Nevzat Laleli – Giresun Kerasus Haber
DOLAR

43,2823$% 0.21

EURO

50,1793% -0.15

STERLİN

57,9015£% -0.04

GRAM ALTIN

6.373,01%-0,32

ÇEYREK ALTIN

10.554,00%0,31

BİST100

12.668,52%1,70

BİTCOİN

4107526฿%-1.5656

Sabah Vakti a 02:00
Giresun HAFİF KAR YAĞIŞLI -9°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Nevzat Laleli

Nevzat Laleli

15 Ocak 2026 Perşembe

Adil Düzenin Temeli Ahlak

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geleceğimizi düşünmek ve yapacağımız hareketlere ona göre şekil vermek durumundayız. Çünkü bugünler bizim ise, gelecek çocuklarımızın ve torunlarımızındır. Onlara bırakacağımız ülkemizin nasılını düşünmek, bizim evlatlarımızı düşünmemiz demektir.

Bugünümüzü sorgulamaya ‘önce ahlak ve maneviyat’ açısından ele almak istiyorum. Ahlak, insanı yücelten erdemlerin başında gelmektedir. Yaratan Allah’ın her an bizleri murakabe ettiğine inanan, yaptığı bütün işleri O’nun rızasını kazanmak için yapan, kendi hakkına razı ve başkalarının haklarını gözeten insanlar yüksek ahlaka ermiş olanlardır. Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v.); “Ben yüksek ahlakı kemale erdirmek için gönderildim” buyurmuştur.

Ahlakın insanlara, küçük bir çocukken verilmesi, verilmeye çalışılması gerekir. Atalarımız buna, ‘Ağaç yaşken eğilir’ demişlerdir. Önce ailede anne ve babanın söylem ve hareketlerinde kullandığı değerler çocukların gönlüne ve kafasına kazınır. Daha sonra okul, çevre ve tanıtım vasıtaları gazeteler ve televizyon çocuklarımıza ahlakın verilmesine çalışmalıdırlar.

AHLAK VE AHLAKSIZLIK

Şunu hemen belirtmeliyim ki, yeryüzünde ve tarihler boyunca ahlak tekdir. O da İslam’dan kaynaklanan ahlaktır, İslam ahlakıdır. Adem (a.s.)’dan son Peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar bütün Peygamberler işte bu tek ahlakın örneği ve önderi olmuşlardır. Onun dışında ahlak var zannetmek en azından ahlakın ne olduğunu bilmemek, ahlaksızlık uçurumuna düşmektir.

1974 yılında CHP-MSP koalisyon hükümetinin protokol hazırlama safhasında MSP (Milli Selamet Partisi) tarafı okullara ‘ahlak dersleri konulacak’ şartını getirirken, CHP tarafı da; ‘batılı bir takım düşünür ve felsefecilerin ahlakları da vardır’ diye karşı fikirler öne sürmüş ve bunun propagandasını yapmışlardı.

Bizim ve çocuklarımız için insanların en mükemmeli ve ‘üsvetün hasene- en güzel örnek’ olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.); “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Daha sonra ebeveyni (ana-babası) onu Müslüman’sa Müslüman, Hıristiyan’sa Hıristiyan, Mecusi ise Mecusi yapar” buyurmuştur.

Çocuklarımızın etrafını çevreleyen bütün eşya ve canlılar, onların üzerinde birtakım izler bırakırlar. Bu eşya ve canlıların çocuk üzerinde müspet (olumlu) izler bırakmasını sağlamak önce ana-babaya, sonra da çevre olarak tanımladığımız arkadaşlarına, okul ve öğretmenlere, gazete ve televizyonlara düşer. Çocuğun her yönde bir ahlak numunesi (örneği) görmesi, onlardaki güzel hasletlerin (özelliklerin) çocuğa yansımasını sağlayacaktır.

İçlerinde kıymetli bir zatın da bulunduğu bir sohbet toplantısında odaya bir küçük çocuk girer. Sohbeti yapan zat hemen ayağa kalkar ve çocuğu karşılar. Sohbette bulunanlar bu olaya şaşırırlar. Uygun bir zamanda kendisine; “Üstad, gelen çocuk için ayağa kalktınız. Bunun sebebi nedir?” derler. O zat; “Çocuk, hayatında yapması gereken hareketleri bizden görmezse bunları başka nereden öğrenecek?” diye cevap verir.

Ahlak ve maneviyat, insanların temel ihtiyaçlarından olan yemek yemekten, giyinmek için elbise ve ayakkabı tedarikinden, içinde oturacağımız meskenlerden, fert ve toplumun mutluluğu için yapılacak siyasetten daha önce olması gelmesi gerekir.

Ekmeğin topraktan sofralarımıza gelinceye kadar geçirdiği evrelerde çalışan insanların ahlak ve maneviyat ehli olması gerekir ki maliyet fiyatı içerisinde lüzumsuz masraflar ve israflar bulunmasın. Yoksa 50 Kuruş’a yiyeceğimiz ekmek bize 5 Lira’ya mal olacaktır. Çünkü ahlak ve maneviyat insanların dürüst olmalarını sağlayan yegâne ölçüdür. Onun için Milli Gençliği yetiştirirken 50 yıldır çalışmalarımızda sloganımız, ‘gencin süsü, güzel ahlaktır’ olmuştur.

SİYASETTE AHLAK

Siyasette ahlak çok daha fazla öneme sahiptir. Siyaset, malın, canın, evlatların, ırz ve namusun ve her şeyin emanet edildiği çok önemli bir yerdir. Siyaset sahipleri, isterlerse bu değerlere sahip çıkar, onları korur, gözetir ve geliştirirler. Ve eğer isterlerse bu değerlere önce kendileri musallat olurlar. Çünkü ellerinde yetki ve salahiyet vardır. Çıkaracakları kanunlarda, yönetmeliklerde, tebliğlerde halkın mutluluğunu esas almak yerine bir kısım azınlığın mutluluğunu esas alıyorlarsa orada ahlakın önemi daha açık görülecektir.

Halkımızın siyasetçi için söylediği; “Onlar, bizim dert ve dileklerimizi sigara paketinin arkasına not ederler, pakette sigara bitince onu çöpe atarlar” böylece halkın dert ve dilekleri üzerinde ne kadar durduklarını ispat ederler şeklindedir.

Siyasetçiler, okullara ahlak ve maneviyatı derslerini koymuyor ve çocuklara öğretmiyorlarsa o çocuk bunları başka nereden öğrenecektir? Ahlaktan yoksun yetişen çocuk bir müddet sonra önce evindeki annesine ‘kocakarı’ babasına da “moruk” demeye başlayacak; “moruk harçlığımı artır, yoksa çeneni kırarım senin” diyebilecektir. Bu ters hareketler daha sonra hayatının her safhasında çevresindeki insanlara yansıyacaktır.

Bu yapıya sahip çocuklar büyüyüp iş adamı olunca da (bugün olduğu gibi) müşterilerine ‘yolunacak kaz’ gözüyle bakacak ve her işini daha çok parayı nasıl alırım diye çalışacaktır. Örneğin, doktor olacak ameliyat gerektirmeyen hastalarını bıçak altına yatırarak kesecektir. (Ülkemizde sezaryenle doğum oranı bugün yüzde 60’a erişmiştir. Hâlbuki batı ülkelerinde bu oran yüzde 10’dur – E. Sağlık Bakanı)

Hâlbuki ahlak çocuklarımızın, anne ve babalarına; “Anneciğim, babacığım” demesinin adıdır. Bir ayette belirtildiği gibi; “Onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlarsa onlara of bile dememesi” gerektiğinin adıdır. Sonuçta, evlatlarımızı ‘evliya gibi…’ ya da, ‘eşkıya gibi…’ yetiştirmek başta bizim ve sonra da siyasetçilerin icraatlarıyla yakından ilgilidir.

Devamını Oku

Genç ve Özellikleri

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gençlik hülyasına dalanlarla, gençlik elden gidiyor krizine girenlerin çevremizde bol bol bulunduğunu bir materyalist dönemde yaşıyoruz. Delikanlı 18 – 20 yaşındadır, bu yaşın ve yaşa ait heyecanın bütün bir ömür devam edeceğini sanır. Bir uzun emel, bir hülyadır ki tutturmuş gitmektedir. Bir de bakar ki 10 – 15 sene çok çabuk geçip gitmiştir. Çevresindeki dünkü çocuklar her gün biraz daha büyümekte, serpilmektedirler. Kendine hitap ederlerken önceleri ağabey, bir müddet sonra da amca demeye başlamışlardır. Bazı çocukların otobüs ve yeraltı trenlerinde kalkıp kendilerine yer verdiklerini görürüler. Hatta bazı küçük çocuklar dede bile demektedirler. Bu hitap şekilleri ve hareketler ister istemez bizim gencimizde birtakım duyguların yerleşmesine sebep olmaktadır. Yaşlanmakta olduğunu kabul etmeye mecbur olduğunu görmektedir.

Gençlikten ayrılmak ve yaşlılığa yelken açmak birtakım adamlarda, tarifi imkânsız depresyonlar oluşturmaktadır. Tutan elin tutmaz, gören gözün görmez olacağı, küçük dağları ben yarattım dercesine dik tuttuğu başın, beliyle birlikte eğileceğini, ayakların artık vücudunu taşıyamaz olacağı düşünceleri bizim yaşlı delikanlıyı ölmeden önce öldürmektedir. Bu olumsuzluklardan kurtulabilmek için yaşına yakışmayan hareketler içerisine girer. Gereksin gerekmesin her gün sinekkaydı tıraşını olur. Kendinden küçüklerle oturup kalkar. Şakalar yapar, şakalaşır.

Zaman hükmünü sürdürmekte ve ne yapılırsa yapılsın yaşlanmanın ve daha sonra gelecek ölümün önüne geçilememektedir. Bir Allah dostunun gençlik, ihtiyarlık konularında kulaklarımızda her an çınlaması gereken bir sözü; “Gençlik, göz kapatıp açmak gibi kısa zamanda geçiyor” diyen birisine bu Allah dostu; “İhtiyarlık da öyle.” diyerek ders vermesi oluyor. Aslında hayatın çok kısa olduğunu bilmek, akıllı bir insan olarak işin sonunu daha başından düşünerek, gerekeni yerine gerekmek olmalıydı.

GENÇ NASIL OLUR?

Şimdi sizlere hayatın bütün devrelerinde ve ahirette bile genç kalmanın sırrını ifşa etmek istiyorum. Bunun tek yolu vardır ve bu yol; “İslam’a inanmak ve her türlü fedakarlığa da hazır olarak bu yolda yürümektir.” Biz bunu Milli Gençlik Vakfın’da çalışırken bir slogan haline getirmiş ve hiçbir yaş dilimini dışarıda bırakmadan; “Genç; inancı ve ideali uğruna fedakârlık yapabilendir” demiştik. Gençliğimize örnek olarak, Peygamberimizin övgüsüne mazhar olmuş 21 yaşında çağ kapatıp çağ açmış, İstanbul gibi bir şehri feth etmiş, bu konudaki azmini göstermek üzere; “Ya ben İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni” diyen Fatih Sultan Mehmed’i göstermekteydik.

Bir diğer örneğimiz ise Peygamberimizi Medine’deki evinde misafir etme şerefini yakalamış ona hizmet etmiş bir büyük zata aitti. Ömrü, cihad meydanlarında geçmiş İslam ordusunun bayraktarlığını yapmış, 90 yaşına geldiği halde 6 oğlu ve torunu ile birlikte at sırtında, deve sırtında iki kere İstanbul önlerine gelmiş, İstanbul fethinden önce ruhunu teslim ederken; “ölünce cesedimi düşman tarafına götürebildiğiniz kadar götürün ve oraya defnedin. Kabrimden, hakkı hâkim kılacak atlıların nal seslerini duymak istiyorum” diyen Eba Eyyüp El Ensari’ye (r.a.) aittir.

Sultan Fatih hazretleri için bir gençtir diyebildiğimiz halde, olgun bir insanın bütün özelliklerini üzerinde taşımaktadır. Çağımızda hangi genç; “Lala, karşı tarafta bir evden her gece sabahlara kadar ışık geldiğini görüyorum. Kimdir bu şahıs?” diye sorunca, araştırmalar yapılır ve evde bir genç talebenin (öğrenci) bulunduğu ve sabahlara kadar ders çalıştığı için lambasının yanmakta olduğu haberi verilir. O zaman Fatih; “Gidin ona söyleyin. Gündüz çalışıp gece istirahat etsin. Onun benim gibi İstanbul’u almak gibi bir derdi mi var” demiştir.

HAKKI YERYÜZÜNE HÂKİM KILMAK

İstanbul’un fethinden sonra Batı Roma’nın başkenti Roma’yı da feth etmek böylece Peygamberimizin; “Kostantiniye elbet bir gün feth edilecektir. Onu feth eden komutan ne güzel komutan, onu feth eden asker ne güzel askerdir” methinde (övgüsünde) şüphede kalmak istemedi. Kocaeli-Gebze’de ordugâhını kurdu. Anadolu ve Trakya’dan gelecek askerlerin toplanması sağladı. Harekât Roma’ya olduğu halde ordugâhın İstanbul’un doğusunda kurulması düşmanı yanıltmak içindi. Bu arada baş vezir; “Sultanım. Bu kez sefer ne tarafa?” diye sorunca ona; “Baka Lala. Eğer düşüncemi sakalımdan bir kıl bilseydi onu kopartır, yakardım” diyerek, askeri sırrın ne kadar önemli olduğunu gösterdiği gibi azim ve kararlılığın mümtaz örneklerden biri olduğunu da gösterdi.

Evet, Sultan Fatih geçlerimiz için gerçekten çok önemli bir örnektir.

İNANÇ VE FEDAKÂRLIK

Şu anda İstanbul’da metfun olan ve adını Eyüp olarak bir semte veren Eba Eyyüp El Ensari hazretleri de yine başka önemli bir örnektir. Çağımızda hangi genç, 90 yaşındaki bu zatın yaptığını yaparak Medine’den İstanbul önlerine deve sırtında gelebilir? Zamanımızda 90 yaşında ki bir insanın yapacağını hayal bile edemediğimiz bu çalışmaları yapan Hz. Eyyup’a ihtiyar (yaşlı) diyebilir misiniz? Bu zat bu gücü nereden bulmaktadır?

O halde yaşı 18 – 20 iken büyük işler becerebilen gençlerden olabilmek de, 90 yaşına geldiği halde kendini genç zannedenlere taş çıkartan bu örnek gençlerden olabilmek de her halde mümkündür. Bunun sırrı ‘İnanmak ve inandığı yolda fedakârlığa yapmaya hazır olmaktan’ geçmektedir.

Devamını Oku

Sahipsiz Millet Olduk

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ben, ahlakın, her şeyin önünde, her şeyin temelinde olduğuna inanıyor, bunu söyleyip bunu yazıyorum. Aslında ahlak olmayınca ne paranız oluyor ne de adaletiniz, ne sıhhatiniz ve ne de eğitiminiz.

Hiç etrafımıza bakıyor muyuz? Neredeyse ilköğrenim son sınıf öğrencileri bile flört yapmaya başladılar. Arka sokaklarda güya maneviyat sahibi olduğunun işareti olan başında başörtüsü olan genç kızlar yanlarında saçı sakalı birbirine karışmış bir takım hırpani kılıklı oğlanlarla flört yapıyor, arkadaşlık kuruyorlar.

Allah’ın (c.c.) yarattığı iki ayrı cinsin birbirini çekme, birbirine ilgi duyma, birbirini sevme ve âşık olma duyguları ile yine iki cinsin birbirlerine karşı şehvet istekleri elbette nikâhlı birlikteliklerde fevkalade yararlı duygulardır. Bu duygular olmasaydı iki ayrı cinsin bir araya gelmesi, yuva kurmaları, çocuk sahibi olmaları böylece neslin devamı mümkün olamazdı.

Yukarıda saydığım duyguların nikâhlı birliktelik için çok faydalı duygular olmasına rağmen flört gibi, kız – oğlan arkadaşlığı gibi yakınlaşmalarda ise başta bu eylemin içindekilere, sonra topluma olmak üzere çok zararlı yönleri olduğu görülmektedir.

‘Flört yangınına’ bir kere kapılan gençler önce bakışmalarla daha sonra birbirlerinin ellerini tutmalarıyla, kol kola girmelerle, tenhalarda (şimdi artık açıkça ve her kesin gözü önünde) öpüşüp koklaşmalarla devam etmekte bu yola girenlerin artık kendilerini kurtaramadıkları sonuç ise nikâhsız cinsel birleşmeye yani zinaya kadar gitmektedir.

Ailenin önemsenmediği Avrupa’da bu işler teşvik görebilir ama; “aileye büyük kutsiyet atfeden bizim toplumumuzda aile olmazsa bizim toplumumuz da olamaz” diyenler bu yangını söndürmeye mecburdurlar.

‘Flört yangını’ isimli konferansımda ve hazırlamakta olduğum kitabımda da temas ettiğim gibi bu tür kız oğlan arkadaşlıklarının yüzde doksanı hüsranla sonuçlanmakta geri kalan ancak yüzde onluk bir kesimi yuvasını kurarak mutlu olabilmektedir.

Bu tehlikeli maceranın sonunda, delikanlı üzerinde pek tesiri olmamakta ise de kız üzerinde fevkalade derin tesirler bırakmakta, kız kendisinin aldatıldığına kanaat getirmekte bu maceradan sonra bir başka gençle evlense bile kocası olan insanı, daha önce bir başkası ile aldatmış olmasının verdiği eziklikten kurtulamamaktadır. Bu durum ise aile mutluluğuna tesir etmekte kurulan yuvanın yıkılmasına gitmektedir.

FLÖRT VE NİKÂHSIZ BİRLİKTELİK

Ayrıca nikâhsız birleşmeler sadece bu kendisiyle flört yapılan gençle kalmamakta, bu maceranın devamında ister iyilikle, ister şantaj veya tehditlerle, kız başkalarıyla birleşmeye ve fuhşa zorlanmaktadır.

Sonuç toplumun temeli olan sağlam aile yapısı kurulamamakta, kişilikli evlatlar yetiştirilememekte flört kurbanı kızlar hayatları boyunca artık mutlu olmak, çocuk sahibi olmak gibi ulvi duygulara sahip olamamaktadırlar.

Kötü yollara düşürülmüş birçok kadın gördüm ki bunların bir atasözü gibi ağızlarından hiç eksik etmedikleri; “Erkek milletine güvenilmez” sözleri ile artık bebekleri (babası belli olmayan) olmadığından kucaklarında yapma bebek taşımakta ve bebek özlemlerini bu şekilde gidermeye çalışmaktadırlar.

Gençlik heyecanları ve tecrübesizlik, birçok kızımızı bataklığın içerisine itmekte başta ana baba olmak üzere hiçbir yetkili de olaya müdahale edememekte (böyle kadınlara serbest çalışma vesikası verilmekte) sadece seyirci olmaktadırlar.

Beyler yazık bu kızlarımıza… Onların da bir yuva kurmaya; “Bu erkek kocamdır” diyecekleri bir erkeğin himayesine girmeye, anne olmaya, çocukları olmaya ve onları sevgi ve şefkatle yetiştirmeye hakları vardır. Kızlarımızın bu haklarını onların tecrübesizliklerine kurban edemeyiz, etmemeliyiz.

BU YANGIN NASIL ARTIYOR?

Şurası bir gerçektir ki bugün özellikle 28 Şubat post modern darbesi ve sonrası hükümetler bilerek veya bilmeyerek kız ve oğlanları değişik şart ve şekillerde bir araya getirmeye çabası içindedirler. Mesela 28 Şubat’tın kapattığı Kız Liseleri, Kız İmam Hatip Ortaokulları, Kız Meslek Liseleri, Kız Özel Okulları 17 senedir bir daha açılmamıştır. Kız ve erkek çocukları buralarda yan yana, göz göze, el eledirler.

Şurasını, burasını açmaya ve başkalarına göstermeye çalışan kız ve kadınlarımız bugün o kadar fazladır ki otobüslerde tramvaylarda veya metroda erkeklerin birçoğu gözlerini bu kadın ve kızların açık uzuvlarından kaçırmaya ve bakmamaya çalışmakta oldukları gözlemlenmektedir.

Ve bu açıklık, müstehcenlik yaşamı ile gençlerin (çocukların) flört yangını körükleyen bir önemli vasıta da, Hükümetin özelleştirme oyunlarıyla artık birçoğu, yabancıların eline geçmiş olan televizyonlarıdır.

Bu televizyonlar, Almanya’da ve Avrupa’da gece saat 24.00 sonra gösterilen filmleri, dizileri maalesef ülkemizde seyredilme oranları en yüksek zamanlarda yayınlamakta sanki tv kanalı değil ‘genelev penceresi’ olarak yayınlar yapmaktadırlar.

KİM DUR DİYECEK?

Ey RTÜK, (Radyo ve Televizyon Üst Kurulu) 3984 sayılı RTÜK kanunu ve buna bağlı yönetmelikleriniz de bulunan; Yayın İlkeleri e maddesi: ‘Yayınlar, toplumun milli ve manevi değerlerine ve aile yapısına aykırı olmamalı, toplumun en küçük birimi olan aile yapısını zedeleyecek nitelikte yayın yapılmamalıdır.’

Yayın ilkeleri t maddesi: ‘Cinsel duyguları sömürmeye yönelik, bireyleri cinsel meta olarak gösteren, insan bedenini cinsel tahrik unsuruna indirgeyen, toplumsal yaşam alanı içinde sergilenemeyecek mahrem söz ve davranışlar içeren yayınlar yapılmamalıdır’ maddeleri boşuna mı yazılmıştır.

İşte ben, bu ülkenin bir vatandaşı olarak söylüyorum ve hatta haykırıyorum.

Bir millet yok oluyor beyler… Evlatlarımızı bu yangından kurtarın… Kendilerinden rey aldığınız halktan ve bir gün mutlaka kendisine döneceğimiz Hakk’tan korkun…”

Devamını Oku

İstenmeyen Adam Baba

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu.

Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve; “Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak” diyerek rest çekti.

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala ona ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu.

Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can; “Baba bende seninle gelmek istiyorum” diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

BAĞ EVİ YEDEK EV

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına; “Baba nereye gidiyoruz?” diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar.

Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en sonda babasını sırtladı yatağa yerleştirdi.

Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hâkim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can’ın elini tutup hızla barakayı terk etti. Arabaya bindiler. Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.

MEN DAKKA DUKKA

Can; “Baba sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim” diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında; “Beni affet baba” diyerek babasının boynuna sarıldı.

Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu; “Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet” diye hatasını belli ediyordu. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu…

“Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum” dedi.

Baba evladını bir ömür omuzlarında taşımış ama evladı onu ahir ömründe bir müddet taşıyamamıştı.

Devamını Oku

Muhammed Gibi Dost

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Böyle bir dostunuz oldu mu?

“Söyle bana arkadaşını, sana kim olduğunu söyleyeyim.”

* Daima düşünceliydi.

* Susması konuşmasından uzun sürerdi.

* Lüzumsuz yere konuşmazdı.

* Konuştuğunda ne fazla, ne de eksik söz kullanırdı.

* Dünya işleri için kızmazdı.

* Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.

* Kötü söz söylemezdi.

* Affediciliği tabii idi, intikam almazdı.

* Düşmanlarını affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.

* Kimseyle çekişmezdi.

* Çok konuşmazdı.

* Boş şeylerle uğraşmazdı.

* Umanı umutsuzluğa düşürmezdi.

* Hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.

* Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınar ve ayıplardı.

* Kimsenin kusurunu araştırmazdı.

* Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.

* Yanında en son konuşanı ilk önce konuşan gibi dikkatle dinlerdi.

* Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi.

* Her zaman ağırbaşlıydı.

* Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı.

* Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.

* Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü.

* Yürürken ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmazdı.

* Adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilirdi.

* Vakar ve sükûnetle rahatça yürürdü.

* Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.

* Dostlarına şöyle derdi: “Dünya da garip bir kimse yahut bir yolcu gibi ol.”

* Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir hâletle dururdu.

* Âdet üzere sarf edilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı.

* Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.

* Fakirlerle birlikte yerdi; öyle ki onlardan ayırt edilmezdi.

* Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.

* Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmezdi.

* Bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.

* Sabahları evinden çıkarken şöyle derdi: “İlahi, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlık edilmekten sana sığınırım.”

*Sıradan değildi. Ama sıradan insanlar gibi yaşardı.

*** O, HZ. PEYGAMBERDİ. (S.A.V.)***

Devamını Oku