Nebiyan’dan Çanakkale’ye Şehadet
Giresun’un İstiklal Madalyası gündemi sürerken, araştırmacı-yazar Şaban Kutlu’nun 2 yıllık çalışması sonucu kaleme aldığı ‘Nebiyan’dan Çanakkale’ye Şehadet’ isimli tarihi romanı yayımlandı.
Bir İstiklal Gazisi’nin sağlığında derlenen anılarından yola çıkılarak hazırlanan eser, Milli Mücadele dönemi öncesi ve sonrasındaki olayları okuyucuya büyük bir heyecanla aktarıyor. Balkan Savaşı sonrası dağılan orduların, seferberlik yıllarının, Karadeniz’deki Rum ve Ermeni çetelerin yapmış oldukları katliamlar, ve Karadeniz’deki Rus işgali döneminin yaşanmış izlenimlerini anlatan kitapta, Bafra Nebiyan Dağı’nda bir gözünü kaybeden gazinin 1927 yılında Tirebolu Askerlik Şubesi’nde başlayan, tam 40 yıl süren ve 1967 yılında Görele’de son bulan İstiklal Madalyası mücadelesi; savaş gazilerinin cepheden döndükten sonra içine düştükleri ağır yokluk ve ezici yoksulluk dolu çileli yıllar o dönemin tarihi sürecine bağlı olarak, duygusal ve dramatik bir üslupla anlatılıyor.
Araştırmacı-Yazar Şaban Kutlu’nun ‘Kim Bu Çepniler?’ isimli eserinin 3. baskısından sonra yayımlanan ‘Nebiyan’dan Çanakkale’ye Şehadet’, Mercan Yayın Dağıtım aracılığıyla Türkiye genelinde satışa sunuldu. Kitabın arka kapağında yer alan sunuş yazısı:
SUNUŞ
Bu kitap, bir ailenin değil; bir milletin yüreğinden kopup gelen sessiz bir destanın hikâyesidir. Gazi Murat’ın, Bafra Nebiyan Dağı’nda gözünü vatan uğruna kaybettiği o kara günde başlayan İstiklal Madalyası yolculuğu tam 40 yıl sürdü. Selim ise daha çocuk denecek kadar küçük yaşta, neredeyse toy bir delikanlıyken Sarıkamış’ın dondurucu soğuğunda cepheye sürüklendi. Oradan önce Afyon’a, sonra da Sakarya’nın kanlı ovalarına uzanan kan ve barut kokusu sinmiş yollarında, koltuk değneğiyle attığı her adımda hem vatanını hem de kaybettiği masumiyetini birlikte taşıdı.
Bir diğer kardeş Müştak ise Çanakkale’nin kanlı siperlerinde, Conkbayırı’nda, Anafartalar’da ve Alçıtepe’de kardeşlerinden ayrı düştü. Süngülerin parladığı, ‘Allah Allah’ nidalarının yükseldiği cehennemde duman ve mermiler arasında bir anda kayboldu, yitti. Ne haber geldi ne de bir mektup… Yalnızca derin bir sessizlik. Aile ocağında her akşam fazladan konan bir tabak, dualarda tekrarlanan ismi ve bitmeyen umutla geçen uzun yıllar… Müştak, vatan uğruna ‘Kayıp’ olarak kayıtlara geçen binlerce kahramandan biri oldu; mezarı belirsiz, fakat kalplerde ebediyen yaşayan bir yiğit olarak hafızalara kazındı.
Fatma Hanım, 3 oğlunu da cepheye gönderirken; “Oğullarım cephedeyken ben nasıl yatayım?” diyerek geceleri dua dua yalvardı. Hastalık yorgun bedenini sardığında bile yatağa düşmedi, gözleri açık gitti; sanki son nefesine kadar oğullarını umutla bekledi. Bu roman, sadece zaferin değil, zaferin bedelinin de hikâyesidir.
3 kardeşin 3 ayrı cepheye dağılması, bir annenin dualarının toprağa karışması, bir Gazi’nin yokluk içinde sabırla tam kırk yıl süren sessiz mücadelesi ve dönmeyen bir evladın dut ağacının altında öylece duran boş sandalyesi…
Araştırmacı-Yazar Şaban Kutlu son olarak roman hakkında şunları aktarmakta;
“Romanın her sayfasını çevirdiğinizde bir başka hikayenin içinde kendinizi bulacağınız, o günkü dönemin tarihi atmosferinde yaşanılan olaylarının her birinde merakla sayfaları çevirdiğinizde ise gözlerinizin dolacağına, içinizden bir parçanın kopup gittiğine şahit olacaksınız.
Umarım Giresun’un hak etmiş olduğu bu İstiklal Madalyası mücadelesinde, bu vatan için can vermiş, Gazi olmuş binlerce sessiz kahramanlardan sadece birinin bu dramatik hayat hikayesi bu yönde ki gayretlere olumlu bir katkı sunar, Giresun ve Giresun insanı sonuna kadar fazlasıyla hak ettiği, her cephede bedelini kanla ödediği İstiklal Madalyası’na kavuşur.”