DOLAR

31,0708$% 0.17

EURO

33,6790% -0.05

STERLİN

39,4560£% 0.03

GRAM ALTIN

2.032,04%0,76

ÇEYREK ALTIN

3.453,00%0,46

BİST100

9.374,20%0,29

BİTCOİN

1588951฿%-0.26972

İmsak Vakti a 05:37
Giresun AÇIK -4°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
X
Fatma Bulduk Uğurlu

Fatma Bulduk Uğurlu

11 Nisan 2023 Salı

    Ölmeden Önce ‘Allah’a Teslim Olmak’ ve Kadir Gecesi

    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    İnsanlar hayat kadar gerçek olan ölümden genelde korkarlar. Sebebi de; ölümün gerçek niteliği hakkında bilgi sahibi olmamak, zor ve acı veren bir olay olduğunu düşünmek, ölümle birlikte maddi ve manevi değerlerini yitirecek olmak, ölüm sonrasında başına gelecek şeyleri tam olarak bilmemek veya kötü şeyler geleceğini düşünmekten dolayıdır.

    Ölüm, aslında hiç de korkulacak bir şey değildir. Her gece zaten ölürsünüz, her sabah da yeniden dirilirsiniz. Her uykuya dalış, aslında bir ölümdür.

    Secde Suresi’nin 11. âyet-i kerimesinde Allah’û Tealâ buyuruyor ki: “Ölüm melekleri gelecek, sizi müteveffa kılacaklar. (öldürecekler.) Sonra Bize döndürüleceksiniz.”

    Ölüm olayı, Azrail (a.s) ve onun beraberindeki ölüm melekleriyle tahakkuk etmektedir. Gelen melekler kontağı kapatırlar. Vücuttaki 70 trilyon hücredeki mitekondrilerin elektrik üretmesi sona erer. Hücrelerdeki elektrik üreteçleri artık çalışmazlar.

    Ölüm meleklerinin bizden aldığı ise ruhtur. Ruhu, 7 tane gök katının anahtarları kendilerinde olan ölüm melekleri 7 tane gök katını aşırarak, 7. katın son âleminin en yüksek noktası olan Sidret-ül Münteha’ya ulaştırırlar. Ruh, Allah’ın Zat’ına ulaşır ve Allah’ın Zat’ında yok olur. Bu, insan ruhunun Allah’a ulaşmasının gerçekleşmesidir.

    Bu gerçekleşme, makbul olan bir durum değildir. Allah’ın makbul kıldığı, kıymetli tuttuğu Allah’a ulaşma, ölmeden yani hayattayken ruhunuzun Allah’a ulaşmasıdır. Kim ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı dilerse Allah, onun ruhunu mutlaka o kişi hayattayken Kendisine ulaştırır. Eğer o kişi Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah’ın sözü vardır. Şûrâ Suresi’nin 13. âyet-i kerimesine göre; “Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır.)”

    Ölüm karşısında duyulan korku ve endişenin en etkili ilacı olan ahiret inancına sahip bir Müslüman olarak ölümden ve ölüm anının zorluklarını düşünerek korkmaktan ziyade imanlı olarak can verebilmek için çalışmak gerekir. Allah’a teslim olarak ölmek de Allah’ın bir emridir!

    Allah’u Teala, Âli İmrân -102’de şöyle buyurmuştur:

    “Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!”

    Bütün Sahâbe Tevbe Suresi 100. Ayete göre gerçek anlamda Allah’a teslim olmuşlardır. Hakk’ul Yakîn’in, irşad makamının sahibi olmuşlar.

    Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “De ki: “Ben sizin gibi sadece bir beşerim. Bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor. O takdirde kim Rabbine mülâki olmayı (ölmeden evvel Allah’a ulaşmayı) dilerse, o zaman salih amel (nefs tezkiyesi) yapsın ve Rabbinin ibadetine başka birini (bir şeyi) ortak koşmasın.” (18/KEHF -110)

    Allah’û Tealâ, O’na şirk koşulmasını istememektedir. Tek bir Allah vardır. İkinci bir Allah mevcut değildir. Rabbine mülâki olmayı kim dilerse, salih (nefsi ıslâh edici) amel işlesin (nefsini tezkiye etsin) ki O’na ulaşsın. Ruhun Allah’a ulaşması nefs tezkiyesinin tamamlandığı noktadır. Nefsin tasfiyesi ise bundan sonraki teslimleri içerir. Bunlar sırasıyla vechin, nefsin ve iradenin Allah’a teslimleridir. Allah’ın emirlerini elinden geldiğince yerine getiren ve yasaklarından da kaçınan insanlar ölüm sonrası için iyi şeyler ummalıdır.

    Allah’u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

    “Muhakkak ki âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) ve ıslâh edici (nefsi tezkiye edici) amel işleyenlerin, namazı ikame edenlerin (yerine getirenlerin) ve zekâtı verenlerin ecirleri (mükâfatları), Rab’lerinin katındadır. Ve onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.” (2/BAKARA – 277)

    Bir insanın üzerine korku ve mahzuniyet olmadığı yani mutlak cennete gideceği bir yerde, kişinin infâk etmesiyle beraber nelerin de lâzımgeldiği burada bütünleşmektedir. İnsanlar cennete girmek için Allah’a ulaşmayı dilerler ve ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıracaklarından emindirler. Böyle insanlar âmenû olanlardır.

    Kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse ne yaparsa yapsın kurtuluşu hiçbir şekilde mümkün değildir. Zekât vermesi, başkalarına yardım etmesi, namaz kılması, oruç tutması hüküm ifade etmez. Eğer Allah’a ulaşmayı dilemiyorsa kişi en büyük hatayı işlemiş olur. Nefsindeki afetler hep devam ettiği için kişinin kaybettiği dereceler her zaman kazandığı derecelerden fazladır.

    10/YÛNUS-7: “Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar ayetlerimizden gâfil olanlardır.”

    10/YÛNUS-8: “İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir. (cehennemdir.)”

    Zekât verenler aynı zamanda infâk edenlerdir. Zekât da bir infâktır. Ve eğer zekât veren kişi, Allah’a ulaşmayı dilemişse ona korku ve mahzun olmak yoktur.

    “Muhakkak ki onlar “Rabbimiz Allah’tır.” dediler. Sonra onlar (Allah’a) istikamet üzere oldular. Artık onlara korku yoktur. Ve onlar mahzun olmazlar.” (46/Ahkâf – 13)

    Muhakkak ki onlar: ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dediler. Ve Allah’a istikamet üzere oldular. Yani ‘Allah’a hayatta iken ruhlarını ulaştırmayı’ dilediler. Kim ruhunu hayatta iken Allah’a ulaştırmayı dilerse onlar cehennemden, dalâletten, fısktan, gizli şirkten kurtulacakları için artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.

    KADİR GECESİ

    Ramazan ayında, öyle bir gece vardır ki o gece Kadir Gecesi’dir.

    Allah’u Tealâ Kadir Gecesi için Kadir Suresi’nde; “Muhakkak ki Biz, O’nu (Kur’ân’ı) Kadir Gecesi’nde Biz indirdik. Ve Kadir Gece’sinin ne olduğunu sana bildiren nedir? Kadir Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” diyor.

    Allah’ın kudreti olan Kur’an-ı Kerim,  Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e, Ramazan ayının 25.gününü 26.gününe bağlayan gece indirilmiştir. İnsanlar sevap kazanmak için çok şeyler yaparlar. Ve de derecat kazanırlar. Namaz kılarlar; oruç tutarlar, sadaka verirler, zekât verirler, derecat kazanırlar. Bu kazanılan derecata baktığımız zaman Allah’û Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de söylediği söz hepinizin dikkatini çekmelidir. ‘Kadir Gecesi bin aydan daha değerlidir, daha hayırlıdır’ onun için Kadir Gecesi’ni iyi değerlendirmeliyiz..

    Hayır; biliyorsunuz ki insanın kazandığı derecattır. Demek ki Kadir Gecesi’ni insanlar ibadetle geçirirlerse, özellikle bu gece, bütün gece zikrederlerse, Allah’a dua ederlerse, yalvarırlarsa, Kadir Gecesi talep ettikleri şeyleri Allah’û Tealâ’ya söylerlerse, Allah’û Tealâ’nın onlara çok güzel sonuçları oluşturacağına Kur’ân-ı Kerim önderlik ediyor.

    Ramazanın son on gününe girildiğinde Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) dünyevî işlerden uzaklaşıp itikâfa çekilir, geceleri daha çok ibadet ve tefekkürle geçirdiği gibi ailesini de uyanık tutardı ve “Kadir Gecesi’ni Ramazanın son on günü içinde arayınız!” buyurmuştur.  (Buhârî, Müslim, Sıyâm 219.)

    DUA

    Bir Hadis’te Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) Kadir Gecesi’nde, “Allah’ım! Sen affedicisin, affı seversin, beni de affet!” şeklinde dua edilmesini tavsiye ettiği belirtilir. (Tirmizî,)

    ‘Ölmeden önce ölünüz’ Hadisi Şerifinde; ölmeden önce öl emri; Allah’a teslim ol, ruhunu, fizik vücudunu, nefsini ve iradeni teslim et demektir..

    “YA RABBİ!!!

     Davetini işittim kapına geldim. Senden Seni diliyorum, Senin dostun olmak istiyorum.. Ne olur beni de dostluğuna kabul eyle..

    Ya Rabbi ölmeden önce bende ölmek ve Sana ruhumu ulaştırmak istiyorum. Hani Senin ermiş evliyaların var ya; Veysel Karani Hz., Mevlana Hz.,, Yunus Emre Hz, Hacı Bektaş Veli Hz.,, Rabia Sultan Hz.,, Meryem anamız ve daha birçokları Sana nasıl ermişler, evliyan ve dostların olmuşlarsa; bende onlar gibi olmak ve ruhumu Sana ulaştırmak istiyorum. Beni de dostluğuna kabul eyle.. Eğer dileğim kalbi değilse bana kalbi dilek yapmayı nasip kıl.” (AMİN)

    KADİR GECESİ’Nİ SON ON GÜNDE ARAYINIZ.

    Allah razı olsun…

    Devamını Oku

    Berat Kandilimiz Mübarek Olsun…

    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Berat Gecesi, Allah ile olan ilişkinizi gözden geçirme gecesidir…

    Bizleri yoktan var eden, varlığından haberdar eden, kulluğu ile müşerref kılan Rabbimize hamdü senâlar olsun. Salât ve selam, Hz. Âdem ile başlayan Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V) ile son bulan ve bu ikisi arasında geçen bütün Nebilerin, Resullerin ve bu kutlu yolun bütün rehberlerinin üzerine olsun.

    Bu akşam mübarek üç ayların ikinci ayı olan Şaban-ı Şerif’in 15. Gecesini, yani Berat gecesini idrak ediyoruz. Bizi bu mübarek geceye kavuşturan Rabbimize hamdü senâlar olsun.

    27/NEML 75; “Ve gökte ve yeryüzünde gaib (gizli) ne varsa Kitab-ı Mübîn (Levh-i Mahfuz)’de vardır.”

    Allah 7. gök katında Kader hücrelerini, Ümmülkitap’ı, Kudret denizini, Makam-ı Mahmudu, Divan-ı Salihîni ve Zikir hücrelerini Levh-i Mahfuz’da âlemler olarak muhafaza etmektedir.

    BERAT KELİMESİNİN ANLAMI

    Berat kelimesi, Arapça’dan Türkçe’ye geçmiş ve Türkçeleşmiş bir kelimedir. Kişinin kendisine isnat edilen suç ve cezadan kurtulması, berat etmesi demektir.  Ve bizler Allah’ın rahmetine, mağfiretine mazhar olunmayı ümit ettiğimiz için bu geceyi Berat Gecesi olarak iyi değerlendirmeliyiz.  Bu gece bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle Mübarek; kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle Berâet; kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle rahmet, geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle Berâe  adı da verilmekte…

    Kur’ân-ı Kerim, apaçık bir kitap’tır. Allahû Tealâ diyor ki: “Biz bu Kitab’a herşeyi yerleştirdik. Hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”

    Lâfzının ötesinde, Kur’ân’ın ruhunda da mevcut olanlarla bu ifadeyi değerlendirmek gerekir. Ruh devreye girdiği zaman, insanoğlu Allahû Tealâ’nın gerçekten hiçbir şeyi eksik bırakmadığını, herşeyi bu Kitab’ın içine yerleştirdiğini idrak eder.

    Kur’ân-ı Kerim mübarek bir gecede indirilmiştir. Bir Nezir’dir, Uyarıcı’dır. Allahû Tealâ da Kur’ân-ı Kerim’i indirmekle uyarandır. Bütün insanlara, Allah’a ulaşmayı dilemeyi Kur’ân-ı Kerim emreder. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi için, cehennemden kurtuluş hiçbir zaman söz konusu değildir. Kur’ân-ı Kerim bu uyarıyı yapmasaydı hiç kimse bilmeyecekti. Kur’ân-ı Kerim, her sahada uyarılar ihtiva eder. Ve Allah’a ulaşmayı dilemek 1. uyarıya itaat etmektir. Sonraki uyarılar: Mürşide ulaşma uyarısı, ruhu Allah’a teslim, fizik vücudu, nefsi Allah’a teslim uyarısı; irşad olma uyarısı ve iradeyi Allah’a teslim etme uyarısı 7 safhayı içerir. 7 safhanın 7’si de bir uyarı olarak, farz olarak Kur’ân-ı Kerim’de yer almıştır. Sahâbe’nin bütün bu uyarıları gerçekleştirdiği ve 7 safhada ruhunu da vechini de nefsini de iradesini de Allah’a teslim ettiği, Kur’ân’da açık bir şekilde yer alır..

    Berat Kandili gecesi bir fırsattır. Bu gece Allah’ü Teala’ya; “Bende ruhumu ölmeden önce Sana ulaştırmayı diliyorum” deyin..

    “Allah’ım! Helâl olan nimetlerinle yetinmemi, haramlardan müstağni olmamı ihsan eyle, fazlı kereminle beni Sen’den başkasına muhtaç eyleme.” (Hakim, “De’avat”, No: 1973)

    Devamını Oku

    Kavimlerin Sonu – 2

    2

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    6 EN’AM – 84: “Ve ona İshak (A.S.) ve Yâkub (A.S.)’ı bağışladık. Hepsini hidayete erdirdik. Ve daha önce Nuh (A.S.)’ı hidayete erdirdik ve onun zürriyetinden Davud (A.S.), Süleyman (A.S.), Eyyub (A.S.), Yusuf (A.S.), Musa (A.S.) ve Harun (A.S.)’ı da hidayete erdirdik. Ve işte böylece, muhsinleri mükâfatlandırırız.”

    Allah’û Tealâ her kavimdeki Resûllerine ve özellikle Nebîlerin olduğu devirlerde var olan Nebîlerine, karşılıksız ni’met verir. Onlar onu kesbetmeden, haketmeden verir. Resûl, kendi gayretinin sonunda onu hakederek, daimî zikrin sahibi olmamıştır. Allah onu daimî zikre kendisi vehbî olarak ulaştırmıştır. Ama bütün evliyanın daimî zikre ulaşması kesbîdir. Hepsi iktisap etmişlerdir, hak kazanmışlardır. Kendi gayretleriyle, adım adım zorlayarak, daimî zikre kadar ulaşmışlardır.

    Hz. Nuh (A.S.) ve Hz. Âdem (A.S.) birbirlerine çok benzerler. İkisi de bir başlangıçtır. Hz. Nuh, kendisinden sonra gelen bütün insanların kurtarıcısıdır. Bir tek gemiyle, belki bir transatlantikten daha büyük bir gemiyle; kimler onunla beraber gelebilmişlerse, dünyada sağ kalanlar sadece onlardır. Bütün günahkârların öldüğü, yok olduğu; yerlerine Allah’a bağlı olanların, hidayete erenlerin getirildiği, yeni bir devir başlamıştır.

    Vehbî olan bir işlemle, kesbî olan bir işlem birbirinin aynı değildir. Allah’û Tealâ vehbî işlemlerde haketmeden verir, hakettiğinin ötesinde verir, kendiliğinden bağış yapar (hibe eder). Allah’û Tealâ’nın Resûller veya Nebîleri (âyette adı geçenlerin hepsi nebîdir) muhsinler, ahsene ulaşanlar, nefslerindeki afetler yok olmuş, onun ötesine de geçmişlerdir. Sadece ruhlarını, nefslerini, vechlerini değil, iradelerini de Allah’a teslim etmişlerdir. Devrin İmamları ise düşünce sistemlerini de, akıllarını da Allah’a teslim etmişlerdir.

    Allah’û Tealâ, muhsinleri de böyle mükâfatlandırdığını söylüyor.

    21 ENBİYA – 73: “Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah’a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.”

    Huzur Namazı’nın imamlığı, Allah’ın katında (İndi İlâhi’de) kılınan namazın imamlığıdır. Allah’ın katında, oradaki 1 günlük zaman süresinde, 7 vakit namaz kılınır. Orada Huzur Namazı’nın İmamı’na tâbî olarak insan ruhları namaz kılarlar. Bütün Nebîler ve Son Nebî olan Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.) de yaşadığı dönemde Huzur Namazı’nın İmamı’ydı.

    Bu imamların temel vazifeleri insanları hidayete erdirmek, insanların ruhlarını Allah’a ulaştırmaktır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah’û Tealâ onu 12 ihsanla Mürşidine ulaştırır. Allah’a ulaşmayı dilemiş olan bu kişi, Allah’ın kendisine beyan ettiği Mürşide ulaşarak, önünde diz çöküp, tövbe ettiği anda, o merasimde Devrin İmamının Ruhu, arşı tutan meleklerle beraber mutlaka hazır bulunur. Ve hemen o kişinin başının üzerine gelip yerleşir. Kişinin ruhunun Allah’a ulaşması istikametinde emrini vererek kişinin ruhunu vücuttan ayrılmaya davet eder. Vücuttan ayrılan ruh, 7 katlık bir yolculuğu tamamlayarak Allah’a ulaşır. İşte bu görevi yapan, Devrin İmamı’dır.

    Burada da her biri kendi devrinin imamı olan Hz. İbrâhîm, Hz. İshak ve Hz. Yâkub’tan bahsedilmektedir. 3 nesil ve 3 Huzur Namazı’nın İmamı söz konusudur. Ve Allah’û Tealâ onlara vahyettiğini ifade etmektedir. Burada bahsedilen imamlar, Peygamber imamlardır, yani Nebî imamlardır.

    32 SECDE – 24: “Ve onlardan, emrimizle hidayete erdiren imamlar kıldık, sabır sahibi oldukları ve âyetlerimize (Hakk’ul yakîn seviyesinde) yakîn hasıl etmiş oldukları için.”

    SECDE 24. âyet, Kur’ân’ın en önemli âyetlerindendir. Huzur Namazı’nın İmamları’nı tarif etmektedir. Enbiyâ-72’de Allah’û Tealâ, Peygamber isimleri saymaktadır. Enbiyâ-73’te de Huzur Namazı’nın İmamları vardır.

    Enbiyâ Suresi’nin 73. Âyet-i kerimesindeki imamlar, Hz. İsa (A.S.), Hz. Musa (A.S.), Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ve Hz. İbrâhîm (A.S.) gibi Peygamberler yani Nebî Resûller’dir.

    Bütün Peygamberler; Devrin İmamı’dır, yani Huzur Namazı’nın İmamı’dır. Secde-24’te Peygamber olmayan İmamlardan bahsedilmektedir. Peygamber olan İmamlar da olmayan İmamlar da Resûl İmamlar’dır. İkisi de Resûldür ama ikisi de Nebî değildir. Nebîler, Peygamberlerdir. Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman, Peygamberlerin sadece Nebîler olduğunu görürüz.

    Bütün Peygamberler, Nebîdir; aynı zamanda Resûldür. Peygamber olmayan Resûller ise Resûldürler ama Nebî değil, Velîdirler. Öyleyse nübüvvet, Peygamberliktir; velâyet Allah’a dost olmaktır. Allah’ın en büyük dostları Nebîlerdir. (Peygamberlerdir). Her Peygamber mutlaka kendi devrinde Huzur Namazı’nın İmamı’dır. Ama Peygamberlerin arasında fetret devirleri yani boşluklar vardır. Hz. İsa’dan yaklaşık 600 yıl sonra Peygamber Efendimiz (S.A.V.) dünyaya gelmiştir. Arada geçen Peygambersiz devirlerde Velî Resûller’den (her kavmin Resûlleri’nden) bir tanesini Allah seçip vekâleten Huzur Namazı’nın İmamı kılmıştır. İşte onlar bu âyet-i kerimede bahsedilen imamlardır.

    Yüce Allah, İbrahim’i denedi. O’nun Rabb’ine olan bağlılığı ve teslimiyeti; insanoğlunun, Allah’a olan derin sevgi ve itaatinin zirvesini göstermektedir. İnsanlık tarihinin ‘Tevhid Abidesi’ İbrahim’in, Rabb’ine sayısız sadakat ve bağlılığını gösteren olaylardan sadece üçünü burada zikredebiliriz.

    Birincisi; çağının en büyük emperyal gücü olan Nemrut’a (Naram-Sin’e) karşı Hakk’ı haykırması ve kavminin tapındığı putları çocuk yaşta kırarak; ateşe atılmayı göze alması.

    İkincisi; bebek İsmail’i ve annesi Hacer’i; susuz, bitkisiz ve ıssız Mekke’de, Rabb’inin vahyine uyarak bırakması.

    Üçüncüsü ise; hiç çocuğu yokken, ilerlemiş yaşında Allah’ın kendisine lütfettiği İsmail’i, yanında yürüyecek hale gelince; Allah’ın, kendisi için kurban etme emrine uyarak; Rabb’ine olan sevgisini ve bağlılığını kanıtlaması.

    Tüm sınavlardan başarıyla geçen ve ‘Tevhid Dini’nin zirvesini temsil eden İbrahim (A.S.)’e, Allah; “Ben seni insanlara imam yapacağım” vaadinde bulunmuştur. Rabb’ine teslimiyette; katıksız (muhlis) ve dosdoğru (hanif) olan İbrahim’e, Yüce Allah; bir ‘İlim Üzere’ oğlu İshak, torunu Yakup ve arkasından Yakupoğulları’nı (İsrailoğulları’nı) bir nimet olarak vadetmiş ve bağışlamıştır. Bu tabii ki bir Peygambere verilen en büyük nimettir. Allah’ın bu seçimi, elbette her seçiminde olduğu gibi; O’nun adaletinin ve rahmetinin bir sonucudur.

    Bu seçim ve üstün kılma, Allah’ın Sünneti’nin (Sünnetullah’ın) bir sonucudur. Bu lütfu, bir kavmin ya da soyun üstünlüğüne; kavmiyetçiliğe-ırkçılığa dönüştürme zaafı; insanlık tarihinin, Hakk’tan (İslam’dan) sapma süreçlerinin en önemli parametrelerinden birisidir.

    3 ALİ İMRAN – 56: “Fakat inkâr edenlere ise, o taktirde dünyada ve ahirette şiddetli azapla azap edeceğim. Ve onların bir yardımcısı yoktur.”

    Bütün insanlar kalplerinde küfür kelimesi ile doğarlar ve bütün kalpler doğuştan itibaren mühürlüdür. Mühürlü kalpler ise kâfirlere aittir. Küfrün sahibi ve kalplerindeki küfre malik olan insanlar kâfir adıyla; kalplerinde îmân yazan insanlar ise mü’min adıyla anılmaktadır Kur’ân-ı Kerim’de.

    Bütün kâfirler aynı zamanda dâlalette olanlardır. Kâfirlerin de dalâlette olanların da kalpleri mühürlüdür. Bütün kâfirler ve bütün dalâlette olanlar aynı zamanda fâsıklardır. Onların da kalpleri mühürlüdür.

    Öyleyse mühürlü olan kalplerin içinde sadece küfür yazısı vardır. Kimin kalbinin mührünü Allah’û Tealâ açmışsa küfür kelimesini kalpten alır, mutlaka o kalbin içine îmân kelimesini yazar.

    İşte kişiler kâfirseler, kalplerinin üzerinde küfür yazıyorsa, kalpler mühürlüyse bunlar kesinlikle Mürşidlerine ulaşmamışlardır, ulaşmamışlarsa yardımcıları yoktur. Çünkü ancak Mürşide ulaştıkları için, Mürşid sebebiyle Allah’û Tealâ onlara yardımda bulunur. Mürşide ulaşırlarsa kurtuluşa ulaşacaklardır.

    Allah’a ulaşmayı dilemeden Mürşide ulaştıklarında kurtuluşa ulaşacaklarını zannediyorlar. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, Allah 7 tane nimetini vermez, Mürşidini de göstermez. Mürşide ulaşan kurtuluyormuş diye Devrin İmamı’na bile tâbî olunsa kurtuluşa ulaşılamaz. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, başka bir ifadeyle Mürşide ulaşmadan evvelki 12 tane ihsanını almadıkça, nefsin tezkiyesi için hazırlanmadıkça, kalpte 7 tane şart oluşmadıkça, Allah’ın yardımları gelmez. Onlar olmaksızın hedefe ulaşılmaz. Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, kim hangi Mürşide ulaşırsa ulaşsın kurtulamaz.

    Mürşide ulaşmak belli şartlara sahip olmadıkça bir kurtuluş değildir. Mürşide ulaşmak daha evvelki şartlara bağımlıdır. Allah’a ulaşmayı dileyerek hedefe ulaşılır.

    Allah’û Tealâ burada kâfirlerin kurtuluşunun olmadığını söylüyor. Dünyada da, ahirette de o insanlara azap var. Dünyadaki azap her hatanın arkasından hem Allah’û Tealâ’nın, hem ruhun nefse yaptığı vicdan azabıdır. Kabirde aynı azabı bir kere daha yaşayacaklardır. Eğer akıllarını başlarına toplayamazlarsa, aynı azap bu sefer işkence, fizikî azap şeklinde tahakkuk edecektir.

    2 BAKARA – 40: “Ey İsrailoğulları! Sizi ni’metlendirdiğim o ni’metimi hatırlayın ve ahdimi yerine getirin. Ve (böylece) Ben de size olan ahdimi yerine getireyim (sizleri vaadettiğim cennetime alayım). Ve (ahdinize sadık kalmakta) artık sadece benden korkun.”

    2 BAKARA – 41: “Sizin yanınızda olanı (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim şeye (Kur’ân’a) îmân edin ve O’nu inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Ve âyetlerimi az bir bedelle satmayın. Ve artık sadece Bana karşı takva sahibi olun.”

    Tevrat, Kur’ân hükümlerinin aynını taşır. Allah’a ulaşmayı dilemek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, özellikle zikir yapmak, Allah’a teslim olmak değiştirilmemiş şekliyle Tevrat’ta da yer almaktadır. Hz. Musa ve ona tâbî olanlar Kur’ân’daki esasların aynı olan Tevrat’taki esaslara tâbî olarak ruhlarını da, vechlerini de, nefslerini de ve iradelerini de Allah’a teslim etmişlerdir.

    Korkmak, sakınmak, çekinmek mânâsı takva sahibi olmanın içinde vardır. Kur’ân’da 7 safhaya ait 7 takva vardır. Fakat takva sahibi olmanın ve şirkten kurtulmanın noktası Allah’a ulaşmayı dilemektir. (Rûm-31) Âmenû olmak sadece inanmak değil, Allah’a ulaşmayı dilemek kavramını da içine alır.

    Allahû Tealâ, İsrailoğulları’nın Mekke’de bulunan mensuplarına (kitap sahiplerine), bu âyette de hitap ederek, Tevrat’ı Kendisinin indirdiğini, O’nda ne varsa Kur’ân’da da aynı şeylerin olduğunu ve Tevrat’ı tasdik ettiğini, Kur’ân’a îmân etmelerini, inkâr etmemelerini emretmektedir.

    Dünya üzerindeki dînlerin her bir mensubu, kendilerinin en doğru olduğunu ve başka dînlerdekilerin kendilerinin dostu olmadıklarını zannetmekle iki büyük hataya düşmektedir. Allah’ın bütün Peygamberlere indirdiği mukaddes kitaplar, insanları 7 safha üzerinden Allah’a teslim eder. Ama hem İslâm’ın içinde, hem de diğer dînlerde kendilerinin dışındaki bütün dînlere karşı bir husumet vardır. Şeytan dînlerin mensuplarına birbirlerine düşmanlık tohumları ekmiştir. Bütün dînlerin bir çatıda toplanmasıyla ve Allah’a teslim olma esaslarına dayalı olarak asrı saadet bütün dînler içinde yaşanacaktır.

    Allah ile aramızda bizim cephemizden Allah’a verilen 4 tane yemin vardır. Nefsimiz Allah’a yemin vermiş, ruhumuz misak vermiş, fizik vücudumuz ahd vermiş ve irademiz misak vermiştir. Allah’û Tealâ’nın bizim üzerimizde ahdi oluşturduğu şey ise bunların dördünün toplamı olan ahddir, ahdallahidir.

    6 EN’ÂM – 152: “Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.”

    Bu ahd; ruhun Allah’a teslim olması, fizik vücudun, nefsin ahsen kılınarak Allah’a teslim olması ve iradenin Allah’a teslim olması diye 4 ayrı teslimi içerir. Kim ruhunu Allah’a ulaştırmışsa, Allah’a olan misakini gerçekleştirmiştir. Kim fizik vücudunu Allah’a teslim ederse, Allah ile olan ahdini gerçekleştirmiştir. Kim nefsini Allah’a teslim etmişse Allah ile olan yeminini gerçekleştirmiştir. Kim iradesini Allah’a teslim etmişse ikinci ve son misakini gerçekleştirmiştir.

    İşte bunların hepsi için Allah’û Tealâ ‘Ahdallahi’ kelimesini kullanmaktadır. Ruhun Allah’a ulaşması, Sırat-ı Mustakîm denilen bir yolda gerçekleşir. Bu Allah’a kadar devam eden bir yolculuktur.

    6 EN’ÂM – 153: “Ve muhakkak ki; bu, Benim mustakîm olan yolumdur. Öyleyse ona tâbî olun. Ve (başka) yollara tâbî olmayın ki; o taktirde sizi, onun yolundan ayırır. İşte böyle size onunla vasiyet etti(emretti). Umulur ki böylece siz takva sahibi olursunuz.”

    Bundan sonra fizik vücudun Allah’a teslim olması, Allah’ın Sırat-ı Mustakîmi içerisinde bir yükselme değil, yücelmedir, manevî olgunlaşmadır. kemâl derecelerinde kemâle ermektir, insanın kâmil olmasıdır. Nefsin Allah’ın Sırat-ı Mustakîmi üzerinde kendisine ait olan kemâlât derecelerini yaşadığı bir kesim daha kalır. İrade de Sırat-ı Mustakîmi’ni tamamlar. Dördü de Sırat-ı Mustakîm üzerindedir ama ruh dünya üzerinde ana dergâhtan yola çıkıp, Allah’ın Zat’ına ulaşan fizikî standartlar içerisindedir. Ruha göre fiziktir. Ama diğerlerinin teslimi fizik değildir, artık yükselme yoktur, yücelme, kemâl derecelerinde olgunlaşma vardır.

    13 RA’D – 20: “Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.”

    Nefsteki 7 defa tezkiye olma müessesesi tamamlanınca, ruhun Allah’a ulaşması söz konusu olacaktır ve ruhun misaki gerçekleştirilir. Sonra daha ötede fizik vücudun ahsen olup Allah’a teslimi, fizik vücudun ahdi gerçekleştirilir, sonra da daha ötede nefsin yemini gerçekleştirilir. En sonra da irade Allah’a teslim olur. Bunların hepsi gerçekleştirildiğinde kişi insan-ı kâmil olur. İşte o zaman Allah’ın en sevgililerinden biri olunur. Kişi o zaman Allah’ın ahdini ifa etmiş birisi olur.

    Allah’û Tealâ; “Sadece benden korkun, insanlardan korkmayın.” diyor. Buradaki korku, 4 teslimi yerine getirmiş birisi için Allah’ın cezalandırma korkusu değil; “Acaba hatalar yaparım da Allah’ın bize karşı olan sevgisinde azalmaya sebebiyet verir miyim?” korkusudur.

    2 BAKARA – 47: “Ey İsrailoğulları! Sizin üzerinize en’am ettiğim o ni’metimi hatırlayın. Ve muhakkak ki Ben, sizi âlemlere üstün kıldım.”

    Allah’ın İsrailoğulları üzerindeki ni’meti Hz. Musa; Arap kavmi üzerindeki ni’meti Hz. Muhammed (S.A.V.)’dir. Firavun, ordusuyla Hz. Musa’yı ve onunla beraber olanları yok edeceği sırada Allah’û Tealâ, firavun ve ordusunu denizde boğmuştur. Allah karşısına çıkıp gücünü ispat edene kadar kuvvetli, kendisini hep kuvvetli zanneder. Kim Allah’a karşı savaş vermişse kendisini mağlup olmaya mahkûm etmiştir.

    Allah’û Tealâ, İsrail kavmini Hz. Musa döneminde âlemlere üstün kılmıştır. Güçlü olan ve ordusuyla İsrail kavmini kesinlikle yok edecek olan firavuna Allah bu müsaadeyi vermemiştir. İsrail kavminin, firavundan ve onun kuvvetli zannettiği ordusundan, daha güçlü olduğunu Allah kesin şekilde ispat etmiştir.

    Kim Allah’a tâbî olmuşsa Allah’ın emirlerini yerine getiriyorsa, Allah’a teslim olmuşsa o kavim mutlaka yücelmiş, yükselmiş, başka kavimlerden üstün olmuştur. Allah’ın katında inananlar her zaman inanmayanlardan üstün olmuşlardır.

    2 BAKARA – 79: “Artık elleriyle (emaniye bilgiler içeren) kitabı yazanların vay haline! Sonra da onu (bu yazdıklarını) az bir bedel karşılığında satmak için: “Bu Allah’ın indindendir.” derler. İşte onlara yazıklar olsun , elleriyle yazdıkları şeylerden dolayı ve yazıklar olsun onlara, kazandıkları şeyler sebebiyle.”

    Allah, Kur’ân-ı Kerim’e aykırı bir şey yazdırmaz. Kime Kur’ân-ı Kerim’in açıklayıcısı bir şeyler yazdırırsa, insanların Kur’ân-ı Kerim’den unuttukları şeyleri onlara hatırlatmak içindir. Değiştirilen Kur’ân-ı Kerim’in özünün insanları kurtaramayacak bir noktaya ulaştığı yerde Allah’û Tealâ, Velîlerine bir şeyler yazdırırsa ve onunla Kur’ân-ı Kerim âyetlerini açıklarsa, bu insanlar onları yalanlarlar. Fakat eldeki ölçü, Allah’ın yazdırdığı Kur’ân-ı Kerim’dir.

    İsrailoğulları, Hakk’tan saparak Yahudileşmiş, Yüce Allah’a verdikleri ahdi bozmuş; kutsallığı ve yüceliği kendilerine atfederek; ‘Kutsal kavim’, tövbe haşa ‘Allah’ın Oğulları’, ‘Yeryüzünün Efendileri’ vb. şirki nitelendirmelerle tarihe geçmişlerdir. Nitekim Babil sürgününde kaybettikleri ‘Gerçek Tevrat’ yerine, farklı zamanlarda farklı kişilerin yazdığı metinlerden oluşan ‘Toplama Tevrat’ı bir araya getiren Üzeyr’e (Azra’ya), Hıristiyanlar’ın İsa’ya dedikleri gibi tövbe haşa ‘Allah’ın Oğlu’ demişlerdir. Bununla da yetinmeyip, kendilerini tövbe haşa ‘Allah’ın Oğulları’ zannedecek derecede sapkınlığa ve kibir bataklığına yuvarlanmışlardır.

    .

    5 MAİDE – 18: “Ve, Yahudiler ve Hristiyanlar; “Biz Allah’ın oğulları ve O’nun sevdikleriyiz.” dediler. De ki; “O halde niçin Allah size günahlarınızdan dolayı azap ediyor?” Hayır, siz O’nun yarattıklarından bir beşersiniz (insansınız), O, dilediğini mağfiret eder, dilediğine de azap eder. Göklerin, yerin ve ikisinin arasında bulunan her şeyin mülkü Allah’ındır. Ve varış O’nadır (ulaşılacak makam O’nun Zat’ıdır).”

    Yahudiler ve Hristiyanların; “Biz Allah’ın oğulları ve O’nun sevdikleriyiz.” dediklerini Allah’û Tealâ bu âyette bize bildiriyor. Allah’û Tealâ da; “Siz Allah’ın sevdikleriyseniz Allah’û Tealâ size günahlarınızdan dolayı niçin azap ediyor?” diye onlara sor diyor.

    Allah’û Tealâ’nın kanunları evrenseldir.

    8 ENFÂL – 33: “Ve sen onların arasında iken; Allah, onları azaplandıracak değildir. Ve onlar mağfiret diliyorken (de) Allah, onları azaplandıran değildir.”

    “Sen onların arasında iken; Allah, onları azaplandıracak değildir. Ve onlar mağfiret diliyorken (de) Allah, onları azaplandıran değildir.” buyuruyor. Yetmez, “Siz Allah’ın çocukları değilsiniz, sadece O’nun mahlûklarısınız.” Burada açık bir şekilde Allah’û Tealâ bütün insanlar için Allah’ın oğulları olmak veya Allah’ın kızı olmak diye bir olayın hiçbir şekilde mümkün olmadığını bir defa daha açıklıyor. Ve âyetin sonuna insan ruhunun mutlaka Allah’a döneceğine dair “Dönüş O’nadır.” tarzında bir açıklamayı da ilâve etmiş. Bu, onların Allah’a ulaşmayı dilemediklerini ve Mürşid önünde henüz tövbe etmediklerini, kısaca dünya hayatında ruhlarını Allah’a ulaştırmadıklarını gösteriyor.

    Hem ölmeden evvel Allah’a dönüş, hem de ölümden sonraki dönüş Bakara Suresi’nin 46. âyet-i kerimesinde anlatılıyor: “Onlar (o huşû sahipleri) ki, Rab’lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarına ve (sonunda ölümle) O’na döneceklerine yakîn derecesinde inanırlar.”

    Son Peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.)’in habercisi olan İsa (A.S.)’ın, kavmiyle mücadelesi, yakın tarihin en dramatik mücadelesidir. Olağanüstü doğumu, hayatı, mucizeleri ve mücadelesiyle, bugün dahi tartışmaların konusu olmaktadır. İsa, İsrailoğulları’nın peygamberler zincirinin son halkasıdır. Musa (A.S.)’a indirilen Tevrat’ı ve Davud (A.S.)’a indirilen Zebur’u bozulduğu için İsa (A.S.)’a indirilen İncil’le tasdik edilmiştir. İsrailoğulları’nın son kavmi elçisi olan İsa (A.S.), Nebilere uzanan kanlı ellerin son şahidi olmuş, ancak Kur’an-ı Kerim’de de açık bir şekilde ifade edildiği üzere çarmıha gerilerek öldürülmekten kurtarılmış ve Rabbi’nin katına yükseltilmiştir.

    O halde, Elçilerin uyarılarına kulaklarını tıkayan; İslam’a sırt çeviren ve Elçilerini öldürmeye teşebbüs eden eski kavimler; Nuh, Ad, Semud, İbrahim, Lut vb. helak olduğu halde; neden İsrailoğulları helak olmamıştır? Bilindiği gibi kavimlerin helakının temel sebebi; Elçilerin getirdiği mesajı inkâr etmeleri ve tebliğe, olumlu cevap vermemeleri değildir. Helakın asıl sebebi; Elçilerin Allah’tan aldıkları vahyin, topluma iletilmesi temel hakkının çiğnenmesi, tamamen yasaklanması ve hatta Elçilerin öldürülmesidir.

    Yüce Allah, her kavme bir Uyarıcı-Elçi gönderdiğini ve uyarıcı göndermediği kavmi sorumlu tutmayacağını, Kur’an’da bildirir. Bu nedenle de uyarılan kavme, uyarıcı-yumuşatıcı çeşitli azaplar gönderir. Bunlar her türlü doğal felaketler veya başka milletlerin saldırıları olabilir. Sonuç olarak, Elçilere direnen toplumlara; Allah, ya uyarıcı azaplar gönderir, ya da uyarılar fayda vermiyor, kavim şirkini ve zulmünü sürdürerek Elçilerini öldürmeye teşebbüs ediyorsa; helak edilir. Yani o toplum, kökten yok edilir. Helak, kökten yok etmektir ve Yüce Allah’ın kelamıyla intikam almaktır. İntikam kavramını Kur’an-ı Kerim’de, uyarıcı azap için değil, sadece helak için kullanmıştır.

    17 İSRA – 16: “Bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman onun (o ülkenin) mutrafilerine (refah içinde olan ileri gelenlerine, zenginlerine) emrettik. Buna rağmen orada fesat çıkardılar. Böylece (Allah’ın) söz(ü) üzerlerine hak oldu. Ve onu (o ülkeyi ve halkını) helâk ederek, yok ettik (dumura uğrattık).”

    .

    Bu ifadeyi hiçe sayarak insanlar yaptıkları kötülüklere devam etmektedirler. O zaman Allah’û Tealâ’nın sözü üzerlerine hak olacaktır: “Onu (o ülkeyi, o ülke halkını) helâk ederek yok ettik, dumura uğrattık, soyunu sopunu bırakmadık.”

    Allah’û Tealâ; “Biz bir elçi göndermedikçe azap edici olmadık.” dediği ülkeyi yok ediyor (İsrâ-15). Ve Allah’û Tealâ 16. âyet-i kerimede: “Bir memleketi yok etmeyi istediğimiz zaman onların ileri gelenlerine (mutrefilerine) emrettik.” diyor.

    Kim vasıtasıyla? İsrâ-15’te gönderdik dediği Resûl vasıtasıyla. Fesat çıkarmanın muhtevası, kendileri Allah’ın yolunda olmayan insanların, başka insanların da Allah’ın yoluna girmesine engel olmaları halidir. Resûl tebligatını yaptıktan sonra, eğer insanlar Allah’ın tebliğini dikkate almazlarsa onların üzerine dalâlet hak oluyor; onların üzerine helâk olmak, yok olmak hak oluyor. Allah’û Tealâ, Resûlü vazifeli kıldığı cihetle, kendilerine Allah’û Tealâ’dan haber geldiği halde, kabul etmeyen halkı dumura uğratıyor. (helâk ediyor.)

    Nahl-36 ile İsrâ Suresi’nin 15 ve 16. âyet-i kerimeleri Allah’ın Resûlüyle haber göndermesi olarak devreye girmektedir:

    “BİZ, BİR RESÛL GÖNDERMEDİKÇE HİÇBİR ÜLKEYE AZAP ETMEYİZ.”

    .

    KAVİMLER HELAKI

    Ciddî bir uyanıklık içinde geçirilmesi îcâb eden bu imtihan dünyâsında, maalesef insanların çoğu derin bir gaflet uykusundadır. Lâkin bu cehâlet, dalâlet ve gaflet uykuları, onları hazîn ve hicranlı bir âkıbete sürüklemiştir. Dünyâ, onlar için bir aldanış mekânı olmuştur.

    Müsbet veya menfî, gidilen her yolun kabre vardığı bu yaldızlı dünyâda, îmansızlığın ana sebepleri; düşüncesizlik, cehâlet, gaflet, şehvet, dünyâ nîmetlerine boğulma, gâfilleri taklîd etme, koyu bir maddecilik zihniyeti, ahlâksızlık ve netîce olarak kalbi, nefse fedâ etmektir.

    İnsanda acıkma duygusunun meydana gelmesi, vücûda gereken hayâtî malzeme ihtiyacındandır. Darlık zamanlarında insanların Allâh’ı araması ise, rûhun ihtiyâcından kaynaklanmaktadır. Nemrûd’un, Hazret-i İbrâhîm ateşe atıldığında, ateşin O’nu yakmadığını görünce; “Kendi tanrılığımdan vazgeçmem; lâkin senin Rabbine dört bin sığır keseceğim!” demesi ve Firavun’un, suda helâk olacağını anladığı zaman “Benî İsrâîl’in inandığı Allâh’a inandım!” demesinin hiçbir değeri yoktur. Başı sıkışan gâfillerin, ölüm buhrânı geçiren münkirlerin, tesellîsiz ve himâyesiz kaldıkları korkunç anlarda kendilerine gelmeleri ve iç âlemlerine dönmeleri, insan fıtratındaki dîn ihtiyâcının muktezâsıdır.

    Ömürlerini, küfür ve gaflet çalkantıları içinde geçirenlerin son hâlleri, ne hazîn bir çırpınış ve tükeniştir. Ölüm meleğinin; «Daha evvel neredeydin?» demesi, acıklı bir azâbın başlama ânıdır.

    Ölüm, dünyâya âit bütün zevklerin iptali, aynı zamanda bütün fânî alışverişlerin nihâyetidir. Bu sebeple, sâlihler ve ârifler, nefeslerini bir ömür tesbîhi hâline getirerek hakîkate yaklaşırlar. Vücûdlarını müşterek bir ölüm tâlimi içinde nûrlandırarak fânîlikten sıyrılırlar. Herkes değişik bir yerde ve değişik bir uykuda iken onlar, farklı bir tecellîde olurlar.

    Şâyet ölümden kaçmak ve korkmak îcâb ediyorsa, akşamlar yaklaşırken korkularla titrememiz lâzımdır. Hâlbuki gecelerin esrârına dalarken içimizden bir korku geçirmiyoruz. Çünkü sabahın gelmesi, bir hilkat kâidesi ve ilâhî bir tanzimdir. O hâlde, ölümün koynundan da bir hakîkat sabâhına kalkılmasının tabiî görülmesi lâzımdır.

    Hayatta en çok korkulan ve ilâhî bir tehdîd olan hâdiseler; tûfânlar, hastalıklar, kasırgalar, zelzeleler, kıtlık, yıldırımlarla dolu azâb bulutları, düşman işgalleri ve sârî hastalıklar gibi ilâhî gazap tecellîleridir. Tabiat olayları olarak görülen bu tip vak’alar, gelişigüzel olmayıp birçok sebep ve hikmetlere bağlıdır. Bu tip acı hâdiseler, insanların isyanları ve günahları sebebiyle meydana gelir.

    10/ YUNUS 44; “Muhakkak ki Allah, insanlara (hiç)bir şeyle (asla) zulmetmez. Lâkin insanlar, kendi nefslerine zulmederler.”

    .

    Allah ile insanlar arasındaki ilişkide, Allahû Tealâ’nın insanlara zulmetmediği, insanların kendi nefslerine zulmettikleri bir vakıadır. Allahû Tealâ’nın insanlara zulmetmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Yani Allah’ın yaptığı kader unsuru olan hiçbir olay, bir insanın derecat kaybetmesine sebebiyet veremez.

    Eğer bir insan bir başkasına zulmetmişse, bir irade bir başka iradeye zarar vermiştir. Zulüm yapan kişi zulmettiği için derecat kaybetmiştir ama zulmettiği kişi bu sebeple derecat kazanmıştır. Zalim; zulmeden, derecat kaybedendir. Mazlum; zulüm gören, zulmedenin kaybettiği derecatı kazanandır. Zulüm olması için haksız bir davranışın var olması lâzımdır. Allahû Tealâ’dan hiç kimseye haksız bir davranış ulaşması mümkün değildir.

    Bir insan bir başkasına zulmettiği taktirde derecat kaybeder. Bu, kendisine de zulmettiği mânâsına gelir. İster Allah’a ait olan bir ibadeti yerine getirmesin, ister Allah’ın yasak ettiği bir fiili işlesin, ister bir başkasına zulmetsin, kendisine zulmetmiştir. Bir insanın kendisine zulmetmesi, derecat kaybetmesiyle anlaşılır. Ama her kim zulme uğrarsa o kişi derecat kazanır, kaybetmez.

    Sonuç olarak Allah, kullarının hiçbirisine zulmetmez. Ama insanlar kendi nefslerine zulmederler.

    Sevgi ile kalın…

    Devamını Oku

    Kavimlerin Sonu – 1

    2

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    İnsanlık tarihi ve buna paralel olarak bütün semavi kutsal kitaplar başlangıcından günümüze kadar çok sayıda insan topluluklarının, kavimlerin ve medeniyetlerin; tarih sahnesine çıkışlarını, mücadelelerini ve yok oluşlarını anlatılır.

    İnsanlık tarihi de bilindiği üzere ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem (A.S.) ile başlamıştır. İnsanlığın yaratılış amacı; sonsuz Yüce Rabb’ini tanımak ve O’na ortak koşmadan; ruhunla, veçhinle, nefsinle ve iradenle Allah’a (C.C.) teslim olmaktır.

    Allah (C.C.); Hz. Âdem (A.S.) ve O’nun zürriyeti olan bizler Dünya’ya gelmeden önce şu anki fizik vücutla anlayamayacağımız başka bir boyutta; “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” sorusuna; “Evet, Sen bizim Rabb’imizsin, biz buna şahidiz” diyerek; Allah’a (C.C.) teslimiyetimizi ikrar etmişiz. Bu dünya hayatı bu söze uyulup uyulmadığının test edildiği bir imtihan yeridir.

    7 ARAF – 172: “Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

    Allah’û Tealâ zaman ve mekân oluşmadan evvel, Âdem (A.S.)’dan başlayarak bütün insanların sırtlarından onların çocuklarını çıkarıyor; onlardan da onların çocuklarını çıkarıyor ve baştan sona kadar bütün Âdemoğullarını etrafında topluyor. Orada, İndi İlâhi’de, herkes Allah’ı görüyor ve işitiyor; kalp gözüyle, kalp kulağıyla…

    İlk insan Âdem (A.S.)’dan, kıyâmet günü yaşamakta olan son insana kadar herkes nefsiyle, ruhuyla ve fizik vücuduyla orada. Ve Allahû Tealâ diyor ki:

    “Elestü bi Rabbiküm”, yani “Ben, sizin Rabb’iniz değil miyim?”

    Hepimiz diyoruz ki: “Belâ, evet.”

    Belâ, negatif suallerin pozitif cevabıdır. Cevap evetse; negatif suallerde, “Belâ” kelimesi kullanılır.

    Allah’û Tealâ, insanları nefsleri üzerine şahit tutuyor. Ademoğulları diyor ki: “Evet, Sen, bizim Rabbimizsin. Biz hepimiz, buna şahit olduk.”

    “Kıyâmet günü, biz bundan gâfildik, haberdar değildik demeyesiniz, diye Allah, bunu yaptı.” diyor, Allahû Tealâ. Bundan sonra Mâide Suresi’nin 7. âyet-i kerimesinde anlattıklarını gerçekleştiriyor. Etrafındaki bütün insanlara: “Ben, sizin Rabb’iniz olduğuma göre ey nefsler, sizlerden yemin istiyorum; tezkiye ve tasfiye olarak, Bana teslim olacağınıza dair! Ey ruhlar, sizlerden misak istiyorum; Bana dünya hayatını yaşarken geri dönüp, teslim olacağınıza dair! Ey fizik vücutlar, sizlerden ahd istiyorum; şeytana kul olmaktan kurtulup, Bana kul olacağınıza dair!” diyor ve soruyor:

    “Sözlerimi işittiniz mi?”

    Hepimiz, kalbimizdeki kulaklarla işitmişiz Allah’û Tealâ’nın söylediklerini. Diyoruz ki:

    “Semina”, yani “İşittik.” Allahû Tealâ diyor ki:

    “Öyleyse itaat edin. Yemin verin, misak verin, ahd verin; nefsler, ruhlar, fizik vücutlar!”

    Ve hepimizin nefsi de, ruhu da, fizik vücudu da Allah’a yemin, misak ve ahd veriyor. Allahû Tealâ: “İşte bu, Allah’ın sizi bağladığı, size vasiyetidir.” diyor.

    Burada Allah’û Tealâ’nın bize vasiyet ettiği bir husus var. (En’âm-152,153).

    Allah’ın ahdi, Allah’ın vasiyetidir. Bu ahd, ruhumuzu, vechimizi (fizik vücudumuzu), nefsimizi ve irademizi Allah’a teslim etmemizi emreder. Ama Allah’û Tealâ’nın bizden aldığı yemindir, misaktir, ahddir. Ruhumuzun, nefsimizin ve fizik vücudumuzun Allah’a verdiği yeminler. Allah’û Tealâ, irademizden yemin almak gereğini duymuyor. Çünkü bu, otomatik olgunlaşan bir konu. Fakat Mâide-7’de geçen misak kelimesi Allah’a verilmiş kesin bir sözü ifade ediyor. Bu söz ruhumuzun misakini, nefsimizin yeminini ve fizik vücudumuzun ahdini muhtevasına aldığı gibi, iradenizi Allah’a teslim etmeyi de içine alan, Allah’ın Ahdine ve Allah’ın vasiyetine eşit ve ruhumuzun misakinden farklı bir MİSAK bütünü ifade eden bir kesin sözdür. Âli İmrân-81’deki MİSAK gibi kesin söz.

    72 fırkanın daha var olduğunu söylüyor Peygamber Efendimiz (S.A.V.) O fırkalardan hiçbirine tâbî olmayın ki, o fırkalar sizi Allah’ın yolundan ayırırlar. Allah’û Tealâ. “İşte o yola, yani Sırat-ı Mustakîm’e tâbî olursanız takva sahibi olursunuz” diyor

    Allah’û Tealâ’nın üzerimize bir emri var, bu emir, sadece ruhumuzu, vechimizi, nefsimizi değil; irademizi de Allah’a teslim etmemizi isteyen bir emirdir. Hepimiz için o emire itaat etmek ve yerine getirmek söz konusu olmalıdır.

    İnsanoğlu, yaratılış itibariyle, verdiği sözlerini unutmaya, nefsani arzularına ve dünyanın cazibesine kapılmaya meyillidir. Bu nedenledir ki, sonsuz rahmet sahibi, her şeyin yaratıcısı ve yöneticisi olan Allah; bu sözü hatırlatan Peygamberler, Resuller ve Kavim Resulleri göndermiştir.

    İnsanoğlunun İslam’a daveti, insanın gelişmesine paralel bir şekilde; Peygamberler ve Resuller, Kavim Resülleri ve Hakk kitaplar aracılığı ile olmuştur.

    Allah, insan toplumlarının merkezlerine, rahmet olmak üzere; Rahmet Elçilerini, insanları uyarmak; Hakk’a ve İslam’a çağırmak üzere gönderir. Allah insanoğlunun, Kendisi’ne başlangıçta verdiği sözü unutup, Hakk’tan sapacağını bildiği için, Resüller vadetmiştir.

    Bu nedenledir ki, her kavme topluma, bir uyarıcı-hatırlatıcı ve Hakk’a gelenleri müjdeleyici elçiler gönderilmiştir. Elçileri destekleyici olmak üzere de, Nebilerden söz alınmıştır.

    42 ŞURA – 13: “(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).”

    İbrahim (A.S.) de, bu tarihi Elçilerden birisidir. İbrahim’in atalarının, yaklaşık M.Ö. 2000 yıllarında, Kuzey Mezopotamya-Harran’da; bugünkü adıyla Fırat ve Dicle olarak bilinen iki nehir arasında yaşadığı ve bu bölgenin Sümer-Akad Kralı Nemrut Naram-Sin’in hâkimiyetinde bulunduğu bilinmektedir.

    Elçi İbrahim (A.S.)’in ailesi ve yakın akrabası Lut ve kendisine tabi olan az sayıda iman edenlerle birlikte Allah’ın azabı olarak şiddetli bir kuraklık ve kaosla yıkıma uğrayan kavmini terk eder. Ve ilk olarak Şam’a, hicret eder. Nitekim Kur’an, Nuh Kavmi’nden sonra gelen tarihi sırasıyla Ad, Semud, İbrahim ve Medyen kavimlerinin helakını şöyle özetler:

    9 TEVBE – 70: “Onlardan öncekilerin; Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin ve İbrâhîm kavminin, Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara (kendi) resûlleri, beyyineler (açık deliller) getirdi. Öyleyse Allah, onlara zulmetmedi. Ve lâkin onlar, kendilerine zulmettiler.”

    Bu ayet-i kerime, dünyadaki durumlarına bakıp da kendilerini kuvvetli zannedenlerin ve bu sebeple adaleti devamlı ihlâl edenlerin, zorbalıkla insanlara kötülükler yapanların, zulmedenlerin sonunda Allah’û Tealâ tarafından nasıl cezalandırıldıklarını anlatıyor.

    Her zaman böyle bir noktada, bütün insanlar için bir güzel hedef söz konusudur. Allah’ın indinde adaletle davranmak, zulmetmemek. İşte her devirde iktidarlar olur. Her devirde insanların bir kısmı, başka insanlara hâkim noktaya gelirler. Ve ikiye ayrılırlar. Ya zalimdirler ya da adalet sahibidirler. Adaletin çiğnendiği bütün ülkelerde bu ceza, Allah’û Tealâ tarafından mutlaka tahakkuk ettirilmiştir. Allah’ın dostlarına yapılan zulümler, hiçbir devrede yerde kalmamıştır.

    Her devrede Allah zalimlere mutlaka bunu ödettirmiştir. Ve kıyâmete kadar da böyle olacaktır. Zulüm, olduğu yerde kalmaz. Adaletin sahipleri, adalet yerine adaletsizlik dağıttıkları zaman bunun bedelini Allah’a öderler. Zalimler, ellerindeki imkânları kullanarak başkalarına yardım edecekleri yerde zulmediyorlarsa, bunun bedelini mutlaka Allah’a öderler.

    Bu standartlar içinde Allah’û Tealâ buyuruyor ki: “Allah onlara zulmetmedi. Fakat onlar kendi nefslerine zulmettiler.”

    “İBRAHİM VE LUT’U: KAVMİNDEN KURTARDIK”

    Kur’an’da, İbrahim (A.S.)’ın, kavmini terk edişi ve hicreti şöyle özetlenir:

    21 ENBİYA 70-71: “Ve ona tuzak kurmak istediler. Fakat Biz, onları daha çok hüsrana düşürdük. Âlemler içinde bereketli kıldığımız arz’a O’nu ve Hz. Lut’u (ulaştırıp) kurtardık.”

    Allah’û Tealâ, Hz. İbrâhîm (A.S.)’e tuzak kuranları daha çok hüsrana düşürmüştür. Allah’û Tealâ, Hz. Lut’un bütün kavmini yok etmişti. Sadece Hz. Lut ve ona tâbî olanlar kurtuldular ve Allah’û Tealâ onları bereketli bir yere ulaştırdı. Allah’û Tealâ Hz. İbrâhîm’i de bereketli kıldığı bir yere ulaştırdı. Ve felâketlerden kurtardı. Allah her açıdan dilediğini yapandır. Her zaman insanlara mükâfat verendir. Zalimleri gerek bu dünyada onlara verdiği azapla, gerek kıyametten sonra cehennemde cezalandırandır.

    İşte Hz. Lut (A.S.) ve Hz. İbrâhîm (A.S.) için kurtuluş söz konusu olmuştur. Her ikisi de zamanlarında lâzımgelen cesareti göstererek sadece Allah’a güvenerek, Allah’û Tealâ’nın güvenliği altında küfre karşı çıkmayı başarmışlardır.

    İbn-i Kesir; İbrahim’in ilk durağının Şam olduğunu rivayet ederek, şöyle der: “Übeyy İbn Kâ’b; “Onu (İbrahim’i) ve Lut’u kurtarıp, âlemler içinde ‘Bereketli Kıldığımız Yere’ (yerleştirdik)” ayeti hakkında der ki: “Burası Şam’dır. Hiçbir tatlı su yoktur ki, kaya altından çıkmasın.” Katade ise şöyle der: “Onlar, Irak Ülkesi’nde idiler. Şam’a doğru çıkıp kurtuldular. Şam için; ‘Hicret Yurdu’nun direği denilir.”

    İBRAHİM (A.S.) FİLİSTİN’E; LUT (A.S.) ÜRDÜN’E YERLEŞTİ

    Taberi ise, bu hicreti şöyle özetler: “İbrahim (A.S.), hanımı Sare ve akrabası Lut, önce Şam’a hicret etmişlerdir. Daha sonra da, Mısır’a gitmişlerdir. Mısır’dan dönünce de; İbrahim, Filistin’e; Lut ise Ürdün’e yerleşmiştir.”

    Filistin’e yerleşen İbrahim (A.S.)’in iki oğlu İsmail ve İshak’tan iki kavim (nesil) ortaya çıkmıştır. Birincisi, İsmailoğulları’dır. Bu kavim, Kureyş’in ve alemlere rahmet olarak gönderilmiş Son Elçi Muhammed (S.A.V.)’in atasıdır.  Ancak biz burada İbrahim’in torunları; İshak oğlu ‘Yakup Oğulları’nın (İsrailoğulları) nasıl bir ümmet (kavim) olarak ortaya çıktığını, İslam tarihindeki rolünü ve karakteristik özelliklerini gözden geçireceğiz. Bu incelemede; analizlerimizi tamamen Kur’an’ın yol göstericiliğinde yapmaktayız.

    İbrahim (A.S.), Allah’a olan sevgi-yakınlık-teslimiyette, zirve bir Peygamberdir. Allah, İbrahim’i sayısız denemelerden geçirmiş ve kendisini dost (halilullah) edinmiştir. İşte Kur’an diliyle İbrahim (A.S)’in teslimiyeti:

    2 BAKARA 124: “Ve İbrâhîm’i Rabbi kelimelerle imtihan etmişti. Nihayet (imtihan) tamamlanınca da (Allah şöyle) buyurdu: “Muhakkak ki Ben, seni insanlara imam kılacağım.” (İbrâhîm A.S.): “Benim zürriyetimden de (imamlar kıl).” deyince; (Allah): “Benim ahdime (imamlık ve önderlik rahmetime, senin zürriyetinden olan) zâlimler nail olamaz.” buyurdu.”

    Hz. İbrâhîm (A.S.), Allah’û Tealâ’ya teslim olan en önemli ve ulûlazm denilen en büyük 5 Peygamber’den birisidir. Teslimi her boyutuyla gerçekleştirmiştir. Onu münafıklar ateşe atmak için mancınığın üstüne çıkardıklarında, Cebrail (A.S.) kurtarmaya gelmiş ve; “Seni alayım mı, odunları yok edeyim mi?” dediğinde Hz. İbrâhîm (A.S.)’ın cevabı; “Allah benim hangi durumda olduğumu bilmez mi?” olmuştur. Ve Allah’û Tealâ ateşi suya, odunları da balığa dönüştürmüştür.

    Allah, Hz. İbrâhîm (A.S.)’ı kendisine dost kılmıştır. Ona; “Dostum” diyor. Hz. İbrâhîm’in soyundan da gelse eğer insanlar zalimse yani Allah’ın ahdine sadakat göstermemişlerse, Allah’a ulaşmayı dilememişlerse, mürşidlerine ulaşmamışlarsa, ruhlarını, vechlerini, nefslerini, iradelerini Allah’a teslim etmemişlerse Allah’û Tealâ onları İMAM yapmayacaktır ve Allah’ın ahdine zalimler eremeyecektir.

    Zalim; derecat kaybeden kişidir. Başka birine ve kendisine zulmederek derecat kaybeder. Çünkü zalim olarak kazandıkları negatif dereceler, zalim olmadıkları zaman kazandıkları pozitif derecelerden fazladır. İşte bu sebepten onlar, kendilerini ateşten kurtarmaları mümkün olmayan zavallılardır.

    Hz. İbrâhîm (A.S), emr âleminin Rabbi olan Allah’a ruhunu; zahirî âlemin Rabbi olan Allah’a fizik vücudunu; berzah âleminin Rabbi olan Allah’a nefsini ve ilâhî ve küllî iradenin sahibi olan Allah’a iradesini teslim ederek teslim-i küllî ile teslim olmuştur. Ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini kim Allah’a teslim etmişse onların hepsi teslim-i küllî ile teslim olmuşlardır. Bütün Peygamberler ve bütün Resûller Allah’a teslim-i küllî ile teslim olmuşlardır. Teslim-i küllî standartlarında ruhun, vechin, nefsin ve iradenin teslimi vardır. Hz. İbrâhîm de, bütün Peygamberler de yaşadıkları süre içerisinde tasarruftaydı.

    Hz. İbrâhîm (A.S.) ve onunla beraber olanlar sizin için güzel bir örnek olmuştur. Onlar kavimlerine 60 MÜMTEHİNE – 4’de şöyle demişlerdi:

    “Muhakkak ki biz, sizden ve sizin Allah’tan başka taptığınız şeylerden uzağız, sizi inkâr ediyoruz. Ve siz, Allah’ın tek oluşuna inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda ebediyyen düşmanlık ve öfke başladı.” Hz. İbrâhîm’in, babasına: “Senin için mutlaka istiğfar edeceğim (mağfiret dileyeceğim). (Ancak) Allah’tan sana gelecek bir şeyi önlemeye malik değilim, sözü (demesi) hariç. Rabbimiz, biz Sana tevekkül ettik. Ve Sana yöneldik. Ve masîr (varış, dönüş, ulaşma), Sana’dır.”

    Hz. İbrâhîm (A.S.) ve O’nunla birlikte olanlar güzel bir örnektir. Demişlerdi ki: “Muhakkak ki biz hem sizden, hem de sizlerin putlarınızdan uzağız, söylediklerinizi inkâr ediyoruz. Allah’ın tekliğini kabul edeceğiniz güne kadar aramızda düşmanlık olacaktır. Sadece Hz. İbrâhîm’in babası hariç.”

    Îmân edenler Allah’a demişlerdi ki; “Yarabbi biz Sana tevekkül ettik, yani Seni vekil tayin ettik ve Sana ulaşmayı (ruhumuzu ulaştırmayı) diledik. Ve masir (dönüş, ulaşma) Sanadır.”

    60 MÜMTEHİNE – 6: “Andolsun ki, sizin için onlarda Allah’ı (Allah’ın Zat’ına ulaşmayı) ve ahiret gününü dilemiş olan kimselere güzel örnek vardır. Ve kim dönerse, o taktirde muhakkak ki Allah, O; Ganî’dir, Hamîd’dir (hamdedilendir).” 

    Allah’ı dilemek, Allah’ın Zat’ına hayatta iken ulaşmayı yani ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemektir. Ahiret günü sonraki gün demektir. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi için ahiret günü Allah’ın Zat’ına ulaştığı gündür.

    İrciî ilâ Rabbike: Rabbine rücu et, geri dön yani geri dönerek hayatta iken ruhunu Allah’a ulaştır, demektir. Allah bu âyetlerde önce nefse sonra ruha, sonra da fizik vücuda emretmektedir. Bu emir eğer, Allah’a kişinin hayatta iken ruhunu ulaştırması olmasaydı, o zaman Allah intihar etmeyi emretmiş olacaktı. İntihar eden kişinin gideceği yerin cehennem olduğu kesindir. Allah hiç kimseye intihar edip cehenneme girmesini emretmez.

    Allah’u Teala, vaadini gerçekleştirmiş, İbrahim (A.S.)’ı, bütün insanlığa önder (imam) kılmıştır. Aynı şekilde iki oğlu; İsmail ve İshak kanalıyla da, insanlığa rehber Elçiler göndermiştir. Hacer’den doğma, babası İbrahim gibi teslimiyet sınavından geçen İsmail ve O’nun milletinin soyundan, bütün insanlığa elçi Hz. Muhammed (S.A.V.) gönderilmiştir. İsmail’den sonra İbrahim’in ilk eşi kısır olan Sare’den mucizevi bir şekilde doğan İshak ise, Yakup (A.S.)’ın babasıdır ve İshak; İsrailoğulları’nın atasıdır.

    İsrailoğulları, insanlık tarihinde en çok Peygamber, Elçi – Nebi çıkaran ve süreklilik arzeden bir kavimdir. Son Peygamber Muhammed Mustafa (S.A.V.)’e kadar İsrailoğulları’nın Peygamberleri arka arkaya gelmiştir. İsrailoğulları’nın son elçisi, elbette İmran’ın kızı Meryem oğlu Hz. İsa (A.S.)’dır.

    57 HADİD – 26: “Ve andolsun ki, Hz. Nuh’u ve Hz. İbrâhîm’i gönderdik. Ve onların zürriyetlerinden nebîler kıldık. Ve kitap (verdik). Böylece onlardan bir kısmı hidayete erenlerdir ve onların çoğu fasıklardır.”.

    “Hz. Nuh ve Hz. İbrâhîm; Nebîler’dir. Onların zürriyetlerinden Hz. İsmail ve Hz. İshak’tan; Hz. Musa ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Nebîler kıldık.” buyruluyor. Bu soydan bir kısmının hidayete erdiği ama çoğunun fasık olduğu anlatılıyor.

    “Peygamberliği ve Kitabı Tevrat-Zebur-İncil İbrahim’in soyunda kıldık” diyen Yüce Allah, kavmini ve kavminin ilahlarını reddeden İbrahim (A.S.)’e lütuf olmak üzere, İshak ve Yakup’u bağışladığını ve onları nebi kıldığını bildiriyor.

    İsrailoğulları, Filistin’de yaşayan Yakup’un 12 oğlunun soyundan ortaya çıkan bir kavimdir. Allah, teslimiyetin (köleliğin) zirvesi İbrahim (A.S.)’e; oğlu İshak’ı ve torunu Yakup’u; Peygamber olarak bağışlamıştır.

    19 MERYEM – 49: “Böylece onlardan ve onların Allah’tan başka kul olduğu şeylerden, ayrıldığı zaman ona, İshak ve Yâkub’u hibe ettik (o istemeden bahşettik). Ve hepsini, Nebî (Peygamber) kıldık.”

    Hz. İshak, Hz. Yâkub, Hz. İsmail ve Hz. İbrâhîm; Allahû Tealâ’nın Nebîleri’dir. Her devirde daima bir Devrin İmamı vardır. Nebî olan Hz. İbrâhîm ölünce, Allah onun oğullarından bir tanesine, o ölünce ikincisine, sonra üçüncüsüne Devrin İmamlığını vermiştir. Resûller birden fazla olabilir ama Huzur Namazının İmamı, her devirde daima bir tanedir.

    Hz. Musa (A.S.) ve kardeşi Hz. Harun (A.S.) da Nebî’ydi. Hz. Musa’nın hayatı sona erdiği zaman kardeşi Hz. Harun; Nebî ve Huzur Namazı’nın İmamı olmuştur.

    Huzur Namazı’nın İmamı olmak, hepsinin hayatta bir defa alabileceği bir unvandır. Eğer Nebî yoksa Allah’û Tealâ Huzur Namazı’nın İmamlığına, bütün ülkelerdeki Nebî olmayan Velî Resûller’den birini seçer.

    29 ANKEBUT – 27: “Ve Biz O’na İshak’ı, Yâkub’u vehbî olarak verdik. O’nun zürriyetine peygamberlik ve kitap verdik. Dünyada O’nun ücretini verdik. O, ahirette şüphesiz salihlerden olacaktır.”

    Allah’û Tealâ, Hz. Lut’un iki oğlundan (Hz. İshak ve Hz. Yâkub) bahsediyor. Soyundan Peygamber olanların hepsi elbette kitaplarla teçhiz edildi.

    Allah’û Tealâ, Nebîlerine kitap verdiğini ifade ediyor:

    3 ÂLİ İMRÂN-81: “Ve Allah, nebilerden, “Size kitap ve hikmet verdim. Sonra size, beraberinizde olanı (Allah’ın size verdiği kitapları) tasdik eden bir Resûl geldiği zaman, O’na mutlaka îmân edeceksiniz ve O’na mutlaka yardım edeceksiniz” diye misak aldığı zaman, “İkrar ettiniz mi (kabul ettiniz mi?) ve bu ağır (ahdimi) üzerinize aldınız mı?” diye buyurdu. (Onlar da): “İkrar ettik (kabul ettik)” dediler. (Allahû Teâlâ): “Öyleyse şahit olun ve Ben sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.”

    Şeriat kitapları, Nebîlere verilmiştir. O Nebîlerin arasında Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in de olduğu kesindir.

    Allah’û Tealâ diyor ki: 33 AHZÂB – 7: “O zaman ki; Biz, nebîlerden onların misaklerini almıştık. Ve senden ve Hz. Nuh’tan ve Hz. İbrâhîm’den ve Hz. Musa’dan ve Meryemoğlu Hz. İsa’dan ve onlardan ağır bir misak aldık.”

    Misak alınanların arasında Peygamber Efendimiz Muhammed (S.A.V.) de vardır. Ve son Nebî olan Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de kendilerine hitap edilenlerin arasında olduğuna göre ve Allah’û Tealâ Âli İmrân-81’de; “Ey nebîler, sizlerden sonra gelecek bir resûlümüz!” buyurduğuna göre Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’den sonra gelecek bir resûl söz konusudur.

    2 BAKARA – 132-133: “Ve, İbrâhîm (A.S.) onu (Allah’a teslim olmayı) kendi oğullarına vasiyet etti. Ve Yâkub (A.S.) da: “Ey oğullarım! Muhakkak ki Allah, bu dîni sizin için seçti. Artık siz, Allah’a teslim olmadan ölmeyin.” diye (vasiyet etti). Yoksa siz Yâkub (A.S.), öleceği zaman (ona): “şahit mi oldunuz?” O (Yâkub A.S.), oğullarına: “Bundan (ben öldükten) sonra neye (kime) kul olacaksınız?” demişti. (Onlar): “Senin ilâhına ve senin ataların İbrâhîm (A.S.), İsmail (A.S.) ve İshak (A.S.)’ın ilâhı olan tek İlâh’a kul olacağız. Ve biz, O’na teslim olanlarız.” dediler.”

    .

    Şeriat, insanların uyacakları, uymaları gereken kaidelerin (kanunların) toplamının adıdır.

    Biliyorsunuz ki Allahû Tealâ, insanları bir ana hedefe yönelik olarak yaratmıştır. Allah’ın bu hedefi; mutlu olmamızdır.

    İslâm’ın 7 tane safhasının herbiri bir hedeftir. Bu hedeflerin herbirinin ulaştığı bir TESLiM noktası vardır.

    .

    Bu teslimler:

    1-Ruhun teslimi

    2-Fizik vücudun teslimi

    3-Nefsin teslimi

    4-İradenin teslimi

    .

    Kur’ân-ı Kerim’deki gerçek şeriat, 7 safhada, 4 teslim içerir. Bugünkü şeriat, 7 tane safhayı da 4 teslimi de yok etmiştir. Bundan evvel Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve bütün sahâbe bu saydığımız muhtevayı yaşamışlardır.

    .

    Allah’û Tealâ Zumer Suresi’nin 54. âyet-i kerimesinde “Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız”  diyor….

    Allahû Tealâ, “Ruhunuzu, vechinizi de, nefsinizi de, iradenizi de Allah’a teslim edin.” buyurmaktadır.

    Allah’û Tealâ Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki. “ (Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).”

    .

    Allah’a ulaşmak, kurtuluştur. Âyet-i kerime sadece yönelmeyi farz kılmamıştır: Allah’a ulaşarak ruhu teslim etmeyi de fizik vücudun teslimini de nefsin teslimini de iradenin teslimini de isim vermeksizin içermektedir. Çünkü; “Allah’a yönel ve Allah’a teslim ol!” ifadesi ile teslimlerin hepsi muhteva olarak yer almaktadır.

    .

    Allah’û Tealâ LOKMAN 15’ de diyor.. “Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah’a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.”

    .

    Allah’a yönelen kişi, Sıratı Mustakîm üzerinde yöneliyor. “Sen de onun yoluna tâbî ol” dediği zaman Allah’û Tealâ, o yola tâbî olanları (Sıratı Mustakîm üzerinde bulunanları) kastediyor. Demek ki, Allah’a ulaşmayı dilemek bir farz. Rad Suresi’nin 20, 21, 22. âyetleri de aynı olayı kesinleştiriyor…

    .

    Kimler ruhlarını Allah’a ulaştırıyormuş, teslim ediyormuş?

    Allah’a ulaşmayı dileyenler. Sabırla Allah’ın Zat’ını dileyenler.

    Âyet-i kerime daha sonraki açıklamalarıyla hem Allah’ın Zat’ına ulaşmayı dileyenler, hem de Allah’ın Zat’ını görmeyi dileyenler şeklinde tecelli ediyor.

    Görüyorsunuz ki, Allah’a ulaşmayı dilemeyi Allah’û Tealâ üzerimize farz kılmış.

    Peki, mürşide ulaşmayı farz kılmış mı? Mâide-35’te farz olduğunu belirtiyor.

    Allah’û Tealâ’nın vücuda getirdiği sisteme baktığımız zaman, evvelâ bir muhteva görüyoruz: Allah’a ulaşmayı dileyeceğiz. Ondan sonra da vesileyi Allahû Tealâ’dan isteyeceğiz. Niçin? Tâbî olmak için.  Bu, Allah’tan istiane istemektir.. 2/BAKARA-45, 2/BAKARA-46…

    .

    İstianeyi istemenizden sonra Allah’û Tealâ sizi mürşidinize ulaştırıyor.

    Allah’tan bu vesileyi isteyin, “vesileye tâbî olun”, mânâsına geliyor ve Allah’û Tealâ tâbiiyeti herkesin üzerine farz kılıyor.

    Bütün sahâbenin Allah’a ulaşmayı dilediğini ve hepsinin Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olduğunu Allahû Tealâ, Kur’ân-ı Kerim’de söylüyor. Bu hususa da zaten kimsenin itirazı yok. Bütün sahâbe, tâbî olmuş ama Peygamber Efendimiz (S.A.V)’den sonra bir tâbiiyetin olamayacağını iddia ediyorlar.

    Şeriatin bir hükmü, bir devre için geçerli olacak, öbür devre için geçerli olmayacak; böyle yanlış bir uygulama olur mu? Eğer olsaydı bütün insanlar, hedeflerine ulaşamadan bu dünyadan gideceklerdi. Öyle bir şeriat açıklamaları dizisi düşünün ki, insanları kurtuluşa ulaştıracak olan Kur’ân’ın bütün hükümleri şeriat adına yok edilmiş. Allah’a ulaşmayı dilemek, yok edilmiş…

    .

    Allah’û Tealâ Zumer-17’de diyor…

    .

    Bütün sahâbe, Allah’a yönelmişler, Allah’a ulaşmayı dilemişler. Dilemeyenin gideceği yer cehennem! Ve bugünkü şeriat açıklamalarının içinde ne 32 farzda, ne 54 farzda “Allah’a ulaşmayı dilemek diye” bir kavram söz konusu değil! Ve dilemeyen herkesin cehenneme gideceğini söylüyor Yûnus Suresi’nin 7 ve 8. Âyetleri…

    .

    Şeriat, insanları kurtuluşa ulaştıracak olan temel faktörlerin hepsinden mahrum.

    Şeriat adına ahkâm kesenler, şeriatı katletmiş durumdalar. Bu, kitle halinde insanların cehenneme gitmesi demektir. Bize göre, büyük kitle cinayetlerinden daha ağır bir sorumluluğu (vebali) ifade eder. Onun için Allahû Tealâ: “Fitne katlden beterdir.” diyor. Dikkatli bakıldığında bunun bir fitne olduğu görülür.

    Hiç kimse, kendi bindiği dalı kesmez. Ama zamanımızdaki âlimler, kendilerinden önce bindikleri dalı kesen âlmlerden öğrendikleri ilmi, kurtuluşlarının vasıtası olarak düşünüyorlar. Oysa ki, bu ilim onları kurtuluşa götürmez.

    İslâm’ın bütün temel hedefleri, şeriat açısından yok edilmiştir.

    Artık Allah’a ulaşmayı dilemek diye bir şey İslâm’da yok!

    Artık İslâm’ı yaşayanların ve bu şeriati öğretenlerin öğrettikleri ilimde, mürşide ulaşıp tâbî olmak diye bir şey İslâm’da yok.

    Daha ötesindeki hiçbir şey yok: Ruhu Allah’a ulaştırmak da artık İslâm’da yok!

    ..

    ALLAHÛ TEALÂ, RUHUN ALLAH’A ULAŞTIRILMASINI TAM 12 DEFA ÜZERİMİZE FARZ KILMIŞTIR:

    1- 39/ZUMER-54

    2- 30/RÛM-31

    3- 51/ZÂRİYÂT-50

    4- 89/FECR-28

    5- 31/LOKMÂN-15

    6- 10/YÛNUS-25

    7- 73/MUZZEMMİL-8

    8- 42/ŞÛRÂ-47

    9- 13/RA’D-21

    10- 5/MÂİDE-7

    11- 6/EN’ÂM-153

    12- 4/NİSÂ-58

    .

    12 âyette verilen bu farz, bugünkü şeriatin içerisinde yoktur. Ruhumuzun Allah’a ulaştırılması için “Ruhun vücudundan ayrıldığı anda ölürsün. Yalnız ölülerin ruhu Allah’a ulaşabilir. Çünkü ruh, insana hayat verir.” diyorlar. “Bunu hangi âyet-i kerimeye dayandırarak söylüyorsunuz?” diye sorulduğunda buna cevap veremiyorlar ve biraz da utanıyorlar. “Atalarımız böyle söylediği için biz de aynı şeyi söylüyoruz.” diyemiyorlar.

    .

    Fizik vücudumuzun da Allah’a teslimi söz konusudur. Bütün sahâbenin Allah’a ulaşmayı dilediklerini şu ana kadar gördük.  Fetih Suresi’nin 10. âyet-i kerimesinde de sahâbenin tâbî olduğu kesinleştiriliyor. Bu kısma zaten günümüz şeriat anlayışında da  itiraz edilmiyor.

    .

    3. safha, ruhun Allah’a ulaştırılmasıdır. Bütün sahâbenin ruhlarını Allah’a ulaştırdıkları kesinlik kazanıyor, Zumer Suresinin 18. âyet-i kerimesinde..

    .

    Bütün sahâbenin ALİ İMRAN 20’de fizik vücutlarını Allah’a teslim ettiklerini görüyoruz ki, kesin bir olgudur.

    .

    Allahû Tealâ’ya Ahd vermişiz fizik vücudumuzu teslim edeceğiz diye:  36/YÂSÎN-60 – 61’de..

    Daha sonra bütün sahâbenin, Zumer Suresi’nin 18. âyet-i kerimesine göre daimî zikre ulaştığını, nefslerini de Allah’a teslim ettiklerini görüyoruz.

    .

    Sahâbe tarafından Allah’ın üzerimize Bakara Suresi’nin 186. âyet-i kerimesiyle farz kıldığı irşada ulaşmak keyfiyeti de gerçekleşiyor,

    49/HUCURÂT-7: “Ve aranızda Allah’ın Resûl’ü olduğunu biliniz. Eğer işlerin çoğunda size itaat etseydi, mutlaka sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi ve onu kalplerinizde müzeyyen kıldı. Küfrü, fıskı ve isyanı size kerih gösterdi. İşte onlar, onlar irşad olanlardır.”

    .

    Sahâbenin, şeriatin irşada ulaşma safhasını da gerçekleştirdiğini görüyoruz.

    Allahû Tealâ, iradenin teslimini de üzerimize farz kılıyor.

    3/ÂLİ İMRÂN-102: “Ey âmenû olanlar, Allah’a karşı “O’nun hak takvası” ile (bi hakkın takva, en üst derece takva ile) takva sahibi olun! Ve sakın siz, (Allah’a) teslim olmadan ölmeyin!”

    Devamını Oku

    İslam, Nuh’un Gemisidir. Gemiye Binen Kurtulur.

    1

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bismillâhirrahmânirrahîm

    11/ HUD 25; “Ve andolsun ki; Nuh’u kendi kavmine gönderdik. Muhakkak ki ben, sizin için ifadesi açık ve kesin bir uyarıcıyım.”

    11/ HUD 29; “Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.”

    Allah’ın düşmanları, şehrin ileri gelenleri, Hz. Nuh’a: “Sen o etrafındaki insanları uzaklaştır. Onlar da bizim gibi olsunlar.” demişler. Hz. Nuh da: “Siz istiyorsunuz diye, ben o âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) yanımdan kovamam. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklardır. Ruhlarını ölmeden evvel mutlaka Allah’a ulaştıracaklardır.” demiştir.

    Burada bir muhteva var. Kim âmenû olursa muhakkak ki, Rabbine mülâki olur. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse o kişi, mutlaka Allah’ın Zat’ına ulaşır. Allah’a ulaşmayı dileyen bir kişi, âmenû olan kişidir. Hûd-29, bu açıdan önemli ve konuyu kesin bir şekilde dile getiren âyet-i kerimedir. Allah’a âmenû olanların, Allah’a ulaşmayı dileyenlerin Allah’a ulaşacakları konusu, iki âyet (Hûd-29, Ankebût-5) arasındaki illiyet rabıtasıyla kesinleşmektedir.

    Aynı olayı, aynı sonucu Ankebût Suresi’nin 5. Ayet-i Kerimesi’nde de görüyoruz.

    29/ANKEBÛT-5: “Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.”

    Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin, Allah’a ulaşacağı günü, Allah tayin edecektir. Allah o kişiye yardım edecektir. Ve Allah, onun ruhunu Kendi Zat’ına ulaştıracaktır.

    Yûnus Suresi’nin 45. Ayet-i Kerimesi’nde Allah’û Tealâ buyuruyor:

    10/YÛNUS-45: “Ve o gün (Allah’û Tealâ), gündüzden bir saatten başka kalmamışlar (bir saat kalmışlar) gibi onları toplayacak (haşredecek). Birbirlerini tanıyacaklar (aralarında tanışacaklar). Allah’a mülâki olmayı (Allah’a ölmeden önce ulaşmayı) yalanlayanlar, hüsrandadır (nefslerini hüsrana düşürdüler). Ve hidayete eren kimseler olmadılar (ruhlarını ölmeden evvel Allah’a ulaştıramadılar).”

    Allah’a mülâki olmayı yalanlayanlar, hidayete eremezler. Zaten yalanladıkları şey, hidayete ermektir. Allah’a mülâki olmak, ruhun hidayetidir.

    Allah’û Tealâ diyor ki:

    3/ÂLİ İMRÂN-73:

    “Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah’a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz’in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm’dir (en iyi bilendir).”

    Öyleyse bir defa daha ortaya çıkıyor ki, sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler, Allah’a ulaşabilirler.

    Allah’û Tealâ, Hz. Nuh’u kavmine gönderdiğini ve Hz. Nuh da onlara Allah’ın açıklamasını söylemektedir.

    11/ HUD 36; “Ve Nuh’a: “Senin kavminden âmenû olmuş olanlar hariç, onlar asla mü’min olmayacak.” (diye) vahyedildi. Artık onların yapmış olduğu şeylerden dolayı sen, yeise kapılma.”

    İbni Abbas (R.A)’dan bir rivayete göre:

    Nuh (a.s)’ı bayılıncaya kadar, kavmi her gün dövermiş. Sonra bir iki insan evin önüne bırakılırlarmış. Ertesi gün yine meydana çıkar, yine onları davet edermiş. Bir gün bir ihtiyar, oğlu ile Nuh (a.s)’ın yanına gidip oğluna “Dikkat et! Bu divane seni aldatmasın” dedi. Delikanlı babasının asasıyla Nuh (a.s)’a vurup başını yardı ve bu vahiy geldi. Nuh (a.s) “Ya Rabbi! Yeryüzündeki bütün kâfirleri, cezalandır” diye dua etti. Daha önceleri ayılınca “Allah’ım benim kavmimi af ve mağfiret et çünkü onlar bilmiyorlar” derdi. Beddua etmesi, yıllar sonradır.

    Allah’û Tealâ, Hz. Nuh’a bu âyetteki sözleri söylemektedir. Bütün peygamberler, nezirdir ve aynı zamanda resûldür.

    6/EN’ÂM-48:

    “Biz resûlleri “uyarıcılar ve müjdeleyiciler” olmaktan başka (bir şey için) göndermeyiz. Artık kim âmenû olur (Allah’a ulaşmayı dilerse) ve ıslâh olursa (nefs tezkiyesi ve tasfiyesi yaparsa) artık onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.”

    Allah bütün resûllerini başka bir şey için değil âmenû olanları müjdelemek ve diğerlerini uyarmak için göndermektedir.

    Allah, Enbiyâ-7’de kendilerine vahyettiği kişilerin Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V)’e hitap ettiği için resûller olduğuna işaret ediyor.

    21/ENBİYÂ-7:

    “Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.”

    10/YÛNUS-2:

    “Onlardan bir adama, “insanları uyarması, âmenû olanları (ölmeden önce Allah’a ulaşmayı dileyenleri) müjdelemesi” için vahyetmemiz insanlara acaip (garip) mi geldi? Muhakkak ki onlar için, Rab’lerinin yanında (katında) sıddıklar makamı vardır. Kâfirler şöyle dediler: “Muhakkak ki bu, mutlaka apaçık bir sihirbazdır.”

    2/BAKARA-213:

    “İnsanlar bir tek ümmetti. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler beas etti (gönderdi). Ve onlarla birlikte, insanların aralarında, ayrılığa düştükleri şey hakkında hüküm vermeleri için hak ile kitap indirdi. Kendilerine (apaçık) beyyineler (belgeler) geldikten sonra kendi aralarındaki çekememezlik (ve haset yüzünden) onun hakkında ayrılığa düşenler, kendilerine (kitap) verilenlerden başkası değildir. Bu sebeple âmenû olan (Allah’a ulaşmayı dileyen) o kimselerin, haktan yana ayrılığa düştükleri şeyi (hidayeti) açıklamaları için Allah, Kendi izniyle onları hidayete erdirdi. Ve Allah, dilediği kimseyi Sıratı Mustakîm’e ulaştırır.”

    5/MÂİDE-19:

    “Ey Kitap ehli! Resûllerin (peygamberlerin) fetret devrinde (aralarının kesildiği zamanda), sizlere gerçekleri açıklayan Resûl’ümüz (elçimiz) gelmişti. “Bize bir müjdeleyici ve de uyarıcı gelmedi.” dersiniz diye (dememeniz için). Oysa size “müjdeleyici ve uyarıcı” bir Resûl gelmişti. Allah herşeye kaadirdir.”

    2/ BAKARA 151; “Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.”

    Bu âyet nebî resûllerin görevlerini anlatmaktadır. Dolayısıyla Son Nebî, Hz. Muhammed (S.A.V)’in, Sahâbe’ye hangi maksatla gönderildiğinin Kur’ân’daki muhtevası bu âyette verilmektedir. Nebî-Resûllerin 5 görevi vardır.

    1.Allah’ın âyetlerini okumak, anlatmak, izah etmek.

    2.Nefsleri tezkiye etmek.

    3.Kitap öğretmek.

    4.Hikmet öğretmek.

    5.Hikmetin ötesindeki bilinmeyenleri öğretmek.

    Cuma-2 ve Âli İmrân-164’te ise velî-resûllerin 4 görevi anlatılmaktadır.

    Velî resûllerin 4 görevi vardır:

    1.Allah’ın âyetlerini okumak.

    2.Nefsleri tezkiye etmek.

    3.Kitap öğretmek.

    4.Hikmet öğretmek.

    Kavim resûlleri, hikmetin ötesini öğretemezler, buna yetkili kılınmamışlardır. bütün kavimlere gönderilen resûller arasında bir kişi, peygamberlerin olmadığı devirlerde huzur namazının imamıdır. Onun beşinci görevi de vardır. Burada onun varlığını ifade eden “bir ni’met olsun diye” sözüdür. Devrin imamının ruhu, bütün kavimlerdeki insanların başlarının üzerine bir ni’met olarak gelir ve onları mü’min kılar.

    Vel Asr suresi, sure olarak; Bakara-151 ise âyet olarak bütün Kur’ân-ı Kerim’i ihtiva etmektedir…

    103/ASR-1: Vel asri.

    Asra yemin olsun.

    103/ASR-2: İnnel insâne le fî husr(husrin).

    Muhakkak ki insan, gerçekten hüsrandadır.

    103/ASR-3: İllâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabrı.

    Ama âmenû olanlar (ilk 7 basamağı aşanlar), nefs tezkiyesi yapanlar (ikinci 7 basamağı aşanlar), Allah’a ruhu ulaşıp Hakk’ı tavsiye edenler (üçüncü 7 basamağı aşanlar) ve sabrı tavsiye edenler (dördüncü 7 basamağı aşanlar) hariç.

    Vel Asr ve Bakara-151’i karşılaştırırsak; İslâm’ın 28 basamağındaki 4 tane yedi basamakta benzerliklerini görebiliriz:

    1.yedi basamak: Âmenû olmak (Vel Asr) / Allah’ın âyetlerini okumak (Bakara-151).

    2.yedi basamak: Amilüssalihat yapmak (Vel Asr) / Nefsleri tezkiye etmek (Bakara-151).

    3.yedi basamak: Hakk’ı tavsiye etmek (Vel Asr) / Kitabı öğretmek (Bakara-151).

    4.yedi basamak: Sabrı tavsiye etmek (Vel Asr) / Hikmeti öğretmek (Bakara-151).

    Birinci ve ikinci yedi basamaklarda Kur’ân’ın lâfzı, üçüncü yedi basamakta Kur’ân’ın ruhuna hazırlık ve dördüncü 7 basamakta 7 ruhu öğrenilir.

    Cuma-2 ve Âli İmrân-164’te hikmetin ötesinin öğretilmesi olmadığı için, Kur’ân-ı Kerim’in bütününü ihtiva etmemektedir. Allah, herkesin Allah’a kul olmasını, Allah’a teslim olmasını ve Allah’a karşı takva sahibi olmasını emretmiştir. Bu faktörlerin üçü de salâh makamının 5. kademesinde sona erer ve hepsi de 7 safha gösterir.

    1.SAFHA: Allah’a ulaşmayı dilemek.

    2.SAFHA: Mürşide ulaşmak.

    3.SAFHA: Ruhu Allah’a ulaştırmak.

    4.SAFHA: Fizik vücudu Allah’a teslim etmek.

    5.SAFHA: Nefsi Allah’a teslim etmek.

    6.SAFHA: İrşad olmak

    7.SAFHA: İradeyi Allah’a teslim etmek.

    Ne yazık ki bugünkü dîn öğreticileri bu bütünden haberdar değillerdir.

    Allah razı olsun. Sevgilerimle…

    Devamını Oku

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.