Cansız Hayal, Canlı Gerçek…

Biz miyiz bu fotoğraftakiler, yoksa yalancı hayâlimiz mi?

Meşhur o klâsik tâbirle, eskilerde kalan ani gurbet mektuplarının içinden çıkan siyah-beyaz, kol saatli fotoğrafların arkalarında yazardı ya;

“Bu cansız hayâlim size armağan olsun!”

Fotoğraflar yalancı da biz sâhi miyiz?

Hangi varımız, varlığımız bir serap değil

Hangimiz hangisinin gerçek sâhibiyiz?

Hangimiz şu an şu fotoğraftaki kişiyiz?

Bir defâ, daha dündekiler bile hiç değiliz!

Hiçbir şey kalmıyor bir sâniye öncesinde!

Öyle değil mi? Allâh aşkına söyle Hâlit Âbi

Köprübaşı, Câmi yanı, Sarı Hâfızın karşısı

Sonra Yenimahalle, yan sokak hani?

Hani komşun, yörenin Baba Ozan’ı?

Ne sen oralardasın artık ne dükkânın

Hattâ vücûdunda dolaşan kanın!

Onlar da çekilip, çekip gitmişler

Kaybolmuş hepimizin canlı renkleri

Ey İbrâhim dayı, hani bir bisikletin vardı

O zamanlar talebeydik, aynı evdeydik

Küpüç Ana gelmişti köyden bize bakmaya

Bir bisikletin vardı ipince tekeri vardı

Yarış bisikleti derlerdi

Kara şimşekti, iyi kaçardı

Üstüne binen gitmez, uçardı!

Ama Küpüç Ana seni soran arkadaşlarına

Meselâ Mahmut Ağabey’e

Belki de Fatsalı Kara gözlüklü Ali

Ya da Zekeriya ağabeylerden biri olabilir

- “Ne bileyim oğlum”

derdi artık hangisiyse

- “Cipini aldı gitti!”

Nâmık Âbi, hatırlıyorsun değil mi

Sizin evin alt tarafında Şayıp düzü

Herkes fındığını orda kuruturdu

Biz de çok bulunduk orada

Eymür’den dedemlere geldiğimizde

Adı harman beklemekti, gecelerde

Dut ağaçlarının altında

Ne eğlenceliydi, ne güzeldi o günler

Oyunlar, koşuşturmalar hep berâber

Büyük güreşlerin yapıldığı günlere

Salıncaklı bayram şenliklerine

yetişemesek te o çayır hâlâ

Bizim için vazgeçilmez bir değer

Ve hey gidi Mehmet Âkif Şimşek,

Başta Ahmet Hoca Ağabey, Mevlüt patron

Tüm kardeşleri kardeşimiz

Sûriye muhâciri bir âile, Osmanlı Dönemi

Bölgede pontusu dengelemek adına

İskânları Durak, Şamlıoğullarından

Kaymakam lâkaplı bıyıklı kardeşiyle

Lâle fotoğraf stüdyosu

Burası kısa dalga meteoroloji radyosu

Şimdi yurttan sesler, tutulsun nefesler

Çarşamba’yı sel aldı, bir yâr sevdim el aldı

Dağdan indim düze ben,

diken oldum göze ben

Dar yerin geniş olsun, şen olsun

Daha gelmem size ben

Zâten gelmek te zordu, çünkü yol yoktu;

olan da çamur mu çamurdu

Çıkamayan arabalar, aşağıdan

Hızlanır yokuşa tekrar vururdu

Tekerler, ne kadar çamur varsa

Üstümüze-başımıza savururdu!

Olsun, yine de iyiydi yürümekten sonuçta

Ama, şimdi bunları kime anlatacaksın usta?

Câhit hoca bilim der, ilgilenmez filimle

Şenel Hoca Karşıyaka, yeni emekli

Ebül’hayır Kestâne’den, şiirleri mestâneden

Kiminle gezsin; dolaşsın kiminle!

Nerde semâver, bize haber ver!

Çay, simit, sohbet, muhabbet

Geçiyor günler böyle hep berâber...

Saldık rüzgâra kendimizi, gidiyoruz

Buluşarak bir ortak noktada

Ver elini; nereye sürüklerse kader...

Elbetteki çok şükür, eksenimiz câmiler

Dostlara uğruyoruz tanıdık; bâzen tanımadık

Gelin tanış olalım’ı giriyor devreye

İşi kolay kılalım’ı, Yûnusumuzun

Önce selâm, biraz kelâm; biraz hâl-hatır

Bâzen hayâl, bâzen gerçek, bâzen hiç

Bâzen Nil, bâzen Tuna, bâzen Meriç

İstikâmet, istikâmet; ters düşme yeter

Zâlimler kahrolsun, yaptıklarından beter!

Bâzen duâ, bâzen kahır; hasbihâle devâm

İnsanlarla ünsiyet; cümlesine selâm

Kadere keder olmaz deyip olunca râzı

Diliyoruz Rabbimiz de bizden olsun râzı

Ve dahî bu meyânda sevgili dostlar

Muhammed isminden muhabbet hâsıl olan

Efendimiz S.A.V.’in komşuluğunda da bizi

Böyle güzel dostlar ve tüm sevdiklerimizle

Güzel mâbedlerinde biraraya getirdiği gibi

Buluşturmasıdır gönlümüzün niyâzı...