48,6701$%0,05
55,9705€%0,28
65,2404£%0,27
6.770,80%1,52
11.053,00%1,10
%
3715079฿%0.20715

07 Eylül 2026 Pazartesi

Ölmeden Önce ‘Allah’a Teslim Olmak’ ve Kadir Gecesi

1 Ayda 163 Milyon 800 Bin TL Ödüyoruz!...

Toplumsal Sorunlar ve Altyapıları

Bu Adaletsizliği Gidermek Elimizde…

Bir Ağır Hasta Ziyaret Ediyor

İmanlı Olmak, Ameli Olmaktır
İlkokul yıllarımı hatırladım köydeki
Şu dünyâ haritasını görünce
Nasıl da koşardık kar-kış demeden
Bir elimizde odun, bir elimizde çanta
Uçar gibi giderdik, kayar gibi
Karatahtanın önünde bulurduk kendimizi
XXX
Bir harita olurdu sınıfta mutlakâ
Hattâ iki tâneydi ayrı ayrı köşelerde
Bir tarafta ülkemiz, bir tarafta dünyâ
Küreyi de unutmayalım bu arada
Zîrâ ki bir derslikte bir-kaç sınıf
Duvarlarda târih çağları, aylar
Duvarlar yedi renk; dört mevsim…
XXX
Türkiyemiz harita olarak ta çok güzeldi
Ne kadar uyumluydu bir baştan bir başa
Ne kadar dengeli, ne kadar hoş
Üç tarafı deniz, dört yanı sevgi
Yedi bölge; hepsi birbirinden güzel…
XXX
Karadeniz, Akdeniz, Marmara
Egeden açılırız dünyâlara
Bir adım aşağısı Afrika, Kızıldeniz
Bir yanı Asya, diğeri Avrupa…
XXX
Biz hep kendi oyunlarımızı oynardık
Kendi çizgilerimizi çizerdik yollara
Haritada bile işimiz; isim bulmaca
Hakkari, Sinop, Kırklareli, Adana
Hadi göster yerini bakalım haritada
Böyle böyle öğrendik bir bir illerimizi
Böyle öğrendik nehirlerimizi, göllerimizi
XXX
Bize neydi uzak uzak diyârlardan
Yaban ellerden, yabancı ülkelerden
Neyimize yetmiyordu Edirne’den Kars’a
Herkesin hanedânı, krallığı yerindeyken
Saray’ı yağmalamıştık, âileyi dağıtmıştık biz
Ocak gitmiş, baş bozulmuş, yetim kalmıştı evlâtlar
Sürmüştük bizi zirve yapan asil sülâleyi
Gerekmezdi artık öyle büyükçe arsa!
XXX
Gayrı; bir barakalık yer olsun yeterdi
Zîrâ; eski devlet çok büyük, çok beterdi
Devâsâ, 3 kıta; çok yorucu, çok terdi
Batı görmüş yeni nesil; jöntürk yâni
Bu ağır yükü nasıl çekerdi!…
XXX
En iyisi kırpmaktı Hoca’nın kuşu misâli
Kim neyse-ne’ydi; nereyse-nere’ydi
Çağları aşanlar çağa boyun eğdi
‘Yurtta sulh, cihanda sulh’tu artık sonuçta
Gönül coğrafyası eski meseleydi…
XXX
Eski dediğimiz, eskimezmiş meğer
Oralardaymış kaybedip aradığımız değer
Tekrar geçmeliyiz haritanın önüne
Tekrar dönmeliyiz o günlerin gününe…
XXX
Gözümüzü çevirmeli kesilip fırlatılanlara
Düpedüz; bilâ-bedel satılanlara
Mehir ya da başlık hiç konu edilmeden
Nâmahremlerin önüne atılanlara…
XXX
Ülkem güzel, yeri güzel, misyonu güzel
Dünyânın merkezi, coğrafyanın kâlbi
Sömürgenler acımasız, zulmü kutsamış
İnsanlık külliyen merhamete susamış…
XXX
Yeniden haritanın önüne geçme vakti
Târih atlasını hasretle açma vakti
Değil artık sevgili, can kardeşler
Vazîfeden kaçma vakti…
XXX
Aynen eski çocukluğumuzdaki gibi
Olmalıyız haritaların aşkla tâlibi
Ve Allâh için, Resûlullâh için, ümmet için
Gazzeli şehitlerin, Keşmirli gâzîlerin hatırı
Doğu Türkistanlıların hürriyeti,
İnsanlığın hidâyeti, beşeriyetin felâhı
Tüm mağdurların necâtı için…
XXX
Şu, âdetâ kapana kısılmışlık
Bir köşeye tıkılmışlıktan kurtulmak
Hem kendimiz, hem dünyâ adına
O eski sevdâlara tutulmak
Ve de Asr-ı Saâdet’ten sonra
Ecdâdımızın bir örneğini sergilediği
Mutlu günlerin benzerleri için…
XXX
Geçmeliyiz haritaların önüne tekrar
Olmalıyız yeniden kıtâların hâkimi
Olmalıyız yeniden ey aziz dostlar
O eski coğrafyaların sâhibi…
XXX
Ve kurmalıyız canlar; üstüne üstlük
İblis ruhlu siyon-itlerin ateşe verdiği
Paralı çetelerinin cehenneme çevirdiği
Acımasız, cânî canavarlara inat
Yakın-uzak; tüm arza nefes, kol-kanat
‘Yeniden Büyük Türkiye’yi wes’selâm…

Fındık dalda, mani dilde
Ameleler emmim gilde
Yarın bize gelecekmiş
Sıcak zor; fındık değil de
***
Sâhilden yaylaya üç ay
Fındık mevsimi çizer yay
Kimi ağlar, hep hoşnutsuz;
Kimi; çayda çıra, halay…
***
Temmuzda başlayan var
Kimi ekim’e uzar
Ne kaş, ne yar, ne bayır
Denmez; değmesin nazar
***
Sâhillerde bitti fındık
Biz yukarda bakakaldık
Korkumuz; çepel giderse
Bak işte o zaman yandık…
***
Fındık diye yorma bizi
Suya-tere karma bizi
Kazâra insan ölüyor
Bir dal için kırma bizi
***
Fındığın ağası çoktur
Süsü, dağdağası çoktur
Mahsul az olsun, çok olsun
Havaya girmeyen yoktur…
***
Siyâsetin adı fındık
Öyle edâlar takındık
Bunun dîni-îmânı yok;
Fiyatı az veren zındık!
***
Azın-çoğun sınırı yok
Her durumda çekilir ok
İkiyüz değil; bin olsa
Bu defâ da mâliyet çok!
***
Bilmem her mahsül böyle mi
Müstahsilin zıt eylemi
Lânet eder, hattâ küfür
Memnûniyetsiz söylemi…
***
Ucuz der; kendisi yemez
Nîmeti hiç benimsemez
Şükür yok; surat bir karış
Allâh için gülümsemez…
***
Sabredemez; yılda bir ay
Vara-yoğa gerilir yay
Oniki ay işleyen var;
Az kendini onlardan say…
***
Patronlar barut, fırtına
Çuval almadan sırtına
Bu ayda değişir huylar
Bir keşmekeş, bir curcuna…
***
Bir koşuşturma, telâş
Yasaktır olmak yavaş
Belki de dahası yok
Herkesle helâlleş
*FINDIĞIN HİKÂYETİ*
Derler ki; aslı çalmadır
Oradan, buradan almadır
Bundandır tüm sıkıntılar
Her safhası bunalmadır…
***
Neredendir köklemesi
Ocak ocak eklemesi
Ona kadar varır potak
Yine de çok teklemesi…
***
Ocak arasına mısır
Ekilirdi geçen asır
Fasulyesi, hoşgıranı
Bahçeler olurdu hasır…
***
Önce her şey sökülürdü
Sonra fındık dikilirdi
Araya hayvanlar için
Fiyle kürül ekilirdi…
***
Fındığın hikâyeti zor
Nîmettir; şikâyeti zor
Fiyâtı, emek takdîri
Hem, hakka riâyeti zor…
***
Yüce Hakk’ın bir kulunu
Yiyemezsin hiç pulunu
Sen kulsan bil; o da bir kul
Beğenmesen de çulunu!
***
İşçi çalıştırmak müşkil
Hakkını veremez her gil
Riâyet etmeyeceksen
Patronluktan hemen çekil!
***
Girebi, bışkı, kirinti
Serendi, sergi, serinti
Fındığa hazırlık gerek
Bırakmadan yer, girinti
***
Eskilerde kısa dalga
Radyolar asılı dalda
Şimdilerde her şey cepte
Herkes ayrı bir kanalda
***
Eskiden her şey imece
Sabah-akşam, gündüz-gece
Birlik-berâberlik vardı
Yaşanırdı hece hece…
***
İmeceler bir şenlikti
Muhabbetti, yârenlikti
Onlar gitti, köy de bitti
Gurbet üstüne tüy dikti…
***
Açsak geçmiş sandığını
Hissedersin yandığını
Bilen var mı tüm gavsulun
Elle ayıklandığını…
***
Eskiden araba nerde
Yollar cılga, dallar perde
Sen de hayvanlar da biter
Bahçeler uzak yerlerde…
***
Ağdırma giderken yükü
Yoksa çıkamazsın diki
Hele bir de yıkılırsa
Nasıl yapacaksın peki?
***
Tanımıyor kimse kimi
Kim hastası, kim hekimi
Koptu herkes evden, köyden
İstisnâ fındık mevsimi…
***
Fındıkta; herkes fındıkta
Yoklar kapı çalındıkta
Ümit; belki görüşürüz
Üste namaz kılındıkta!…
***
Köyde komşular yabancı
Kim şu gelen karavancı
Sene boyu görüşme yok
Çoğu yolcu, azı hancı…
***
Tereddüdümüz ar dostlar
Başlara yağmış kar dostlar
Hepten unuturduk yoksa
İyi ki fındık var dostlar…
*BAHÇELERDE BÖĞÜRTLEN*
Ocaklar sık, fındık seyrek
Dallar nasıl çekilecek?
Toplamak zor, mahsül de az
Kârı çeyrekten de çeyrek!
***
Kimi daldan, kimi yerden
Kimi toplar filelerden
Her yıl, her yıl bir arayış;
Kaçmak için çilelerden…
***
Kimi yoluyor olmadan
Kızarmadan, hiç solmadan
Kimi bekler; hep dökülsün
Toplasın dala salmadan…
***
Bitirende var neşesi
Çaylı muhabbet köşesi
Kimilerindeyse hâlâ
Geliyor ot-motor sesi!
***
Kimisi indi pazara
Gelmesin harman nazara
Memnun olan yok fiyâttan
Sormayın aman, kazâra…
***
Süpürge, tırmık, branda
Mutlak gerek bir harmanda
Fındık teyakkuz mevsimi
Olmalı hep alabanda…
***
Fındık aman ıslanmasın
Küflenip te sislenmesin
Geri dönüp te kantardan
Depolarda puslanmasın…
***
Bahçelerde böğürtlen
Kavşaklarda yüğürtlen
Örneksiz hiç olmuyor;
Sâde kuru öğütlen…
***
Ameleler Batman’dan
Kimisi Urfa, Van’dan
Bir kardeşlik iklîmi
Hepsi hoş, hepsi candan…
***
Kimi işçi Siverek’ten
Gelmişler çok severekten
Âile, aşîret boyu
Toplu kazanç diyerekten
***
Fındık bir yardımlaşma
Dostlukta adımlaşma
Aynı bayrak altında
Kaynaşma, canımlaşma
***
Ayşe, Mehmet, Sâlih, Peri
Ne hoş; güzel isimleri
Sıcak kanlı, can çocuklar
Tebessümden resimleri…
***
Zor gelse de kimimize
Sebebiz birbirimize
Seni-beni yok; kullarız
Emânetiz Rabbimize…
Sevgili Babacığım. Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Konular o kadar çok ve girift ki; daha başta seçimde zorlanıyor, ifâde kapısında düğümleniyorum.
En iyisi şuradan başlayayım: Bugün rahatım. Sanki de bahâneye bakıyormuşum. Evde bir iki ufak tefek tâmirât gibi işler dışında mevsimin îcâbâtı olanları ıskaladım.
Yâni; bir hafta on gündür hemen hemen her gün, akşamda-sabahta bahçede motor vurarak kendimi oyalayıp bir bakıma da tesellî ederken bugün çıkmadım.
Sebep; Sâlim torununun sabah çarşıya giderken kesin tenbihlemesi. Telefonda annesine de ayrıca söylemiş; “Babamın yapacağı başka işler var” diye. Çocuk haklı. Yaş yetmiş. İş bitmemiş ama motor işi biraz sarsıcı ve yorucu.
Hem bu yaz; en az 5 motor vak’ası oldu bahçelerde 50-70 bandında. Vatandaş motor vurmaya gidiyor. Geç kalınca telefonla arıyorlar, ya da akşam dönmüyor. Bir de gidip bakıyorlar ki adam bir yanda, motor bir yanda. Hattâ birisinde motor çalışır hâlde, şahıs yerde yatıyor şekilde buluyorlar.
Bir de mâlum; durum eskisi gibi değil. Bizim çocukluğumuzda köyler şenlikti. Dedeler, torunlar, kardeşler bir arada, evler yan yana. Her evde bir düzine insan vardı ortalama neredeyse. Kimsenin bahçeye yalnız gitmesi gibi bir durum mevzûbahis değildi. Bahçeye gidenlerle çocuklardan biri de gider, hattâ inek-dana da götürülür, evin zağarı da peşlerine takılırdı. Şimdi belki özel arabayla gidiliyor ama yapayalnız. Hani diyorlar ya bu çağ yalnızlık çağı. Bu köylerimiz, kırsalımız için de geçerli. Dolayısıyla bahçelerde, kimse görmeden yalnız başına vefât edenler çoğalıyor. Rabbimiz öbür dünyâda yalnız komasın. Bizleri sevdiklerimizle berâber sevdiklerine katsın. Âmîn…
Evet; gelgelelim, biz de farkındayız çocukların îkâz ettiği durumun, mevzûya muttalîyiz; haberleri de duyuyoruz da insan birşeyler yapmak, bir işe yaramak, bir işin kulağından tutmak istiyor işte. Motoru da bu sene iyi bir bakımdan geçirdik; kafa otomatik oldu, düzenli çalışıyor. En küçüğümüz Yusuf Kerem’le götürdük tâmire. Ustamız Piraziz’de; adı Selim. Ona alıştık. Adı gibi sâkin, işini yapan, aynı zamanda pratik, pozitif bir insan.
Daha doğrusu biz öteden beri Ayşe Bacımla berâber burayı sevdik. Ayağımız alıştı. Piraziz’den kopamıyoruz. O şimdi burada; Ayrılık tepede Evliyâ Mezarlığı’nda yatıyor. Buraya gelmek ona gelmek gibi bizi rahatlatıyor hâlâ. Rabbimiz mekânını cennet eylesin. Öbür tarafta hep birlikte Efendimiz SAV’in komşuluğunda buluşmayı lütuf buyursun. Âmîn.
Ne diyorduk; ustamız motora güzel bir düzen verdi. Şimdi öyle sök-dak misineyle uğraşma işi falan yok. Yorulana kadar bayağı durmadan çalışabiliyoruz. Hâl böyle olunca da bu motorla çalışmak bir zevk. Çok yorulunca zâten bırakıyoruz.
Eve gelince de bir duş alıyoruz. Öyle güzel, rahat ve zevkli oluyor ki. Belki yeni nesle bu değerlendirme mübâlağa gelebilir. Ama bizim zamanımızda bırak duşu, içmeye bile su zor bulunuyordu. Tüp te yoktu. Herşey bir sobaya bakıyor. O da 10 kişilik nüfûsa yemek mi pişirsin, ameleye börek, çay gibi ara ikramlar mı yetiştirsin, ahırdaki hayvanlara yal mı kaynatsın?! O da odun varsa. Çünkü başka alternatif yakacak da yok o zamanlar. Bakmayın şimdi kimsenin bahçelerdeki odunları almadığına. O zamanlar yaz-kış en büyük ve temel bir ihtiyâçtı.
Her neyse; bu fındık öncesi bahçe altı ot temizliği çalışma süreci, yorgunluktan ziyâde psikolojik bir terapi oluyor âdetâ aynı zamanda insana. Çok şükür; sağlığımız yerinde. Çalışabiliyoruz; daha ne olsun…
Babacığım; bu meyânda başta sen olmak üzere, senin adını taşıyan Sâlim torununa öyle çok duâ ediyoruz ki. Hattâ sık sık;
– “İki Sâlim arasında işimiz iş, keyfimiz yerinde; Allâh C.C. ikisinden de râzı olsun!”
diyorum. Başta ev olmak üzere her şey en azından, hemen hemen bütün imkânlarımız senin vesîlenle ya da doğrudan senin hazırın zâten. Sâlim torunun da senden sonra köye hemen kalorifer sistemi kurdurdu. Ayrıca bir de elektrikli şofben taktırdı. Çalışıp az terleyince bir duş ilâç gibi geliyor. Hem bedenen, hem rûhen bir zevk ve rahatlık. Artık başka ne diyeyim. Çatı yenilenirken ısıgün taktırınca daha da iyi olacak inşâllâh.
Diğer yandan annem burada. Yâni Eymür’deki evimizde. Pazar günü getirdik çarşıdan. O da sana hep duâ ediyor. Onun için en rahat yer, senin sağlığında olduğu gibi arabanın şoför mahalli. Kendini oraya bir attımıydı; değme keyfine. Ama rahatsızlıkları var tabiî. Arabaya kadar gelmesi, eve çıkması; hep iki taraflı koluna girmekle olabiliyor. Öyleyken bile en fazla üç adımda sandalyeye oturup dinlenme ihtiyâcı duyuyor.
Bu noktada sana hep ayrıca duâcıyız. Bilhassâ annem. Öyle ya; bu ev 80 yapımı. O zamanlar binâlarda, apartman da olsa asansör nâdirâttan. Sen büyük bir ileri görüşlülükle merdiven sarmalı ortasında boşluk bırakıp daha sonra da asansör yaptırdın. Yapılmamış olsaydı, başta annem gibi hastalar olmak üzere insanlar nasıl inip çıkacaklardı? Öyle ya; bir değil, beş değil. Muâyeneye gidiş-gelişlerde bile son derece zorluklar yaşanıyor. Bir de sık sık gitme ihtiyâcı hâsıl olduğu düşünülürse başta hasta için gâyet müşkil bir durum.
Dolayısıyla, öncelikle annem olmak üzere herkes Allâh C.C. râzı olsun diyor. Nitekim; işte o gün annemi asansöre rağmen koluna girip dinlendirerek o ahvâlde arabaya bindirebildik. İmam-Hatib’in oraya doğru geliyoruz, annem eski cevvâl günlerini hatırlayıp iç geçirerek;
– “Hey gidi Nefise! Buralardan kuş gibi uçiidun, uçsana daa(h)a!”
diyor. Sonra, şehir mezarlığına, Çakalçıkmaz’a doğru giderken yolun altındaki bir evi göstererek;
– “Şu binâya ne kadar çok geldik-gittik. Çatı kat. Hem, merdiven de yok. Bi hamnada çıkardım yukarı. Sohbetler olurdu. Kur’an okunurdu. Vaaz edilirdi. Bacılıklarla lâflaşırdık. Birbirimizle hasbihâl eder hasret giderirdik. Ne güzel olurdu, ne hoş, ne tatlı günlerdi. Şimdi de gitsene! Hey gidi hey!”
– “Hacım beni her hafta getiriyordu buraya. Nereye istesem götürüyordu. Birlikte ne çok ziyâretler yapıyorduk. Tâ nerelere gidiyorduk. Hey hacım hey. Allâh C.C. cennet efendisi etsin seni. Âmîn.”
Evet babacığım; yazacaklarımız bu minvâlde devâm ediyor. Lâkin; en iyisi bugünlük sonucu bağlamak. Yollardan Eymür dedik ama daha Çakalçıkmaz’dan çıkamadık. Yol gözlemleri başlı başına bir konu. Dolayısıyla o kısmı bundan sonraya bırakırken şununla bağlayayım istiyorum.
Biz torun Sâlim’in ve kardeşlerinin bize yaptıklarını sana yapamadık. Sen son nefesine kadar, hem de ilgili olduğun tüm cephelerde mücâdele eden bir savaşçıydın. Sana dur demek, diyebilmek haddimiz değildi. Belki diyecek, diyebilecek sâkin ortam bile oluşmuyordu. Öylesine bir gayret yoğunluğu vardı. Belki işlerin akışı buna meydan vermiyordu. Belki de çocuklarımız da buna binâen bize kedini yorma diyorlar.
Her neyse ne. Herkesin bir kaderi var. Ondan kaçamıyor. Dünyâ zor-kolay, çileli-çilesiz, gayretli-gayretsiz bir şekilde geçiyor. Geçen de geçmiş olup unutuluyor. Önemli olan kalıcı olanın bizi kurtarması ve de Rabbimizin bizi Efendimiz S.A.V.’in komşuluğunda buluşturması. Tüm hasret ve gayretimiz bunun için. Buna azmediyor, Rabbimizin lütfunu niyâz ediyoruz. Âmîn…
Şimdi burada sözü bağlarken, yine de, çocukların da biraz müsâdesiyle şöyle harmanda biraz motor çalıştıralım, oradan azıcık bahçeye doğru da geçeriz serine belki, hazır çocuklar da burada değillerken!
Bu duygu ve düşüncelerle, hasat mevsimlerimizin hayırlı, kolay, bereketli, kazâsız-belâsız, sabırlı, şükürlü ve de öşürlü geçmesini diliyor, bu yazın, başta Gazze ve Doğu Türkistan olmak üzere bütün mazlumlara ve mağdur insanlığa iyilikler-güzellikler getirmesini Cenâb-ı Hakk’tan niyâz ediyor, kaldığımız yerden hasbihâle devâm, daha güzel günlerde görüşmek ümîdiyle cümleye sevgiler-saygılar sunuyoruz wes’selâm…

Dondurma yalayan çocuk
Köyün başında
Fındık mevsimi
Yazın ortası
Oyun ortası
XXX
Ayağına geliyor çocukların
Şimdi herşey
Bizim zamanımız mı?
Hey gidi hey!
XXX
Bir kar kuyusu tâbiri var kulağımda
Evimizin denize bakan tarafında
Kuz derlerdi;
Kuzeyde olduğu için herhâlde
Belki de soğuk
En azından daha serin
XXX
Oraları bir oyuk oyuktu
Bizim çocukluğumuzda
Hayvan yayarken görürdük
Dikkâtimizi çekerdi
Birşeyler saklanırmış
Gömülürmüş toprağa
Dururmuş bozulmadan her neyse
Hattâ erimeden kar
Yazın gerektiğinde
Dışarı çıkar…
XXX
Şehirde bile bir de
Dondurma derlerdi bilirdik
Hatırlamıyorum; yemezdik-yerdik
Bisiklet tekerli
Kulübemsi arabalarda satılırdı
Elma şekeri ya da pamuk helva gibi
Dizilirdi çocuklar
Sabırsızlıkla beklerlerdi sıralarını
Kimse kaynak yapmasın diye de
Sıkı tutarlardı aralarını
Külâhta yenirdi yalnız
Veyâ bilmiyoruz ötesini
XXX
Öyle dükkân falan bilmiyoruz yâni
Dondurmaya dâir; şimdiki gibi
Hele kışın, zâten hiç yoktu
O zaman dondurmanın mevsimi vardı
Meyvelerin, sebzelerin
Herşeylerin…
XXX
Ha bir de, dondurma deyince
Evlerde buzdolabı yoktu
Adı sanı da duyulmamıştı
Buzhâne duyardık sâdece
Buz üreten yer
Belediyeye âit
Ordan alınan buzlarla
Soğutulurdu herşey
Evlerde, dükkanlarda, lokantalarda
Balıkçılar, dondurmacılar
Oradan alırlardı soğutucularını
Oradan dediğim
Şimdi teleferiğin olduğu yer
Tahtadan at ya da el arabalarının
Üzerinde taşınırdı buz kalıpları
Atölyelerden talaş ya da
Hızar tozuna belenmiş…
XXX
Bundan; elli, atmış yıl öncesi
Daha böyle gariplikler; nicesi
Şehirde sular kesilir arada
Elektrikler sık sık
Köyde henüz musluk kültürü yok
Boru bilinmiyor
Evinde su akan yok
Güğümler sağolsun
Uzak ta olsa
İp gibi aksa da çeşmeler
Su kovalamacayla geçer
Çoğu geceler
XXX
Çünkü taşıma suyla döner
Bütün işler
Beklersin saatlerce
Dolacak diye kabın
Sık sık çağrılır uzaktan adın
Hadi nerdesin, yemeğe yetiştir
Amelenin öğün zamanı diye
XXX
Âfiyet olsun
Dondurma yalayan çocuk
Bize de ayır biraz
Biz de sana veririz bulabilirsek
O güzel günlerin tadından
Asmada üzüm, dalda kiraz…
Bu yazımız bir Facebook paylaşımından oluşuyor. Gâyemiz de sâdece meseleyi soğukkanlı değerlendirmeye yardımcı olmak. Çok şükür; elimizde güzel bir ülkemiz var. Ülkenin de en yaşanılır, siyon-itlerin de gözü olduğu, dünyâ cenneti bir bölgemiz, ürünlerin gözdesi fındık gibi bir mahsülümüz, ne kadar bozmaya çalışıldıysa da, yine de dünyânın ümîdi bir milletimiz, iyi-kötü çeyrek asırdır bu milletin teveccühüne mazhar olmuş bir yönetim ekibimiz var. Her yanımız ateş; biz gülbahçesinde yaşıyoruz. Ufak-tefek şeylerden bizim de içimizde ateş çıkarmak isteyenler var.
Fındık konusunda hatâlar, eksiklikler olabilir. Eskiye göre çok iyi olmasına rağmen bunu gizleyip hazır elimizdeki nîmete karşı bizleri nankörlük etmeye çalışanların olabileceği muhakkak. Biz de yüksek volümlü kuru gürültü arasında îtidâlin sesi olmak, ülkemizin sükûneti, milletin selâmeti, insanlığın saâdeti adına fikirlerimizi serdetmek istedik. Burada kimseye cevâp yok. Sâdece; acabâ böyle de olamaz mı şeklinde bir sükûnet arayışı ve bu iyi niyet ve gayretin netîcesinde umulan sevâp. O kadar. İnşâllâh deyip Facebook’taki paylaşım ve bizim yorumumuzdan oluşan metne geçiyoruz. Buyrun:
*FINDIKTA ALGICILAR VE DE ÇALGICILAR*
[Ordu Haramililer Facebook Sayfası’ndan]
* FINDIK FİYATLARI VE ALGICILAR *
Açıklanan fındık taban fiyatı doğal olarak üreticiyi memnun etmedi. Normal… Çünkü söz konusu fiyat ne piyasa gerçekleriyle ne üretici gerçekleriyle uyumsuz… Hal böyle olunca da üretici tabir caizse burnundan soluyor çatacak birilerini arıyor. Bu da normal…
Anormal olan bu fiyatlar karşısında “müjde, hayırlı olsun, yaşa varol v.b.” bazılarınca yapılan açıklamalar. Zannediyoruz onlar da biliyorlar durumun vahametini. Lakin bu şekilde yaparak hesapta algı ile durumu kurtarmaya çalışıyorlar… Ancak özellikle üreticiyi saf yerine koyarak yapılan bu açıklamalar açıklanan fiyattan daha çok can acıtmakta…
Yapmayın Beyler…
En azından tepkisiz kalın…
Buna bile razıyız… (Adnan YILDIZ)
[Bizim bu paylaşıma yazdığımız yorum da şöyle:]
*BİR DE ÇALGICILAR VAR*
Bir de; fiyât ne okursa olsun bunu bir şekilde hükümete düşmanlık için bahâne eden çalgıcılar var. Fındık bu noktada hükümete atmak için istismar da ediliyor.
Şunu unutmamak gerekir. Fındık gibi ürün olmaz. Mevcut liderler içinde Erdoğan’dan daha iyi demiyorum, daha yüksek fiyat veren olmaz. Mevcutlardan başka lider bulduysanız onu bilemem.
Arkadaşlar; şu an verilen fındık fiyatı [1 ABD Doları eşittir: 47,74 Türk Lirası] 5 Dolar’a tekâbül ediyor. Bunun 1 küsur dolar olduğu zamanları ne çabuk unutuyoruz. Daha iyi olsun elbette ama bizde de biraz insaf olsun, akl-ı selim olsun. Muvâzeneyi kaybetmeyelim. Hep hayâl görmeyelim. Bir piyasa gerçeği olduğunu göz ardı etmeyelim. Patates, soğan fiyatı artınca niye kızıyoruz? Onlar üretici değil mi? Onların masrafı yok mu, bizden daha mı az emek veriyorlar? Lütfen; insanlarımızın, ülkemizin kıymetini bilelim. Şu an; bir tek bizim ürünümüz, piyasa değerinin çok çok üstünde yüksek değerle alınsın. Öbürlerinin fiyatı hep aşağıda olsun gibi bencilce bir yaklaşım sergileniyor eğer insaflı düşünülürse. Fındığın fiyatına itiraz edilmediği bir sene hatırlamıyorum. Fındık fiyatı yetmiyorsa; İç Anadolu insanına bakarak bölgemizde açıkça çok bâriz fark edilen her biri villa boyutunda evler, lüks arabalar nasıl alınıyor? Allâh C.C. aşkına, ne nîmeti inkâr edelim ne de değerini. Nîmeti inkâr bize değer katmaz. Nîmetin de, kendi değerimizin de, nîmeti verenin de farkında olalım. Fındık üzerinden algı yaparak millet-memleketin birliği-dirliğine çalışanları îtibarsızlaştırmak, devleti küçük düşürerek çevremizdeki düşmanların ekmeklerine yağ çalmakta olduklarının farkında olmayanların dolduruşuna gelmeyelim.
Bu arada; fiyat genel olarak normâl denebilir ama Düzce ile Harami gibi yerler bir tutulmamalı. Harami gibi bayır yerler için kilo başına, meselâ 50 TL gibi artı değer uygulanmalı. Bu istenebilir. Burada bir dengesizlik söz konusu. Bu giderilmeye çalışılmalıdır.
Bu tür konuların en rahat konuşulacağı hükümet yine bu hükümettir. Böyle 5 Dolar’ı her hükümetin verebileceğini düşünemiyorum. Denemesi bedava diyeceğim de; Allâh bu ülkeyi tekrar dinsiz-îmansızların eline düşürmesin. O zaman fındığın 1.000 Lira değil 1.000 Dolar olsa ne yazar! Onlar 250’yi de vermezler, veremezler de, verirlerse de ülkeyi pkk ve destekçileri olan küresel güçlere peşkeş karşılığı göz boyamak, belki birkaç defâ onları şirin göstermek adına gelecek şişirme desteklerle olabilir. Ya sonrası?!
Bunları da düşünmek gerekir. Bugün silahımız var. Kendimize güvenimiz var. Bunun hiç hatırı yok mu? Fiyat az değil ama, az diyorsan, o kısmı da o silahlara, o gurura, o güvene pay olarak yaz.
Arkadaş bu nedir? Gâvura bu kadar hörelenmiyor insanlar. Âdetâ burunlarından soluyorlar. Mâneviyâtın hiç mi değeri yok ki; fiyata gösterilen tepkiyi hiçbir mânevî konuda görmüyoruz.
Neyse; söz uzuyor. Kısaca; biz hiçbir evde maaş yokken, her ev Çelik-çocuk 10 nüfustan aşağı değilken, fiyat ta 1-2 Dolar aralığındayken geçinip gidiyorken;
Bugün fiyat 5 Dolar, âileler 3-5 kişi, arabasız, maaşsız ev yok, çocuklar da çalışıyor, işleri, görevleri, gelirleri var.
Eskinin yoksul şartlarında geçinip gidenler, bugünün düne göre 5’e katlayan iyi şartlarında tepinip gidiyoruz.
Problem hep şartlarda değil sâdece gibi gözüküyor. Hak katında mahcup olmamak, kendimize ve bize hizmet verenlere karşı dürüst olmak, mahcup düşmemek adına akl-ı selimle hareket etmek en doğrusudur. Böyle yaparsak Rabbe karşı şükürsüzlük, sorumlulara karşı insafsızlık durumundan da kurtulmuş vicdânen rahatlığımızı kaybetmemiş oluruz.
Haklı değilsem siz haklısınız demek olur. Ona da bir şey diyemeyiz. Hani ne derler; Yapacak bir şey yok!
Bir sürü zamânınızı aldık. Hakkınızı helâl edin. Biz de bir sürü emek edip, hattâ kimilerinin küfür edeceğini de bilip bunu göze alarak bunları yazıyoruz. Neden? Çünkü; nasıl ki bahçeye giderken arabanızın kayıp uçuruma yuvarlanması mutlu etmezse, sizlerin mânevî alandaki kaymalarınız ya da savrulmalarınız da bizi mutlu etmediği gibi toplumun, hattâ çocuklarımızın hayrına olmaz.
Fındık gibi bir nîmet yok yere küfür, isyân sebebi olursa, hangi ürün mutluluk sebebi olabilir?
Belki bir faydamız olur diye yazdık. Atalarımızın hiç fındığı yoktu. Yaşadılar. Bizler de bu günlere geldik. Bu ülke de târih yazmaya devam edecek. Yakındır dünyâ masasına yumruğunu vuracak. Vurmak zorunda. Çünkü bu zulümler durmak zorunda. O görev yine bizde inşâllâh. Onun için, biz büyük milletiz. Küçük işleri büyük hedefleri etkileyecek kadar büyütmeyelim deriz wes’selâm…
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.