DOLAR

32,5889$% 0.34

EURO

34,8215% 0.22

STERLİN

40,5122£% -0.24

GRAM ALTIN

2.506,58%0,90

ÇEYREK ALTIN

4.275,00%0,62

BİST100

9.693,46%1,77

BİTCOİN

2100546฿%1.76121

Akşam Vakti a 19:14
Giresun PARÇALI BULUTLU
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X


Allah’a Doğru Yolculuk – 2

Bismillâhirrahmânirrahîm

Allah’û Tealâ’nın düne, bugüne ya da yarına değil; bütün zamanlara indirdiği, Kur-an-ı Kerim’in reçetesinde gizlidir, bütün sır. Bu sır da; ‘Allah’a Ulaşmayı Dilemek’tir. Bu anlamda bakarsak; Kur-an-ı Kerim; şifa, hidayet ve mutluluk reçetesidir.

O halde bütün sorularımızı cevaplayacak olan da sadece ve sadece Allah’ın (c.c.), Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.)’in kalbine nakşettiği Kur’ân-ı Kerim’dir. Özleyenin de, özlenenin de kim olduğuna dair tek doğru yanıtı bize verecek olan da, yine tüm zamanların o tek mutluluk reçetesi olan Kur’an-ı Kerim’dir.

Tüm İslam Âlemi’nin yaşadığı sıkıntılarının başında gelen sorun, Kuran-ı Kerim’den uzaklaşmaktır…

Kaldı ki; Kur’ân-ı Kerim seveni, sevgiliye kavuşturan yegâne yol ve gösterici olmalıdır. Bugüne kadar hiç o sonsuz sevginin yaratıcısı Allah’a sevginizi ifade ettiniz mi? “Allah’ım seni çok seviyorum” dediniz mi? O’na mülaki olmayı (ulaşmayı) dilediniz mi? Ruhunuzu ‘Allah’a Yolculuğa’ çıkardınız mı?

Hayatımız boyunca arzularımızın peşinden koşan bizler; acaba neden ruhumuzun özlemini dindirmenin yolunu bir türlü bulamıyoruz? Neden birçoğumuz ruhumuzun gerçekte ne aradığını, ne istediğini kestiremiyoruz? Bunca koşuşturmanın, bunca arayışın içinde acaba asıl aradığımız, asıl beklediğimiz kim?

Allah’ü Teâlâ (c.c.) dünyayı; insanları barış ve mutluluk içinde yaşasınlar diye yaratmamış mıdır?. Allah, bu mutluluğu yaşamak için de dini emirleri ‘kullarına’ çeşitli vasıtalarla tebliğ etmiştir. Hal böyle iken dünyada barış ve huzur neden yoktur diye hiç düşündünüz mü? …

Dünya; zenginler, fakirler; ezenler, ezilenler; güçlüler, güçsüzler şeklinde farklı açılardan ikiye ayrılır diye ifade etsek yanılmış olmayız. Zenginler, ezenler ve güçlüler; küçük bir azınlık olarak şu anda insanlığa hükmediyor. İşte bu yüzden insanların önemli bir kısmı fakirlik, açlık ve savaşların yaşandığı bu dünyada yaşam mücadelesi veriyor ve bu sıkıntıları yaşayan insanların çok önemli bir kısmı da İslam coğrafyasında yaşıyor.

Hemen her gün, gazetelerde, televizyonlarda bu insanların görüntüleri yayınlanıyor. Çoğu insan okuduğu gazetenin sayfalarını çevirince veya seyrettiği kanalı değiştirince bu insanların varlığını unutuyor veya unutturuluyor. Tüm dünyadaki insanlar, bu şekilde umursamaz davrandığı sürece, yeryüzünde haksızlık ve acı hiç bitmeyeceği de acı bir gerçektir.

Nitekim haksızlıkla ve adaletsizlikle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Sebebi de İslam inanç sisteminin yıllar boyu uğradığı erozyondan kaynaklanmaktadır. İnsanları İslam’dan uzaklaştıran en önemli nedenlerden biri, Kur’an-ı Kerim’in doğru şekilde yorumlanmamış olmasıdır. Günümüz Müslümanlarına söylenen; “İslam’ın 5 şartı olan namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadet; sizin dini yaşamanız için yeter.” düşünce yapısının ne kadar doğru olduğu tartışılmalıdır.

Eğer bu doğru olsaydı günümüzde yaşanan İslam’ın mükemmel seviyede olması gerekmez miydi? Ama maalesef bunu göremiyoruz. Sebebi de çok açık. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayet-i kerimesinde açıklanan ama bizden bir şekilde gizlenen ayetleri ayrıntılarına girerek incelediğimizde, Müslümanlığın 5 farzın yapılması ile tamamlanamayacağı gerçeğidir.

İslam coğrafyasında gizlenmeye çalışılan en önemli konu hidayettir ki; bu kelimenin anlamı da ölmeden evvel Allah’a mülaki olmaktır. Yani Allah’a dünya hayatındayken ulaşmaktır. Günümüz dîn tatbikatında, hidayet aslî manasından saptırılarak tamamen devre dışı kalmıştır. Hidayetin dîn tatbikatında tamamen çıkarılması tüm insanların toptan cehenneme gitmesi anlamına gelmektedir. Çünkü kişinin, Allah’a ulaşmayı dilemediği takdirde; Mürşidi’ne ulaşması ve ISLÂHI nefse (nefis tezkiyesi’ne) başlaması söz konusu değildir.

İnsanoğlu Allah için yaratılmıştır. Allah için yaratılmak Allah’a teslim olmak için yaratılmak demektir. Ancak teslim olunca yaradılış gayesine uygun hareket edilmiş olur. Ve ruhun Allah’tan geldiğine, mutlaka Allah’a geri dönmesi lâzımgeldiğine inanan insan Allah’ın aslî hedefine ulaşmıştır. Allah için olmak üç vücudu ve iradeyi içine alır. Ruh, fizik vücut, nefs, irade onların yegâne sahibi olan Allah’a teslim edilmek için yaratılmışlardır. İnsan herşeyiyle Allah’a aittir.

ANKEBÛT-5/ 6:

“Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).”

Allah’a ulaşmak isteyen kişinin nefsini tezkiye etmesi üzerine farzdır. Buradaki Allah’a ulaşma ölümden sonraki ulaşma değildir. Ölüm gelmeden önce bu dünya üzerindeki cüz’i iradeyle olan bir kavuşmadır. Allah’û Tealâ cüz’i iradenin Allah’a ulaşmayı dilemesini esas alınmaktadır.

KEHF-110:

“De ki: “Ben sizin gibi sadece bir beşerim. Bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. O taktirde kim Rabbine mülâki olmayı (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı) dilerse, o zaman salih amel (nefs tezkiyesi) yapsın ve Rabbinin ibadetine başka birini (bir şeyi) ortak koşmasın.”

Dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşmayı gerçekleştirebilenlerin var olduğunu Allah’û Tealâ buyurmaktadır; ‘BAKARA-156 ve BAKARA-46’da Allah’û Tealâ iki dönüşten bahsetmektedir. Bu dönüşlerden biri bu dünyada iken ruhun Allah’a dönüşü, diğeri ise öldükten sonraki ruhun Allah’a dönüşüdür. Öldükten sonraki dönüş, bizim elimizle olan bir dönüş değildir.

2/ BAKARA 156;

“Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” Derler”

Allah’û Tealâ, ruhun Allah’a tesliminden bahsetmektedir. Ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak teslimlerden ilkidir. Allah’a ulaşmayı dilemek ve teslimler üzerimize 12 defa farz kılınmıştır. Huşû sahipleri Allah’a ruhlarını ölmeden evvel yakîn hasıl ederek ulaştıracaklarına ve öldükten sonra da ruhlarının Azrail (a.s) tarafından tekrar Allah’a geri döndürüleceğine kesin şekilde inanırlar.

2/ BAKARA 157;

“Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).

İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.”

Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, göğsünden kalbine yol açılır. Allah onun üzerine rahmet ve fazlını gönderir. Rahmet %2 seviyesinde kalbin içine sızar. Kişi huşûya ulaşır, Allah ona mürşidini gösterir. Böyle bir insan, mürşidine ulaştıktan sonra zikir yapmaya başlarsa, onun karşılığında Allah salâvâtla fazlı da, salâvâtla rahmete ilâve olarak gönderir.

4/NİSÂ-175:

“Fe emmâllezîne âmenû billâhi va’tesamû bihî fe se yudhıluhum fî rahmetin minhu ve fadlın ve yehdîhim ileyhi sırâtan mustekîmâ (mustekîmen).

Böylece Allah’a âmenû olanları (ölmeden önce ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenleri) ve O’na (Allah’a) sarılanları ise, (Allah) Kendinden bir rahmetin ve fazlın içine koyacak ve onları, Kendisine ulaştıran “Sıratı Mustakîm”e hidayet edecektir (ulaştıracaktır).”

33/AHZÂB-43:

“Huvellezî yusallî aleykum ve melâiketuhu li yuhricekum minez zulumâti ilân nûr, ve kâne bil mu’minîne rahîmâ(rahîmen).

Sizi (nefsinizin kalbini), karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, üzerinize salâvât (vasıtasıyla nur) gönderen, O ve O’nun melekleridir ki O, mü’minlere Rahîm(dir). (Rahîm esmasıyla tecelli eden).”

Böylece salâvâtla rahmet ve salâvâtla fazl olarak iki grup nur kalbe ulaşır. Salâvât, rahmeti de fazlı da taşıyan nurdur. Rahmet ve fazlı Allah’ın katından kalbe kadar getiren salâvât partikülleridir. Bunlar kargo uçaklarıdır.

Nurlar mührü kalbin alt tarafına doğru indirip zulmanî kapıyı kapatırlar. Kalbin içindeki îmân kelimesinin çekim gücü rahmet, fazl ve salâvât isimli 3 grup nurdan fazılları etrafında toplamaya başlar. İşte bu nefs tezkiyesidir. Nefsin hidayeti ruhun ve fizik vücudun hidayetinden sonra oluşur. İradenin hidayeti ise son hidayettir.

Nefsin kalbindeki nurlar %51’e ulaştığı zaman ruh, Allah’ın Zat’ına vasıl olup, Allah’ın zat’ında ifna olur, yok olur. Böylece kişi Allah’ın ermiş evliyası olmak şerefine ermiştir. Ruh hidayete ermiştir. Salâvâtın da yardımıyla ruh Allah’a teslim olmuştur.

2/BAKARA-45:

“Vesteînû bis sabri ves salât(salâti), ve innehâ le kebîratun illâ alâl hâşiîn(hâşiîne).

(Allah’tan) sabırla ve namazla istiane (özel yardım) isteyin. Ve muhakkak ki o (hacet namazı ile Allah’a ulaştıracak mürşidini sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.”

2/BAKARA-46:

“Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar”

Bakara-46’daki “emin oluş”la Bakara-157’deki “emin oluş” kesindir. Her ikisinde de insanlar ruhlarını ölmeden evvel, Allah’a ulaştıracaklarına kesin şekilde inanmışlardır. Her iki âyetteki bu kesinliğin sonucunu Bakara Suresinin 157. âyet-i kerimesinde görüyoruz. Eğer bir insan “Ben Allah için yaratıldım, ruhumu mutlaka Allah’a ulaştıracağım, bundan eminim” diye bir kesin îmânın sahibiyse, bu kişi mutlaka ruhunu Allah’a ulaştırıp, onlar hidayete erecektir. Çünkü Allah hidayete erenlerin sadece onlar olduğunu, bundan sonraki âyette kesinleştirmiş.

89/FECR-28:

“Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!”

.

MÜLÂKİ OLMAK; ULAŞMAK, KAVUŞMAK ANLAMINA GELİR

İnsanın manevî anlamda olgunlaşması ise son derece hayatî önem arz eden bir durumdur. Allah’û Tealâ, tüm zamanların hayat kitabı olan Kur’ân-ı Kerim’de bütün insanlara dünya hayatını yaşarken Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ulaşmayı) farz kılmıştır. Fakat ne yazık ki günümüz İslâm tatbikatında bu farziyet unutulmuştur. Bugün bize anlatılan İslam’ın 5 şartın içinde ‘Allah’a Ulaşmak’ yoktur.  Kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse, ister tüm kâinata cami yaptırsın, gideceği yer cehennemdir.

Kehf Suresi 105. ayeti kerime: “İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na mülâki olmayı (ölmeden evvel ruhun Allah’a ulaşmasını) inkâr ettiler. Böylece onların amelleri heba oldu (boşa gitti). Artık onlar için Kıyâmet günü mizan tutmayız.”

KUR’ÂN-I KERİM’E GÖRE ALLAH’A ULAŞMAK; HİDAYETTİR, HİDAYET; DÎNİN TEMELİDİR.

Allah’û Tealâ hidayetin muhtevasını Bakara-120. ve Âli İmrân-73.’de şüpheye mahâl vermeyecek bir biçimde ifade eder…

3/ÂLİ İMRÂN-73:

“Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah’a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz’in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm’dir (en iyi bilendir).”

ZİKİR, FARZ’DIR…

Kur’an-ı Kerim’in birçok ayet-i kerimesinde açıklanan birçok ayetinde ‘Zikir’ ifadesi kullanılmaktadır. Burada ki zikrin Kuran-ı Kerim okumak olduğu bir rivayete göre söyleniyor. Ayetler apaçık ‘zikrin önemini vurguluyor.

Ahzab Suresi’nin 41. âyet-i kerimesi gereğince çok zikir ve Nisa Suresi’nin 103. âyet-i kerimesi gereğince daimî zikir farzdır. Ama nasıl ki İncil ve Tevrat bozuldu diyorsak, Kur’an-Kerim’de bize anlatılan ‘Zikir’ inancı bizlerden gizlenmeye çalışılmıştır. Toplumsal mutluluk için ‘Zikir’ inancı, tıpkı eski nesillerde olduğu gibi yeni nesillere de anlatılmalı ve yaşanmalıdır. Doktorların reçete yazması gibi tüm din alimleri insanlara bu zikri anlatmalı.

33/ AHZAB 41;

“Yâ eyyuhâllezîne âmenûzkûrullâhe zikren kesîrâ(kesîran).

Ey âmenû olanlar! Allah’ı çok zikirle (günün yarısından fazla) zikredin.”

Zikir farzdır. Allah’û Tealâ buyuruyor ki:

73/MUZZEMMİL-8:

“Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).

Ve Rabbinin İsmi’ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.”

4/ NİSA 103;

“Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah’ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü’minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz” olmuştur”

Ahzâb Suresi’nin bu 41. âyet-i kerimesi gereğince çok zikir ve Nisâ Suresinin 103. âyet-i kerimesi gereğince daimî zikir farzdır. Allahû Tealâ ayaktayken de otururken de yanüstü yatarken de Allah’ı zikredin emrini vermektedir ki, bir insan sadece bu üç şekilde bulunur. Dördüncü bir müessese yoktur. Bütün işlevler bu üç şeklin içinde yapılır. Allah’ı zikretmekle herkes vazifelidir. Zikir de farzdır, çok zikir de farzdır, daimî zikir de farzdır; Kur’ân’ın temel hükmü böyledir.

Bugünkü şer’i kaidelerde ne 32 farzın içerisinde ne 54 farzın içinde zikrin farziyetine dair bir işaret vardır. Allah’ın farz kıldığı şeyi insanlar 14 asırda farz olmaktan çıkarmışlardır. Zikir yoksa kişinin manevî tekâmülü yoktur. Zikir yoksa ruhun Allah’a teslimi mümkün değildir, fizik vücudun Allah’a teslimi mümkün değildir, nefsin Allah’a teslimi mümkün değildir, iradenin Allah’a teslimi mümkün değildir. Yani İslâm’ı yaşamak mümkün değildir.

Allahû Tealâ ayakta iken de, otururken de, yan üstü yatarken de hep Allah’ı zikretmemizi emrediyor ve Allahû Tealâ bizi sadece üç halde bulunmak üzere yaratmış. Dördüncü bir hali yok. Üç halin üçünde de hep Allah’ı zikretmek emrini almışız. Öyleyse namazın içinde de kalp zikri asıldır. Namazdan sonra da kalp zikri asıldır. Yani âyet bize daimî zikri farz kılıyor, daimî zikri emrediyor. Allahû Tealâ’nın daimî zikir emri bir insan sadece ayakta olabilir, otururken olabilir ve yatarken olabilir bir dördüncü hal kimse için yoktur. Bu üç halin üçünde de Allahû Tealâ mutlaka Allah’ı zikretmemizi istiyor ve bundan 14 asır evvel sahâbe namaz sırasında da kalbî zikirlerini devam ettiriyorlardı, çünkü hepsi daimî zikre ulaşmışlardı. Öyleyse bu istikamette herkesin yapması lâzımgelen şey bu hedeflere ulaşmak, daimî zikre ulaşmaktır. Daimî zikir bütün insanların üzerine farzdır. Allahû Tealâ acaba neden yan üstü yatarken diyor? Çünkü yan üstü yatmamızı emrediyor, kıbleyi sağımıza alacağız, sırt üstü yattığımız duruma göre ön cephemizi kıbleye döneceğiz öyle uyuyacağız. Uyuduğumuz zaman da kulağımız yastığın üzerine gelecek, biraz onu kıpırdattığımız zaman sağa sola kulaklarımızdaki basınç sebebi ile kalbimizin çift atış sesini duymamız söz konusudur.

Bunun için Allahû Tealâ yan üstü yatmamızı emrediyor. Kalbimizin çift atışını duymaya başladığımız andan itibaren içimizdeki sesle dilimizi de kımıldatmadan “Allah” kelimesini tekrar etmeye başlayacağız yani zikre başlayacağız ve muhtemeldir ki uyanırken de içimizdeki ses hâlâ “Allah, Allah, Allah” diye devam ediyor olacak. İşte Allahû Tealâ’nın bütün inanlardan istediği budur.

İslam’ın emirlerinin, İslam’ın sadece 5 şartını yerine getirerek yapıldığını düşünmek, büyük bir eksikliktir. Bizden gizlenmeye çalışılan ayetlerin detaylarının çok iyi incelenmesi gerekir.

Allah’ı (cc) her daim zikredenlerden ol. Bilmelisin ki Allah (cc) kendisinin çokça zikredilmesini emretmektedir. Kuran’ı keriminde “Öyle ise siz Beni zikredin. Ben de sizi zikredeyim” (Bakara-152) buyrulmuştur. “Öyle ise Beni zikredin” bir emirdir. Farzdır. Ben de sizi zikredeyim buyruğu bu emre verilen, O’nun cevabından ibarettir. Sen O’nu zikret, O da seni zikredecek, ne büyük bir ikram ve müjde. Unutmayın Allah’ın sizi anması, sizin onu anmanızdan daha büyük ve yücedir.

Müminler, dünya hayatının kendilerine ne amaçla verildiğini, dünyadaki zamanın sadece ahiret hayatı ve Allah’ü Teâlâ’nın (c.c.) rızasını kazanmak için kullanılması gerektiğini çok iyi bilirler. Akıllarıyla ve vicdanlarıyla hareket ettikleri için zamanı nasıl kullanmaları gerektiğini ve bunun için nelere dikkat etmeleri gerektiğini rahatlıkla tespit edebilirler.

Dünya üzerindeki çoğu savaşların altında İslam’ın barış ve mutluluk prensiplerinden uzaklaşıldığı için düşmanca duygular yatar. İslam derken sadece Müslümanları kastetmediğimi ifade etmek isterim.

Çünkü İslam inancı sadece Müslümanlara gelmiş bir inanç sistemi değildir. İslam’ın emir ve yasaklarını kapsayan İslam şeriatı, Hz. İsa (a.s.) ve Hz. Musa (a.s.) tarafından da kendi dönemindeki insanlara anlatılmış.

Onlar da bizim bildiğimiz 5 ana şartın yanında ‘Allah’a ulaşma dileğini’ ümmetlerine anlattılar. İşte bu noktada bozguncular kendi nefislerine ağır gelen bu emirleri erozyona uğratmanın gayreti içinde oldular. Maalesef Kur’an-ı Kerim’deki benzer ifadeleri bizlerden gizlemeye çalışan ‘Sözde! İslam Âlimleri’ sebebi ile biz Müslümanlar da benzer erozyona maruz kaldık. Allah sonumuzu hayreylesin.

Dua ile kalın, sevgilerimle…

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.