buyrularak Müslümanlar arasında ki birlikteliğin “bir duvarın tuğlalarının birbirine girift olması…” tarifi yapılmaktadır.
Müslümanların birlikteliği, pratik olarak nasıl sağlanır? sorusunu kendimize sorar da bunun cevabını ararsak, karşımıza onların tek baş (başkan, reis, imam, lider, önder) etrafında toplanmalarından başka çözüm çıkmaz.
İşte Asr-ı Saadet böyle bir yapıya sahipti. Aynı zamanda toplumun İmamı (lideri, komutanı) da olan Peygamberimizin vefatından sonra onun yerine (İmamet makamına) geçen halifeler (Devlet başkanları) döneminde de İslam birliği korunmuştur. Bu birlik sayesindedir ki İslam toplumu saadet içinde yaşarken, bu saadeti kendi dışındaki insanlara ve topluluklara da taşımış, oralara fetihler gerçekleştirmişlerdir.
Bir kere daha ifade etmeliyim ki fetihler, bu günkü işgallere benzemezler. Fetihler, toprak kazanmak, ülkeler elde etmek, orada ki insanlara zor ve baskı uygulamak değil, o insanların da mutlu yaşamalarını sağlamak için yapılırdı.
Osmanlı’da da yine tek başa bağlılık devam etmiştir. Rahmetlik ninem her zaman; “Oğlum… Baş başa bağlı, baş şeraite bağlı…” der, belki de bilmeden Müslümanların birlikte olabilecekleri sistemi tarif ederdi. Osmanlı’nın yıkılmasından sonra ise ortalık karıştı ve “horozu çok olan yerde, sabah tez olur” kaidesi işlemeye başladı. Bu zayıflığımızdan dolayıdır ki bu gün İslam âleminde acı, kan ve gözyaşı hâkimdir.
Aklı eren siyasi otoriteler; “Müslümanlar güçsüz değil, başsızdır” diyerek, yaşanan problemi yorumlamaktadırlar.
NEFSİNE UYANLAR OLACAKTIR
Ebu Hureyre (r.a.) rivayetindeki bir Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v.); “Ben-i İsrail’i Peygamberleri idare ediyordu. Bir Peygamber ölünce onun yerine ikinci bir Peygamber geçiyordu. Ancak benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Ama ardımdan emir sahibi Halifeler gelecektir. Ancak onlar müteaddid de (çok da) olabilirler.
Orada bulunanlar, “Onlar hakkında bize ne buyurursunuz? Ya Resulallah…” dediklerinde Peygamberimiz (s.a.v.); “İlk biatınıza (bağlılığınıza) sadık kalın ve onlara hakkını verin” (Buhari, Enbiya 50) buyurmuştur.
Yine bir başka Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (s.a.v.); “Bir İmamınız (emiriniz) varken ikinci bir İmam çıkarsa, ikincisinin boynunu vurun” buyurmaktadır.
Âlimlerimiz boynunu vurun ifadesini; “ikincisinin etrafında toplanmayın ki o, ortaya çıkmaya cesaret edemesin” diyerek yorumlamışlardır.
Selçuklularda ve Osmanlılarda da zaman zaman taht kavgaları yaşanmış, bu kavgaların taraftarları arasında birçok masum insan ölmüş ve çok kan dökülmüştür.
İslam tarihinin her döneminde bazı insanlar nefsinin isteği veya dış tahriklerle kapılarak baş olma iddiasına kapılmışlardır. Bunlar bu istekleriyle Müslümanların birlikteliğini bozarak, onları badirelerin içerisine sürüklenmesine sebep olmuşlardır.
Osmanlıda birlik ve beraberliğin muhafazası için tahta çıkmak ve tahtta kalmak işi sistemleştirilmiş, 700 sene boyunca ihtilaflara sebep olabilecek olaylar fazlaca yaşanmamıştır.
Müslümanlık, Kelime-i Şahadeti veya Kelime-i Tevhidi söyleyerek (Allah’a (c.c.) ve Resulüne inanmakla) başlamakta, ancak burada bitmemektedir. İnsanların dağ başlarında yalnız yaşamaları mümkün olmadığından cemiyetler ve topluluklar halinde yaşamaları gerekmektedir. Yüce Allah (c.c.) toplum halinde yaşayan Müslümanların uymaları gereken esasları da yine Kur’an-ı Kerimi’nde belirtmiş, sevgili Peygamberimiz de hareketleri ve ifadeleriyle bu konuda da bizlere örnek olmuştur.
Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün ashabı (arkadaşları) ile birlikte yemek yerken, ashabının (bir kaptan yemek almak için) sofranın değişik yerlerinden uzandıklarını görünce; Ümmet olan bizleri ta 1400 yıl öncesinden ikaz etme lüzumunu hissederek; “Bir gün gelecek, sizin bu kaptaki yemek üzerine üşüştüğünüz gibi ümmetimin düşmanları da onların üzerine üşüşecekler” buyurmuş. Ashaptan birisi sormuş; “Ya Resuallah, o zaman Ümmetin sayısı az mı olacak?” Peygamberimiz; “Hayır, az olmayacak. Ama onlar su üzerinde yüzen saman çöpleri gibi dağınık olacaklar” buyurmuş.
BİRLİĞİN SAĞLANMASI
Ali İmran Suresi 103. Ayet’te; “Hepiniz birden Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden ayrılıp tefrikaya düşmeyin” buyrulmaktadır. Bu hitap fert fert bütün Müslümanlara yapıldığından, onların tek kalp ve tek vücut olmaları yani Müslümanların oluşturduğu birliğin tabii bir üyesi olması gerektiği açıkça belirtilmiştir. Hiçbir Müslüman; “Ben kendi işime bakarım, başka Müslümanların bir arada olup olmaması beni ilgilendirmez” diyemez. Aynı ayetin ikinci bölümünde hataya düşülmemesi için; “Tefrikaya düşmeyin” buyrularak, ayrılıklı bir yapıda olunmasını yasak kılınmıştır.
Birliğin sağlanmasının en önemli şartı, Müslümanların tek yöneticiye bağlı olmaları gereğidir. Eğer iki ve daha çok yöneticileri varsa, işte o zaman bu, iki veya daha çok kuruluşun varlığı demektir. Bu ise ayrılığın, tefrikanın en açık işaretidir. Çünkü her bir kuruluşun varlığı, ayrı birer hükmi şahsiyeti (ben de varım iddiası) doğuracaktır.
NEDEN BİRLEŞEMİYORUZ?
Bazen; “Bu kadar çok ve dağınık olmak, İslam’ın prensiplerine aykırı ise bu kuruluşlar veya devletlerin başındaki yöneticiler, Müslüman değil midir ki, anlaşarak bir araya gelemiyorlar?” bir soru aklınıza takılır. Belki ayrı ayrı kendileriyle konuşsanız, onlar da aynı şeyi söyleyeceklerdir ama birleşme bir türlü meydana gelmemektedir.
İslam’da teslimiyet esastır, insanların ve kuruluşların şartlar koşarak, bu şartların kabulünü isteyerek bir araya gelmeleri mümkün değildir.
Peygamberimiz maruf (bilinen) bir hadis-i şerifte; “Üç kişi yola çıkarsa birisi imam olsun” bir başka rivayette ise “İki kişi yola çıkarsa birisi imam olsun” buyurmaktadır. İmamlığın (başkanlığın) geçerli olmasının şartı, tabi olanın (biat edenin) imama uyması ile mümkündür. Yol kelimesi de sadece seyahat esnasında kullanılan yol olmayıp, her iş ve çalışmayı kapsamaktadır.
“Bizim mensuplarımız (bağlılarımız) çok, sizinki ise azdır. O halde biz büyüğüz, siz küçüksünüz. Siz bize katılın” gibi sözleri etrafınızdan çokça duyarsınız. Hak, sayısal küçüklük ve büyüklüğe bağlı değildir. Bir Müslüman diğerlerine başkan olmuşsa, sistem kurulmuştur, diğerleri onun safında toplanmaya mecburdurlar.
Cemaatle namaz kılan bir topluluğun yanına ilmi ve talebeleri fazla bir âlim gelse fıkhımız yapacağı şeyi açıklamış; “Ben daha âlimim diyerek yeni bir cemaat kurmak değil kurulmuş olan cemaate iktida etmektir” demiştir.
Günde beş vakit kılınan namazda; “İhti nassıratal müstakiym – Bizi doğru yoluna ilet” diyen her inanan, önce kendini nefsaniyetten kurtarmalı ve teslimiyetin yüceliğine sarılarak, kendisini yasaklanmış yollara kaymasını önlemelidir.
BAĞLANMANIN FAZİLETİ
Biat, kişinin kendi rızası ile bir baş’a (idareciye) bağlanması, onun vereceği görevleri yaparken bu uğurda, parasını, ilmini, gençliğini, sıhhatini ve nefesini harcamasıdır.
Bu saydığım hususlar, Ramüz-ül Hadis kitabında; “Bir mümin kabre varınca kendisine önce emanetlerden sorulur. Bunlardan cevap alınmadıkça bir karış ileriye geçirilmez” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Emanetler, aslıda kendimizin olamayan ve geçici olarak kullandığımız bazı değerlerdir. Bunlar; mal, gençlik, sıhhat, ilim ve nefestir.
Ne mal bizim, ne gençliğimiz, ne sıhhatimiz, ne ilmimiz ve ne de nefesimiz. Malımız ölünce varislerimize kalmakta, gençliğimiz bir çırpıda geçip gitmekte ne sıhhatimiz sürekli olmakta, ne ilmimiz. Allah vermesin aklımıza bir şey olduğunda bırakın ilmimizi konuşmayı ve yapmayı, insanca yaşamaya bile kadir olamamaktayız. Nefeslerimiz ise zaten sayılıdır ve bir gün bitecektir.
HAK GELİNCE, BATIL ZAİL OLUR
Peygamberimiz önceleri tek başına inancını ve fikirlerini yaymaya başlayınca başta Mekke olmak üzere bütün insanlık karşı çıktı. Sonunda Mekke fethedildi ve Müslümanların eline geçti. Arkasından Arap yarımadasının fethi, Rum diyarının (Anadolu) İslam’a yönelmesi, İspanya’da Endülüs Emevi Devleti’nin kurulması gibi büyük ve önemli olaylar gerçekleşti. Yani idarede Hak geldi, batıllar birer ikişer yok oldular.
İslam hayatın her safhasında; “Hak gelince Batıl zail (yok) olur” esasını koymuştur. Yani her kurum ve kuruluşta, her fikir ve harekette en doğrusu ortaya konmalıdır ki yanlışlar ortadan silinip gitsinler. Gecenin karanlığı, ancak güneşin doğması ile yok olur.
Dışından bütün ihtişamı ile görünen ve “ne güzel ağaçmış” denilen bir ağacın içine bir kurt girerse, kurt ağacı yiye yiye zamanla içini boşaltılır. “Bunu hiçbir kuvvet yıkamaz” zannettiğimiz bu ağacın, kuvvetli bir rüzgâr çıktığında bir kuru kütük gibi devrilmiş olduğunu görürüz. Aslında ağaca nispetle kurt çok küçük bir hayvandır ve bu kurdun bir ağacın yıkılmasını sağlayabileceği düşünülemez.
Bir ağaca benzeyen toplum da onu oluşturan fertlerin aile bağları, akrabalık bağları, komşuluk bağları, hemşerilik bağları, zengin ve fakir arasındaki yardımlaşma (zekât, sadak-i fıtır, bağış ve hibeler) sivil toplum çalışmaları ve vakıf çalışmalarından hâsıl olan manevi bağlarla ayakta durur. Bunlara ilaveten toplum olarak aynı şeylere sevinmek ve üzülmek (tasada ve kıvançta birlik) gibi bağlara “milli duygular” demekteyiz.
Bu ve buna benzer bağlarla birbirlerine kenetlenmiş toplumlara ‘millet’ denir. Bu bağların bulunmadığı materyalist topluluklarda, kalabalık manasına gelen bir isim verilir ki o da ‘halk’tır. İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy; “Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez” derken işte toplundaki bu yapının önemine işaret etmektedir.
Ancak topluma bencillik, kendini düşünme, yalan (başkasını hakkını alma) zan, iftira, içki, kumar, zina, hırsızlık gibi kötü duygular ve işler sardığında, artık toplum eski özelliğini kaybeder ve bir muazzam toplum gücü, basit bir ferdin gücüne dönüşür. Milyar tane ferdi güç artık tek bir ferdi güce eşit olur. Bir başka ifade ile milyarlarca kum yük taşıyamaz. Ayağınızla üzerine basınca hemen dağılır. Kuma yükü taşıttıran içine döşediğimiz demir ve kumları birbirine bağlayan çimentodur.
BİRLİKTEN KUVVET DOĞAR
Mevlana hazretleri, Mesnevi isimli eserinde bu olayı şu veciz hikâye ile anlatır.
Her tarafın karlarla kaplı olduğu bir kış günü, rızklarını aramak ve boş mideleri doldurmak üzere guruplar halinde kuşlar, havada uçmaktadırlar. Bu durumu bilen ve kuşları yakalamak isteyen bir avcı, karların üzerine kuşların yemesi için biraz yem atmış ve aynı zamanda yemlerin üzerine ağ germiş.
Kuşlar ağdan habersiz, yemleri gagalamak için karın üzerine inince, her bir kuşun bacağına ağın bir ilmiğinin sarılmış. Bu durumu gören kuşlar, ağdan kurtulabilmek için başlamışlar kanat çırpmaya… Fakat kanat çırpışlar, ağa yakalanan kurtulmasını değil o ağa daha çok bağlanmasını sağlamış. Bu ise onların yorgunluklarını artırmaktan başka bir işe yaramamış.
Durumun vahametini (çok acıklı olduğunu) fark eden bir bilgin kuş; “Kardeşlerim, durun ve kanatlarınızı çırparak gücünüzü boşa harcamayın” demiş. Ve ilave etmiş; “Şu anda hepimiz bir avcının ağına düşmüş bulunuyoruz. Buradan kurtulabilmek için sizlere bir teklifim (önerim) var” diye ilave etmiş. “Durun, kanat çırpmayı bırakın. Bir müddet dinlenin ve eski gücünüzü toplamaya çalışın. Sonra ben komut vereyim. Hep birlikte aynı yöne gitmek için kanatlarımızı çırpalım” demiş.
Bu tavsiyeye uyan kuşlar, bilgin kuşun verdiği komutla, kanatları hep birlikte çırpmaya başlamışlar. Yüzlerce kuşun aynı anda oluşturduğu kaldırma kuvveti sayesinde kendilerini yakalayan ağı yerden kaldırarak avcını ulaşamayacağı bir yere götürmüşler. Orada gagalarıyla ağı kemirerek kurtulmuşlar.
BİRLİĞİ BOZAN HASTALIKLAR
İnsanlar arasında soğukluk meydana getiren onları birbirlerine dargın veya düşman yapan bütün kötü huy ve davranışlar, toplumun birlik ve beraberliğini bozarlar. Bunların başında da ‘Zan’ gelmektedir. Zan; bir konu hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olunmadığı halde o konu hakkında hüküm yürütmektir.
Her olaya ve eşyaya iyi düşüncelerle yaklaşan kimsenin zannına, ‘hüsn-ü zan (iyi zan)’ her gördüğün şeyin arkasında kötülükler olduğunu söyleyen kimsenin zannına da ‘sui zan (kötü zan)’ denir. Kaçınmamız gereken işte bu kötü zandır.
Dışarıdan bakıldığında, bakana yanlış veya ters gelen nice olaylar vardır ki aslında bu işler iyi niyetlerle ve iyilik olması için yapılmışlardır. Olayın dış görünüşüne göre karar verir ve hareketlerinizi bu konuya göre ayarlarsanız, çok geçmez yanılmış olduğunuzu görürsünüz. Ve tabii bu yanlış zandan dolayı bazı insanları da etkilemişseniz, o insanlarında vebalini omuzlarınızda yüklenmiş olursunuz.
O halde zanla hareket etmemek için ‘Bilmek’ konusunu ele alalım. Bilmek, üçe ayrılmaktadır. Bunlar, eskilerin tabiriyle; ilm’el yakin bilmek (okuyarak bilmek), ayn’el yakin bilmek (görerek bilmek) ve hakk’el yakin (işin içinde yaşayarak) bilmektir.
Hocamız Cennet mekan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, bu konulara misal (örnek) verirken ‘Atlas Okyanusu’nu ele alır ve; “Eğer coğrafya dersinde Atlas Okyanusu’nu öğrenmişseniz, bu onu ilm’el yakin biliyorsunuz demektir. Eğer bir gemiye binerek Atlas Okyanusu’ndan geçmiş ve burada Atlas Okyanusu’nu incelemişseniz bu da Ayn’el yakin bilmektir. Geminiz Atlas Okyanusu’nda bir fırtınaya yakalanmış bir o taraf bir bu taraf yalpa yapıyor ve dev gibi dalgalarla boğuşuyorsa bu da Atlas Okyanusu’nu hak’kel yakin bilmektir. Ama bu bilmeler, birbirlerinden çok farklı bilgilerdir” derdi.
ZAN, NELERE SEBEP OLUYOR?
Her toplulukta güvenilir, sağlam ve sadık insanlar olabildiği gibi şüpheci, hizip çıkarmaya müsait, güvenilmez insanlar da bulunmaktadır. Bu insanlar genellikle hastalığın kendi kalplerinde olduğunu bilmezler de karşıdaki insanlara çamur atar dururlar. Bilhassa o toplumu yöneten başkan, kararlarının gerekçelerini kamuoyuna açıklamamışsa (bazen siyaset gereği açıklama yapılmaz), hemen dedi kodu başlar. “Bakın işte burada yanlış yapıyor. Tenkit etmek benim de hakkım. Bizim başkan kendi kafasının doğrusuna gidiyor v.b.” sözlerle yapılan çalışmayı ve dolayısıyla başkanını tenkit eder, dururlar.
Etraflarında kendilerini dinleyenler de bulurlarsa, artık coştukça coşarlar. Netice de üyelerinin tek kalp ve tek gönül yapması gereken çalışmalar, bu yanlış kulisler ve tefrikalar sebebiyle parçalara ayrılır. Bu parçalar birbirleriyle savaşmaya başlarlar.
Pek tabiidir ki kendi içinde huzuru sağlayamayan insanlar, başa geldiklerinde ülkenin huzurunu sağlamaları da mümkün değildir.
Müslüman’ın ikinci ve çok önemli bir bağı da biattir. Bu bağ, Müslüman’ı düşmanlarına karşı güçlü kılmakta ve Allah’ın (c.c.) rahmetinin Müslümanların üzerine inmesine vesile olmaktadır. Nitekim maruf bir hadis-i şerifte; “Allah’ın rahmet eli (rahmeti) cemaat üzerinedir” buyrulmaktadır. Burada cemaat kelimesi, insanları bir başa bağlanmış halini yani ‘Ümmet’ kelimesi yerine kullanılmıştır.
İmam-ı Gazali hazretlerinin ‘İhyay-ı Ulumud-din’ isimli kitabında ilim bahsinin sonunda yapılan tarif ve tasnifte, topluma yön verebilen insanların o toplumdaki yerleri ve tesirlerini anlatmıştır. Buna göre Peygamberlerin topluma tesirleri ile onları nasıl yönetmekte oldukları açıklandıktan sonra ikinci sıraya ‘emir sahipleri’ konmuştur. Emir sahiplerinin toplumun elit tabakası ile halkın sevk ve idaresinde, tesirlerini anlatan Gazali hazretleri, emir sahiplerinin, insanların tamamına hitap ettiklerini bildirmektedir.
BİAT NEDİR?
Biat, bir insanın kendi iradesi ile güvendiği bir insana bağlanması ve onun vereceği emirleri görev kabul ederek yapmaya çalışmasıdır. Tabii, biat’in bir manevi boyutu da vardır ki insanlar bununla sorumlu tutulmaktadırlar. Manevi boyutu da düşünülecek olursa, verilen görevin yapılması esnasında; zamandan, paradan, ilimden, nefesten ve gençlikten o yolda harcanmak gerekiyorsa onların harcanması biat edenin yapması gereken hususlardır.
Fetih suresi 10. ayette; “Sana biat edenler, gerçekte Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli biat edenlerin eli üstündedir. Her kim biatinden cayarsa kendi aleyhine caymış olur. Her kim de Allah’a verdiği ahit’e bağlı kalırsa, O da ona yarın büyük bir mükâfat verecektir.” buyrulmaktadır. Bu ayette biatin Allah’ın bir emri olduğunu, verilen biate bütün zor şartlarda dahi bağlı kalınması gerektiğini, biatinden dönenlerin (sözünden cayanların) kendi zararlarına bir durumun ortaya çıkacağını ve sözünde duranların ise büyük mükâfatlar alacağını görmekteyiz.
MUHAMMED ÜMMETİ OLMAK
Her vesile ile; “Biz Muhammed’in (s.a.v.) ümmetiyiz” denmektedir. Bu söz içinde Allah’a ve Muhammed’e inanıyoruz manasının yanı sıra Muhammed’e (s.a.v.) de biatliyiz yani onu başımıza emir seçmiş ve onun vereceği emirleri yerine getirmeye söz vermiş bulunuyoruz denmektedir.
Bilindiği gibi emir ve kumanda, insanların akılları ile algıladığı ve yapamaya mecbur oldukları işler cümlesindendir. Dikkat edilirse burada kalpte bulunan iman söz konusu değildir. İnsanların avam (halk) ve havas’ın (seçkinler) zahirine (dış görünüş) verilen sözlü emirlerdir. Baştakinin verdiği emir, biatli insanda bir görev olarak tezahür eder (ortaya çıkar). Bir görevin yapılması takdir ve tebrikle karşılanırken, görevin ihmal edilmesi (yapılmaması) bir suçtur ve görevini hakkıyla yapmayana ceza verilmesi gündeme gelir. Çünkü bir görevin yapılmaması belki birçok kişinin ölümüne sebep olabilecektir.
Uhud harbinde, dağ yamacında görevlendirilen okçulara, yerlerinden ayrılmamaları kesin olarak belirtilmişken, okçuların emirsiz yerlerini terk etmeleri, birçok sahabenin şehit olması ve Müslümanların bozguna uğraması sonucunu getirmiştir.
BİAT NASIL YAPILIR?
İlk biat örneğini, birinci ve ikinci Akabe biatleriyle Müslümanların, peygamberimizin elini tutarak yaptıkları söz verme işlemleri olarak görmekteyiz. Hanımların da biat ettiklerini veya bir başka deyişle Peygamberimizin hanımların da biatlerini aldığına şahit olmaktayız. Ancak rivayetlere göre hanımlar biat ederlerken erkeklerin yaptıkları gibi elleri ile musafaha ederek yapmamışlar, ya Peygamberimizin elbisesinin bir yerini tutarak veya genişçe bir kap içerisine konan suya önce Peygamberimiz ellerini sokmuş ve çıkarmış daha sonra da hanımlar aynı kap içerisine ellerini sokarak yapmışlardır.
Peygamberimiz (s.a.v.) irtihal edince (dünyamızdan ayrılınca) Müslümanlar, imanı kıyamete kadar ‘Allah’a ve Peygambere iman…’ olarak devam etmiş ancak biatleri, önce Ebu Bekir’is Sıddık (r.a.) yapılmış, daha sonra sırasıyla Hz. Ömer’ül Faruk, Hz. Osman Zinnureyn ve Hz. Ali (k.v.) efendilerimize yapılmıştır. Bunlarda sonra da Müslümanların başına geçen emirlere biat edilerek onların Müslümanları bir sağlam topluluk olarak yönetmelerine imkân sağlamışlardır. Uzak bölgelerde bulunanlar, biatlerini Emir’in vekillerine yapmışlar böylece biatsiz tek bir Müslüman kalmamıştır. Biat etmeyen veya etmek istemeyen kabilelerle savaşlar yapılarak onların da Biat ederek bağlanmaları temin edilmiştir.
ZAMANIMIZDA BİAT
Konunun anlaşılması için bunu günümüze indirgersek; emir, insanların başı ise illerde valiler, ilçelerde kaymakamlar, beldelerde nahiye müdürleri, köy ve mahallelerde ise muhtarlar emir’in vekilleri olarak biatleri almışlardır. Hatta emir’e biat mektupla ve diğer haberleşme vasıtalarıyla da yapılabilmekteydi.
Biat, şekilden çok manadır. Biat ederken ne söz verilmiştir ve verilen söze ne kadar sadık kalınmıştır, işte önemli olan budur.
Zamanımızda bağlanmanın çok değişik şekilleri vardır. Bir derneğin gayelerini benimseyerek o derneğe üye olmak ve derneğin gayelerinin yayılmasına çalışmak, bir siyasi parti lehine oy kullanmak, kalabalık miting meydanlarında hep bir ağızdan “…milletimizin saadet ve selameti için bütün gücümüzle çalışacağız” diye söz vermek de biat bağıyla anlatılabilecek bağlanma şekilleridir.
Zamanımızda yapılan oy verme işlemi de aslında bir biattir. Her oy kullanan, kendi serbest iradesiyle, şeklen bir kâğıdı bir sandığa atıyorsa da manen şunu söylemektedir.
“Ey, falanca parti. Ben reyimi sana kullanıyorum ve senin iktidara gelmeni istiyorum. Yönetime geldiğinde, senin yönetimine razı olacağım ve çıkaracağın yasalara uyacağım” demektedir. Demokratik usuller bundan sonra devreye girmekte, atılan oylardan en fazla oy hangi partiye oy çıkmışsa o partiyi iktidar yapmaktadır.
İster iktidar partisine oy verilsin isterse vermesin, iktidardaki partinin çıkardığı yasalara karşı koymak bir vatandaş için artık mümkün değildir.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.