45,0589$% 0.04
52,7546€% -0.13
60,8464£% -0.17
6.645,14%-1,98
10.848,00%-1,55
14.445,99%-1,01
3432282฿%-1.94825
02:00
Önce; Ensar Vakfı Ordu Şûbesi neşriyâtı olan, 1995 baskısı, Sıtkı ÇEBİ imzalı, ORDU EVLİYÂLARI adlı kitaptaki bilgilere bakalım:
“Ordu’nun merkez Şâhincili Mahallesi’nde bulunan TAŞDİBEK EVLİYÂSI uzun yıllar Ordu halkının uğrak yeri olmuştur.
Bugün Evliyâ’nın kabri bilinmemektedir. Ancak adını aldığı TAŞDİBEK yerinde olmakla berâber bir kısmı kırılmıştır. Bu taşın buraya nereden getirildiği hakkında kesin bilgi yoktur.
Son yıllarda, Taşdibek’in hemen yanına küçük iki odalı bir bina yapılmıştır. Bu binanın yapılış amacı, yöre halkının söylediğine göre, konuşamama, yürüyememe gibi hastalıkların geçmesi için buraya gelen çocuklar ve insanların yıkanmalarını sağlamak imiş.
Buraya gelen ve yıkanan hastanın elbisesinin bir parça bir ağaca bağlanıyor. Böylece dertlerin bağlandığı gibi bir inanç gereği sürdürülen bu gelenek hâlen devâm etmektedir.
Yalnız burada şunu ifâde etmeliyiz ki, böyle bir inancın İslâmî bir delîli aslâ yoktur. Bu bâtıl geleneğin, Orta Asya’dan günümüze kadar intikâlen geldiği kuvvetle muhtemeldir.
Taşdibek Evliyâsı’nın ilhâmını, AZAK Kalesi’nde çarpışıp yaralanan Âlp-eren bir gâzînin, bu mezarlıkta bulunduğu söylenen, fakat kimliği ve yeri konusunda bilgi sâhibi olunmayan kabrinden aldığı inancı yaygındır.
Fotoğraf-1: Evliyâya adını veren Taşdibek’in yakından görünüşü… Aslında Taşdibek bir AZAK KALESİ Alp-ereninin hâtırası niteliğinde. Onun burada yattığına inanılıyor.

Fotoğraf-2: İşte; ön plânda Taşdibek. Yanda yıkanma yeri ve arkada bir çok evliyâ yerinde olduğu gibi çaputlar, bezler, özellikle yırtılmış elbise parçaları.

İslâm öncesi putperestlik devirlerinden intikal eden bez bağlamak, mum yakmak, türbelerden medet ummak, onlara kurban kesmek gibi bâtıl inançların, evliyâ kelimesinin ciddiyyeti ve İslâm’ın hassâsiyetiyle bağdaşır tarafı yoktur. İslâm lâyıkıyla öğrenilip cehâlete son verilmedikçe, bu tür, inançlarımızı alt-üst eden yanlışlıklar daha çok süreceğe benzer. Allâh C.C. bizleri cehâletten ve onun kötü sonuçlarından korusun…”
(Ordu Evliyâları; 22-23.sayfalar)
İşte; Ordu Şehrimizin gönül sultânı Buharalı Şeyh Şâkir Efendi de, Kırım Harbi’ne katılıp oradan Ordu’ya intikâl ettikten sonraki daha ilk aylar diyebileceğimiz günlerde, Osmanpaşa Medresesi’nde görev aldıktan sonra bir gün, daha önce duyup aklına koyduğu üzere yola koyuluyor.
1860’lı yılların ilk dilimi günlerinde olmalı…
Boyu Kafkasya’dan tâ Balkanlar’a, eni Ordu’dan Azak Boğazı’na, Kırım’a uzanan Karadeniz, yine bir akşamın bir mor sükûtuna gömülmüştü.
Dalgalar, Ordu sahiline usul usul vuruyor; her vuruşta sanki, özellikle şeyhin kuzeyde yaşadığı uzak hâtıraları kıyıya çıkarıyordu.
Şâhincili yamaçlarında rüzgâr, servi dallarına değdikçe ince bir zikir gibi uğulduyordu.
Şâhincili Mahallesi tarafında, sırtında eski bir Buhara hırkası, başında sarığı, yüzünde denizlerin ve harplerin izleriyle ağır ağır yürüyen bir zât vardı:
Buharalı Şeyh Şâkir Efendi…
Yüzündeki benekler, Karadeniz’in azgın fırtınasında tahta parçasına tutunup sürüklendiği günlerin nişânesi gibiydi.
Sivastopol önlerinde barut kokusunu içine çekmiş; Allah Allah nidâlarıyla hücuma kalkmış; nice yiğidin son nefesini dinlemişti.
O akşam, gönlüne bir çekiliş düştü.
“Burada bir er yatıyor…” dedi kendi kendine.
“Bir alp… Bir gâzi… Bir Kırım cengâveri…”
Adımlarını sıklaştırdı.
Şehrin biraz dışında, 1 km. kadar mesâfede, hep tırmanarak çıkılan bir yükseltide, denize nâzır noktada, taşlarla çevrili, mütevâzı bir kabristan… Halkın dilinde buradaki zat Taşdibek Evliyâsı diye anılırdı.
Şâkir Efendi işâret edilen tarafa yaklaşınca birden içi ürperdi.
Sanki toprağın altından bir mânevî nefes yükseliyor; toprağın üstünde görünmez ordular saf tutuyordu.
Bir müddet ayakta durdu.
Edep ile ellerini bağladı.
Başını eğdi.
Dudakları kıpırdadı:
– Esselâmü aleyke yâ veliyyallâh… Esselâmü aleyke yâ gâziyallâh…
– Bizler geç kaldık; sizler erken vardınız…
– Bizler kılıç salladık; sizler baş koydunuz…
Sonra diz çöktü.
Ellerini toprağa koydu.
Gözlerini yumdu.
Kendisinin de Medîne’den gelip bizzat katıldığı Kırım harbindeki o soğuk siperler bir bir gözünün önüne geldi…
Patlayan toplar…
Yıkılan mevziler…
“Atılın yiğitler!” diye haykıran kumandanlar…
Ve “Lâ ilâhe illallâh!” nidâsıyla toprağa düşen neferler…
Burada, o dehşetli günlerin hâtırası Mehter Marşı’nı hatırlamamak mümkün değil.
*SİVASTOPOL MARŞI*
Sivastopol önünde yatan gemiler
Atar nizam topunu yer gök iniler
Yardımcıdır bize kırklar, yediler
Aman kaptan paşa izin ver bize
Sılada nişanlımız duacı size
***
Sivastopol önünde yıkık minare
Düşman dedikleri gelmez îmâne
Erenler geliyor bize imdâde
Aman da Kaptan paşa izin ver bize
Sılada nişanlımız duacı size
***
Sivastopol önünde musalla taşı
Sırma kılıç kuşanmış arap Binbaşı
Ölürsek şehit, kalırsak gâzi
Aman Kaptan paşa izin ver bize
Sılada nişanlımız duacı size…
***
Şeyh Efendi’nin; Hey gidi günler, ne günlerdi diye geçti içinden. Birden kâlbi yumuşadı. Ortalığı bir sekînet hâli kapladı.
Kabirde yatanın rûhuna Fâtiha gönderdi. Duâlar okudu. Niyâzlarda bulundu:
– Yâ Rabbi…
– Bu toprağı İslâm yurdu kılanların hürmetine…
– Buhara’dan kalkıp buralara düşen bu fakîri de hizmetten ayırma…
– Beni ilimle, irfanla, cihadla meşgul eyle…
– Nefsime bırakma…
Bir müddet râbıta hâlinde kaldı.
Rüzgâr dindi.
Karadeniz’den gelen tuzlu hava, servi kokusuna karıştı.
Ay, kabir taşının üzerine vurdu.
Şâkir Efendi sanki gönlünde bir ses işitti:
– Ey Buharalı…
– Biz kılıçla bekledik.
– Sen kalemle bekle.
– Biz kan verdik.
– Sen can yetiştir…
Şeyh Şâkir’in gözlerinden yaş süzüldü.
Başını toprağa eğip öptü.
– Duânı isterim ey meçhul gâzi… dedi.
– Senin bıraktığın nöbeti devralmaya geldim.
Sonra ağır ağır doğruldu.
Hırkasını düzeltti.
Asâsını eline aldı.
Son olarak geriye şöyle bir dönüp bakarken onları merak ederek gelen ve hoş geldin deyip arz-ı hürmet eden vatandaşlarla da ilgilendi. Sonra onlara mezarla ilgilenmeleri, bakımını titizlikle yapmaları, bu önemli hâtıranın yaşatılıp gelecek nesillere intikâlinin önemli bir görev olduğunu hatırlatmak yanında, etrâfın bâtıl inanç unsuru bez, çaput gibi yanlışlıklardan arındırılması, buraya gelenlerin bu noktada aydınlatılıp uyarılması yönünde tembihlerde bulundu.
Artık dönüş zamânı gelmişti. Şeyh Efendi Şâhincili yokuşundan şehre inerken, Ordu’nun kandilleri birer birer yanıp sönerek bu güzel ziyâretin mânevî huzûruna göz kırpıyorlardı âdetâ…
O akşam, Osman Paşa Medresesi’nde vereceği ilk derste talebelerine şöyle diyecekti şeyh:
“Evlatlar…
Bu memleketi yalnız yaşayanlar yaşatmıyor.
Bir kısmını, mezarda yatanlar kurdu ve yaşattı… Bu memlekette daha ne Kırım hâtıraları, ne Azak kahramanları var. Azaklı ya da başka yerli nice meçhul yiğitler var. Rabbimiz bizleri de onlardan kılıp aralarına katsın…”
Ve dışarıda Karadeniz, sanki o sözleri tasvip eder, duâlara, “âmîn” der gibi kıyıya vurmaya devam edecekti…
Ve bugün burada Şâhincili’de AZAKLI soyadını taşayan âileler var. Ve meselâ buradan 20 km kadar ötede, Ulubey/Eymür Köyümüz’de bir tepenin adı AZAKLI DAĞ olarak biliniyor halk arasında. Ama, ne alâkaydı, Azak nere, Eymür nereydi ama, kimbilir belki buralarda bir yerlerde de Azak kalesinde çarpışıp buralara gelen bir âlperen gâzi yatıyordu.
Kim bilir; aşağıda okulun hemen üstünde, mezarlığın alt yanında iri tek bir mezar taşı, silik, adı Hasan ya da Hüseyin olarak zar-zor okunan bir kişiye âit. Kimliği, hangi sülâleden ya da nereli olduğu meçhul. Ama, belli ki sıradan biri değil. Belki de, tepedeki dağa adını veren AZAKLI denilen isim o! Belki de, buraları biz yapan, buralara ilk gelen Oğuz Boyu Eymür’ün ilk âlperenlerinden biri.
Öyle ya da böyle ama; asıl belli olan şu ki; âlperen rûh bu topraklarda yaşıyor, dağında-taşında dolaşıyor, ve de hep yaşamaya, dolaşmaya devâm edecek Allâh’ın izniyle… Âmin wes’selâm…
Pınar Yazıları-1; Gül Bahçesi, Gönül Lehçesi…