DOLAR

33,0413$% 0.65

EURO

36,0249% 0.4

STERLİN

42,9931£% 1.08

GRAM ALTIN

2.559,20%0,41

ÇEYREK ALTIN

4.146,00%0,67

BİST100

11.064,85%0,37

BİTCOİN

1971704฿%1.4878

İkindi Vakti a 16:35
Giresun HAFİF YAĞMUR 14°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X
Nevzat Laleli

Nevzat Laleli

11 Temmuz 2024 Perşembe

    Akıl, Mutluluğun Temelidir

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Herhangi bir işte alınan kararın isabet şansının yüksekliği, o şeye verilen kararın akılla verilmiş olmasına bağlıdır. Hislerle verilen kararlarda yanılma payı yüksek, akılla verilen kararlarda yanılma payı azdır.

    Akıl, insana imandan sonra verilen en güzel nimettir ve temyiz (ayırma) kabiliyetidir. Doğruyu yanlıştan, iyi ve güzeli kötü ve çirkinden, faydalıyı zararlıdan, adaleti zulümden ayırt etmemizi sağlar. Bir insan doğruyu, iyiyi, yararlıyı ve adaleti değil de bunların aykırılarını tercih ediyor ve aykırılıklarla düşüp kalkıyorsa bu insanın ya aklı yoktur ya da imanı. Nitekim “Aklı olmayanın, dini de yoktur” buyrulmuştur.

    AKIL SEÇİLİYOR

    Âdem (a.s.) henüz cennetteyken Cebrail (a.s.) yanına gelerek; “Ey Âdem. Ben sana üç şey getirdim. Birini seç al” dedi. Âdem (a.s.); “Ey Cebrail, nedir onlar?” diye sordu. Cebrail; “Akıl, hayâ (utanma duygusu) ve din’dir” dedi. Âdem (a.s.) “Aklı seçtim.” dedi. Cebrail (a.s.) hayâ ile dine; “Âdem, aklı size tercih ederek seçti. Siz dönüp gidiniz.” dedi. Onlar; “Biz, her nerede olursa olsun akıl ile birlikte bulunmakla emrolunduk” dediler. Aklın yanından ayrılmadılar. (Peygamberler tarihi, M. Asım Köksal s:38)

    Akıl, bu kadar önemli olmasına rağmen kendi başına yeterli de değildir. “Karanlık bir gecede veya ormanda yolunu kaybeden bir adama, yönünü bulmada bir pusula gibi yardımcıdır.” Bir insanın bu karanlık ormandan, aklını kullanarak kurtulması mümkün değildir. Aklı ile yönünü tayin ettiğini kabul etsek bile gittiği istikamette yırtıcı hayvanların veya yolun bir uçurumun var olması halinde ne olacaktır?

    “İçerisinde yaşadığımız ve sayısız maddi ve manevi tehlikelerle dolu olduğu şu dünyamızda, bir gün Rabbimize kavuşacağız. Dünya hayatında yaptıklarımızdan ve yapmamız gerektiği halde yapmadıklarımızdan hesaba çekileceğiz. Bizleri dünya hayatının her türlü tehlikelerinden kurtararak, hesabımızı düzgün vermemizi sağlayacak akıl ile birlikte bir haritaya ve bir rehbere ihtiyaç vardır. O harita Kur’an-ı Kerim, o rehber son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa’dır. (a.s.)”

    EVLENMEDE AKIL

    Hayatın en önemli dönüm noktalarından biri olan evlilik için verilecek kararda hisleri karıştırmadan akılla verebilmeyi milletimiz başarmıştır.

    Adına ‘görücü’ denilen ve damat adayını yakından tanıyan birkaç hanım (annesi, teyzesi, halası gibi) evlenme çağına gelen oğullarına uygun gelin adayı aramaya başlarlar. Hanımlar arasında, gelin adaylarını görmek ve sormak şeklinde tespitler yaparlar. Daha sonra da tespit ettikleri gelin adaylarının evlerini ziyaret etmeye başlarlar. Ziyaretlerinde kendilerinin tanrı misafiri olduklarını söylerler. Her ne kadar birkaç hanımın, gelinlik kızı bulunan bir evi ziyaret etmeleri onların ‘görücü oldukları’nın ipuçlarını verse de, gelin adayının kendi oğulları için uygun olmayacağı da göz önünde bulundurularak kız tarafının ümide kapılması ve üzülmesini istemezler.

    Ziyarette evin hanımı ve gelinlik kızla konuşmalar yapılır. Kızın öğrenimi, özellikleri, kabiliyeti, fikri yapısı, yaşayış biçimi değişik sorularla anlamaya çalışılır. Görücü hanımlar kendilerinin kimlerden olduklarını da ifade ederler. Bu ilk ziyarette bir talip olma hususu söz konusu değildir.

    GÖRÜCÜ HASSASİYETİ

    Bu ziyaretler esnasında ziyaret edenler ile ziyaret edilenler hep hanım oldukları ve kız ile oğlan (damat adayı) ilk etapta karşı karşıya getirilmediğinden, evlenecek gençler üzerinde herhangi bir his uyanması yoktur. Söz konusu hanımlar kız evine talip olmak için gelmeseler de kız tarafı bundan rahatsızlık duymayacak, beğenilmemişlik duygusuna kapılmayacaktır. Zira her an başka görücü hanım gurubu kendisini ziyarete gelebilecektir.

    Görücü hanımlar, ziyaret ettikleri gelin adayını oğulları için uygun bulmuşlarsa, birkaç gün sonra ve bu kez haberli olarak gelirler. Kız evi de gelecek olanlar için hazırlıklıdır. Artık ziyaretin adı bellidir ve ‘gelin aydına talip olunacak’tır.

    Damat adayı ve ev halkına ait gerekli bütün bilgiler bu ziyarette kız evine verilir ve kız, ‘Allah’ın emri ve Peygamberin kavli (uygulaması) ile…’ istenir.

    Sıra, damat adayı ile gelin adayının birbirlerine tanıştırılması ile bu evlenmede herhangi bir pürüz olup olmadığının araştırılmasına gelmiştir. Damat ile gelin adayının birbirlerini görmeleri, tanımaları ve uygun bulmaları halinde, her iki taraf da evlenmenin uygun olduğunu belirlemiş olurlar. Ancak, kızın annesi son sözü aile reisi olan babanın söylemesini ister ve “Nasipse olur” şeklinde ifade eder. Bu iş daha üst seviyede konuşulması ve karar verilmesi için sıra ‘Erkek dünürlüğü’ne gelmiştir.

    Çok renkli diyaloglarla geçen bu evlenme metodunda evlenmek için verilen karar tamamen aklı öne çıkartarak yapılmakta, aile fertlerinin evlendirme çalışmalarında üzerlerine düşeni yapmaları, her birine evlatlarını evlendirmenin hazzını yaşatmakta ve bu da aile içinde fertlerin birbirlerine olan bağlarını kuvvetlendirmektedir.

    Erkek dünürlüğü, damat adayının babası, amcası, dayısı gibi yakınlarıdır ve kız evinden de gelin adayının aynı derecede yakını erkekler bir araya gelerek ‘Kıza talip olduklarını’ bir kere daha belirtirler. Kız dedesi veya babası “Allah hayırlı etsin” sözleriyle kızını verdiğini bildirir. Buna ‘söz kesimi’, kız evinin hazırlamış olduğu pasta ve meşrubatlarla yaptığı ikrama da ‘Şerbet içimi’ denir.

    DÜNÜRBAŞI

    Bu türlü iş ve işlemlerin aksamadan yürüyebilmesi için her iki tarafın güvenip inandığı, özü sözü doğru, sır saklamasını bilen, eşler evlendikten sonra bile aralarında çıkması muhtemel ihtilafların çözümünde iki tarafa da yardımcı olabilecek bir şahıs belirlerler ki bu şahsa ‘Dünürbaşı’ denir.  Dünürbaşı, ‘Söz kesimi’ yani erkekler ziyaretinde de hazır bulunarak tarafların anlaşabilmesini, taraflar arasında maddi ve manevi pürüzler olursa onların giderilmesini sağlar.

    Devamını Oku

    Evlenmede Denklik Önemlidir

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Evlendirme çalışmalarımızın toplumumuzda henüz yeterince yer etmemiş olduğunu görüyor, bunu toplumumuza nasıl mal ederiz diye çırpınıyoruz. Aslında uzaktan bakınca bizim işimiz pek iç açıcı görünmüyor ama sonunda kiminle konuşsak ve kime anlatsak, bizi ve çalışmalarımızı tebrik ediyor, destekliyorlar.

    CANSUYU Derneği Genel Başkanı Mustafa Köylü ile Milli Gençlik Vakfı’nda beraber çalışmış, o bizim Isparta Şube Başkanlığımızı başarıyla yürütmüştü. Ankara’da bir vesile ile görüştüğümüzde; “Başkanım, toplumumuz alışkanlıklarıyla baş başa kalmayı seviyor. Müspet (olumlu) ve yeni bir çalışma yapılınca onu hemen kabul etmiyor. Ama bu sefer de biz, işlerimiz oturuncaya kadar büyük sıkıntılar çekiyoruz” şeklinde bir söz sarf etmişti.

    Gerçekten doğru söylüyordu. Evlendirme bürosunu kuralı neredeyse 10 yıla erişmiştik. Ama insanlarımız bilhassa damat adaylarımız hala çekimser davranıyor, böylece de kurulan yuvaların sayısı belli seviyede kalıyordu.

    Toplum evlenmelerde “içine girilince belli olur” yani eşler birbirlerini evlendikten sonra daha iyi tanırlar deniyordu ama bu sefer de iş işten geçmiş oluyordu. Ama bizim çalışmalarımızda adaylarımızdan aldığımız bilgiler onun hemen her yönünü ortaya koymakta, evlenmeye karar verirken bu bilgilere sahip olunarak karar vermektedirler. Aday formlarındaki bilgiler yanlış da olmamaktadır. Zira her bir aday formunu büromuza vermekte, bu formun kime gönderileceğini bilmemektedir. Onu biz uygun adaya göndererek görüşünü almaktayız.

    İkincisi de az da olsa ödenen küçük bir kayıt ücreti, müracaatların doğruluğunu sağlamakta böylece daha evlenmeye karar verilmeden karşı aday hakkında birçok bilgiler bilinmektedir. Bu da verilecek kararın isabet derecesini artırmaktadır.

    BAZI GELİN ADAYLARIMIZ

    Bize müracaat eden bazı gelin adaylarımızın durumlarından kesitler sunmak istiyorum. Bakalım sizler durumlarını nasıl karşılayacaksınız?

    Bir gün büroma başı açık bir kızımız geldi. “Ağabey, ben yüksek seviyeli bir bürokratın kızıyım. Lüks ve asri bir semtte oturuyoruz. Uluslararası ilişkilerde yüksek lisans yapıyorum. Ama ben beş vakit namazımı kılıyorum. Benim çevremde evlenebileceğim kimse yok. Sizi duydum ve kayıt olmaya geldim” dedi.

    Kaydını yaparak ‘resimli bilgi formunu’ dosyamıza aldım. Böyle bir müracaatı alınca bütün samimiyetimle içimden bu kızımızın uygun bir beyefendi ile en kısa zamanda evlenerek yuvasını kurmasını arzu ettim. Tabiidir ki tarafların mutluluğu ‘küfüv’ dediğimiz denkliğin sağlanmasıyla mümkün olacağı açıktır.

    Yılların çok çabuk geçtiği ve yaşların durmadan ilerlediği bir ortamda bu kızımız ne yapsın? Her genç kızın özlemi olan bir mutlu yuvayı kurmaktan vaz mı geçsin yoksa gözünü yumup rast gele bir damat adayına “evet” mi desin?

    ANNENİN KAYDETTİRDİĞİ ADAY

    Bir anne yanında 21 yaşında kızı ile birlikte geldi. “Nevzat Bey” dedi. “Kızımı kaydet. Biz büyük şehirde oturuyoruz ama geniş bir çevreye sahip değiliz. Rasgele birinin kızıma talip olmasını değil belli seviyesi ve şuuru olan bir insanın damadımız olmasını istiyoruz. Sizin çevrenizin çok geniş olduğunu biliyoruz, onun için size geldik” dedi.

    Ben kızın kaydını yaptım ama; “Benim çevrem, evlendirme çalışmalarıma henüz yabancı gibi bakan bir çevre. Çalışmalarımı makul görenler bile orada kalıyorlar. Onun için de gelin adaylarımızı bekliyorlar” diye düşündüm.

    Evlenmek bir müddet sonra ayrılmak her halde yirmi birinci asrın hastalıklarından birisi olsa gerek. Bu çalışma sahasına girdikten sonra yuvası yıkılan o kadar çok insan duydum ve gördüm ki bayağı hayret ettim.

    Ne oluyor, bin bir zahmetle kurulan yuvalar niçin hemen yıkılıveriyor? Yoksa yuvalar kurulurken eşler arasını bağlayacak maddi ve manevi bağlar eksik mi bırakılıyor? Nerede, “Bir talak olursa arş titrer” şeklindeki peygamber buyruğu? ‘Kadının erkeğe, Allah’ın bir emaneti olduğu, erkeğin de kadını cennete girmesine vesile olacak bir insan olduğu’ anlayışının uygulaması?

    SOSYAL DEMOKRAT ADAYLAR

    Şurası bir gerçektir ki toplumumuzda değişik fikir ve görüşlerde insanlar bulunmaktadır. Bu insanların varlığını baştan kabul etmek ve insana insan olduğu için değer vermek lazımdır. Zira bu toplumu birlikte oluşturuyoruz ve bu vatan gemisinde birlikte yaşıyoruz. Bazı insanları yok saymak ve bazı insanları başımızın üzerinde taşımak hiçbir toplumsal problemlerimizi çözemez. Atalarımız olan Osmanlı 700 yıl, yetmiş iki buçuk milleti bir arada bırakın anarşi ve terörü hiçbir kavga ve gürültüye fırsat vermeden yaşatmıştır. Burada en bariz (açık) uygulama, hiç şüphesiz müsamaha yani hoş görüdür.

    Bir sosyal demokrat aday, sizin elinizle mutlu bir yuva kurabilmişse, o hem size hem taşıdığınız değerlere müteşekkir kalacak ve çevresinde sizin hakkınızda en büyük tanıtımı yapacaktır. Eğer bilirsek bu da bize yeter de artar bile.

    Bir gün bu arkadaşımız baldızı ile birlikte büroma geldi ve kayıt olmak istediklerini söylediler. Kendilerine verdiğim formları doldurdular ve fotoğraflarını verdiler. Allah (c.c.); “Biz insanı Ahsen-i takvim üzere (en güzel bir şekilde) yarattık” buyuruyor. Hani derler ya “Allah’ın özene bezene yarattığı insan” diye, işte onun gibi bir kız.

    Kızımız bu arada; “Beyefendi. Benim fotoğrafımı ve adımı internet sitesine koymayın. Uygun damat aday gelir de sizden formuma bakmak isterse gösterirsiniz. Ancak ben o aday hakkında olumlu görüşümü bildirmeden adres ve telefonumu da vermeyin” dedi.

    Ben de kendisine; “Bu tarif ettiğiniz, bizim çalışma şeklimizdir ve biz baştan beri bu şekilde çalışıyoruz” dedim.

    Bizim bir an için sosyal demokrat bir aday olduğu için yanlış değerlendirebildiğimiz kızımız da aynen bizim uyguladığımız sistemi istemekteydi. Elbette akıl için yol birdi ve bizler değerlerimizi sadece sözlerimizle ifade etmiş, uygulamasını yapmamışız. Görüleceği gibi sosyal demokrat adayımız bile aynı uygulamayı istemektedir.

    Devamını Oku

    Erbakan’ın Tembihi

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    1969’dan bu yana birlikte olduğum, birlikte çalışmalar yaptığım, bizi her zaman ‘İyiliklere Motor, Kötülüklere Firen.’ olmaya teşvik eden, görev yapılamadığında veya eksik yapıldığında huzuruna çıkmaya korktuğumuz, huzurundan ayrılırken de Özel Kalem Müdürü’nün; “Ne oldu ağabey? Yüzünüz nurlanmış. Her halde fırçayı çok yediniz?” diye takıldığı o değerli ilim, fikir, aksiyon ve devlet adamının bizlere; “Bu iki olayı unutmayın” diye tembih ettiği iki olayı sizlere de anlatarak aziz hatırasına saygı göstermek istiyorum.

    Gözlerinde yaşlar akıtarak bu olayları anlatan hocamız, olaylardan ilkinin ülkemizde cereyan etmiş olduğunu belirtmiştir.

    Bilirsiniz, hayır kurumları bir şekilde (deprem, heyelan, sel felaketi, yangın gibi) darda kalmış insanları kurtarmak için yardım çalışmaları yaparlar. Ancak bu olayda anlatılan böyle bir felaket sonrası değil, normal yaşayış içerisinde halkımızın hemen hemen % 60’ının yaşadığı yoksulluk, fakirlik gibi sebeplerle aç ve açıkta kalan insanlara yardım eli uzatan bir yardım kuruluşuna aittir. 

    İlk olay, bu yardım kuruluşun aç ve açıkta kalan insanlara ekmek yardımı yapmak için o bölgeye gönderdiği bir yardım arabasının arkasında yaşanır.

    Yardım arabası, bir bölgede aç kalmış bir gurup insana ekmek dağıttıktan sonra başka bir gurubun yanına gitmek ve onlara da ekmek yardımı yapmak için hareket eder. Ancak soğuk kış şartlarının yaşandığı, yolların kar ve buzlarla kaplı olduğu o bölgede, ayakları çıplak bir kız çocuğu henüz alamamış olduğu ekmek yardımını alabilmek için arabanın arkasından koşmaktadır.

    Ayakları çıplak ve yerlerin de kar ve buzlarla kaplı olmasından dolayı mosmor kesilmiştir. Ama bu kız ayağının bu haline hiç aldırış etmeksizin yardım dağıtan ekmek arabasının ardından koşmaktadır.

    Sonunda ekmek arabasına yetişir. Daha doğrusu yardım arabasını kullanan sürücü, dikiz aynasından bir kız çocuğunu arkalarından koşmakta olduğunu görmüş, onun kendilerine yetişmesine sağlamak için aracın hızın azaltmıştır.

    Arabada ekmek dağıtan görevli, bu küçük kıza birkaç ekmek verdikten sonra onun haline bakar ve ayağının soğuktan morardığını da gördüğü için sorar.

    “Kızım. Bu soğukta ve ayakların çıplak olduğu halde birkaç ekmek alabilmek için bizim arkamızdan koşmaya değer mi?” Kız cevap verir;

    “Amca… Evde bir hasta ve yatalak bir annem var. 1-2 gündür ağzımıza bir lokma koymadık. İkimiz de açız. Bu ekmeği alamazsam açlığımız daha da artacak. Ben bu ekmeği şimdi evimize götürecek ve annemle paylaşacağım” der.

    ZİMBABVE YOK OLUYOR

    İkinci olay, bir milletin topyekûn yok olma olayıdır. Bu ülke Zimbabve’dir.

    Zimbabve, Afrika’nın güneyinde, denize kıyısı olmayan bir ülkedir. Doğusunda Mozambik, kuzeyinde Zambiya, batısında Botsvana ve güneyinde Güney Afrika Cumhuriyeti vardır. Eski adı Rodezya’dır. Ülkenin kuzeyini Zambezi, güneyini Limpopo Nehri çevreler.

    10.670.000 nüfusa sahip olan Zimbabve’de, halkın % 20’si şehirlerde, kalanı köylerde yaşar. En önemli nüfus merkezleri 914.000 nüfuslu başşehir Harare ve 538.000 nüfuslu Bulawayo’dur. Zimbabve nüfusunun % 99’dan fazlasını siyahlar meydana getirir. İngiliz asıllı olan beyazların çoğu Protestan’dır. Zencilerin çoğu ise Katolik ve Protestan’dır.

    Zimbabve, yeraltı kaynakları yönünden çok zengindir. Ülkedeki yeraltı zenginlikleri başta krom olmak üzere, altın, nikel, asbest, amyant, bakır, demir ve maden kömürü gelmektedir. Bu zenginlikler, Batılılar tarafından sömürülürken Zimbabve’liler bundan faydalanamamaktadırlar.

    Burada enflasyon çok büyük ölçüdedir. Zira sömürü düzeninin aracı olan faizin oranı çok yüksektir. Günlük enflasyonları bile çoğu ülkenin aylık hatta yıllık enflasyonundan yüksektir. İnsanların 1 kilo et için 1 bavul dolusu para götürdüğü yaklaşık 11 kg ağırlığında para söylentiler arasında yer almaktadır. 500.000.000.000.000 (500 trilyon) Zimbabve Doları 1,8 Amerikan Doları’dır. (Kasım 2009) Ülkedeki enflasyon oranı % 158.000.000 civarında tahmin edilmektedir. Bu, dünyanın en büyük enflasyon oranıdır. (Temmuz 2009)

    Bir zenci kabile reisinin tespit ettiği gibi; “Zimbabve’de ülkeye gelen Hıristiyanların elinde İncil, bizim ise geniş arazilerimiz vardı. Bize gözlerinizi kapatın dediler. Biz gözlerimizi açtığımızda, onlar İncilleri bize vermişler, bizim geniş arazilerimizi ise kendileri almışlardır.”

    BİRLEŞMİŞ MİLLETLER RAPORU

    “Zimbabve’de çıkan madenler ve özellikle altın, tamamen ülkeyi sömüren İngilizler ve İsrailliler tarafından kullanılmakta ve o ülke ile ülke halkına hiçbir yarar sağlamamaktadır. Açlıktan kolunu bile kımıldatamayan bir Zimbabve’linin adeta ölmesi beklenmektedir.

    Birleşmiş Milletler’in (BM) yayınladığı bir rapora göre Zimbabve’de ortalama insan ömrü (açlıktan ölen bebekler ve küçük çocuklar sebebiyle) 35 yıl olarak ilan edilmiştir. Eğer bu trend (eğilim – şartlar) bu şekilde devam edecek olursa 20 sene sonra ortalama insan ömrü 25 yıla düşecektir.

    Bu bir felakettir ve BM dâhil hiçbir Batı ülkesi bu olaya ses çıkarmamakta, bir milletin yok olmasına hepsi adeta seyirci olmaktadırlar.

    Maalesef bu olaya, İslam ülkelerinin işbirlikçi idarecileri de seyircidir. Hâlbuki İslam; “Bir zulüm nerede görülürse görülsün, Müslümanların o zulmü oradan kaldırmaları, inançlarının bir gereğidir” demiştir.

    İşte hiçbir zaman unutmayacağımız önemli iki olay ve bu olayların sebeplerini ortadan kaldırmaya mecbur, biz öğrencileri… Hedef, İslam Birliği ve kapitalist ve ahlaksız sömürü düzeninin yerine Adil Düzeni kurmak…

    Devamını Oku

    Keramet Sahipleri

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Zaman zaman çevremizdeki insanlar, bazı insanları anlatırken onlar için ‘Evliya, Eren, Pir, Şeyh’ gibi sıfatlar eklediklerini duyarız. Bunların bazı fevkalade olaylara imza attıklarını da dinleriz.

    Medya, (televizyonlar, gazeteler, radyo ve internet) daha ileri giderler ve olağanüstü bir olayı anlatmak için ‘Mucize’ kelimesini kullanırlar.

    Şurası iyi bilinmelidir ki Allah dilediği insana fevkalade olaylara imza atma yetkisi ve gücü verebilir. Ancak onlar, bu özelliklerinin farkına vardıkları zaman, hep gizli tutarlar, bu özelliklerini bir övünç sebebi saymazlar. Kendilerini aciz ve günahkâr kullar olarak görürler, mahfiyet (zayıf ve güçsüz görünmek) onların şiarıdır. (önemli özelliği)

    Onların, olağan üstü hallerini saklamalarının iki sebebi vardır. Birincisi bu türlü olayların kendilerinden değil ancak Allah’ın kendilerine lütfetmesiyle olduğunu bilirler.

    Bu özellikleri kendilerinden bilenler, Allah’ın yardımını alamayan, nefs atına binmiş kimselerdir ve onlar zaten böyle bir özelliğe de kavuşturulmazlar.

    İkincisi de bir cahil insan, bu fevkalade halleri görürse, bu hali gösteren adam, onun gözünde büyür ve onu ‘insanüstü bir gücün sahibi’ olarak görür. Bu da o adamın ilahlaştırılması demek olur ki buna İslam’da ‘Şirk (Allah’a ortak koşmak)’ denir. Hâlbuki şirk, İslam’da en büyük günahlardandır.

    ŞEYH UÇMAZ, MÜRİT UÇURUR

    Bazı insanların bu türlü olaylar yapabildiğini, onu haddinden fazla sevdiğini söyleyen cahil insanlar tarafından yakıştırılır veya uydurulur. Muhib (seven), karşısındaki insana sevdiğini anlatırken, konuşmasının dozunu ayarlayamaz. Ve tarikatlarda bir deyim olarak söylenen, “Şeyh uçmaz, mürit (bağlı, seven) uçurur” ifadesi, bu türlü yanlışlıkları düzeltmek için konmuş bulunmaktadır.

    Hayattayken sohbetinde bulunduğum, kendisinden hâlâ da istifade ettiğim Merhum Mehmet Zahit Kotku Hazretleri, (Rahmetullahi aleyh) bir sohbetinde; “Bazı insanları uçuruyorlar, kaçırıyorlar. Bunlar nefsin aldatıcı oyunlarıdır. Sen Allah’a kendini sevdirebiliyor musun? İşte bütün mesele budur” demiştir.

    Yaşını başını almış, hıfzını ikmal etmiş bir dostumuz, bir toplulukta şöyle bir olay anlattı. Kars’ta metfun Hasan Harakani adında bir zat var. O zatı kabrinde kendisini ziyaret etmiş, sevabı ruhuna bağışlanmak üzere ‘Fatiha Şerif” okumuştum.

    Bu zat için; “Bir gün bazı insanlar, Hasan Harakani Hazretleri’nin evine onu ziyarete gittiler. Gelip kapısını çaldılar. Kapıyı Şeyh’in hanımı açtı ve kendilerine Hasan Harakani’nin evde olmadığını, dağa odun kesmeye gittiğini söyledi.

    Misafirler, gelmişken kendisini görmeden dönmek istemediklerinden, Şeyh’in gittiği dağa doğru yol aldılar. Bir müddet sonra bir de ne görsünler(!); Şeyh, bir aslanın üzerine ata biner gibi binmiş. Eline de bir yılanı kırbaç olarak almış, kendilerine doğru geliyor. Sormuşlar,“Şeyhim bu ne hal?” O da demiş ki;

    “Evdekine (hanımın bana yaptıklarına) sabrettim de onun karşılığı Allah bu gördüğünüz hali bana nasip etti(!)”

    BU HİKÂYE NİÇİN ANLATILIR?

    Bu hikâye bir insana veya bir topluma niçin anlatılır? Bir insana, (velev ki Evliya olsun) böyle olağanüstü haller niçin yakıştırılır? Bu hikâye, Hasan Harakani Hazretleri’ni büyütmek için mi anlatılır? Yoksa karşıdaki insana; “İyi bir Müslüman olursan, sen de böyle kerametler gösterirsin” diyerek onu iyi bir Müslüman olmaya ikna etmek için mi anlatılır? Veya insanları İslam’a ısındırmak için mi anlatılır? Bu ve benzeri hiçbir gerekçenin böyle abartılmış bir hikâyeyi anlatmak için bize ruhsat veremez.

    Cenab-ı Hak, bir ayeti kerimesinde; “Dininizi ikmal ettim (onda bir eksik kalmadı), nimetimi tamamladım (başka bir şeye artık ihtiyacınız yoktur). Size din olarak İslam’ı seçtim (İslam’dan başka din kabul etmem)” buyurmaktadır.

    Yukarıda anlatılan hikâye ve benzerleri acaba dinimizde bir eksiklik var da onu tamamlamak için mi anlatılır?

    Allah korusun, eğer böyle düşünülüyor ise bu, insanı küfre (inkâra) götürür. İnsanların kalbini İslam’a ısındırmak için bu türlü hikâyeleri anlatmaya gerek yoktur. Bir insana olağanüstü haller hamletmek (yakıştırmak) onu normal insanlardan ayırmak, insanı Allah korusun şirke götürür. (Allah’tan başka gücün var olduğu zannına düşürür.)

    Bize ve karşımızdaki insanlara, Peygamberimiz ve Ashabı anlatmak, Asr-ı Saadet’ten yüzlerce binlerce Sünnet-i Seniyeyi, Hadis-i Şerifi nakletmek, Peygamberimizin mucizelerini, Sahabe’nin hayatından örnekleri söylemek bize yeterlidir.

    Yapılacak şey, Hadis-i Şerifleri, Sahabe’nin yaşadığı hayatı anlatan ‘Hayatüs Sahabe’yi bol bol okumaktır. Nitekim Mehmet Zahit Bursevi Hazretleri olsun, diğer âlim zatlar olsun, müridanı yetiştirmek için her zaman ‘hadis derslerini’ öne almışlar, konularını onlardan alarak açıklamışlardır. Ramüz-ül Ehadis (Hadisler Deryası) kitabını ellerinden ve dillerinden hiç düşürmemişlerdir.

    Mucize kelimesi, sadece Peygamberlere mahsus bir olaydır. Mucizeyi Peygamberler istese de yapamazlar. Ancak Allah’ın dilemesi ile onlar böyle fevkaladelikler gösterebilirler.

    Hazret-i Musa’nın (a.s.) Firavun’la ve sihirbazları ile yaptıkları gösteriler, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) ‘Ay’ı ikiye ayırması’ gibi…

    Zamanımızda Peygamber olmadığına ve olamayacağına göre, mucize kelimesi spikerlerin ve gazete yazarlarının hadlerini aştıkları bir kelimeyi kullanmalarıdır.

    Devamını Oku

    İyiler Dünyaya Hakim Olsun

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Milletimizin görüşü, tarih boyunca denenmiş ve sonuçları gözlemlenmiş bir görüştür. Uygulandığı dönemlerde sadece milletimize değil inancı farklı insanlara da mutluluk veren bir görüştür. Bu görüş sayesindedir ki biz, hem bütün insanların adaletle yönetilmelerini sağladık ve hem de bütün dünyanın tek hâkimi olduk.

    Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey, bir küçük beylikten koskoca bir İmparatorluğu kurarken taşıdığı değer; milletin görüşü yani Milli Görüş idi.

    Ceddimiz, her işini Milli Görüş ışığında yapar ve büyük neticeler alırdı. Bir ara öyle bir duruma gelindi ki ‘Akdeniz bir Osmanlı gölü haline geldi.’ Yani artık Akdeniz’de hiçbir Batılı korsan gemisi ne gelip geçen gemileri soyabiliyor, ne de limanları basarak, masum insanları öldürebiliyordu. Osmanlı hemen yetişerek bu korsanların dersini veriyordu.

    Sultan Fatih, İstanbul’u feth ederken gönlünde taşıdığı değerler, bizim Milli Görüşümüzdü. Hepimiz biliyoruz ki Sultan Fatih; ne liberaldi ve ne de solcuydu.

    İstanbul’un fethi esnasında İstanbul Rumları; “Biz kardinal şapkası görmektense Müslüman sarığı görmeye razıyız” demeleri, milletimizi ve onun görüşünü beğenip tasvip etmeleri (uygun görmeleri) manasını taşımaktaydı.

    Çanakkale savaşlarında yedi düvel (ülke) üzerimize gelmişken, 250 bin şehit verme pahasına da olsa, onları püskürten Mehmetçiğin görüşü şüphesiz ki Milli Görüş idi.

    Topların vinçleri kırılmış, düşman gemisi Çanakkale’yi geçerek Hilafet’in baş şehri İstanbul’a doğru yol aldığı bir anda, 250 okkalık bir top mermisini “Ya Allah…” diyerek yüklenen ve o mermiyi topun içine süren…  Sonra da o mermiyi ateşleyerek ‘Yarım dünya’ adıyla anılan düşman zıhlı gemisini Çanakkale’nin sularına gömen Seyyit Çavuş, Milli Görüş sahibi bir insandı.

    NEDİR BİZİM GÖRÜŞÜMÜZ?

    İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy, bakın Milli Görüş’ü nasıl tarif ediyor; “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol./ Yol varsa budur. Bilmiyorum başka çıkar yol.”

    Her işimizde, otururken, yatarken, kalkarken, yerken, içerken… Bütün işlerimizde, ama bütün işlerimizde Allah’ın var olduğunu bilmek ve her işimizde ona dayanmak ve ondan istemek birinci derecede önemli bir konudur.

    İkinci önemli konu, ‘sa’ye sarılmak’tır. Yani çalışmak, çalışmak, çalışmak… Elde edeceğimiz bütün neticeler bizim çalışmamızın karşılığı olacaktır. Çalışmadan hiçbir şey elde etmemiz mümkün değildir.

    Hemen belirtmeliyiz ki kendi başına çalışmak büyük neticeler doğurmaz. Bizim bir organizasyon içerisinde çalışmamız büyük neticeler doğuracaktır. Atalarımız, “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” demişlerdir.

    Kendimizi üretim yapan bir fabrikanın bir makinası veya bir dişlisi gibi görmemiz, bize verilen görevi hakkıyla yerine getirmemiz, üretimi birlikte yaptığımız tüm makine ve dişliler ile birlikte büyük işlere imza atmamız mümkündür.

    Bir üçüncü derece önem verilen konu, ‘hikmete ram olmak’tır. Yani çalıştım, çalıştım ama hep kötü netice aldım, dememek… Bazen bir şey bize iyi gibi görünür. Ama Allah o şeyin arkasında şer murat etmiştir. Bazen de bize bir şey kötü gibi görünür. Ama Allah o şeyin arkasında hayır murat etmiştir. Bir şeyin hakkımızda hayır mı, şer mi olduğunu biz bilemeyiz.

    Biz yetişemediğimiz otobüse, “Eyvah kaçırdık” derken, otobüsün bir müddet sonra kaza yaptığını ve içinden birçok kişinin öldüğünü veya yaralandığını duysak, bizim otobüsü kaçırmamızın hakkımızda hayır olduğunu sonradan görürüz.

    SON DEVREDE MİLLİ GÖRÜŞ

    Bütün bir tarih boyunca Milli Görüş’e sarılan Hükümdarlar, o gün oralarda nasıl efsanelere imza atmışlarsa, son devirde tekrar ortaya çıkan ve siyasi platformda kendine yer açan Milli Görüş de büyük icraatlara imza atmıştır.

    İşte ‘Kıbrıs Barış Harekâtı’… Papaz Makaryos’un eliyle Kıbrıs’ta bir büyük katliam başlamışken 1974 yaptığımız Kıbrıs Barış Harekâtı’yla katliam sona erdirilmiş ve Kıbrıs Adası’na huzur ve barış getirilmişti.

    İşte yıllarca montaj sanayi, gazoz ve kola fabrikaları ile oyalanan ülkemize ‘fabrika yapan fabrikalar yani 200 adet ağır sanayi fabrikası kurma çalışmaları…’ Bu cümleden olarak motor fabrikaları, traktör fabrikaları, elektronik sanayi, elektromekanik sanayi, hidrolik cihazları sanayi, uçak sanayi fabrikası, ekskavatör, greyder, silindir üretim fabrikaları, baraj makinaları, türübün ve jeneratör üretim fabrikaları, azot (gübre) şeker fabrikaları, et üretimi ve kombinalar, Alkoloid (haşhaştan ilaç ham maddesi üretimi), çelik konstrüksiyon fabrikaları…

    İşte ahlakın dejenere olduğu (bozulduğu) ülkemizde yeniden ahlaka dönüş… çalışmaları… Bütün okullara ‘din ve ahlak dersleri…’ konması, Kur’an kurslarının artırılması, o zamana kadar 30 kadar olan İmam Hatip Okulu varken, bir anda 300 İmam Hatip Okulu’na çıkması… Binlerce çocuğumuzun ahlak ve maneviyat sahibi olmasını sağladı…

    Ekonomide sömürü düzenin aralanması ve milli ekonomiye geçilmesi. Devletin iç ve dış borçlanmasının önüne geçilmesi, Devlet kuruluşlarının elindeki paraları bir havuzda toplayarak ‘Havuz Sistemi’nin oluşturulması.

    Dünyayı sömüren güçlerin sözcülüğünü ve ameleliğini yapan Avrupa devletleri ile birlikte olmak yerine 8 tane Müslüman ülkenin bir araya gelerek ‘D-8’i kurması…

    Bizi yıllarca kandıran ve sömüren Batılılara karşı yapılacak siyasi hareketin görüşü, Milli Görüş olmak zorundadır. Yoksa kimse sadece konuşmalarıyla, kıyafetleriyle Milli Görüşçü olamaz.

    Yaşanılabilir Bir Ülke, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya kurulmasının önündeki en büyük engel, Batılıların ve onların içimizdeki işbirlikçilerinin ayağımıza taktıkları çelmelerdir.

    Devamını Oku

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.