Nevzat Laleli – Giresun Kerasus Haber
DOLAR

41,0867$% 0,34

EURO

48,0345% 0,42

STERLİN

55,6355£% 0,81

GRAM ALTIN

4.559,22%1,16

ÇEYREK ALTIN

7.397,00%0,92

BİST100

11.288,05%-0,71

BİTCOİN

4451885฿%-3.75496

Sabah Vakti a 02:00
Giresun AÇIK 22°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Nevzat Laleli

Nevzat Laleli

28 Ağustos 2025 Perşembe

    Açlığa Yelken Açtık

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Necdet Buluz, alınan siyasi kararlarla çiftçinin halini gündeme getirerek; “Gıda maddelilerinde gümrük vergisinin kaldırılması, yerli gıda üremimizi bitirir” diyerek aşağıdaki yazıyı kaleme almıştır. Biz de bu yazımızda; “Ülkemizin sahibi var mı? Varsa nerededir?” diyor ve yazı başlığını, Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın 1970 yılında TBMM de yaptığı ‘Ortak Pazar’ konulu bir gensoru önergesi konuşmasından alıyoruz. “Aç kalacağız, aç…”

    Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Başkanı Şemsi Bayraktar, yaptığı bir açıklamasında; “Enflasyonla mücadele gerekçesiyle kırmızı et ve hububatta gümrük vergilerinin indirilmesinin tarım sektörünü batıracaktır” dedi.

    Türkiye’de iç ve dış sorunlar yumağı giderek büyüyor. Bu sorunlar arasında yerini her zaman koruyan tarım sektörünün sıkıntılarına her gün yenilerinin eklendiğini görüyoruz. Şu gerçeği bir kez daha vurgulayalım. İşin en kolay tarafı ithalattır. İthal mallarla sorunun çözümü bugüne kadar mümkün olmadı, bundan sonra da olmayacağı artık görülmelidir.

    Kırmızı et ve hububatta şimdi gümrük vergilerinin indirilmesine gidiliyor. Bunun da enflasyonla mücadelede önemli bir adım olacağına dikkat çekiliyor. Ancak, çözüm yolunun bu olmadığı görülüyor. Geçmişte çok gördük ve yaşadık, üreticiler bundan çok etkileniyor. Üretim düşüyor. Bundan sonra sıkıntı daha da büyüyor.

    GIDA ÜRETİMİ OLMAZSA MİLLET YOK OLUR

    “Buğday ve arpada piyasa durdu. Dışarıdan giren bir mal yok. Gümrükleri düşüreceğim demeniz, bu söylem dahi yetti. O kadar zamansız bir söylem oldu ki; şu an tüccar piyasaya girmiyor, üretici tedirgin ve bazı bölgelerde şu an alım satım durdu. Girdi fiyatları yüksek, verim düşükken bu malların gümrük vergileri de indiriliyor. Çiftçimiz, bu şartlarda nasıl rekabet edecek? Tarım biterse, kırsalda yaşayan 20 milyon insanımız ne yapacaktır? Gençler göç ediyor. Şimdi tarım yaşlılara kaldı. Bayanlar ve yaşlılarla tarımı götürüyoruz. Bunlar da tarımdan çekilirse kim üretecek, bu ülkeyi kim besleyecek? Gençler kaçıyorlar tarımdan. Bu ülkeyi nasıl, kimle besleyeceğiz? 5-6 milyon insanımıza iş sağlayan bir sektör olan tarımda sürdürülebilirliğe zarar verilmemelidir. Gümrük birliğine tarımı sokarken, size buğday, arpa, et satacağız ama tarımda işsiz kalanları da biz Avrupa’da istihdam edeceğiz diye bir anlaşma mı yapılacak? Bunları Avrupa’ya, et, buğday ithal ettiğimiz ülkelere mi göndereceğiz?

    Bu söylemler doğru söylemler değildir. Et fiyatlarımız yüksek ama üretici fiyatlarına baktığımızda üreticinin kilogram başına 15 lira para kazandığı görülüyor. Sekiz ay besi yapan üreticinin karı yüzde 10’ü geçmiyor. Bu gümrüklerle ithalat yaparsak sektör batar. Üretimi sürdüremez hale geliriz. Bunu geçmişte yaşadık. 2010 yılında başlayan ithalata bu ülke 5 milyar doların üzerinde döviz ödedi. Ülkemiz bu kadar zengin değil. Kaldı ki biz her zaman söylüyoruz. Bizim potansiyelimiz var. Kendi çiftçinize vermediğiniz destekleri dünyada et üretimi yapan çiftçilere veririsiniz. Onların bayram yapmasını sağlarsınız. Davul zurnayla Türkiye ihracat yaparlar.

    Bu bir hatadır. Bu yanlıştan da dönmek lazım… Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığımız yetkisini kullanmalı, ithalat kontrol belgesi vermeyerek ithalatı önlemelidir. Tarım Bakanlığımız yetkisini ithalatı önleyecek şekilde kullanırsa problemin aşılmasına katkı sağlar. Bakanlığımızdan da bunu bekliyoruz. İthalat ‘yapılmasın’ diyoruz.”

    Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz. Ancak, konu ile iç içe olan sektörlerin önerisini görmezden gelmek de bir hatadır. Yıllardır sürdürülen bu hatalara yenilerinin eklenmesi ile sorunların daha da büyüyeceğini şimdiden görebilmekteyiz.

    İthal ürünlerin kalitesiz, kanserojen yüklü ve damak tadımıza uygun olmadığı da sıklıkla dile getiriliyor. Yerli ürün yetiştirilmesine her türlü desteğin sağlanması gerektiğini bir kez daha yineleyelim.

    BİR BİLENE DANIŞIN

    Geçmişte birçok hükümet tarım politikalarını oluşturmadan önce sektörün önde gelen kurum, kuruluş ve kişilerden, üniversitelerden görüş alır, gelen raporlar doğrultusunda da sektöre yön veren kararlar alınırdı. Milli tarım politikalarının mutlak şekilde oluşturulması gerektiği görüşümüzün altını kalınca çizmek istiyoruz.

    Dünyada tarım alanında kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biri durumundaydık. Şimdi ekilecek alanlarımız kalmadı, et, hububat ve çeşitli tarım ürünleri ithal eden ülke konumuna geldik. Her geçen yıl da ekil alanlarımız azalıyor.

    Bir önemli konu da şudur. Üretici malını elden ucuz çıkarıyor, para kazanamıyor. Pahalı mal tüketiciye de yansıyor. Çarşı-pazarda pahalılık kol geziyor. TZOB Başkanı Bayraktar da bu konuya değinmiş ve şunları söylüyor:

    “Üretici ile market fiyatları arasında elmada 6.5 kat, kuru kayısıda 5 kat, kabakta 3.9 kat, maydanozda 3.8 kat, salatalıkta 3.7 kat bulunuyor. Görüldüğü gibi üretici market fiyatları arasındaki makasta sorun devam ediyor.”

    Üretimin musluğu kesilir, üreticiler sıkıntılarla baş başa bırakılırsa (Avrupa da olduğu gibi) devlet desteği sağlanmazsa üretim durur ve millet aç kalır, aç…

    Allah sana rahmet etsin Erbakan Hoca…

    Devamını Oku

    Saadet İstiyor muyuz Acaba?

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Genel seçimlerde alınan neticeler ne göstermektedir? Önce seçimlerin ve neticelerinin milletimize hayırlar getirmesini Allah’tan (c.c.) diliyorum. Çünkü biz inanıyoruz ki ‘Esbab-a sarıldıktan sonra elde edilen netice, hakkımızda en hayırlı olan neticedir.’

    Her seçimde olduğu gibi medya kimi tutmuş, kime destek vermişse o partinin oy oranını yükselmiştir. Bir de tenkit veya takdir edilse bile alternatif konumuna giren ve milletin dikkatine sunulan partiler barajı aşarak Meclis’e girmiştir.

    Seçim neticeleri açısından 25 senedir tek başına iktidar olan ve icraatları açısından milletimizden tasvip görmeyen AKP, devletin tüm imkânlarını kullanarak seçimlere girmiş, buna rağmen büyük oranda oy kaybetmiştir.

    Milli İttifak, Saadet Partisi ile seçimlere girmiş, canla başla çalışmıştır. Ancak kayıkçı kavgası milletimizi, sitemin partilerine yönlendirmiştir.

    Bir an düşünelim. Şu anda Meclis’e giren partilerden hangisi bu ülkeye huzur ve barış getirebilecek, hangisi milletin dertlerine çözüm üretebilecektir. Bu sözler bol bol konuşulduğu ve yazıldığı halde bunu nasıl gerçekleştirecekleri konusunda tek bir icraat gösterememektedirler.

    AYNI TAS, AYNI HAMAM

    ‘Analar ağlamasın’ deniyordu. Nasıl olacak bu? Haim Nahum planı gereği, ülkenin parçalanması, milletin birbirine düşman edilmesi nasıl önlenecek? İslam kardeşliği ilan edilmedikten sonra…

    Canımıza tak diyen işsizlik, pahalılık, geçim sıkıntısı, taşeron köleliği, asgari ücret rezaleti, emekli insan çilesi nasıl son bulacak? Üretim nasıl artacak, refah nasıl gelecek, dış ticaret açığı ve dış borçlar nasıl kapanacak? Adil düzeni kuramadıktan sonra…

    Kapımıza dayanan ve gençlerimizi yakıp kavuran, aileyi yok eden, toplumu mahveden flört yangını ve zina her gün artarken, nasıl olacak da huzur ve mutluluk elde dilecek? Aile kutsiyetini, gençlerimizin kafasına ve gönlüne koymadıktan sonra…

    ‘Babaya moruk, anneye kocakarı…’ diyen ve yer yer onları azarlayan, tartaklayan ve hatta öldüren, ‘Hocasına bıçak çeken…’, Komşusunun malına ve ırzına göz diken bir nesil nasıl olacak da ‘anneciğim, babacığım’ diyebilecek? Onlara ‘of bile denmemesi’ gerektiğini nasıl öğrenecek? Milli eğitimde bir ahlâk ve maneviyat devrimi yapmadan…

    Hırsızlık, soygun, hortumlama, rüşvet, yandaş kayırma, mala, cana ve ırza tecavüz nasıl önlenecek? ‘Devletin malı deniz, yemeyen domuz’ mantığı nasıl yok edilecek? Her işimizin başına ‘Ahlak ve maneviyatı’ koymadan…

    Aman devletimiz borçlanmasın (dolayısıyla millet) diyerek kısa ve uzun vadeli tahvil çıkarma ile yüksek faizli iç ve dış kredi kullanmak yerine, ‘Denk bütçe yapmadan ve Havuz sistemi…’ kuramadıktan sonra…

    Batı eksenli dış politikamızla, AB Bakanlığı kurmakla sadece Batılıların dümen suyunda gitmekten nasıl kurtulacağız? Daha dün bizim idaremizde iken bugün her biri bir yangın yerine dönen mazlum ve masum Filistin, Gazze, Irak, Suriye, Afganistan ve diğer Müslüman ülkeler Batılıların işgal ve sömürüsünden nasıl kurtarılacak? ‘Bana ne Amerika’dan…’ diyebilen şahsiyetli bir dış politika uygulayamadan…

    Bu ve benzeri sorular daha çok artırılabilir. Bu köklü değişiklikler olmadıktan sonra parti değiştirmişsin, iktidar değiştirmişsin bunların pek fazla bir önemi olmayacaktır.

    Bir değişmez hükmü burada zikretmek istiyorum. ‘Siz nasılsanız, öyle idare olursunuz.’ Siz saadete layık değilseniz, size saadet gelmez, gelemez.

    Bu esasta ferdin tek tek düzelmesinden çok, toplumu idare eden kanunların değiştirilmesi için çalışılması konu edilmektedir.

    PARTİZANLIK DEĞİL KARDEŞLİK

    Siz, partizanlığı tercih eder de yarınınızı, çocuklarınızı, torunlarınızı ve onların geleceğini düşünmezseniz, ‘Bizim asker en büyük asker’ mantığı ile hareket ederek bu ‘ahlaksız ve sömürücü rejimin’ herhangi bir partisine oy verirseniz, bir de üstüne üstlük sizden olmayanı düşman ilan ederseniz, tarafsız olması gereken kurumlarımızı bir tarafın kurumu haline getirirseniz, kötü geleceğimiz artık baştan beli olmuştur, demektir.

    Saadet, ucuz bir meta değildir. Saadete kavuşmanın da bir bedeli vardır. Bu önce bizlerin saadete (huzur ve refaha) layık olacak bir yapıya yönelmesi, arkasından da bu saadeti size getirebilecek tek parti olan Saadet Partisi’ni desteklemekten geçecektir. Çünkü köklü değişim vadeden tek siyasi parti, Saadet Partisi’dir.

    Ben de mutlu olmak istiyorum diyenler… Anlatabildik mi?

    Yazımı üstat Necip Fazıl Kısakürek’in bir şiiri ile bitirmek istiyorum.

    Mehmedim sevinin başlar yüksekte

    Ölsek de sevinin eve dönsek de

    Sanma bu tekerlek kalır tümsekte

    Yarın elbet elbet bizimdir

    Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir.

    Devamını Oku

    Yaşama Ümidimiz Nerede?

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Bir insanı ‘gelecek umudu’ yaşatır. Bunu ifade eden birçok atasözlerimizin biri de bu; “Ümitsiz yürek, petrolsüz lambaya benzer” sözüdür. Nasıl gaz yağı olmayan lamba yanmazsa ümidini yitirmiş insan veya ümidini yitirmiş toplumda yaşayamaz. Bu durumda olan bir insan hele iman nimetinden yoksunsa yapacağı tek şey intihar etmek olacaktır.

    Ümitsizliğe düşmüş, geleceğinden ümidini kesmiş bir toplum da anarşi ve terörün içerisinde kıvranmakta olan bir topluluktur. O toplumda öldürmeler ve cinayetler artmıştır. İntiharlar artmıştır. Hırsızlık, soygun ve gasp (kap-kaç) artmıştır. Tecavüz ve taarruzlar artmıştır. Toplumsal olaylar kendini ani olarak değil yavaş yavaş hissettiği için de gün geçtikçe bu tip olayların arttığı tespit edilmektedir.

    Köyünde, kasabasında eşi ve 2-3 çocuğu ile geçinmeye mecbur bir aile reisinin içerisinde yaşadığı hali tasavvur edebilir misiniz? Evin ihtiyaçlarına yetişmek için didinen bir babanın bugün geleceğe ümidi var mıdır, sizce? Olabilir mi? İstek ve taleplerine cevap alamayan bir annenin geleceğe ümidi olabilir mi? Öğrenimini sürdüren, kırk kapıdan iş aradığı halde hepsinden geri çevrilen, evlenecekse bunun masraflarını yapamayan bir evladın gelecekten ümidi olabilir mi?

    ÜLKEMİZİN DURUMU

    Ülkemizde halkımızın geleceğe olan güveni her geçen gün biraz daha kaybolmaktadır. Kalkınma hızımız düşmekte, enflasyon tırmanmaktadır. Güya yüzde 4 olarak belirlenen enflasyon hedefi, 2008 sonunda % 9,3 olarak gerçekleşeceği, daha sonra yıllarda bunun giderek artacağı Merkez Bankası tarafından açıklanmıştır.

    Uzun süredir yatırım ve üretimde ciddi düşüşler meydana gelmeye başladı. Bu yüzden işsizlik süratle artmaktadır.

    İç talepteki daralma sebebiyle, piyasada tehlikeli boyutta durgunluk başladı. Dar ve orta gelirli vatandaşlarımızın beslenmesinde önem taşıyan, buğday, bakliyat, pirinç, sıvıyağ fiyatları büyük ölçüde arttı, artmaya devam ediyor.

    Halkımızın temel gıdalarına 6 ay içerisinde gelen fiyat artışları, altından kalkılmaz bir hal almıştır. Pirince yüzde 123, ayçiçeği yağına yüzde 175, Kuru fasulyeye yüzde 161, Nohuda yüzde 175, Fakir sofraların vazgeçilmez yiyeceği bulgura yüzde 100 zam gelmiştir.

    NE İŞLE MEŞGULÜZ

    Bizim yöneticilerimiz çelik çomak oynamakta, millet işsizlik, yokluk, kıtlık, pahalılık içerisinde kıvranırken, bunlar horoz dövüşü yapmaktadır. Sanki Hacivat’la Karagöz oyunu, Pişekâr ile Kavuklu gibi orta oyunu oynanmaktadır.

    Memuru, işçisi, emeklisi, esnafı, çiftçisi ve işsizi başta olmak üzere milletin büyük çoğunluğu, yoksulluk ve açlık sınırına itilmişken Allah aşkına söyledikleri şu cümlelere bir bakın. Biri birini ‘ciddiyetsizlikle, sürrealistlikle’ suçluyorlar. Öbürü, ‘patavatsız – pişkin’ diye karşılık veriyor. Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş. ‘Seninki benden kara’ kavgası yapıyorlar. Aylardır milletimizi bu kısır kavga ve çekişmelerle oyalıyor, kandırıyorlar. Bu tavırlar, milletimizi geriyor, kamplaşmaya ve huzursuzluğa neden oluyorlar.

    Her salı, Meclis’teki siyasi parti gruplarında yapılan konuşmalarda, Dış politika, ekonomik ve sosyal konulardaki gelişmeler ve bunlara ait çözüm teklifleri mi tartışılıyor mu? Milletin dertleri masaya yatırılıyor, bunlara çözüm arayışları içerisine giriliyor mu? Hayır. Tam tersine toplumda gerilimi ve kamplaşmayı tırmandıracak konuşmalar yapılıyor. Çünkü her biri bu konuşmalardan siyasi rant (haksız gelir) elde etmek istiyor.

    PEMBE TABLOLARIN ARKASI

    Hani ekonomi büyüyordu? Hani enflasyon yüzde 4’lerde olacaktı? Hani kişi başına milli gelir 10 bin Dolar olmuştu? Madem her şey bu kadar güzel, güllük gülistanlık da bu zamlar nerden çıkmaktadır?

    Hükümet’in bu temel ihtiyaçlarına karşı çözüm önerisi; “Pirinç yemeyin. Bulgur yiyin” şeklindedir.

    Bir Fransız kraliçesi Marie Antoinette vardı. Açlık çeken ve ekmek bulamadığı için saraya yürüyen halkına karşı; “Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler” deyivermişti. Böylece ‘halka uzak bir idareci’ karikatürünün çizilmesine sebep olmuştu. İşte bizimkiler de en az onun kadar milletten uzak yaşamaktadırlar. Mutfak yanıyor, haberleri yok. Pirinç yemeyecekmişiz de bulgur yiyecekmişiz. Önerdikleri çareye bak. Uzayda mı yaşıyorsunuz? Bulgur bile yüzde 100 zamlanmış sayenizde. Bulguru da bulamıyor artık millet.

    Tamam, pirinç zamlandı, bulgur yiyelim. Peki, benzin fiyatı artınca; “Arabadan inip, bisiklete binin mi?” diyeceksiniz. Çaya zam gelince; “Çay içmeyin – su için” mi diyeceksiniz?

    EKONOMİK BUHRANIN TEMELİ

    Bu yaşadığımız vahim tablo, ‘IMF endeksli ekonomi politikalarının iflasıdır.’ Yanlış yapmışlardır. Ve bu yanlışların getirdiği tablo ortadadır. Bu yanlışlarını da milletimize ödetmeye kalkışmaktadırlar.

    IMF tesiriyle aldıkları ekonomik kararlarla maalesef tarımı da bitirdiler. Çiftçimizi perişan ettiler. Esnafımızı, memurumuzu, işçimizi, emeklimizi yoksullaştırmışlardır.

    Şu tabloya bakınız. Artık bugün kuru fasulyeyi Amerika’dan, yeşil mercimeği Kanada’dan, nohudu Meksika’dan, pirinci İtalya’dan, buğdayı Ukrayna’dan alıyoruz.

    İneği bile Uruguay’dan ithal ediyoruz. Şaka değil, gerçeğin ta kendisi bunlar. Gıdada kendi kendine yeten 7 ülkeden biri olarak övünüyorduk. Şimdi ülkemizi sömürge ülkesi haline getirdiler.

    REFAH-YOL İLE FARK

    Bir iyi idarenin anlaşılabilmesi o şeyin uygun bir karşılaştırması ile belli olacaktır. “1997 yılındaki Refah-Yol iktidarından sonra bugüne ekmeğin fiyatı 57 kat, etin fiyatı 65 kat, yumurtanın fiyatı 140 kat, sütün fiyatı 50 kat artmış bulunmaktadır” demektedir. Ve ilave etmektedir; “Milletimiz o günleri özlemle anıyor. Neden hala milletimiz Necmettin Erbakan Başbakanlığında kurulan o hükümeti efsane olarak anıyor ve anlatıyor” diyerek önemli bir gerçeği belirtmektedir.

    “İşte bizim gömlek farkı dediğimiz budur. Demek ki bu işler Milli Görüş gömleğini çıkarmakla ve yerine başka gömlekler giymekle olmuyormuş.”

    Devamını Oku

    D-8 Hakkı Üstün Tutmaktadır

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Biz, sadece kendi coğrafyamızda değil yeryüzünde barışın, adaletin, huzur ve saadetin sağlanması için milyonlarca şehit veren bir milletin evlatları değil miydik? Atalarımız insanları ve ülkeleri sömürmek için değil onların da ‘İnsan olmaları sebebiyle adalet ve huzur içerisinde yaşamaya hakları vardır’ diyerek yüz yıllar boyu tiranlara, derebeylere, kazıklı voyvodalara karşı savaşarak onların zulümlerini saf dışı etmemiş miydi?

    Bu parlak tarihi sayfalardan şimdi, ‘Kendi köşesine çekilmiş, etliye-sütlüye karışmayan, otur deyince oturan, kalk deyince kalkan, yat deyince yatan bir ülke’ olmamızın hesabını kimden ve kimlerden sormalıyız?

    Nasıl oluyor da binlerce kilometre öteden bir ABD kalkıp geliyor ve bizim coğrafyamızda ülkeler işgal edebiliyor, insanlar öldürüyor, mallar talan ediyor, ülkenin yeraltı ve yer üstü zenginliklerini aşırabiliyor? Ve bizim sezimizin çıkmaması bir yana onun bu zulümlerine ortak olabiliyor, hatta bizi aşağılamalarına ve başımıza çuval gerilmesine (Süleymaniye’de) ses çıkaramıyoruz?

    Bütün bunlara nasıl oluyor da bu asil millet dayanabiliyor, milli haysiyetimizdeki bu düşüşü nasıl kabul edebiliyor?

    MAKÜS TARİHİN DEĞİŞMESİ

    Bu ‘Teslimiyetçi, olur efendimci’ gidiş, 1997 yılının 15 Haziran’ında değişmeye başlamıştı. Önce kendimizin daha sonra Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerin ve insanlık âleminin beklentisi olan adalet, huzur, refah ve saadet ortamı tekrar yeryüzünde boy göstermeye başlıyordu.

    Gelişmekte ve nüfusları 60 milyondan fazla olan 8 ülke üst düzey yöneticileri Türkiye’nin başkanlığı ve ev sahipliğinde İstanbul Çırağan Sarayında toplanarak ‘D-8’ adında bir ittifak kurdular. O gün ülkemizde Refah-Yol Hükümeti ve Başbakan olarak da Prof. Dr. Necmettin Erbakan bulunmaktaydı ve bu kuruluş, ‘Çobansız köyde değneksiz gezen…’ bütün Dünya’ya; “Durun bakalım biz de varız” demeyi becermişti.

    Ancak ne yazık ki Refah-Yol Hükümeti’nden sonra gelen iktidarlar bu kuruluşa sahip çıkamadılar, çıkmadılar. D-8’in stratejik önemini kavrayamayan bu iktidarlar, Türkiye’nin öncülüğünde kurulan uluslararası bir örgüt ile neler yapılabileceğini de anlayamadılar. D-8’i adeta ilgisizliğe terk ettiler. Türkiye’nin kurucusu olduğu örgütü, değişen Dünya konjonktüründe etkin bir küresel oyuncu olarak konumlandıramadılar.

    Türkiye, bölgesinin en güçlü ülkesi olabilmek için çok boyutlu bir dış politika izliyor. Komşularıyla sorunlarını çözebilmek için proaktif dış politika araçlarını, kamu diplomasisini kullanmayı amaçlıyor. Komşularının kendi aralarındaki siyasi sorunlarda arabuluculuk ve hakem rolü üstleniyor. Sorun çözdükçe, etkinliğinin artacağına inanıyor.

    DIŞ POLİTİKAMIZ, D-8’LE ŞEKİLLENMELİDİR

    Hâlbuki böyle bir ortamda Türkiye’nin dış politikada sırtını dayayabileceği, bölgesel güç hedefini pekiştirebileceği, küresel aktör olma yolunda ilerleyebileceği uluslararası bir örgütün varlığına çok büyük ihtiyaç duyulmaktadır.

    Bu uluslararası örgüt, D-8’den başkası değildir ve Dünya’nın adaleti ve barışı aradığı, insanlığın refah ve saadet talep ettiği günümüzde, D-8 fikriyatına ve felsefesine çok büyük görevler düşmektedir.

    Bu önemli görevleri insanlığın hizmetine sunacak olan ülke elbette Türkiye’den başkası değildir. D-8 ilkelerine işlerlik kazandırılması Türkiye’nin; “Ben bunu yapacağım” demesine bağlıdır. Bu kararlılık ve cesaret gösterildikten sonra gerisi gelecektir.

    Türkiye, D-8 örgütüne yeni bir vizyon ve strateji kazandırarak kendisine küresel aktör olma yolunu açabilir, açmalıdır.

    Örgütü kuran Türkiye dâhil 8 ülke, yeni bir atılım, açılım ve genişleme politikası belirleyerek, hedefine 60 ülkenin bir araya gelmesini koymalı ama ilk etapta bu örgüte 10 yeni üye daha kazandırarak, D-18 küresel örgütünü oluşturmalıdır.

    D-8’İ KURANLAR NE DİYOR?

    ESAM (Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) öncülüğünde İstanbul’da yapılan bir toplantıda D-8’in kurucuları ve başta Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın olmak üzere yapılan konuşmalardan bir demet takdim edeceğim.

    Sayın Erbakan açılış konuşmasında özetle şu bilgileri vermişti:

    “BM’lerin istatistiklerine göre içinde bulunduğumuz Dünya’daki çarpıklıklar, mevcut global sömürü sisteminin iflas ettiğinin göstergesidir. Hiç kimse bu Dünya’nın adil temeller üzerine kurulduğunu iddia edemez. Bugün Dünya’mızda yaklaşık 6 milyar insan yaşıyor. Bu insanların hepsi eşit yaratılmasına rağmen, nimetlerin bölüşümünde, hiç de eşit olmadıkları çok açık bir şekilde gözler önündedir.

    Bugün Dünya’da ezilenler var, Ezenler var ve gelecek (çocuklarımıza ve torunlarımızın yaşayacağı dönemler) daha karanlık gözükmektedir.”

    DÜNYA’NIN BU HALE GELMESİNE VE BU GİDİŞATIN TEMELİNDE YATAN SEBEPLER NELERDİR?

    İnsanlık tarihi boyunca hakkı üstün tutan medeniyetlerle, kaba kuvveti üstün tutan medeniyetler arasında gidip gelmiştir. Hakkı üstün tutan medeniyetlerde insanlık, mutlu ve bahtiyar olmuş ama kaba kuvveti üstün tutan devirlerde hep madden ve manen ezilmiştir.

    Bu birbirlerini takip eden devirlerden bir yenisinin yani Hakkı üstün tutan devrin başında bulunmaktayız.

    Hakkı üstün tutan medeniyetler, Peygamberlerin insanlara öğrettikleri gerçek hak anlayışına sahip olmuşlardır. Bu medeniyetin temelinde ki hak, ancak 4 sebepten doğar.

    Bunlar; insan hakları (yaşamak, mülkiyet, inanma hürriyeti, aklın korunması, ırz ve nesebin korunması), emek, karşılıklı rıza ile yapılan mukaveleler, adalet gereği haktır.

    Firavunların anlayışında ise hak şu 4 sebepten doğmaktadır. Bunlar da; kuvvet, çoğunluk, imtiyaz ve menfaattin üstün tutulmasıdır.

    Firavunlar insanlara zulmederken biz size zulmediyoruz dememişler; “Bunları yapmak sizin vazifeniz, bizimde hakkımızdır” demişler ve bunu söylerken de kuvvet ve menfaati hak sebebi saymışlardır. İşte bütün zulümler bu yanlış anlayış ve inanıştan kaynaklanmaktadır.

    Devamını Oku

    İslam Birliği’nin Çekirdeği D – 8

    0

    BEĞENDİM

    ABONE OL

    Güncel Yazılar Serisi (2)

    Biz, sadece kendi coğrafyamızda değil yeryüzünde barışın, adaletin, huzur ve saadetin sağlanması için milyonlarca şehit veren bir milletin evlatları değil miydik? Atalarımız insanları ve ülkeleri sömürmek için değil onların da “İnsan olmaları sebebiyle adalet ve huzur içerisinde yaşamaya hakları vardır” diyerek yüz yıllar boyu tiranlara, derebeylere, kazıklı voyvodalara karşı savaşarak onların zulümlerini saf dışı etmemiş miydi?

    Bu parlak tarihi sayfalardan şimdi, ‘Kendi köşesine çekilmiş, etliye-sütlüye karışmayan, otur deyince oturan, kalk deyince kalkan, yat deyince yatan bir ülke’ olmamızın hesabını kimden ve kimlerden sormalıyız?

    Nasıl oluyor da binlerce kilometre öteden bir ABD kalkıp geliyor ve bizim coğrafyamızda ülkeler işgal edebiliyor, insanlar öldürüyor, mallar talan ediyor, ülkenin yeraltı ve yer üstü zenginliklerini aşırabiliyor? Ve bizim sezimizin çıkmaması bir yana onun bu zulümlerine ortak olabiliyor, hatta bizi aşağılamalarına ve başımıza çuval gerilmesine (Süleymaniye’de) ses çıkaramıyoruz?

    Bütün bunlara nasıl oluyor da bu asil millet dayanabiliyor, milli haysiyetimizdeki bu düşüşü nasıl kabul edebiliyor?

    MAKÜS TARİHİN DEĞİŞMESİ

    Bu ‘teslimiyetçi, olur efendimci’ gidiş, 1997 yılının 15 Haziran’ında değişmeye başlamıştı. Önce kendimizin daha sonra Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerin ve insanlık âleminin beklentisi olan adalet, huzur, refah ve saadet ortamı tekrar yeryüzünde boy göstermeye başlıyordu.

    Gelişmekte ve nüfusları 60 milyondan fazla olan 8 ülke üst düzey yöneticileri Türkiye’nin başkanlığı ve ev sahipliğinde İstanbul Çırağan Sarayı’nda toplanarak ‘D – 8’ adında bir ittifak kurdular. O gün ülkemizde Refah-Yol Hükümeti ve Başbakan olarak da Prof. Dr. Necmettin Erbakan bulunmaktaydı ve bu kuruluş, ‘Çobansız köyde değneksiz gezen…’ bütün dünyaya; “Durun bakalım biz de varız” demeyi becermişti.

    Ancak ne yazık ki Refah-Yol Hükümeti’nden sonra gelen iktidarlar bu kuruluşa sahip çıkamadılar, çıkmadılar. D – 8’in stratejik önemini kavrayamayan bu iktidarlar, Türkiye’nin öncülüğünde kurulan uluslararası bir örgüt ile neler yapılabileceğini de anlayamadılar. D – 8’i adeta ilgisizliğe terk ettiler. Türkiye’nin kurucusu olduğu örgütü, değişen dünya konjonktüründe etkin bir küresel oyuncu olarak konumlandıramadılar.

    Türkiye, bölgesinin en güçlü ülkesi olabilmek için çok boyutlu bir dış politika izliyor. Komşularıyla sorunlarını çözebilmek için proaktif dış politika araçlarını, kamu diplomasisini kullanmayı amaçlıyor. Komşularının kendi aralarındaki siyasi sorunlarda arabuluculuk ve hakem rolü üstleniyor. Sorun çözdükçe, etkinliğinin artacağına inanıyor.

    DIŞ POLİTİKAMIZ, D – 8’LE ŞEKİLLENMELİDİR

    Hâlbuki böyle bir ortamda Türkiye’nin dış politikada sırtını dayayabileceği, bölgesel güç hedefini pekiştirebileceği, küresel aktör olma yolunda ilerleyebileceği uluslararası bir örgütün varlığına çok büyük ihtiyaç duyulmaktadır.

    Bu uluslararası örgüt, D – 8’den başkası değildir ve Dünyanın adaleti ve barışı aradığı, insanlığın refah ve saadet talep ettiği günümüzde, D – 8 fikriyatına ve felsefesine çok büyük görevler düşmektedir.

    Bu önemli görevleri insanlığın hizmetine sunacak olan ülke elbette Türkiye’den başkası değildir. D – 8 ilkelerine işlerlik kazandırılması Türkiye’nin; “Ben bunu yapacağım” demesine bağlıdır. Bu kararlılık ve cesaret gösterildikten sonra gerisi gelecektir.

    Türkiye, D – 8 örgütüne yeni bir vizyon ve strateji kazandırarak kendisine küresel aktör olma yolunu açabilir, açmalıdır.

    Örgütü kuran Türkiye dâhil 8 ülke yeni bir atılım, açılım ve genişleme politikası belirleyerek, hedefine 60 ülkenin bir araya gelmesini koymalı ama ilk etapta bu örgüte 10 yeni üye daha kazandırarak, D – 18 küresel örgütünü oluşturmalıdır.

    D – 8’İ KURANLAR NE DİYOR?

    ESAM (Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi) öncülüğünde İstanbul’da yapılan bir toplantıda D – 8’in kurucuları ve başta Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın olmak üzere yapılan konuşmalardan bir demet takdim edeceğim.

    Sayın Erbakan açılış konuşmasında özetle şu bilgileri vermişti:

    “BM’lerin istatistiklerine göre içinde bulunduğumuz dünyadaki çarpıklıklar, mevcut global sömürü sisteminin iflas ettiğinin göstergesidir. Hiç kimse bu dünyanın adil temeller üzerine kurulduğunu iddia edemez. Bugün dünyamızda yaklaşık 6 milyar insan yaşıyor. Bu insanların hepsi eşit yaratılmasına rağmen, nimetlerin bölüşümünde, hiç de eşit olmadıkları çok açık bir şekilde gözler önündedir.

    Bugün Dünya’da ezilenler var, ezenler var ve gelecek (çocuklarımıza ve torunlarımızın yaşayacağı dönemler) daha karanlık gözükmektedir.”

    DÜNYANIN BU HALE GELMESİNE VE BU GİDİŞATIN TEMELİNDE YATAN SEBEPLER NELERDİR?

    İnsanlık tarihi boyunca hakkı üstün tutan medeniyetlerle, kaba kuvveti üstün tutan medeniyetler arasında gidip gelmiştir. Hakkı üstün tutan medeniyetlerde mutlu ve bahtiyar olmuş ama kaba kuvveti üstün tutan devirlerde hep madden ve manen ezilmiştir.

    Bu birbirlerini takip eden devirlerden bir yenisinin yani Hakkı üstün tutan devrin başında bulunmaktayız.

    Hakkı üstün tutan medeniyetler, Peygamberlerin insanlara öğrettikleri gerçek hak anlayışına sahip olmuşlardır. Bu medeniyetin temelindeki hak, ancak 4 sebepten doğar.

    Bunlar; insan hakları (yaşamak, mülkiyet, inanma hürriyeti, aklın korunması, ırz ve nesebin korunması), emek, karşılıklı rıza ile yapılan mukaveleler, adalet gereği haktır.

    Firavunların anlayışında ise hak şu 4 sebepten doğmaktadır. Bunlar da; kuvvet, çoğunluk, imtiyaz ve menfaattin üstün tutulmasıdır.

    Firavunlar insanlara zulmederken biz size zulmediyoruz dememişler; “Bunları yapmak sizin vazifeniz, bizimde hakkımızdır” demişler ve bunu söylerken de kuvvet ve menfaati hak sebebi saymışlardır. İşte bütün zulümler bu yanlış anlayış ve inanıştan kaynaklanmaktadır.

    Devamını Oku