49,1432$%0,03
54,9452€%-0,18
65,1343£%-0,16
6.644,78%1,51
10.874,00%1,07
%
4127298฿%0.9612

08 Ekim 2026 Perşembe

Ölmeden Önce ‘Allah’a Teslim Olmak’ ve Kadir Gecesi

1 Ayda 163 Milyon 800 Bin TL Ödüyoruz!...

Toplumsal Sorunlar ve Altyapıları

Bu Adaletsizliği Gidermek Elimizde…

Bir Ağır Hasta Ziyaret Ediyor

İmamesiz Toplum Olmaz
Aslolan milletin birlik ve beraberliğidir. Kaç tane ayet ve Hadis-i şerif bu konuya açıklık getirmektedir. Birlik ve beraberliğin bozulmasının en önemli sebebi, bazı fikir ayrılıklarının baş göstermesidir. Her fikrin yönlendiricisi aynı zamanda o fikir etrafında toplananların bir elebaşıdır.
Fikir ayrılıkları, insanlar arasında çatışmayı körüklemekte, birlik ve beraberliğin bozulmasını sağlamakta ve bu durum gelecekte toplumu iç savaşa sürüklemektedir. Böyle olunca da binlerce masum insanın ölmesi, mallarının heder edilmesi, hanımların kocasız, çocukların yetim ve öksüz kalmaları mukadder (kaçınılmaz) olmaktadır. Bu düşmanın işine yaramakta, toplum hürriyetlerini kaybetmekte, düşmana esir ve köle olmaktadır.
…AYRILIK AZAPTIR
“Topluluk rahmet, ayrılık azap vardır. (Münâvî, III, 470)” buyuran peygamberimiz, bir gün ashabıyla (arkadaşları) birlikte yemek yerlerken, ashabın ortadaki yemeğe uzandıklarını görünce; “Bir gün gelecek, ümmetimin düşmanları, sizin bu yemeğe uzandığınız gibi üzerlerine üşüşecekler.” Sahab-i Kiram sorarlar. “Ya Resulallah. O gün sayımız az mı olacaktır?” Peygamberimiz; “Hayır, az olmayacak. Ama ümmetim, su üzerinde yüzen saman çöpleri gibi ayrı ayrı ve dağınık olacaklar” diye bildirir. Bu hadis-i şerif, bir Peygamber ikazı olup; “Ey ümmetim. Dikkat edin sakın bu şekilde dağınık olmayın” manasını taşımaktadır.
EMİR SAYISI ARTARSA
Fikir ihtilafları, ikinci bir başın(idarecinin) çıkmasını doğurur. Mevcut olan Emir’le, ikinci Emir arasında ihtilaflar büyüyeceğinden, toplumun parçalanması ve iç savaşın çıkması mukadderdir.
İkinci Emir kendisinin daha kabiliyetli, daha zeki ve becerikli olduğunu iddia ediyor, basın da tevhide dayalı toplumu parçalayabilmek için ihtilafları körüklüyorsa, ne yapılmalıdır?
Birlik ve beraberliğin ölçüleri bellidir. İslam’ın toplumsal olaylardaki hükmü olan “…ayrılıp tefrikaya düşmeyin” emri hatırlamalıdır. İnsanlar, ilk Emir’e bağlı kalmalı ve ikinci çıkan Emir, varsa üstün kabiliyetlerini ilk Emir’in emri altında kullanmalıdır.
Bir hadis-i şerif de Peygamberimiz; “Bir Emir’iniz varken ikinci bir Emir çıkarsa, ikincisinin boynunu vurun” buyurmaktadır. Âlimlerimiz, “boynunu vurun” ifadesinden, “ikinci Emir’in etrafında toplanmayın ki, o da Emir’lik iddiasında bulunamasın” hükmünü çıkarmışlardır.
SULTAN FATİH VE ÂLİMLER
Sultan Fatih, İstanbul’u feth ederken 21 yaşındadır. İstanbul önlerindeki ordusu içinde Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Hüsrev, Gelenbevi hazretleri gibi âlim ve fazıl birçok şahıslar bulunmaktadır. Hatta Sultan Fatih Molla Hüsrev’e intisaplıdır ve Molla Hüsrev Fatih’in şeyhidir. Yine Sultan Fatih her zaman diğer âlimlerin ilimlerinden ve görüşlerinden yararlanmaktadır, zaman zaman onların derslerine katılmaktadır.
Sultan Fatih, İstanbul’u feth ederek orayı da hakkın ve adaletin bir kalesi yapmaya azmetmiştir. Savaşın yoğunlaştığı bir dönemde; “Gemiler, karadan yürütülsün” diye bir emir çıkartır. Bu emrin uygulanmasını aklen mümkün görmeyen ordu içinde bazı subay ve askerler, böyle şey olur mu? Hiç gemiler karadan yürür mü? Muhammed han, aklını mı yitirdi? diye hoşnutsuzluk gösterirler.
Bu karışıklığın önlenmesi ve Emir’e itaatin sağlanmasında görev, yukarıda isimlerini saydığımız âlimler ve şeyh efendilere düşmektedir. Asker içerisinde “Emir’e itaatin farz olduğunu anlatarak” itaatsizlikleri gidermişler, sonra da “Emir, demiri keser…” hükmünce koca koca gemiler karadan yürütülerek, Halice indirilmiştir. Ordunun Emir’ine itaati, onlara zaferi nasip etmiş ve İstanbul feth olunmuştur.
BİRLİK NASIL SAĞLANIR?
Birlik ve beraberliğin yegâne şartı, toplumu başkanın tek olmasıdır. Bir toplumda kendini idareci olarak gören kaç insan varsa toplum o kadar parçaya bölünmüş demektir.
Bazı tarikatlara intisap eden insanlar; intisaplarının biat, kendi şeyhlerinin Emir olduğunu zannetmekte, böylece şeyh sayısı kadar gurup çıkmakta ve İslam’da ki birlik ve beraberlik yani Ümmet yapısı sağlanamamaktadır.
OSMANLI’DA ŞEHZADE KATLİ
Osmanlı padişahları arasında kendi kardeşini katlettirenlerin bulunması bazen tenkit edilir. “Padişah’ın kendi öz kardeşinin öldürülmesini isteyebilmesi onun için ne kadar zor bir iştir ve acaba bu isteğe hangi önemli neden sebep olmuştur?” diye düşünülmez.
Bu olay, milletin parçalanması ve ülkenin ikiye bölünmesi söz konusu olacaksa, fitne ve fesat her tarafa yayılacak, milletin birbirleriyle kanlı bir çatışmaya girmesi mukadder olacaksa, milli birlik ve beraberliğin sağlanabilmesi için bir insanın, bütün zorluğuna rağmen kardeşini bile feda edilebileceğini göstermektedir.
DÖNEKLE YOLA ÇIKILMAZ
İkinci Emir’in çıkması, ikincinin daha önce birinci Emir’e verdiği sözden dönmesi, biat’ından vazgeçmesi ve isyan etmesi manalarını taşır. Tabii bu tip dönek insanlara, kesinlikle güvenilemez ve onlarla bir yere gidilemez. Çünkü kader birliği yaptığı ve kendisine itaat edeceğim diye birçok kereler söz verdiği Emir’ini bile ortada bırakarak terk eden bir insan, bir takım menfaatleri (çıkarları) uğruna yarın, başka ne mukaddesleri (vatan, bayrak, namus gibi) terk etmez mi?
Toplumun dağınıklığı, her kesin ayrı tarafa çektiği karışıklık içerisinde iseniz bu durumdan kurtulabilmenin, birlik ve beraberliği sağlayabilmenin ilacı, dinini bilen ve bunu etrafındakilere öğreten âlimler ve şeyh efendiler başta olmak üzere herkesin bir baş etrafında toplanmasıdır.
Yazımı, toplumun derdini tespit eden ve buna en uygun çareyi sunan, Sait Çekmegilin bir şiirle bağlayayım. Şiirin adı, Dert ve Çare’dir. Hem de Allah; “Birlik olun” diye emrettiği halde birleşemeyen Müslümanların, onulmaz derdi.
İpi kopan tespihim
Dağılmış tane, tane
Acı ama teşbihim
Hani nerde imame
XXX
Daneleri toplayın
Hak ipine derleyin
Bir imame bağlayın
Tevhit gelsin meydane
Milli Gençlik Vakfı’nda benim de yardımcım ve değerli dostum, şimdi de DİN-BİR-DER’in Genel Başkanı Muhittin Yıldırım’ın çok kıymetli ders ve tavsiyeleri bulunmaktadır. Bu yazımda onun anlattığı bir konuyu sizlere de duyurmak istedim.
Hayırlı ve doğru bilginin kendisi çok önemlidir ve bilginin kıskaçlığı olmamaktadır. Bu kimden gelirse gelsin almak ve kullanmak lazımdır.
Toplum halinde yaşayan insanların kendi aralarında kurdukları ve adına sivil toplum örgütleri de denen dernekler, vakıflar, kulüpler, sendikalar ve hatta partilerin çalışabilmeleri ve amaçların gerçekleştirebilmeleri yasal bir takım kuralların yanı sıra insanlar arasında olması gereken bir takım manevi kurallara da uymakla mümkün olmaktadır.
İşte Muhittin hocamız bu gerçekleri anlattığı yazısı şu şekildedir.
GÜÇLÜ TOPLUM, TEŞKİLATLANMIŞ TOPLUMDUR
İnsanın canlılığı onun ruhunun bedeninde bulunmasına, topluluğun canlılığı da o topluluğu meydana getiren insanların kendi aralarında kurdukları teşkilatlanmalarla sağlanır.
“Hazreti Ömer (r.a.) Efendimizden İbn-i Ebi Dünya’nın Süneninde rivayet edilen bir eserde; “İslam, İslam olamaz; ancak cemaat-teşkilat olunursa,
Teşkilatta teşkilat olamaz, ancak emiri-başkanı olursa,
Emirde emir olamaz, ancak emire itaat edilirse” buyrulmaktadır.
Bu kutlu sözden şu dört şeyi çıkarmamız mümkündür.
Hazreti Ömer (r.a.) Efendimiz İslam’ın düzen yapısına ulaşmayı bu dört ana başlık altında tasnif etmiştir. Bunu dikkate almadan İslam iddiasındaki her çalışma sonuçta güdük kalmaya mahkûmdur.
TEŞKİLATLANMAYA TAKINILAN TAVIRLAR
Sosyal yapı içerisindeki insanlar, hakkı savunan böyle bir organizasyon karşısında, şu sekiz şekilde pozisyon almaktadırlar.
TAVIRLARDAN DOĞAN TUTUMLAR
Yukarıda tasnif ettiğimiz bu sekiz sınıf yapı, bu durumları bakımından şu dört tutumu ortaya koyabilirler.
Bu dört tutum sahipleri, ayrıca şu dört davranış şeklini ortaya koyarlar.
TAVIRLARIN NETİCELERİ
Yukarıdaki davranışlar şu dört ayrı niyetin sonucu olarak oluşur.
Hakkı ve hakikati savunan kadrolar temel esaslarımız doğrultusunda yukarıdan beri ortaya koymaya çalıştığımız tasniflerle her biri ayrı ayrı konumlarda olan yapılara karşı geliştirecekleri söylemleri olmalıdır.
Bu bakımdan yeni bir söylem ortaya koyacağız diyorsak, bütün bu insan yapılarını dikkate almaya ve ona göre Kur’an ve Sünnete dayalı olarak, önceki seleflerin söylemleriyle de çelişmeyecek bir dil ve üslubu ortaya koymaya çalışılmalıyız.
Bunun çok önemli ve çok büyük bir iş olduğu, kısa zaman da geliştirilip orta konması, öyle zannedildiği gibi kolay olmamaktadır.
Biat (bağlanma), itaat etmeyi doğurur. Çünkü biat, bir Müslüman’ın kendi iradesiyle idareci olarak seçtiği insana itaat edeceğine baştan ifade etme harekettir. Bu söz verme hareketi (biat) bu sözü verenin ölümüne kadar devam edecektir. Buna sadakat denmektedir. Nisa suresi 59. ayette; “Ey iman edenler. Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin ve sizden olan Ulu’l-emr’e de (itaat edin)” buyurmaktadır. Dikkat edilecek olursa ayet, iman edin demiyor, iman edenlere başınızdakilere “…itaat edin…” diyor.
İTAATIN ÖNEMİ
Dinimiz, itaat etmeye o kadar çok önem vermiştir ki bu sebeple verilen görevleri yapmaya çalışmak en üstün haslet, sözünden dönmek de isyan olarak kabul edilmiştir.
Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş, kim bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur. Kim Emir’ine itaat ederse bana itaat etmiş, kim Emir’ine isyan ederse bana isyan etmiş olur. Biliniz ki emirler sizin için bir kalkandır. Onunla düşmana hücum edilir, onunla düşmandan korunulur.” buyurmakta, Emir’e isyanı Allah’a isyan etmekle eş tutmaktadır.
İbn-i Malik hazretlerinin rivayet ettiği bir diğer Hadis-i şerif de Peygamberimiz; “Ey Ashabım. Valilerinizin ve kumandanlarınızın emirlerini dinleyiniz ve onlara itaat ediniz. Üzerinize tayin olunan Vali, başı siyah kuru üzüm gibi siyah saçlı bir Habeşî köle olsa bile” buyurmuştur. (Sahih-i Buhari 11/2124)
SADAKAT, ÜSTÜN MERTEBE
Sadakat, İslam da çok büyük bir rütbedir.
Peygamberimizin Miraç’a çıkmasını akıllarıyla kavrayamayan müşrikler, yolda Ebu Bekir’i (r.a.) görünce ona; “Görüyor musun? Muhammed Miraç’a çıktım diyor” diyerek onu inancında zafiyete düşürmeye kalkıştılar. Ebu Bekir efendimiz müşriklere; “Bu sözleri o mu söyledi?” diye sordu. Onlar da “Evet. O söyledi” deyince, Ebu Bekir (r.a.); “O söylemişse mutlaka doğru söylemiştir. Gidip O’nu tebrik etmeliyim” diyerek Peygamberimiz ve miracını imanıyla tasdik etme yoluna gitmiştir. Bu olaydan sonra Ebu Bekir Efendimiz, ‘Sıddık’ yani sadık insan olarak anılmaya başlanmıştır.
Allah’ı Zül celalin, Esma-ül Hüsna’sında ki bir isimi ‘Es Sadık (c.c.)’, Peygamberimiz isimlerinden birisi de ‘Sadıgun (s.a.v.)’dur.
İnananlar arasında ‘ihanet eden Brütüs’ler’ bulunmaz. Eğer varsa, bu onun gerektiği kadar iman sahibi olamadığını gösterir. Hazreti Ömer’i camide secde anında sırtından bıçaklayarak şehit eden bir Ateşperest idi. Peygamberimizin irtihalinden sonra Müseylemetül Kezzap (yalancı peygamberler) çıkmış ancak Müslümanlar onlarla savaşarak yok etmişlerdir.
Sadakate açıklık getiren âlimlerimiz; “Sadakat, kendisine iyilik ve ikramların (makam, mevki gibi) sunulduğu anlardaki bağlılık değil, kendisine cezaların verildiği, makam ve mevkiden uzaklaştırıldığı zaman yapılan itaat ve bağlılıktır” demişlerdir.
EMİR’İN HATASI OLABİLİR
Emir’ler de bir insandır ve her insan gibi hata yapabilir, kusurlu olabilir, günah işleyebilir. Emir’in yaptığı hatalar ve kusurlar kendisini ilzam eder (ilgilendirir).
İbn-i Abbas’tan rivayet edilen bir hadis-i şerifte; “Her kim Emir’inden fena bir hâlin sudur ettiğini (yaptığını) görürse, onun fenalığına sabretsin (hemen isyan etmesin) Çünkü her kim cemaatten (ümmetten) bir karış ayrılır da o halde ölürse, muhakkak ki o cahiliyet ölümü ile ölmüş olur” (Sahih-i Buhari 11/2112) buyrulmaktadır.
Emir’in, ihanete varan hareketleri, bunaması, delirmesi ve ölümü gibi hallerde ona yapılan biat düşer, ama bu hemen yeni bir Emir’in belirlenmesine yol açar.
İLK İŞ EMİR’İN BELİRLENMESİDİR
Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde; “Üç kişi yola çıkarsa birisi imam olsun” buyurarak hangi yol ve hangi işte olursa olsun üç kişiden birinin emir olmasını diğerlerinin de ona itaat etmesi gerektiğini bildirmektedir. Bu tavsiye, dağınıklığı ortadan kaldıracak, işlerin yapılmasında herkesin kendi görevini yerine getirmesini sağlayacaktır.
Peygamberimizin (s.a.v.) irtihali (aramızdan ayrılması) üzerine, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer, defin ve teçhiz hizmetleri ile meşguldürler. Bu esnada kendilerine bir haber gelir. Bu haberde “Ashabın önde gelenleri Ben-i Sakafe’de toplanmışlar, Halife seçmek için görüşme yapıyorlar, şeklindedir.” Bunun üzerine onlar da işlerini yarım bırakarak Ben-i Sakafe’ye gelirler. Ne yapıyorsunuz? diye sorulunca da, hepsi ittifakla; “Peygamberimiz’den sonra başımıza bir Halife seçmek istiyoruz,” derler. Ancak ihtilafa düştükleri (fikir ayrılığı) bir husus da vardır. O da halife, Muhaciri’nden (Mekkeliler) den mi olacak, yoksa Ensar’dan (Medineliler) mi, olacaktır? Bu konuyu açıklığa kavuşturamamışlar, konu üzerinde konuşmaktadırlar.
Bu hâl devam ederken, Hz. Ömer elleriyle Hz. Ebu Bekir’in ellerinden tutar ve; “Ey, Ebu Bekir. Ben sana biat ediyorum” der. Hz. Ebu Bekir böylece Halife belirlenmiş olur ve diğer sahabeler de Ebu Bekir’in ellerinden tutarak ona biat ederler ve halifenin emrinde olduklarını ifade ederler. Daha sonra Peygamberimizin defin ve techiz işlerini yaparak onu Medine’de ki kabrine defnederler.
Asr-ı Saadet, Peygamberimizin yaşadığı asır… Bir başka ifadeyle “Ben Müslümanım” diyenlere kıyamete kadar örnek alacağı olayların yaşandığı asır… Rab’ımız bu asrı öyle tanzim buyurmuş ki kıyamete kadar dünyaya gelen bir Müslüman’ın, toplum ve sistem bazında hangi olayla karşılaşırsa karşılaşsın, kendine oradan örnek bulabileceği bir asır olmuştur.
Uhud harbinde okçuların, Peygamberimizin kesin talimatına rağmen ‘Okçular Tepesi’ni terk etmelerinin, Müslümanlar aleyhine nasıl sonuçlar doğurduğunu, kazanılan bir savaşın nasıl kaybedildiğini göstermesi… Kıyamete kadar gelecek Müslümanların başlarında ki idarecilerine itaat etmeleri gerektiğini, itaatsizliğin için benzer gailelere yol açabileceğinin ikaz işaretlerini taşımaktadır.
Burada bir hatırlatma yapmakta fayda vardır. Zamanımızda bazı Müslüman ülkelerde namazında niyazında bazı insanların Müslümanların başına geçtiklerini, ancak bunların ‘Hak’ın hâkim olması, adil bir düzenin kurulması gibi’ idealler benimsemedikleri, o zamana kadar devam eden faizci, sömürücü ve ahlaksız Kapitalist düzenin devamı sağlamak gibi bir görev üslendikleri görülmektedir. Bu insanların (Nisa 59) ayette belirtilen “Sizden olan…” kavramıyla bir ilgisi yoktur.
MÜSLÜMANLARIN İLK YAPMASI GEREKEN
Değişik yerlerden gelen ve bir araya toplanan bir takım insanlar, önce birbirleri ile tanıştıklarınca hepsinin de Müslüman olduklarını görünce ilk yapacakları iş nedir? Namaz mı kılacaklar? Oruç mu tutacaklar? İslam, bunların ne yapmasını istemektedir?
Bu durumda Müslümanların ilk yapması gereken, içlerinden birini kendilerine baş olarak belirlemek ve ona itaat edeceklerinin sözünü vermek olacaktır. Buna İslam’da ‘Biat (bağlanma)’ denmektedir. Bu işlemden sonra namaz vakti girmişse bu imamın (başkanın) başkanlığında namaz kılacaklar veya Ramazan ayındalarsa oruç tutacaklardır.
Peygamberimizin irtihalinden (vefatından) sonra Müslümanlar, ‘Âlemlere rahmet…’ Peygamber efendimizin defin ve teçhiz işlerini yapmadan önce kendilerine Hazret-i Ebu Bekir’i baş seçmişler, daha sonra Peygamber efendimizle ilgili işleri yapmışlardır.
Bir kısım Müslümanlar bu işlemi yani baş seçimi, daha sonraya bırakılmalı, şimdi Peygamberimize ait görevler yapılmalıdır, dememiştir.
Sonradan hiç birisi, “Ben daha âlimim, ben daha çok becerikliyim, benim etrafımda daha çok insan var veya ben ölen başkanın yakınıyım” (saltanat hakkı) gibi nefsanî sözlerle bu bağlanmadan kaçınmamışlardır.
BAŞ SEÇMEDE YAPILAN UYGULAMALAR
Peygamberimizin irtihalinden hemen sonra baş seçmenin şart olduğunu bilen sahabeyi Kiram, ‘Ben-i Sakafe’de toplanarak bu işi konuşmaya başlarlar. Bunların, bir başın hemen seçilmesinde herhangi ihtilafı yoktur. İhtilaf, bu başın yani Halife’nin, Muhacirlerden (Mekkeliler) mi yoksa Ensar’dan (Medineliler) mi olacağında oldu.
Olayı haber alan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de Peygamberimize ait defin ve techiz işlerini bırakarak oraya gelirler. Yapılan görüşmeleri ve düşülen ihtilafı anlarlar. Bu esnada Hazret-i Ömer, üstün özellik ve vasıflara sahip olan Hazret-i Ebu Bekir’in elinden tutarak ona; “Ey… Ebu Bekir… Ben sana biat ediyorum” diyerek onu kendine baş seçtiğini, sözüyle ve kavliyle (hareketiyle) ortaya koyar.
İslam’da bir baş varken ikinci bir başın seçilmesinin mümkün olmadığını bilen Sahabe-i Kiram da, birer birer Ebu Bekir’e biat ederek (bağlandığını bildirerek) onun başkanlığı altında toplanırlar. Böylece ittifak (birlik) sağlanmış ve İslam Ümmeti’nin ihtilafa düşmesi, parçalanması ve zayıflaması önlenmiş olur.
İkinci örnek, Hazret-i Ebu Bekir’den sonra Hazret-i Ömer baş seçilmesinde yaşanır. Hazret-i Ebu Bekir’in Halifeliğinden memnun olan Sahabe-i Kiram’ın önde gelenleri, Ebu Bekir’in sekarat (ölüm hali) haline girdiğini görerek ona;
“Ya… Ebu Bekir… Kendinden sonra bize Halife (baş) olarak kimi tavsiye edersin? diye sorarlar. O da; ‘Ömer’i Halife olarak belirlediğini’ açıklar. Böylece Müslümanların başı belirlenmiştir. Hazret-i Ebu Bekir’in vefatından sonra Müslümanlar Hazret-i Ömer’e biat edilerek, Müslümanların bir an bile başsız kalmamasını sağlamış olur.
Üçüncü örnek Hazret-i Osman’ın seçilmesinde karşımıza çıkar.
Bir namaz esnasında, ateşperest birinin Hz. Ömer secde anında iken onu sırtından zehirli hançerle hançerlemesinden sonra Hz. Ömer ağır yaralı olarak bulunduğu bir sırada, Sahabe-i Kiram kendisine; “Ey… Ömer. Senden sonra kimi Halife seçelim?” diye sorarlar. O da, oğlu Abdullah’ın da içinde bulunduğu 6 kişilik bir heyeti belirler. “Bunlar kendi aralarında birini Halife olarak belirlesinler” der. Ancak bir tembihat yapmayı da unutmaz. “Oğlum Abdullah’ı Halife olarak seçmeyin” buyurur. Kendisine, “Niçin Ya Resullulah’ın Halifesi?” dendiğinde; “Çünkü bir evden bir kurban yeter” diyerek cevap verir.
Hazret-i Ömer, böylece “Başkanlığın, babadan oğula geçen bir saltanat olarak kurulmasını engelleyen…” ilk örnek olmak istemiştir.
Burada en önemli hususun, başkanda ehliyet ve dirayetin aranması hususudur. Çünkü insanda aranan bu özellikler ancak onun bir işte çalıştırılmasıyla, kendine verilen görevi nasıl yapıp yapmadığıyla ortaya çıkar ve bunu da ancak bir üst amir gözlemleyebilir.
Zamanımızdaki baş seçiminde ise artık ehliyet ve dirayetin aranmamaktadır. Bunun yerine, kimin parası çok, kim kendini halkın karşısında daha iyi tanıtabilmiş, diğer ifadeyle kendini daha iyi reklam edebilmişse, onun başkan seçildiği bir sistem yürürlüktedir.
Konuyu biraz da açarsak, zamanımızda tek merkezden güdümlü medya (gazeteler ve TV’ler) önce kendiyle iş birliği yapacak birini (iş birlikçisini) belirlerler, daha sonra onu her gün defalarca tanıtan haberler, yorumlar, açık oturumlar yaparak halkın ona rey vermesini sağlarlar. Seçilen kimse (milletin aleyhine de olsa) artık ne isterlerse onu yapmaya mecburdur. Yoksa arkadakiler ondan desteklerini çekerler ve belki onu idama bile götürürler.
Karıncaların ya da arıların çalışma şeklini hiç gördünüz mü? Yüzlerce, binlerce karınca veya arı bir gaye, bir ideal için hiç sıkılmadan ve yorulmadan aylarca hatta yıllarca çalışır dururlar. Onların başında kendilerini manen kontrol eden bir reisleri (kraliçe arı veya arı beyi) vardır ve onlar onun sözünden (Allah’ın kendilerine verdiği görevi yerine getirmek için) hiç ayrılmazlar. Tabii sonuçta gayelerine ererler veya kovan dolusu bal yapmışlardır veya bir kışı geçirecek gıda depo etmişlerdir.
Bu misaller müşterek çalışmanın nasıl netice vereceğini göstermesi bakımından gerçekten çok önemlidir. Hâlbuki bu arılar ve karıncalar bir takım sunni guruplara ayrılarak yine aynı azim ve gayretle çalışsalardı hiçbir zaman bu kadar büyük bir sonuç yakalayamazlardı.
İnsanoğlu da bu güzel misalleri göz ardı etmeden ve daha önemlisi kendisine Allah’ın verdiği emirlere dikkat etmesi halinde, amaçlarına hem en kısa zamanda ermesi ve hem de en mükemmele ulaşması mümkündür.
Rabbimiz, Kur’an-ı Kerimin birçok ayetinde, sevgili Peygamberimiz Hadis-i Şeriflerinde bu birlik ve beraberliğin şart olduğunu bizlere bildirmişler ve hatta Peygamberimiz bizzat yaparak örnek olmuştur. Mesela; “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılıp tefrikaya düşmeyin” ayeti ile “Başınızda hatalı, kusurlu bir emir de olsa ona itaat edin. Zira kim ki cemaatten (Ümmetten) ayrılır da o halde ölürse Cahiliye ölümü ile ölmüş olur” hadis-i Şerifi bu sözlerimize birer örnektir.
Asr-ı saadeti incelediğimiz zaman görürüz ki Peygamberimizin Ashab-ı Suffa (Hadis-i Şerifleri ve olayları kaydeden arkadaşları) başta olmak üzere, gönderdiği Seriyeler, elçiler, İslam’a davet heyetleri, ordular hepsi ama hepsi Peygamberimize bağlı idiler. Neyi, nerede, nasıl yapacaklarına kadar, verilen görevler yapılır, raporu da yine ona getirirlerdi.
Bu başa bağlı olma hali sadece Peygamberimiz zamanına ait bit olay da değildir. Peygamberimizden sonra gelen Hülafa-yı Raşidin (dört büyük halife) zamanında da sağlam ve kuvvetli yapı aynen muhafaza edilmiştir. Daha sonra gelen Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde de aynı yapı korunmuş ve gözetilmiştir. Bütün Müslümanların Allah’ın ipine sarılmaları, tek güç tek kuvvet olmaları emredilmiş, ayrı ayrı guruplar olmamız nehy edilmiş, yasaklanmıştır.
Allah’ın bu emri pratikte nasıl uygulanmalıdır, hiç düşünüyor muyuz? Bunun uygulanması, bütün Müslümanların bir emir, bir baş etrafında toplanmasıyla mümkündür. İslam’da zaten yasaklanmış olan ikinci bir emir veya bir başka başın etrafında toplanmamak gerekir. İkinci bir baş ihtilaftır ve ikinci bir gurubun oluşmasını sağlamaktır.
İşte bu sebeptendir ki bütün ceddimiz, her işlerinde muvaffak ola gelmişler, onların bileğini bükecek bir adu (düşman) karşılarına çıkamamıştır. Tabii bu yapıları Allah’ın (c.c.) emrettiği bir yapı olması sebebiyle de Allah’ın rızasını kazanarak ebedi saadete ermişlerdir.
ZAMANE MÜSLÜMANLIĞI
Biz zamane Müslümanları maalesef İslam’ı iyice bilmiyor veya biz İslam’a uyacağımıza İslam’ı kendimize uydurmaya çalışıyoruz. Bu yüzden de dünyamız da perişan, Allah vermesin yarın ahiretimiz de perişan olacaktır.
Zamanımızda bazı Müslümanları görürsünüz. Kendilerine; “Kardeşim ayrı ayrı çalışmak uygun değildir. Geliniz, güçlerimizi birleştirelim. Aynı gayeyi birlikte tahakkuk ettirelim” dersiniz. Adamın cevabı hazırdır. “Bir orduda kara kuvvetleri olur, deniz kuvvetleri olur, hava kuvvetleri olur, Jandarma güçleri olur. Siz bunun bir kolunu oluşturmaktaysanız biz de öbür kolunu oluşturuyoruz. Bırakın, biz de kendi halimizde çalışalım” derler.
Bu örnekte gözden kaçan en önemli konunun, örnek olarak verilen orduya ait kolların hepsinin bir Genel Kurmaya bağlı olduğu gerçeğidir ve hiçbir kolun Genel Kurmayın emri hilafına (aksine) çalışamaz olmasıdır.
Elbette İslam, sadece indirildiği çağa ait olmayıp kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanlığın dinidir. Asr-ı saadette uygulanan emir ve yasaklar aynen bizim çağımızda da uygulanmak zorundadır. Bu Müslüman olmanın da şartlarındandır. Bunun dışında ki uygulamalar eğer bilerek yapılıyorsa Allah korusun insanı küfre götürecektir. Bilinmeden yapılıyorsa bu halde de hiçbir işimiz de muvaffak olamayacağımızın bir göstergesidir. Nitekim zamanımız Müslümanlarının inandıkları gibi yaşayamamalarının altında, işte bu cehaletimiz yatmaktadır.
İNTİSAP VE BİAT KAVRAMLARI
Zamanımızda her bir Müslüman gurup kendi sarayının inşaatını yapmaya çalışmakta, yüzlerce, binlerce gurup yüzlerce, binlerce sarayın inşaatı ile uğraşıp durmaktadır. Hâlbuki yapılacak tek saraydır ve bütün malzemeler, bütün çalışanlar, bütün emekler bu sarayın inşaatına harcanmalı, saray bir an önce ikmal edilmeli, bizler ve bizden sonra gelecek neslimiz, dünya ve ahiret saadetine ermelidirler.
Bir gerçeğe daha işaret etmem gerekirse, o da kimsenin kendi âlimini, şeyhini veya hocasını terk etme mecburiyetinin olmadığıdır. Her mü’min, kendi âliminden veya şeyhinden, ilim ve feyz almaya devam ederken, bütün cemaat ve gurupları derleyip toparlayacak bir başın bizleri yönlendirmesine de kendi rızamızla razı olmalıyız.
İslam, âlim ve şeyh efendilere bağlılığa “intisap – onun ailesinden olmak” derken bir başa bağlanmanın adına, “biat” demektedir. Âlimler ve Şeyh efendilere bağlı topluluklara “Cemaat” derken, bir başa balı Müslümanlara, “Ümmet” denmektedir.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.