45,9875$% 0.01
53,5450€% 0.3
61,9389£% 0.27
6.625,59%1,09
10.930,00%1,08
13.965,65%-1,65
2956285฿%-3.51815

21 Mayıs 2026 Perşembe

Ölmeden Önce ‘Allah’a Teslim Olmak’ ve Kadir Gecesi

1 Ayda 163 Milyon 800 Bin TL Ödüyoruz!...

Toplumsal Sorunlar ve Altyapıları

Bu Adaletsizliği Gidermek Elimizde…

Bir Ağır Hasta Ziyaret Ediyor

Tarikatlar Korunabilir mi?
Muhkem; tahkim edilmiş, muhafaza altına alınmış, korunmuş demektir.
Eğer bir şey korunmuşsa o şeyin gayesi, çalışmaları ve hedefi de korunmuş olmaktadır. Yok, o şey korunamıyorsa, yapısı ve şartları gereği o şeye her isteyenin ulaşması, çalışmalarını ve amacını değiştirmesi kolay olur, demektir. Konumuz cemaatler ve tarikatlar olduğu için bu konuyu biraz daha yakından incelememizde fayda vardır.
Tarikatlar ve cemaatler, isteyen her kesin rahatlıkla girebileceği yerlerdir. Kimsenin alnında onun ne olduğu yazmadığı gibi tarikat toplantılarına girmek isteyenlere de kimse sen giremezsin denmez. O insan cemaatin uyguladığı esasları uygular, kıyafetine dikkat eder ve Şeyh efendiye bağlılığınızı gösterirse, zamanla Şeyh Efendinin yakınına kadar ulaşabilir. Hatta bir gün gelir (eski Şeyhin vefatından sonra) Şeyh Efendi bile olabilir.
Hele cemaat veya tarikata, onun dışından planlı bir şekilde sızmak isteyen mahfiller, 5 – 6 adamını bu işte görevlendirmişlerse, bu sızma çok daha kolay olacaktır. Bu adamlar maaşlarını o mahfillerden aldıklarından (diğer müritlerin rızık kazanma dertleri vardır) işleri güçleri Şeyhin yakınında, onun hizmetine bakmak olacaktır.
Çünkü tarikatın diğer bütün müntesipleri, sadece sohbet ve zikirde bir araya gelmekte, Şeyh’e bağlılık ve itaat de esas olduğundan onlar kendi aralarında organize olmayı bile düşünmemektedirler.
Bilinmelidir ki her kes sakal bırakabilir, şalvarı giyebilir ve her kes sarık sarabilir. Sohbet ve zikirlerde herkes o ortama uyabilir. Bunların içinde samimi olanlarla maksatlı olanları ayırmak mümkün değildir.
“KALDI Kİ İSLAM, ŞEKİL DİNİ DEĞİL, ŞUUR DİNİDİR”
Böyle olunca da o cemaate maksatlı olarak giren 5 – 6 kişi birbirlerini tanıdıkları ve birbirleriyle irtibatlı oldukları için içlerinden uygun birisini Şeyh Efendinin en yakınına kadar sokabilir ve hatta bölge sorumlusu bile olabilirler. Tabii bu durumda Şeyh Efendiye verecekleri yanlış bilgilerle onu yanlış yöne yönlendireceklerdir. Bu aynı zaman da tarikata mensup (tarikat bağlıları) insanların da yanlışa yönlendirilmesi olacaktır.
YAŞANAN ÖRNEKLER
Yıl 1976. İstanbul / Fatih / İskenderpaşa Camisi imamlığını ve Nakşî tarikat Şeyhi merhum Mehmet Zahit Kotku Hazretleri yapmaktadır. İçişleri Bakanlığı Milli Selamet Partisi’ndedir. İçişleri Bakanlığı istihbaratı, Şeyh Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’nin hemen yanına kadar sokulmuş ve ona hizmetkâr olarak görünen bir zatın, bazı güç odakları tarafında yerleştirmiş olduğunu tespit etmiştir.
Bu olay Şeyh Efendiye uygun bir ortamda açıklanır. Şeyh Efendi konuyu öğrenince tedbir olarak; “Biz şimdi yanımıza kadar sokulan bu adamı tanıdık. Onun yanında konuşmalarımıza ve hareketlerimize dikkat ederiz. Eğer bunu deşifre edecek olursak yarın tanımadığımız bir adamı yanımıza sokarlar.” diyerek bu adam hakkında bir işlem yapmamıştır.
Bir gün Şeyh Mehmet Zaid Kotku Hazretleri yanındaki bir gurup cemaatiyle Hacca gitmeye karar verir. Bu adam da Şeyhin hizmetkârı olarak Hacca gidecektir. Şeyh Efendi ve diğer cemaat arkadaşları Haccın en kolayı olan ‘Haccı Temettü’ye niyet ederlerken, Şeyh Efendi söz konusu hizmetkâra; “Sen, Haccı Kıran’a niyet et” diyerek onun en zor Haccı yapmasını ister.
Ben 1969 yılında Hocamız tarafından Milli Nizam Partisi (MNP) Gençlik kolları Genel Başkanlığına getirildim. Bu arada öğrenci de olduğumdan bazı günler Ankara’da değişik cemaatlerin sohbetlerine ve derslerine de katılıyordum.
Aradan bir müddet geçince Konya’da dedemin, babamın ve amcamın çalıştığı iş yerimize bir adam gelir ve kendini tanıtır. Onlara der ki; “Biz MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) de çalışıyoruz. Sizin Ankara’da yükseköğrenim yapan Nevzat Laleli isimli bir oğlunuz mu var?” Bizimkiler de; “Evet, var” derler. Adam devam eder. “Çeşitli guruplar oğlunuzu kara listelerine almışlar, bu çocuğunuzu bir gün vuracaklar” der. Hangi gün ve ne zaman hangi cemaatin toplantısına katıldığımı bir bir açıklar.
Rahmetlik dedemin paçaları tutuşur. “Ankara’dan getirin benim torunumu. Benim malın torunuma da yeter” diyerek feveran gösterir. Rahmetlik Amcam itidalli bir adam olduğu için dedemi ve babamı teskin eder. Böylece okulumu bitirerek Makine mühendisi olmam sağlanmış olur.
Sonra ben bu olayı düşündüm. Benim Ankara’dan Konya’ya gelmem kime ne kazandırır, kime ne kaybettirir? Öğrenci iken gittiğim sohbetleri ve zikirleri bu adamlar nasıl tespit etmişlerdir? Eğer ailem beni Ankara’dan alıp Konya’ya getirseydi, bu hareket benim okulumu ve özellikle de MNP Genlik kolları Genel Başkanlığını da bırakmamı gerekecektir. Başı olmayan bir gençlik teşkilatı ise yıkılıp yok olacak böylece bu gizli mahfiller MNP’ye darbe vurmuş olacaklardı.
Anlatmak istediğim, her kese açık yerlerde yapılan çalışmaların bazı güç odaklarınca devamlı olarak kontrol edilmekte olduğunun bilinmesidir.
TARİKATLER NASIL KORUNUR?
Sultan Fatih, medrese, zaviye ve tekkelerin bir takım tabii giderlerini karşılamak için zorlandıklarını ve bu sebeple halka gereği kadar hizmet edemediklerini görür. Bir ferman çıkararak bu gibi ilim yuvalarının yanına onlara gelir getirecek vakıf külliyelerinin kurulmasını ister. Ancak bu yerlerin vakfiyelerine de bir şart koyar. “Medrese, zaviye ve tekkelerin başına geçecek Şeyh ve Âlimlerin vakıf gelirlerinden faydalanabilmeleri; onların müfessir (Kur’anı tefsir edecek- yorumlayacak) ve muhaddis (Hadis-i Şerifleri beyan edecek-açıklayacak) ilme sahip olmalarına bağlıdır” der. Eğer Sultan Fatih’in koyduğu bu ölçü, bugün cemaatlerde ve tarikatlarda uygulanacak olsa onlar, kesinlikle hak yoldan ayrılmayacaklar ve hiçbir siyasi partinin oyuncağı haline gelmeyeceklerdir. Ayrıca Şeyhlik makamı, babadan oğla geçen bir saltanata da dönüşmeyecektir.
İslam’da ferde ilk teklif, onun iman etmesi ve inancı neyi nasıl yaşamasını istiyorsa ona göre yaşamasıdır. Topluma yapılan ilk teklif ise karşımıza toplumun Ümmet olması (organize) ve onun hak adına idare edilmesi olarak çıkar. Bunu, “Allah insandan iman, toplumdan nizam ister” şeklinde de söylemekteyiz.
İman, her şeyin temelidir. O, olmadan hiç ir şey olamaz. Nitekim Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v.) efendimiz Mekke’de ilk ele aldığı konu iman meselesi olmuş, Sahabe-i Kiram, Peygamberimizin kendilerine bildirdiklerine, şüphe ve tereddüt göstermeden inanmışlardır.
Hem öyle bir inanış ki, bu insanları dinlerinden ve inançlarından geri döndürebilmek için Müşrikler tarafından yapılan bütün baskı ve zulümlere göğüs germişler, bu uğurda mal ve canlarından severek vermişlerdir.
İslam’ın Mekke devrinden sonra karşımıza bir de Medine devri çıkmaktadır. Medine’de karşımıza çıkan konu ise başta Müslümanlar olmak üzere orada bulunan bütün insanların İslam’ın koyduğu ölçülere göre yönetilmeleridir.
Nitekim Mekke devrinde inzal olan ayetlere Mekkî ayetler denmiş, bunlar imana yönelik ayetler olduğu halde, Medine devrinde inen ayetlere Medeni ayetler denmiştir. Bu ayetlere ise ‘ahkâm ayetleri’ yani insanların yaşadıkları ortamı tanzim eden, onlara Hakk’a bağlı bir ortam kuran ayetler olduğu görülmektedir.
Peygamberimiz, Medine’ye hicret edince ilk yaptığı iş ‘Mescid-i Nebevi’yi’ inşa etmek olmuş, bu bina sadece ibadet etmekte kullanılmamış, Medine İslam devletinin bir parlamentosu gibi de hizmet vermiştir.
İstişareler burada yapılmış, kararlar burada alınmış, seriyeler ve ordular buradan yola çıkartılmıştır. Tayin olunan vali ve kumandanlar gidecekleri yerlere buradan hareket etmişler, başka ülkelerin elçileri burada kabul edilmiş, burada başka ülkelere elçiler gönderilmiştir. İnsanlar arasında çıkması muhtemel ihtilaflar (uyuşmazlıklar ve davalar) burada karar bağlanmış ve burada adaletle hükümler verilmiştir.
Özetle söylemek gerekirse imandan sonra İslam’ın en önemli konusu devlet idaresi veya siyaset olmuş, insanlar Allah’ın koyduğu ölçülere göre yönetilmişlerdir.
PEYGAMBERİN VASIFLARI
İmam-ı Gazali Hazretleri, İhyay-ı Ulumuddin de ilim bahsinin sonunda bu konuyu işlemiş, Peygamberimiz vasıflarını (özelliklerini) sayarken bunları; Nübüvvet (Peygamberlik) İmamet (Devlet başkanlığı, ordu kumandanlığı) ve Hâkimlik (Yargıçlık) olarak belirtmiştir.
Peygamberimizin Kur’an’ın ifadesiyle ‘Hatemül Enbiya – Son Peygamber’ olması sebebiyle onun irtihalinden (vefatından) kıyamete kadar bu vasıf (Nübüvvet vasfı) kendi üzerinde kalırken, imamet ve yargıçlık vasıfları kıyamete kadar kuşaklar değiştikçe onları idare edenlerin üzerlerinde devam etmekte olduğu görülmüştür.
Nitekim Peygamberimizden sonra Hazreti Ebu Bekir, daha sonra Hazreti Ömer, sonra Hz. Osman ve 4 Halife’nin sonuncusu Hz. Ali Efendilerimiz (r.a.) bu görevleri yürütmüşler ve icraatları (yaptıkları işler) insanlık tarihine altın harflerle yazılmışlardır.
Görülüyor ki imanla siyaset birbirinden ayrılmaz iki kardeştirler. İnsan imansız olmazken toplum da siyasetsiz olmamaktadır. Maide suresi 44 – 45 ve 47. Ayetler bu hakikati vurgulamaktadır.
BİR ÖNEMLİ SORU
Zaman zaman karşımıza bir soru çıkmaktadır.
“Mekke devrinde Müşrikler Peygamberimize “Ya Muhammed… Sen ne istiyorsun? Eğer başımıza geçmek istesen seni kralımız yapalım. Eğer evlenmek istiyorsan sana en güzel kızımızı verelim. Yok, zengin olmak istiyorsan seni mallarımızla en zenginimiz yapalım” dediler de o bu teklifleri kabul etmedi” dediler.
“Peygamberimiz onların başına geçerek yönetimin gücünü eline alır ve onların da İslam’la şereflenmesine daha kolay yol bulurdu. Ama o kabul etmedi.
Bu soruyu ortaya atanlar, bu teklifteki şartı düşünmeden konuşanlardır.
Evet, Peygamberimize bu teklifi yapanlar ondan kendi putlarına dil uzatmamalarını ve düzenlerini değiştirme isteğinden vaz geçmesini istemekteydiler. Çünkü Allah kendi sistemi (düzeni) içinde kimsenin kimseyi sömürmesine fırsat vermiyordu. Bu şekil ise hayatlarını başkalarının haklarını yiyerek sürdürenlere gelmiyordu.
Çünkü onlar da biliyorlardı ki “La ilahe illallah, Muhammeden resulullah” içerisinde geçen “ilah” kelimesi kendi içinde dört mana barındırmaktaydı. İlah;
1) Kendinden başka kimseye tapılmayan, (…iyyake nağbudu…)
2) Ondan başka kimseden yardım istenmeyen (…iyyake nesteiyn…)
3) Ondan başka rızası aranacak kimse olmayan (ente maksudi, ve rızake matlubi.)
4) Kanun (yasa) koyucu olarak O’ndan başka kimsenin bulunmadığıdır.
Mekke Müşriklerinin şartlı başkanlık teklifini kabul etmeyen peygamberimiz, daha sonra Mekke’yi fethederek, oranın yönetimini de eline almış ve uyguladığı ‘Adil Düzen’in şartlarına göre onları yönetmiştir.
Bir dünya görüşünün küçük nüanslar ile uygulamaya ait bir takım değişiklikler göstermesi mümkündür. İşin aslı korunmak şartıyla bu küçük nüanslara müsamaha edilmektedir. Bu küçük değişiklikler genellikle insanları yaratılışlarıyla ve karakterleriyle, yaşadıkları asırla ve bulundukları konumlarla ilgilidir. Zira bazı insanlar yaratıştan ince ruhlu ve nazik, bazı insanlar sert karakterli, bazı insanlar müdekkik (tetkik edici-araştırıcı) olabilmekte, bazı insanlar değişik asırlarda yaşamakta araçlar ve vasıtalar (at yerine otomobil) değişebilmekte, bazı insanlar şehirlerde veya kırlık arazilerde yaşamakta olabilirler.
İnsan fıtratına (yapısına) en uygun bir din (dünya görüşü) olan İslam, bu incelikleri de bünyesinde barındırmakta, esaslardan taviz vermeden teferruatlarda (detaylarda) Müslümanlara müsamaha göstermektedir.
Bizim inanç ve itikatta mezhebimiz, “ehl-i Sünnet vel cemaat” dediğimiz Allah’ın (c.c.) emirleri, Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) sözleri ve hareketleri ve üzerinde olmaktır. Çünkü İslam’ı en güzel açıklayan ve yorumlayan ve yaratıcının insanlara örnek olarak gönderdiği insandır ki hiç şüphesizdir ki onu en iyi bilendir ki bu insan Allah elçisi Hazreti Muhammed’dir (s.a.v.).
MEZHEPLERİN DOĞUŞU
Amelde yani uygulamada mezhebimiz (farklılıklarımız) ise esaslardan taviz vermeyen dört mezheptir ki bunlar, Hanefi, Şafii, Maliki ve Hambeli mezhepleridir. Bu mezhepler isimlerini onun imamlarının (görüşlerini sistemleştirenler) isimlerine göre almışlardır. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse;
“Peygamberimiz (s.a.v.) bir namaz kılarken Aişe validemiz, onun alnında bir kan kabarcığı görmüş. Namaz devam ederken kendi eliyle o kan kabarcığını oradan almış. Peygamberimiz namazını bozarak gitmiş yeniden abdest alarak namazını kaza etmiştir
İşte mezhep imamları bu olayı yorumlarlarken, İmam-ı Azam Ebu Hanefi hazretleri;
“Peygamberimizin namazını bozması ve yeniden abdest alması, kanın dağılması şeklinde yorumlarken İmam-ı Şafi hazretleri; Peygamberimiz namaz kılarken vücuduna bir kadın elinin değmesi onun namazının ve abdestinin bozulmasına sebep olmuştur” yorumunu yapmıştır. Böylece abdestin bozulması ve dolayısıyla namazın bozulmasında ayrı iki kural ortaya çıkmıştır.
Onun için Hanefiler vücutlarında dağılan bir kan kabarcığı görmeleri halinde abdestlerinin bozulduğunu kabul ederlerken, Şafii mezhebini benimseyenlerin vücutlarına herhangi bir kadın elinin değmesi onların abdestlerinin bozulmasına sebep olmaktadır. Bu hükümlerden şehirlerde yaşayanlar daha çok Hanefi mezhebini, göçebe olarak dağlarda, bayırlarda yaşayanlar ise Şafii mezhebini benimsemelerine yol açmıştır.
TARİKATLER
Tarikatlar, yaşayışta İslam’ın ölçülerine dikkat etmek ve Allah’ı (c.c.) zikretmek amacıyla bir Mürşit (dini iyi bilen) etrafında toplanarak ondan faydalananlardır. Tarikat İslam’ın ölçülerine sıkı sıkıya sarılmayı gerektirir. Eğer kendisine Mürşit denilen cahil birisi olursa ve müritlerine İslami ölçüler vaaz edemiyorsa artık o tarikat olmaktan çıkar ve yapılan iş zındıklık olur. Çünkü tarikatlar, şeriat dairesi içerisinde olmak zorundadırlar.
Tarikatlar, nefis terbiyesi adı verilen çalışmalarla insanın iç âlemini (maneviyatını) olgunlaştırır ve müritlerini “başkalarına faydalı insanlar olmalarını” sağlarlar. Çünkü insan ve Müslüman olmanın gereği başka insanlara faydalı olmaktan geçmektedir.
Tarikatların sayısında bir tahdit (sınırlama) yoktur. Her bir âlimin veya şeyhin etrafında ona uyan insanlar bir tarikatı oluştururlar ve bu sayının fazlalığı o toplumun İslam açısından makbul (övülen) bir toplum olduğunu gösterir. Bu sayının azalması ise o toplumun ilimden uzaklaştığını gösterir.
Nitekim Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Allah, aranızdan ilmi kaldırmayı isterse âlimlerin ruhunu kabzeder (alır)” buyurmaktadır.
Burada bir soru akla gelebilir. “Her bir âlim veya şeyhin etrafında az çok bir insan toplanmışsa o toplumda birlik nasıl sağlanır. Çünkü her âlim, kendi bağlılarını bir tarafa çekecektir?”
Endişeler doğrudur. Ama İslam bunu da çözümünü de göstermiştir. Âlimlerin kendi bağlıları ile oluşturduğu topluluklara “Cemaat” derken, bütün cemaatleri (tabii başlarındaki âlim veya şeyhlerin de) bir emir (imam, baş) etrafında toplanmalarından oluşan topluluğa da “Ümmet” adını vermiştir.
Osmanlı İmparatorluğu ve mesela Sultan Fatih devri ümmet yapısına sahip bir devirdir. Bir tarafta Akşemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Gelenbevi hazretleri gibi Fatih’in hocaları ve şeyhleri varken, bu hocalar ve şeyh efendilerin bütün öğrenci ve müritleriyle Sultan Fatih’in emirliğinde birleşmişler ve Osmanlı Ümmet yapısını oluşturmuşlardır.
BİRLİĞE AKIL ERDİREMEYENLER
Bazı tarikatların üyelerinde bir benzetme yapılır. “Efendim, nasıl ki orduların kara, deniz, hava askerleri ve jandarması var ve bunların hepsi kendi sahalarında çalışıyorlarsa, bizler de her bir kuruluş, bunlar gibi ayrı ayrı sahalarda çalışmaktayız” demektedirler. Bunların söyledikleri bu söz bir dereceye kadar doğrudur.
Ancak bunlar hiç düşünmezler midir ki, örnek verdikleri bu askerî kuruluşlar sonuçta tek bir Genelkurmaya veya tek bir karargâha bağlıdırlar. Bunların sevk idareleri Genelkurmayca alınan kararlara göre yapılmakta ve bütün askeri teşkilatlar Genel Kurmayca verilen emre uymak zorunda bulunmaktadırlar. İşte bahsettiğimiz İslam’da Ümmet yapısı da buna benzemektedir.
Tarikatların müntesipleri (bağlıları), Müslümanların birliğini sağlayacak insanın kendi Şeyh efendileri olduğunu sanıyorlarsa, yanılmaktadırlar. Zira her bir mürit, kendi şeyhini üstün insan olduğunu bilmesi kendi feyzinin artmasına sebep olursa da bu, aynı zamanda tarikat sayısınca Müslüman topluluğunun var olduğuna işareti olacaktır.
Yıllardır, Müslümanlığı ferde indirgeyip, her konuşma ve yazmasında ferdi ele alan ve İslam’ı onun üzerinden tarif eden yazarlarımız, çizerlerimiz, akademisyenlerimiz, Şeyhlerimiz, Hocalarımız ve Vaizlerimiz,
İslam’ın topluma ait emir ve yasaklarını bu topluma anlatmamışlardır. Uzun süre bu minval üzerine devam edince de zamanımızda Müslümanlık bir kalp işi olarak anlaşılmış, “fert olarak ben kendimi yetiştirirsem, cenneti garantiledim” anlayışı topluma hâkim olmuştur. Bu anlayışta bulunan insanların bir araya gelmesi ve bir Müslüman toplumu oluşturması (Medine İslam Toplumu) artık mümkün olamamaktadır.
Mehmet Zahit Kotku Hazretleri (r.aleyh) bir sohbetinde; “Bugün biz ormandaki ağaçlar gibiyiz. Eline baltayı alan oduncu, başlamış bir uçtan ağaçları kesmeye. Öbür ağaçlar, sıranın kendisine gelmesini beklemektedirler” demişti.
Yukarıda sıraladığım Müslüman Aydınlar; “Hayatın her safhasına, otururken, kalkarken, yerken, içerken, yatırken kalkarken ve hatta abdest bozmaya giderken bile ölçüler koymuş olan İslam’ın, iki veya daha fazla
Müslüman’ın bir araya gelerek hangi ölçülere göre hareket edeceklerini…” düşünmemişler bile…
Böylece bu Aydınlarımız, bir taraftan İslam’a eksiklik izafe ederken, (İslam tam ve kamil bir dindir) diğer taraftan da bir araya gelemeyen Müslümanların bu zayıf hallerini bilen düşmanları (Yahudiler ve Hıristiyanlar) birleşerek Müslümanların üzerine yürümektedirler.
Bugüne kadar Hıristiyanlar, Müslüman ülkeler üzerine 29 Haçlı seferi oluşturmuş, önlerine gelen Müslüman ülkeleri ve buralardaki Müslümanları asıp kesmişler, bir çekirge sürünün ekin tarlasında yaptığı talan ve katliamı yapmışlardır.
Daha dün Hıristiyanlar; Katolik ve Ortodoks diyerek 2. Dünya Harbi’ni yaptıkları ve birbirlerini yok ettikleri halde bu gün bunlar, Papa ve Patrik bir araya gelmişler ve bu mezheplerdeki Hıristiyanları da bir araya
getirmeye çalışmaktadırlar.
Bunların elinden; ne Irak, ne Suriye, ne Libya, ne Afganistan ve ne de Libya zulüm ve katliamlarından kurtulamamışlardır. Şimdi sırada başta İran ve Türkiye olmak üzere diğer İslam ülkeleri gelmektedir. Eğer
bizlerdeki bu ferdiyetçi İslam anlayış devam ederse, hiç şüphe edilmesin ki tahrip edilmiş ülkeler halkasına katılacağımız günler yakındır.
MÜSLÜMANLAR NASIL BİRLEŞİR?
İslam’ın toplum üzerine de emir ve nehiyleri bulunmakta ancak bunların bir sohbet halkasında kalmayıp fiilen uygulanır olması gerekmektedir. Çünkü bir Farzın sadece öğrenilmesi, o farzın sakıt olmasını (üzerimizden düşmesini) sağlamaz. Nasıl ki namaz farzdır ve biz nasıl namaz kılacağımızı öğrenmemiz, namazın üzerimizden düşmesini sağlamazsa, Müslümanların oluşturacağı toplumu sadece konuşmak yetmez. Bunun adımını atmak ve mutlaka ‘Müslüman bir toplumu oluşturmak’ mecburiyetindedir.
Bu konuda karşımıza iki kavram çıkmakta ve bunlara ‘Cemaat ve Ümmet’ denmektedir. Cemaat yapısı tarikatlarda, bazı Müslüman gurupların bir araya gelerek oluşturdukları toplumlarda görülmektedir. Mesela ayrı ayrı bütün tarikatlar, Süleymancılar, Nurcular gibi… Bunların binlerce adamı olsa ve bu yapı dışında tek bir Müslüman kalsa bunlar cemaat yapısına sahiptirler demektir. Bunlar, kendilerinin de içinde bulunacağı bütün Müslümanların oluşturduğu Ümmet yapısına geçmeleri gerekir. Çünkü Ümmet yapısı, tek bir Müslüman’ın bile dışarıda kalmasına izin vermeyen ve bütün Müslümanları aynı çatı altına toplayan bir yapıdır.
BAZI ÖNEMLİ ÖZELLİKLER
Cemaatlerde her bir Müslüman’ın öğrenim ve eğitimini yapması, insan benliğinin eğitilmesi yani nefis terbiyesinin yapılması esasken, Ümmet anlayışında yardımlaşma ve dayanışmanın en yüksek seviyeye çıkartılması (Muhacir ve Ensar arasında olduğu gibi), Allah’ın dünya ve ahret saadetimizi sağlamak için gönderdiği emir ve nehiylerin yaşanmasına çalışılması yani hükmü ilahinin o toplumda geçerli olması (Veda hutbesini iyi anlayalım) ve dışarıdan gelebilecek her tehdide karşı organize olarak karşı konulmasıdır.
Cemaatlerde o gurubun başındaki insana ‘intisap – onun ailesinden olmak’ edilirken, Ümmetin başındaki insana “biat – kendi iradesi ile emre hazır olmak’ denmektedir.
Cemaatlerin başında alim ve şeyhler bulunurken, bütün Müslümanları oluşturduğu Ümmetin başına ‘emir, lider, başkan, reis’ bulunmaktadır.
Cemaatler içinde bulunmak veya bulunmamak, bir cemaatten diğer bir cemaate geçmek, yani ilim ve feyz aldığı kaynağı değiştirmek mümkünken, Ümmet yapısında Emir’e bağlanmak farz olup, bu emir kapsamı dışında kalmak haram kılınmıştır. “Vağtesimu bi haplillahi cemian vela teferragu. – Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın ve ayrılıp tefrikaya düşmeyin.” ayeti bunu açıkça bildirmektedir.
Ümmet yapısı içinde hiç kimse ne fikren ne de fiilen ayrı baş çekemez, kulis yaparak etrafına birtakım insanları toplayamaz, “Ben bu işi daha iyi yaparım. Benim etrafımda toplanın” diyemez. Yapacağı ne varsa onu (gençliğinden, sıhhatinden, ilminden, nefesinden ve malından vererek) Ümmetin içinde yapacak ve bu uğurda bütün gücüyle çalışacaktır.
Yine kitabımız Kur’an-ı Kerim’de (Saff Suresi 10. ve 11. Ayet ve daha birçok ayette) buyrulmaktadır ki; “…mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihat edin.” Yani Ümmet yapısına giren Müslümanların bu yolda
kendilerine verilecek görevleri yapması, bu uğurda mal (para) vermesi, gerekirse canından bile vazgeçmesi gerekebilecektir. Eğer Müslüman’a ölüm vaktigelmemişse ona ‘Gazi’ denecek ve eğer ölüm vakti gelmişse bu ölüm onun için ‘Şahadet’ olacaktır.
Dinimizin geniş kapsam alanının anlayabilmek için Kur’an-ı Kerim’in ilk suresi olan Fatiha Suresi başta olmak üzere birçok yerinde Rabbimizin buyurduğu; “… Rabbil âlemin…” ayetini ele almalıyız.
Buradaki mana, bir taraftan Allah’ın varlığına işaret olunurken, diğer taraftan hükmünün geçerli olduğu, ihata ettiği (kuşattığı) sahanın bütün âlemler olduğunu, “âlemlerin Rabbi” ayetiyle bizlere işaret etmektedir. Diğer ayetlerde olduğu gibi bu ayeti de şeksiz, şüphesiz kabul ederiz.
Âlemler nedir, denirse bulunduğumuz noktadan itibaren ister makro âleme (gökyüzüne, uzaya doğru) bakalım, ister mikro âleme (mikroplar, hücre ve atomlara) bakalım sonsuz uzaklıkların olduğunu görür, sonsuz yaratıklarla karşılaşırız.
Başka manasıyla âlem; insanlar, hayvanların her çeşidi (karada, suda yaşayanlar) başka bir âlem bitkiler, başka bir âlem ve cansız varlıklar ve gözümüzle göremediğimiz nurani varlıklar da yine âlem olarak karşımıza çıkacaktır. Bir taşın bile dağın tepesinden aşağıya yuvarlanması Allah’ın koyduğu kanun gereğince (yer çekimi kanunu) olduğuna göre Kur’an-ı Kerim’de canlı ve cansız bütün varlıkların her an Allah’ı zikrettiği bildirilmektedir.
Kâinata en ince ve en hassas ölçülerle nizam veren Allah, canlılar içerisinde “eşref-i mahlûkat (en mükemmel surette)” olarak yarattığı ve kendisine akıl verdiği insanın mutluluğu için bir takım kanunlar (yasalar) koymuştur.
İSLAM’IN FERDE YÖNELİK TARAFI
İslam’ın ilk muhatabı insandır. İman, (Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, hayır ve şerrin yaratıcısının Allah olduğuna, öldükten sonra tekrar diriltileceğine ve bir hesap gününün geleceğine…) insana teklif edilmiştir.
Allah’ın bu teklifini kabul edenlere Müslüman denmiş, kabul etmeyenler de Kâfir (Allah’ı kabul etmeyen) veya Müşrik (Allah’a ortak koşan) adı verilmiştir.
Müşrik, Allah’ın varlığını inkâr eden değil, Allah’ın birer kulu olmalarına rağmen akıllarını kullanıp doğru yolu bulamadıklarından ve Allah’a şirk koştuklarından dolayı bu adı almışlardır. (Hıristiyanlık; Allah, Allah’ın oğlu ve Ruhul-kudüs gibi teslis inancını, Yahudiler ise Allah’ı yok farz etmek ve kendilerini Allah’ın yerine koymakla…) Böylece de dünya ve ahiret mutsuzluğunu hak etmektedirler.
İman her şeyin başıdır. İmansız hiçbir şey olmaz, doğrudur. Ama iman temeli üstüne kurulmuş ‘İslam sarayını’ bilinmezse ve hayatlar da Allah’ın koyduğu ölçüler uygulamazsa, eksik bir inanç ve yaşayış içinde bulunulmaktadır, demektir.
Hâlbuki bu insanlar da şu fani hayatlarında kendilerinden kaynaklanan, çevrelerindeki insanlardan kaynaklanan veya mevcut sistemden kaynaklanan birçok problemleri bulunmaktadır. İman deyip de bu noktada kalan insanlar, bir problemle karşılaştıklarında da onu nasıl çözeceklerini bilmediklerinden, çaresizliğe düşmektedirler. Problemlerin çözümünde ya kendi kendine akıllarından ürettikleri bir çözümü veya hiçbir ölçüye sığmayan ve zaten problem üreten mevcut sistemin bir kuralını tatbik etmektedirler. Her iki halde de yanlış içerisine düşmekte ve manen sorumlu olmaktadırlar.
Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v); “Allah, imansız amelle (yapılan bütün işler ve ibadetler) ile amelsiz imanı kabul etmez” buyurarak, amel (işler) kadar imana, iman kadar amele önem vermemiz gerektiğini bildirmiştir.
İBADETLERİMİZ
İbadetler olarak ele aldığımız namazımız, orucumuz, haccımız, zekâtımız, kurbanımız önce kulun Allah’a kulluk görevini idrak etmesidir. İbadetlerini yerine getirmeyenler henüz kulluğunun idrakine erişememiş olanlardır.
İkincisi, Yaratıcımıza tazimde bulunmak, onu yüceltmek onun ilahlık makamını kabul ve tasdik etmek demektir.
Üçüncüsü, insanın kemale ermesini sağlayan, ona sabrı uygulama yöntemiyle öğreten ve onun her işinde başarıya erişmesini sağlayacak hareketlerdir.
Dördüncüsü, abit (ibadet eden) bir insanın manevi sahada derecesinin yükselmesidir.
Hele bir düşünelim. Bir ibadet için ‘canın yongası olan paramızı…’ harcarız. Hac ibadetinde, sadakalarda (zekât, fitre), köle azad etmede, özellikle cihad ibadetinde vb.
‘Paradan daha kıymetli olan zamanımızı harcarız.’ Bütün ibadetlerin yapılması için belli zamanları vardır. Hele cihad ibadetinde, bu ibadet her an ve her zamandır.
Her Müslüman öğrenmeye ve bildiklerini de çevresindekilere öğretmeye mecbur olduğundan dinimizin tebliğ ve daveti için ‘ilmimizi harcarız.’
En verimli ve en canlı çağlarımız olan ‘gençliğimiz harcarız.’ Bu kıymetli çağlar, dinimizin ve inancımızın duyurulması (tebliği), tebliği dinleyip anlayanlara davetin yapılması, arkasından iyiliğin emredilmesi ve kötülüklerin kaldırılması ile cihad farzının edası (yapılması) harcanacaktır.
Ve her şeyden daha önemlisi ‘gerekirse canımızı bile bu uğurda feda ederiz.’
Sadece savaşta ölenler değil, Allah yolunda cehd ve gayret ederken ölüm vaki olanlar da şehit rütbesine erişmektedirler. Zira Kur’an-ı Kerim’de ‘dinimizin direği namaz’ 50 yerde zikredilirken, ‘dinin zirvesi cihad’ 500 kadar ayette zikredilmektedir.
İmanın ferde yönelik olması, ibadetlerimiz içerisinde ferdi olarak yapılacaklar olduğu gibi toplum olarak yapılacaklarımız da vardır. Orucun, namazın veya diğer ibadetlerimizin ferdi yönünün olması yanı sıra topluma yönelik yönleri de bulunmaktadır.
Demek ki İslam sadece ferde veya topluma ait değil, onları çepeçevre saran sistemle alakalı hükümleri de bulunmaktadır. Bu üç boyutun birlikte ele alınması önce dünya, sonra da ahiret saadetinin elde edilmesini sağlar.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.